Yazarın Arşivi

Bamteli: KURBET YOLCULUĞU, GÜZERGÂH EMNİYETİ VE MUÂVENET

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Yaşananlara ahiret ve akıbet merceğiyle nazar edince bambaşka bir tablo çıkıyor ortaya!..

Uhrevî meselelerde dünyevî beklentilere girmek, o işin akametine sebebiyet verdiği gibi, bir yönüyle şirk de işmâm eder. Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ olsun ki, sıkıntılı da olsa konumumuzu belirlerken Kendisine (celle celâluhu) yaklaşmaya müsait bir rampada, bir alanda, bir limanda, bir rıhtımda bizleri durdurdu; “Burada bekleyin!” filan dedi. Belki birilerine havalarda uçmak, Jules Verne’in hikayelerinde olduğu gibi yıldızlar arası seyahat yapmak nasip olacak ama âkıbet karanlık olunca ne ifade eder ki?!. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân’ın değişik yerlerde ifade ettiği o çekirdeğin esasen bir açılımı oluyor: “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” dediği gibi, hayatları boyunca da onlar o zakkumu hep yudumlayıp dururlar, hafizanallah.

Dolayısıyla biz, gırtlağımızda düğümlenme yapabilecek neye takılırsak takılalım, hemen gözlerimizi öbür tarafa (ötelere) çevirince, birden bire bütün problemler çözülür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hele bir de tamamen düzlüğe çıkınca, artık engeller bertaraf olunca!..

İnsanlığın İftihar Tablosu hayata gözlerini yumup ruhunun ufkuna doğru üveyikler gibi kanat çırpınca, her şey silinip gitmişti gözünden. Artık kalkamayacak durumda idi; canım çıksın!.. Hazreti Ebu Bekir, namaza geçmiş, namazı kıldırıyordu. Arkasındaki insanların kemerbeste-i ubudiyet içinde saf saf olup Kâbe’nin etrafında kümelendikleri gibi kümelendiğini görünce… Vakıa Medine’de idi ama Hazreti Üstad’ın ifadesi ile, insan nerede olursa olsun, halkalar halinde Kâbe’ye müteveccih olunca tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yolu var o meselenin… Evet, o tatlı, o yumuşak, o ümit vaad edici manzarayı görünce, Allah Rasûlü tebessüm buyurdular; çok tebessüm edecek gücü yoktu ama tebessüm buyurdular.

Cenâb-ı Hak, hepinize o zevkli, o lezzetli, o şirin, o tatlı dakikaları yaşatır inşaallah. Evet, dünyayı da sizin için bir Cennet haline getirebilir. Öyle bakınca bu dünya da çok farklılaşıyor.

Hani bir yerde -Kendisine isnad edilen bir sözde- buyuruyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir cife yığını, esas çöplük gibi bir şeydir; arkasına düşenler de kelblerdir.” Lisân-ı nezihi ile böyle bir şey telaffuz ediyor ise, muktezâ-i zâhire mutabakattan dolayıdır. Artık öyle bir mazmunu başka hangi kelimeler ile ifade ederse etsin, ona denk gelmez! Oysaki O, konuştuğu her şeyi denk getirmiştir. Bu açıdan “kilâbün” diyor.

   Dünyayı ahiretin tarlası ve İlahî isimlerin meclâsı olarak değerlendirip burada hep görülüyor olma şuuruyla hayat sürenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.

Fakat bir de onun -yine Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi-  “mezraatü’l-âhire” (ahiretin tarlası) ve Esmâ-i İlahiyenin mecâlîsi/mezâhiri olması yanları var. Bakıp her yerde O’na dair nâmeler görmek mümkün: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَا * مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et. Çünkü onlar Mele-i Âlâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mektupları/mesajlarıdır.” “Bir kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem)

İşte bu yanlarına bakınca, bunlar bile O’nu işaretliyor esasen; birer mercek haline, birer projektör haline geliyor, insanın seviyesine göre. Yine bir yönüyle insan, O’nun temâşâsına koyuluyor, “Göreceğim!” diyor; “Görülüyorum. Görülüyor olduğuma inandığıma göre göreceğim de demektir inşaallah.” Cenâb-ı Hak, o iki ufku da seviyesi ve sırasıyla lütfeylesin inşaallah. “Görülüyor olma”ya hayatımızı bağlayıp sürdürelim. Cenâb-ı Hak, bir gün gelecek, bu defa “görüyor olma” ile şereflendirecek.

“Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez.” Hadisin ifadesiyle, “Mü’minler, kemmiyetsiz, keyfiyetsiz temâşâya koyulurlar O’nu, dolunayı ufukta temâşâ ettikleri gibi.” Bu, çok rahat temâşâ edilmesinin müteşâbih bir beyan ile ifadesi. Yoksa Allah, ne dolunaydır, ne güneştir, ne öyle bizim göreceğimiz şeydir. Herkes mir’ât-ı ruhuna göre o kâinatı idare eden Zât-ı Ecell u A’lâ’yı temâşâ edecek.

Bu, ilk iki beyti idi o manzumun; devamı da var:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Gördükleri zaman da, Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar. Köşk varmış da, altından ırmaklar akıyormuş da, Hûrîler gözlerini dikmiş seni bekliyormuş da… “Bütün bunlar ne olur ki?!” falan dedirtecek insana, bayıltan bir manzara karşısında. Öyle bir şey…

Şimdi bunlar kazanılmış ise, kazanılacak bir şey kalmamış demektir. Konumlandırma, o istikamette… Öyle konumlandıran Zât’a (celle celâluhu) canlarımız fedâ olsun, kurban olsun!.. O mevzudaki Rehberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yanıltmayan bir rehber. Bu çağda, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) tercümanı, -esasen- çağın sözcüsü de milimi milimine hep O’nu izleyen bir zat idi. O da Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’i ile -inşaallah- sevinsin öbür tarafta. O’nun eli omuzlarımızda bizim, arkamızda inşaallah; O’nun yolunda yürüyorsak, İhlas Risaleleri, Uhuvvet Risalesi, İ’lâ-i Kelimetullah mülahazaları ile. Allah’ın izni ve inayeti ile… Bu kadar güçlü eller tarafından garanti altında bulunuyorsanız, artık denecek/edecek şey kalmamıştır.

   Kendimizi pâka çıkarmamamız lazım; bütün kardeşlerimiz kendi adlarına derin bir muhasebe ve mesuliyet hissiyle iki büklüm olsalar ve kendilerinden sıyrılıp Allah’ın havl ü kuvvetine sığınsalar sezadır.

Meseleye tek zaviyeden bakmak doğru değil. Bir; adamlar -esasen- belli bir dönemde sizi hazmedememişler. Kendilerine göre bir sosyal yapı tesisi peşinde koşturup durmuşlar. Farklılıkla ortaya çıktığınızda, size karşı hased duygusu ile köpürmüşler. Mesela bir buna verilebilir. Fakat mesele sadece buna verilince, içimizde onları suçlama duygusu köpürür. Onu öyle kabul etmek de olabilir; bu yanlış bile olsa, “içtihad hatası” deriz buna. Çünkü şu anda yaptıkları mezâlim, mesâvî, me’âsî de onu gösteriyor. Günahın en katmerlileri, Ziya Gökalp’ın ifadesi ile “mük’ab”ları yaşanıyor.

Bir ikinci mesele de şudur: Cenâb-ı Hak, bize çok geniş imkânlar/fırsatlar verdi. Ben, bu güzel kardeşlerimi düşünürken, mülahazalarımı ona bağlayarak hiçbir zaman ifade etmek istemedim. Fakat hatırlatma nev’inden meseleyi kendime bağlayarak dedim ki: “Benim yerimde doğru dürüst, aklı başında bir insan olsaydı, herhalde bunca insanın böyle teveccühü, katlanarak öyle bir mük’ab hizmet haline gelirdi ki!.. Maalesef ben, bu işin önünü kestiğimden dolayı herhalde bana takıldı, o engebeye takıldı kaldı, belli bir yerde takıldı kaldı!..”

Kardeşlerim için onu düşünemem ben. Fakat burada şunu hatırlatmak istiyorum: Bütün kardeşlerimizin böyle bir mülahaza ile Cenâb-ı Hakk’a teveccühlerinde mahzur yoktur. “Tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiye-i nefs etmek” diyor Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân, bildiğiniz gibi. Kendimizi pâka çıkarmamamız lazım. Otuz Birinci Söz’de ifade ediyor: إِنَّ اللَّهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِيَدِ الرَّجُلِ الْفَاجِرِ “Allah, bu dini, bazen fâcir bir insanın eliyle bile te’yîd buyurur.” Sonra diyor: “Müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.” Bu açıdan da her şahsın kendisine böyle bakması, hem sık sık arınma kurnalarına koşması açısından önemlidir hem de kendine bir pay ayırmama mevzuunda çok önemlidir. Ne kadar kendi kudretlerimizden, iradelerimizden, meşîetlerimizden tecerrüt edersek, o ölçüde O’nun kudretine, meşîetine, inayetine, kilâetine teveccüh etmiş, sığınmış oluruz. Zaten doğru olan da odur: لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ “Havl ve kuvvet, Allah’a aittir; hiç kimsenin bir havli yoktur.”

Evet, bir de meseleye bu zaviyeden bakmak lazım; “Biz nerede, ne kusur yaptık!” filan… Mesela idrakimizin yetersizliğinden dolayı mı acaba?!. Bazen münferit hareket mi ettik acaba, münferit düşüncelere mi başvurduk bu mevzuda?!. Kafa kafaya verseydik, böyle kolektif şuura her şeyi emanet etseydik!.. Bu da başka bir mesele… Hani böyle daha değişik şeyler sıralanabilir bu mevzuda. Fakat ana hususlar olarak zikredilen üç temele ircâ etmek suretiyle meseleye umumî manada bakmak lazım.

   “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Olumsuz hadiselerin yanı sıra Cenâb-ı Hakk’ın farklı lütufları bulunduğunu da görmek lazımdır.

Diğer taraftan, bir de meselenin güzel bir yanı var: Zaten her şey -bir yönüyle- öyle başlıyor. Mesela din, yasak ediliyor ülkede; bildiğiniz gibi, Kur’an kursları bile yasak ediliyor. Ben, öyle bir dönemde Kur’an kursuna gidiyordum. Ahırın bir yerinden bir delik açılarak, imam odasına giriliyordu. Orada işte biz çocuklar okuyoruz, 6-7 yaşlarında. Jandarmanın orayı bile bastığını hatırlıyorum. Böyle bir dönem… Bu defa Hazreti Pîr’in sistematiği içinde, ne oluyor? O kadar çok göze batacak gibi değil de iki-üç tane insan bir araya gelsin, bir evde, bir dershanede kalsın… Şimdi o sıkıntı, bir yönüyle çok farklı bir açılım açısı bize gösteriyor, Allah’ın izni-inayetiyle; hani bugünlere gelindiyse, öyle bir mebde ile, öyle bir başlangıç ile oldu.

Bir de meselenin böyle bir pozitif yanı var. Cenâb-ı Hak, şimdi tazyik ediyor ama فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirâh, 94/5-6) Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır; her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kur’an-ı Kerim buyuruyor, İnşirâh Sûresi’nde. Demek ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek canı çok sıkılıyordu Mekke döneminde. Onun için, وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ “Senin belini çatırdatan o ağır yükünü üzerinden indirmedik mi?” (İnşirâh Sûresi, 94/2-3) deniyor. “Senin sırtının kemiklerini çatlatacak/kıracak şekilde tazyikât…” O öylesine maruzdu. “… Ama bilmelisin ki bütün bu zorluklardan sonra bir kolaylık var.”

Şimdi bize ait yanlarıyla da bahsettiğimiz o olumsuz şeylerin yanı sıra, Cenâb-ı Hak, bir de böyle olumlu şeylere doğru bizi sevk etti; dünyanın dört bir yanına saçtı-savurdu… Bir dönemde ihtiyârî gidenlerin yanına… Onda da ayrı bir hikmet varmış; bizim aklımız ermez: Onlar önceden oralara gitmeselerdi, sizin hissiyatınıza, düşüncenize, temel felsefenize tercüman olmasalardı, arkadan muhacirler gittikleri zaman, o iltifatı göremeyeceklerdi. Siz (arkadaşlarınızla) çok iyi bir imaj uyardınız oralarda; arkadan giden insanlar da sımsıkı kucaklara, açılmış âğuşlara kendilerini attılar ve huzur içinde soluklanmaya durdular. İşte bunlar da pozitif şeyler.

Bundan sonra -esasen- konuma göre meseleyi nasıl değerlendirmek lazım ise, öyle davranmalı!.. Eskiden gitmiş arkadaşlarımız var. Birileri o ümranları yıksa, bir yönüyle harap etse, blokajlara dinamitler koysa, orada sizin bütün statik hesaplarınızın altını üstüne getirse de Allah’ın izni-inayeti ile siz vazifenizi yapmalısınız. Onlar tahribat cihetine gidiyorlar; belki, işleri kolay. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın inayeti karşısında bozguna uğrama mahkûmiyetini mutlaka yaşayacaklardır. Evet, bunu çok iyi değerlendirmek lazım; meseleye bir de böyle bakmak lazım bu dönemde.

   Biz kurbet yolcularıyız; hep rıza ufkunu kollamalı, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yörüngesinde yaşamalı, zamanın şartlarını gözeterek insanlığa hizmete koyulmalı ve böylece sürekli O’na doğru mesafe almalıyız!..

Vakıa her gün içimizi acıtan, içimizi kanatan tablolar karşısında kalıyoruz. Bütün bunlar kan damlaları oluyor, benim de içime damlıyor, uykumu kaçırıyor, değişik rahatsızlıklarımı tetikliyor. Fakat dişimizi sıkıp sabretmemiz lazım. Sürekli رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً -Bazı rivayetlerde رَسُولاً نَبِيًّا de var; رَسُولاً نَبِيًّا Sabah-Akşam dualarında olduğu gibi- “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” demek suretiyle, olumsuz gibi meydana gelen o duygu, o düşünce, o tahayyülât, tasavvurâtın tepesine bir balyoz indirmemiz lazım, Allah’ın izni-inayeti ile.

Bir taraftan rıza ufuklu yaşarsak, sürekli Cenâb-ı Hakk’ın rızasını ve hoşnutluğunu talep yörüngesinde meseleyi götürür isek, bir taraftan da hâlihazırdaki dünyaya ve bugünkü şartlara, konjonktüre göre, zamanın yorumlarının katkılarını yanımıza alarak hareketlerimizi planlar isek, Allah’ın izni-inayeti ile, hep Allah’a doğru yürüyoruz demektir, inşaallah. Biz, kurbet yolcusuyuz.

Sofiler tekkelerde onu yapıyorlardı: “Fenâ fi’ş-şeyh”, “Fenâ fi’r-Rasûl”, “Fenâ fi’llah”, “Bekâ billah-maallah”, “Seyr ani’llah”… Gideceksiniz; sürekli “nüzûl”lar ile “urûc”lar birbirini takip edecek. Gidecek, dolacak, doyacaksınız; lebrîz olacak, taşacaksınız, taşacak her şey Allah’ın izni ile. Diyeceksiniz ki “Ben başkalarına bu duyguları duyurma mecburiyetindeyim!” İnsanlığın İftihar Tablosu’nun halini Abdülkuddûs’un ifade ettiği gibi: “Öyle makamlara erdi, öyle şeyler gördü ki, vallahi ben oraya çıksaydım, geriye dönmezdim ama O döndü!” Bir başka Hak dostunun dediği gibi, “Peygamber ile başkalarının arasındaki farkı işte bundan anlayın!”

Bir, yaşatma duygusu. Bir de yaşama duygusu. O da hor-hakir değil; Cennet’e girersin, Hûrî-Gılmân olur… Allah, Kur’an-ı Kerim’de o kadar anlatıyor. Fakat hiçbir şey o yaşatma duygusu gibi olamaz. Binlerce insanın elinden tutacaksın, edeceksin, filan…

Bütün bunlar ile sürekli gel-gitler yaşayacağız; o duygular bizi hırpalarken, hemen beri tarafta bu türlü reçeteleri elimize alarak Cenâb-ı Risâlet-penâhînin eczanesine müracaat ederek, “Yâ Rasûlallah! Benim böyle bir derdim var; efendim, bunun reçetesi nedir?” falan diyeceğiz. O da belki diyecek ki: “Sen benim Siyer’imi okumadın mı?!.”

   Bulunduğumuz ülkelerde entegrasyonu sağlamanın yanı sıra dinimizin emirlerinden taviz vermemek de hedefimiz olmalı!..

Bir başka mesele de dünyanın değişik yerlerine hicret etmişiz, göç etmişiz. Nerede Kanada, nerede Kaliforniya, nerede Almanya, nerede İngiltere, nerede Hollanda, nerede Amerika ve nerede Afrika, siyah Afrika?!. Bu açıdan da oralarda yetişmiş insanlar, oranın insanını arka planı ile okumuştur, doğru okumuştur; isabetli değerlendirmeleri vardır. Kafa kafaya verir isek, مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden insan, haybet (kayıp) yaşamaz!” kazanımını yakalamış oluruz. Onu yakalarız Allah’ın izni-inayetiyle veya yanılma nispetlerini aza ircâ etmiş oluruz ya da aza çekmiş oluruz, indirmiş oluruz.

Bu açıdan da coğrafyayı doğru okumak lazımdır. Dolayısıyla, dünyanın neresinde bulunuyorsak, oradaki insanlar ile dirsek temasında bulunmak suretiyle diyeceğimiz, edeceğimiz şeyleri belirlemek ve onları temsil ile derinleştirmek lazımdır. Yani Peygamberâne ifadelerin yanında, -“Peygamberâne ifadelerin yanında” diyorum- meseleye “hâl” ile “temsil” ile kâfiyeler koymak… Yani, davranışlarımız, dediğimiz şeylerin milimi milimine aynı olmalı esasen. Dolayısıyla böylece o topluma entegre olmuş oluruz. O toplum bizleri kendilerinden birer fert, kendilerinden birer toplum olarak görür!..

Bir diğer taraftan da böyle bir yerde, yabancı bir ülkede esasen ağır basan, bizim dışımızda, bize tesir edebilecek ister hayat tarzı, ister üslupları, isterse inanç sistemleri ile ilgili hususlar olabilir. Meselâ insanî değerleri çok önde olabilir… Fakat dinin bazı emirleri var. İşte hafizanallah, bohemliğe karşı kararlı durma, seralar oluşturma, hep onların içinde emn ü emân içinde bulunma… Bunlar bizim için, arkadan gelen genç nesiller için çok önemlidir. Gençlerin okudukları kitaplar, onlara (gidilen coğrafyanın kültürüne) aittir. Ne yapıp yapıp bizim değerlerimizi, methedip göklere çıkarmak suretiyle, onlara sevdirmek lazımdır. Hangi insan vardır ki Asr-ı Saadet’teki o toplumun âdetâ ütopik hayat tarzlarını görsün de beğenmesin onu?!. Bu açıdan da öyle bir şey serdedildiği, sergilendiği zaman -zannediyorum- kendi evlatlarımızı da imrendirecek ve asimilasyona karşı da seralar/surlar oluşturmuş olacağız, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Himmet, Asr-ı Saadet’ten beri süregelen bir uygulamadır; bugün adı, alanı, şekli biraz değişmiş ve “muavenet” olmuştur; hangi unvanla olursa olsun mağdurların yardımına koşmak üzerimizde bir borçtur.

İnsanlığın İftihar Tablosu mebdede meseleyi başlatırken insanların himmetine müracaat etmişti. Tebük’e gideceklerdi; çok ciddi donanıma ihtiyaç vardı. O günün şartlarına göre nasıl mekanize olunuyor ise, öyle mekanizasyona ihtiyaç vardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) himmete müracaat etti.

Sizinkinin de şimdiye kadar adı “himmet” idi zaten. Hemen her yerde himmet yapıyordunuz; burs veriyordunuz, bina yapıyordunuz, kurs açıyordunuz; bunları yapıyordunuz.

İnsanlığın İftihar Tablosu, orada en müessir şekilde konuştu. Konuşunca, O’nun sözlerine -bir yönüyle- dağ, taş, ağaç, hayvanlar bile cevap veriyordu. Üstad hazretlerinin, mucizâtı serdettiği yere bakacak olursanız, nelerin “Lebbeyk!” (Buyur yâ Rasûlallah!) deyip O’na koştuğunu göreceksiniz.

Orada birkaç mesele söz konusuydu: Hazreti Ebu Bekir efendimiz, Hazreti Ömer efendimiz, Hazreti Osman efendimiz, Hazreti Ali efendimiz… Hakikaten bunların her birerleri kâmet-i kıymetleri ölçüsünde yaptılar. Hazreti Ebu Bekir, malının bütününü getirdi; Hazreti Ömer efendimiz, yarısını getirdi; Hazreti Ali efendimiz, yarısını gizli, yarısını açık getirdi; Hazreti Osman efendimiz zaten beş yüz tane deve himmeti yaptı, malum. Dillere destan bütün bunlar.

Fakat bu meseleyi anlamayanlar da vardı. Mesela, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuştuktan sonra, “Ne yapılacak şimdi, alın teri ile kazandığımız şeyleri getirip bunların eteklerine mi dökeceğiz?!” falan… Birisi o inceliği anladı, hemen evine koştu; ya eteği veya avuçları dolu, ne var ise onun içinde, getirdi, “Al yâ Rasûlallah!” dedi. Hemen öbürleri dediler ki, “Demek böyle yapmak lazımmış!” Evet, bunun gibi.

Bu açıdan biz böyle körü körüne bir meseleye açılmış değiliz. Arkadaşlarımızdan, büyüklerimizden Allah ebeden razı olsun; onlar da bir himmet düşüncesi oluşturdular. Bu düşünce, bir dönemde öyle gelişti ki, Allah’ın izni-inayeti ile… Hani ben çok değişik yerlerde, değişik şeylere şahit oldum fakat sadece bir tanesini arz edeceğim; hatta yerini de arz edeceği onun:

Bozyaka’da, Bozyaka’nın salonunda… Yine Fakir, böyle derme-çatma bir şeyler konuşuyorum, işte burada başınızı ağrıttığım gibi. Ondan sonra da arkadaşlar, işin önündekiler, defteri kalemi alıyorlar; böyle, “Sen ne veriyorsun? Sen ne veriyorsun?” soruyorlar; insanlar da gönüllerinden koptuğu gibi taahhüt ediyorlar. Ben konuştuktan sonra çekildim, biraz utanıyordum. Yani onu da bir dilenme gibi görüyordum ama neylersin; başka türlü de o kocaman çark dönmüyor, ona göre bir çağlayan olması lazım ki döndürsün. Kendi odama çekildim ben. O sırada, astsubaylıktan emekli, orada hizmette de koşan birisi, elinde anahtarlar, koşa koşa geldi. Gözleri dolu dolu, “Hocam!” dedi, “Benim verecek param yok; astsubaylıktan emeklilik ikramiyesiyle aldığım evimin anahtarlarını veriyorum.” Unutamayacağım bir hadise…

Fakat o kadar çok unutamayacağım hadise var ki!.. Bir başka yerde neyse ki himmet az oldu, ben de çok sıkıldım. Dedim ki: “Ben bulurum bunu; ben de yüz bin lira taahhüt ediyorum!” Dedim ama belki hiç düşünmedim; nasıl bulurum diye de düşünmedim. Bir gün sonra, belki iki gün sonra, sizin çoğunuzun tanıdığı biri… Evet, her iki bacanak da öyle cömerttiler, Hizmet’in içindeydiler. Ne münasebetle ise ki, ben onun evine kahvaltıya gittim. Bir şey talep etmedim ben, istemedim ondan. O güne kadar da öyle çok önde görünmemişti. “Hocam” dedi, “Siz o gün himmet yapmışsınız, yüz bin lira taahhüt etmişsiniz. Kusura bakmazsanız, onu ben vermek istiyorum!” dedi. Evet, bir yerde siz cesurca bir adım atıyorsunuz; Cenâb-ı Hak, öyle mukabelede bulunuyor ki, hakikaten siz de utanıyorsunuz, iki büklüm oluyorsunuz asâ gibi.

Arkadaşlarımız böyle himmet ile muavenete de alışmışlardı; sadece işin adı, bir de alanı değişti. Eskiden mesele Türkiye’de cereyan ediyordu. Meselenin biraz şekli de değişti. Yurt dışına çıktık biz; burada bir hayli bakılacak insan var, muavenete muhtaç insan var. Kadınlar var, çocuklar var. İşte şehit olan insanlar var, gelip-giderken yollarda şehit olan insanlar var… Bunların hepsinin görülüp gözetilmesine ihtiyaç var belki.

Dışarıda, mesela Amerika’da bu türlü organizasyonları nasıl gerçekleştirebiliriz? Almanya’da nasıl gerçekleştirebiliriz? Bazı yerlerde böyle bu türlü muhtaçlara yardım fonları oluyor, yapıyorlar. O türlü organizasyonlar da olur ama bize inanmaları lazım, güvenmeleri lazım.

Dünkü sözlerimiz ile bugünkü hal ve temsillerimizin örtüşmesi, meseleyi koro haline getirecek, Allah’ın izni-inayeti ile. Herkes duyacak, herkes o çağrıya koşacak, Allah’ın izni-inayeti ile.

Kırık Testi: İSLAM’IN ESASI İSTİKAMETTİR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Resûl-i Ekrem’in (s.a.s) “Beni, Hûd ve benzerleri ihtiyarlattı.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 17/286) sözünü nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Beyhakî’nin rivayetinde Peygamber Efendimiz’e “Hûd sûresinde sizi ihtiyarlatan şey nedir? Peygamber kıssaları mı, yoksa ümmetlerin helâk edilmesi mi?” şeklinde bir soru yöneltildiğinde Efendimiz, “Bunların hiçbirisi değil, sûrede belimi büken şey, Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Emredildiğin gibi dosdoğru ol!’ (Hûd sûresi, 11/112) sözüdür.” (Beyhakî, Şuabu’l-îmân, 4/82) buyurmuştur. Esasında Efendimiz’in belini büken çok daha fazla sûre ve âyet vardı. Fakat O, bu âyeti özellikle zikretmiştir. Zira istikamet emrinin ucu açıktır. Burada beş vakit namaz kılma veya bir ay oruç tutma gibi belirli bir sınır konulmamıştır. Semavî vahyi kendi enginliği içinde anlamaya müsait bir vicdana sahip olan Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu âyetten çok engin manalar çıkarıyordu. Dolayısıyla O’nun açısından bu emrin yerine getirilmesi çok zordu.

Elbette herkes bu tür âyetleri kendi kamet-i kıymetine göre anlayacaktır. Bu âyetle kastedilen mükellefiyetin ne olduğunu sıradan bir insana soracak olsanız o, “Eğer beş vakit namazını şart ve rükünlerine uygun olarak kılar, orucunu hakkıyla tutar, varsa mallarının zekâtını verir, imkânların elveriyorsa hacca gider ve büyük günahlardan da uzak durursan istikamet içinde olursun.” der. Bir başkası buna şöyle cevap verebilir: “Eğer farz ve vacipleri hassasiyetle eda eder, haramlardan sakınır, mekruhlara karşı dikkatli davranır, mekruhtur korkusuyla bir kısım mubahları terk eder, yani takva dairesi içinde bir hayat yaşarsan istikamet içinde olursun.”

   Efendimiz istikameti nasıl anlamıştı?

Fakat Efendimiz’in kendi adına bu âyetten anladığı mana, bunlardan çok daha farklıdır. Belki de bu yüzden O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakları şişinceye kadar geceleri ibadet ediyordu. Hususiyle yaşının ilerlediği dönemlerde ayakta duramayacak duruma geldiğinde nafile namazlarını oturarak devam ettiriyordu. Sahabeden öğrendiğimize göre bazen tek bir rekâtta Bakara, Âl-i İmran ve Nisa sûrelerini bitirdiği oluyordu. Secdeye kapanıyor, mü’minleri kâinat kitabı üzerinde tefekkür etmeye davet eden âyetleri tekrarlıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir gün O’nun bu durumu karşısında, “Ya Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği hâlde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” diye soran Hz. Âişe’ye, “Şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?” cevabını vermişti. (Buhârî, teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-münâfikîn 81) Demek Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikameti böyle bir enginlikte anlamıştı.

Bu sebepledir ki sahabeden öğrendiğimize göre bu âyet indikten sonra onun saçlarında beyazlar görülmeye başlamıştı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında da, “Beni Hûd sûresi yaşlandırdı.” mukabelesinde bulunmuştu. İsterseniz siz buna, “Hûd suresi belimi büktü ve beni iki büklüm hâle getirdi.” diyebilirsiniz. Zira söz konusu âyet öyle mutlak bir hüküm ortaya koymuştu ki onun belirli amelleri ifa etmek suretiyle kayıtlanması mümkün değildi. İstikametin sınırı belli olmadığı için ne kadar amel yapılırsa yapılsın yine de âyetin gereğinin yerine getirildiği iddia edilemezdi. Bu açıdan Allah’tan gelen bütün emirler karşısında tam bir sabır, tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sika kahramanı olan Nebiyy-i Ekrem’e bu âyet çok ağır gelmişti. Zira Onun duyuşu, anlayışı çok derindi.

Büyük zatlardan birisi Allah’a şükürle ilgili şu mülâhazalarını dile getirir: “Ya Rabbi, Sana şükrümü nasıl eda edebilirim ki! Senin beni şükretmeye muvaffak kılman bile ayrıca bir nimet olması dolayısıyla bir şükür ister. Benim yaptığım her bir şükre de şükretmem gerekir. Ömür boyu hiç durmadan Sana şükretsem yine de Senin ihsan ettiğin nimet ve lütufların şükrünü eda edemem.” Meseleyi Sadi’nin Gülistan’ındaki ifadesiyle de ele alabiliriz: O, “Her bir nefes için iki şükür gerekir.” diyor. Zira insan nefes alamasa öleceği gibi, aldığı nefesi veremediği takdirde de ölür. Allah, bir nefes alıp vermede bile insana iki defa hayat bahşediyor. İnsanoğlu kendisine küçücük bir iyilikte bulunan kimselere bile teşekkür etmeyi borç bildiğine göre, onu baştan aşağı nimetler içinde yüzdüren Rabbine karşı acaba nasıl şükretmelidir! Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu meselenin şuurunda olduğu için “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!” âyeti karşısında iki büklüm oluyordu.

   İstikametin Ölçüsü

Allah Resûlü’ne ittiba eden ve O’nun arkasında saf bağlayan mü’minlere düşen vazife de bu anlayışı yakalamaya çalışmak olmalıdır. Onlar birer “hel min mezid (daha yok mu?)” ferdi olarak yaptıkları kulluğu hiçbir zaman yeterli görmemeli ve sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalıdırlar ki istikameti yakalayabilsinler. Zira Allah Teâlâ istikamet üzere olan kullarına şu müjdeyi vermiştir: وَأَنْ لَوْ اِسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا “Eğer onlar, Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık.” (Cin sûresi, 72/16) Âyetin mealini biraz daha açarak şöyle diyebiliriz: “Eğer siz istikametin peşinde olur, istikameti takip eder ve istikamet içinde olursanız, ben de sizi nimetlere gark ederim.”

Bu açıdan mü’minlerin istikamet üzerinde derin derin düşünmesi gerekir. Acaba doğruluğun ölçüsü nedir? “Doğru ol” emriyle Allah bizden ne istemekte, nasıl bir kulluk performansı ortaya koymamızı talep etmektedir? Hiç şüphesiz bunu anlamanın ve yaşamanın yolu, peygamberlerin kutlu yoluna tâbi olmaktan geçer. Geçmiş kavimler hayatlarını istikamet içinde geçirebilmek için kendilerine gönderilen peygamberlerine uymalıydılar. Ümmet-i Muhammed’in, istikameti yakalayabilmesinin tek çaresi de bütün peygamberlerin hakikatlerini kendinde toplayan ve makam-ı cem’in sahibi olan Efendimiz’e uymaktır. Bu açıdan şayet biz de Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi müstakim bir hayat yaşamak istiyorsak, O’nun sünnetine ittiba etmeli ve O’nun yolunu takip etmeliyiz. Eğer bunu başarabilir ve istikametimizi kaybetmezsek, Allah da bize yerden ve gökten bereketler ihsan edecektir.

Şayet bir kavim doğruluktan ayrılmış ve istikametini kaybetmişse, Allah’ın ihsan ettiği nimetler bile onları baştan çıkarmaya matuf olabilir. Allah’ın, başlarından aşağıya yağdırdığı nimetler onların küstahlaşmasına sebep olabilir. Sahip oldukları servetler, makamlar, imkânlar onları baştan çıkarabilir de her geçen gün daha da şımarıklaşırlar ve öyle bir gün gelir ki, فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun ki böylece zulmedip duran o güruhun kökü kurutuldu.” (En’âm sûresi, 6/45) âyetinde de ifade edildiği üzere Allah bu zalim kavmi hak ile yeksan eder. Yani bu kişilerin nail oldukları nimetler kendileri için birer mekr-i ilâhî, birer istidraç olur.

Evet, insan için yakalanması gerekli en önemli hedef, istikamettir. Yani peygamber yolunda olup olmama meselesidir. Hiç kimsenin peygamberlerin seviyesine ulaşması mümkün değildir. Fakat önemli olan, ulaşma gayreti içinde olmak ve onların sahip oldukları özelliklere sahip olmaya çalışmaktır.

Denebilir ki İslâm’ın esası istikamettir. Bu sebepledir ki biz her gün namazlarımızda, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım bizi sırat-ı müstakime (ifrat ve tefritlerden uzak, dosdoğru yola, Senin yoluna) hidayet eyle!” (Fâtiha sûresi, 1/6) duasıyla Allah’tan istikamet talep ediyoruz. Yani Allah’tan günde kırk defa ifrat ve tefrite düşmeden, hiçbir şeyde aşırıya kaçmadan ve atalete saplanmadan istikamet içerisinde bir hayat yaşamayı istiyoruz. Peygamber Efendimiz’in, kendisinden nasihat isteyen bir sahabeye, قُلْ رَبِّيَ اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ “Rabbim Allah de, sonra da istikametten ayrılma!” (Tirmizi, zühd 61; İbn Mâce, fiten 12) buyurması da istikametin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Bu sebeple bize düşen, günde kırk defa lisanımızla istikamet talebinde bulunmakla yetinmeyerek onun arkasına düşme, onu elde edebilecek yollara tevessül etme ve bir ömür boyu müstakim bir hayat yaşama azm u cehdine sahip olmadır.

   Her Uzvu Yaratılış İstikametinde Kullanma

İstikamet içinde olmanın önemli bir gereği, her uzvun yaratılış istikametinde kullanılmasıdır. Allah insana elini, ayağını, gözünü, kulağını, dilini, dudağını büyük bir nimet olarak ihsan etmiştir. İnsan çoğu zaman, bunların gerçek kıymetini ve kendisi için ne büyük birer nimet olduklarını ancak onlardan mahrum kaldığında anlayabilir. Beled sûresinde yer alan, أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Biz ona görmesi için gözler, gönlüne tercüman olacak dil ve dudaklar vermedik mi? Ona hayır ve şer yollarını göstermedik mi?” (Beled sûresi, 8-10) âyetleri de insana bu nimetlerin kadr ü kıymetini hatırlatarak onu tefekkür ve şükre sevk eder.

Bu durumda insana düşen vazife, günahlara nazarla gözünü, nâseza nâbeca sözleri dinleyerek kulağını, gıybet, yalan ve iftira gibi haramları konuşarak dilini kirletmemesi; haramlara el uzatarak veya günaha doğru adım atarak el ve ayaklarını sakatlamamasıdır. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha günah, haram, münker veya fuhşiyat olarak isimlendirilen olumsuz fiillerin neler olduğunu açıkça beyan etmiştir. İnanmış bir mü’mine düşen vazife, sahip olduğu duyu ve uzuvların her birerlerini helâl dairede ve yaratılış istikametinde kullanmaktır. Aksi takdirde, حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Nihayet ateşin yanına geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.” (Fussilet sûresi, 41/20) âyetinin de işaret ettiği üzere ahirette onun bu uzuvları, aleyhinde şahitlik edecektir.

Evet, asıl olan, her uzvun yaratılışı istikametinde kullanılmasıdır. Mesela gözün vazifesi kâinat kitabını doğru okumak, ondaki hâdiseleri hallaç etmek ve böylece kendisini Zat-ı Ulûhiyet’e götürecek yollar bulmaktır. Eğer insan bunun yerine gözünü günahlara bakmakta kullanırsa ahirette bu göz Allah’a karşı, “Allah’ım senin bu kulun, ‘Mü’min erkeklere, gözlerini haramdan sakınmalarını ve ırzlarını muhafaza etmelerini (iffetli ve namuslu yaşamalarını) söyle.’ (Nûr sûresi, 24/30) âyetinin emrine muhalif davrandı. Benim yaratılış hikmetime muhalif harekette bulundu.” diyecek ve sahibinden şikayetçi olacaktır. Zira bu dünyada günahlarla kirlenen ve manen körelen bir gözün ahirete ait görme ufku daraltılmış ve ahiretteki nasibi elinden alınmış olur. Artık böyle bir göz öbür âleme ait güzellikleri sahip olduğu potansiyele uygun olarak göremez.

Aynı husus diğer uzuvlar için de geçerlidir. Kulağın yaratılış hikmeti, Allah’ın kelamına, Peygamberin beyanına ve ilhamını bu kutsi kaynaklardan alan büyük zatların sözlerine kulak vermektir. Eğer bunun yerine kulak lağviyat ve lehviyat kirleriyle kirletilirse o, sahip olduğu potansiyel kabiliyetlerden mahrum kalacağı için ahirette duyulacak güzellikleri duyamaz. Kim bilir ahirette bir nebi sözünü veya sahabi kelamını duymak ne kadar güzeldir! Hele Cenâb-ı Hak’tan tek bir kelime bile duymak, insanı orada zevkten bayıltır. Fakat burada günahlarla kirlenen bir kulağın bu güzellikleri duyması mümkün değildir.

Aynı şekilde burada yalan, gıybet ve iftira gibi günahlarla kirletilen bir dilin, bu mübarek sözlere mukabelede bulunması mümkün değildir. Keza burada haramlar arkasında koşan, gitmemesi gereken yerlere giden bir ayağın ahirete ait yürüme istidadı elinden alınmış olacaktır. İnsan burada sahip olduğu âlât u edevatı kirletmiş, onların kolunu kanadını kırmışsa, öbür âlemde bu kırık dökük şeyler onun bir işine yaramayacaktır. Dolayısıyla ahirette her şeyi konuşturan Allah, bu uzuvları da konuşturacak, onlar da -hafizanallah- sahibi aleyhine şahitlikte bulunacaktır.

Bu kişilere ahirette kendi uzuvlarının yapmış olduğu şahitliğe itiraz etme hakkı da verilmeyecektir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “O gün ağızlarına mühür vururuz da elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.” (Yâsin sûresi, 36/65)  Kur’ân’ın ifadesiyle, dünyada bazılarının yaptığı gibi orada da ağızlar mazeret beyanına kalkıp şöyle diyecek: “Başımızda bulunanlar bizi yoldan çıkardı. Onlar bize musallat olmasalardı biz bu hallere düşmezdik.” (A’râf sûresi, 7/38; Ahzâb sûresi, 3/67) İhtimal ahirette ağızlar bu tür diyalektiklere kalkışacaklarından, Allah onları mühürleyecek ve konuşmalarına müsaade etmeyecektir. Ağızlar sustuktan sonra da diğer uzuvlar işlenen hataları anlatmaya başlayacaktır.

Evet, bu dünyadaki bir kısım hata ve günahlar, öbür dünyada mahiyetini bilemeyeceğimiz çok farklı bir şekilde sahibine dönecektir. Bu açıdan insan burada öyle işler yapmalı, sahip olduğu her bir uzvu öyle isabetli yerlerde kullanmalıdır ki onların ahiretteki geriye dönüşleri insanı memnun ve mesrur etsin; âdeta onu kanatlandırarak Cennet yamaçlarında dolaştırsın. Sahip olduğu uzuvları günahlarla köreltmek ve kabiliyetlerini öldürmek yerine, yaratılış istikametlerinde kullanmak suretiyle onları daha da inkişaf ettirsin. Bunun yolu da bir ömür boyu doğruluktan, istikametten ayrılmamak, sırat-ı müstakimi bırakarak patikalara sapmamaktan geçer.

   Adanmışların Yolu

Ne var ki istikameti korumak öyle kolay değildir. Çoğu insanın hayatı zikzaklarla doludur. Bazı insanların bir yere kadar melek gibi olduğunu müşahede eder, âdeta soluklarında Cibril’in soluklarını duyar gibi olursunuz. Fakat o, doğruluğu bir fıtrat hâline getirememişse, yapmacık tavırlarla insanlara farklı görünmeye çalışıyorsa, bir gün damarına bastığınızda gerçek karakteri hortlayıverir. Kendisini boğulmaktan kurtaran ve sudan geçmesine yardımcı olan adamı sokan akrebin “Ne yapayım, huyum bu!” demesi gibidir bu kişilerin durumu. Bu açıdan önemli olan, insanın iyilik ve güzelliklerde sabitkadem olabilmesidir.

İstikameti yakalayamamış kişilerin başkaları nazarında inandırıcı olmaları da mümkün değildir. Bir gün öyle, bir gün böyle hareket eden insanlar başkalarına güven vaat etmezler. Siz, olabildiğine hasbî davranan, ruhunun abidesini ikame etme uğruna her türlü fedakârlığı göze alan ve hiç kimseden hiçbir şey beklemeyen müstağni ruhlu birisi olsanız bile, bu durumunuzu sürekli hâle getirmedikçe, zikzak çizmeyi bırakmadıkça inandırıcı olamazsınız. Mü’minin nabzını tutan insanlar onda hiçbir aritmiye şahit olmamalıdır. Eğer muhataplarınız bir, iki, üç… sene nabız yoklaması yaptıktan sonra kalbinizin çok ritmik attığını görürlerse size inanırlar. Bu açıdan tebliğ ve irşat faaliyetinde bulunan adanmışlar açısından da istikametin hayatî bir önemi vardır.

Nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihler bugüne kadar defalarca test edilmiş ama hiç zikzak çizmemişlerdir. Onların Allah tarafından tebcil ve takdir edilmelerinin sebebi de budur. Onlar, hem bela ve musibetlere maruz kaldıkları acı günlerinde hem de nimet ve bolluğa eriştikleri tatlı günlerinde hep istikametlerini korumuşlardır. Ne nimetlerin sağanak sağanak başlarından aşağı boşalması onları küstahlaştırmış ne de yaşadıkları bir kısım mahrumiyetler onları şikâyete sevk etmiştir. Onlar her zaman elif gibi dimdik ayakta durmasını başarmışlardır. Bu sebeple de arkalarından gelenler için hep bir üsve-i hasene (güzel örnek) olabilmişlerdir.

Evet, elif gibi dosdoğru olmayan, sürekli kavisler çizen, bir oraya bir buraya savrulan insanların hedefe ulaşması mümkün değildir. İki nokta arasındaki mesafeyi en hızlı ve en kısa yoldan kat etmenin yolu, sağa sola sapmadan dümdüz ilerleyebilmektir. Eğer Allah’a karşı samimi bir kul, insanlar nazarında da güvenilir birer rehber olmak istiyorsanız, istikametten ayrılmamalı, hep doğru düşünmeli, doğru konuşmalı ve doğrunun arkasından koşmalısınız. Ne hevesatımızı tetikleyen dünyanın cazibedar güzellikleri ne makam ve mevkiler ne de maruz kalınan zulüm ve baskılar bize zikzak çizdirmemelidir. İnsanın bu konuda ortaya koyacağı ceht ve gayret onun için çok önemli bir ibadettir.

Kur’ân-ı Kerim, bize öğrettiği, رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا “Allah’ım bizi hidayete erdirdikten, hakikati gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma!” (Âl-i İmrân sûresi, 3/8) duasıyla bize sabitkadem olmanın önemini göstermektedir. Zira menkıbelerde anlatıldığına göre ilmiyle ve ibadetiyle temayüz etmiş bulunan Bel’am İbn Baura veya Bersisa gibi niceleri, devvar-ı gaddarın saldığı oltaya veya attığı ağa takılmış ve şeytana av olmuşlardır. Varsın dünya bize küssün, varsın arkasını dönüp bizden kaçsın. Ahirete talip olan insanların dünya gibi bir derdi olmamalıdır. Ruhunun abidesini ikame etmeye kendini adamış olanlar, Allah rızasının dışında hiçbir şeyin arkasından koşmamalıdır.

الجَرَّة المشروخة: رسائل من حادثة الإفك

Herkul | | العربية

   سؤال: ما الرسائل الموجهة إلى المؤمنين في الآية الكريمة: ﴿وَلَوْلاَ إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ﴾ (سورة النُّورِ: 24/16) المتعلقة بحادثة الإفك؟

   الجواب: نزلت هذه الآية الكريمة في حادثة خاصة إلا أن الحكم الذي تتضمنه يشمل المؤمنين أجمعين؛ فهناك قاعدة مهمة في الأصول تنصّ على أن “العبرة بعموم اللفظ لا بخصوص السبب”، وبعبارة أوضح: بينما تبين هذه الآية الكريمة لسادتنا الصحابة الكرام كيف ينبغي لهم أن يتصرفوا إزاء هذا الافتراء القبيح بحق أمّنا عائشة رضي الله عنها، فإنها في الوقت ذاته تُعَلِّم من سيأتي بعد ذلك من المؤمنين ماذا يقولون وكيف يتصرفون إذا ما تعرضوا لافتراءات من هذا القبيل.

معلومٌ أن المنافقين قد أتوا بافتراءٍ وبهتان عظيم بشأن أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها أثناء العودة من غزوة “بني المصطلق”، وعملوا على نشرِ هذه الفرية بين المسلمين، لدرجة أن بعض المسلمين المخلصين انجرفوا مع هذا التيار تأثرًا بالحالة النفسية العامة، وردّدوا هم أيضًا ما تقوله المنافقون هنا وهناك، وقد هزّت هذه الحادثة مفخرةَ الإنسانية صلى الله عليه وسلم وبيت سيدنا أبي بكر الصديق من الأعماق؛ حتى إن الطاهرة أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها التي هي رمز العفة والعصمة والوقار صارت طريحة الفراش، ولم يرقأ لها دمع إزاء هذا الافتراء العظيم.

إلى أن نزل القرآن الكريم بالتزكية التامة والتبرئة الكاملة لأمنا عائشة رضي الله عنها بأكثر من خمسٍ وعشرين آية كريمة، وما زادت تلك الآيات أمَّنا عائشة إلا رفعةً ومنزلة، وبيَّنت أنها بكل صفاتها وسماتها جديرةٌ بسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فكانت ولا زالت هذه الآيات الواردة في سورة النور تعكس نورانيَّتَها، وسيظل جميع المؤمنين إلى يوم القيامة يصدحون مرات ومرات بطهرها ونقائها وسمو منزلتها، فإن أثار شخصٌ ما بعضًا من الأفكار والتصريحات والادعاءات السلبية بحقّها رضي الله عنها بعد أن برَّأها القرآن الكريم فقد خرج من الدين بحسب ما ذكره العلماء؛ لأنه يخالف بذلك النصَّ القطعيَّ للقرآن الكريم.

   سترُ الخطايا

من الأمور التي تستدعي الأسف أن الغيبة والوشاية بالناس والافتراء عليهم أصبح بضاعة رخيصة في يومنا هذا، ولذلك يغتابُ الناسُ بعضُهم بعضًا بأريحية شديدة، يحدث هذا في حين أن الآية الكريمة ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/6) تدعو المؤمنين إلى التزام الدقة والحذر في هذا الصدد، وأن يتحرّوا الخبر الصادق من الكاذب، وأن يعرفوا ما إذا كان يستند إلى دليل أم لا.

 

فضلًا عن ذلك فإنه ليس من الصواب الحديث عن ذلك الخبر وترويجه يمنة ويسرة حتى وإن اتضح بعد التحقق منه أنه حقيقي وليس افتراءً؛ ذلك أن إخبار الآخرين بمجموعة من المساوئ التي اطلع عليها شخصٌ ما ليس أمرًا إلزاميًّا ولا تعبديًّا أيضًا، فلا ريب أنَّ هناك مجموعة من التدابير يلزم اتخاذها حفاظًا على سلامة المجتمع، وحيلولةً دون وقوع الأخطاء والآثام التي أصبحت مرضًا متفشيًا على مستوى المجتمع، ولا ريب أن إفشاءَ العيوب الشخصية وفضحَ مرتكبيها أو استغلال الافتراءات المزعومة ليس تصرّفًا يليق بالمؤمن.

وعليه فإنني أريد أن أنقل هنا ملاحظة للإمام أبي سعيد الخادمي[1] في هذا الصدد؛ إذ قال ما مفاده: عندما ترى مؤمنًا يرتكب منكرًا أَعِد النظر كي تتأكّد من الأمر، فإن لم يكن؛ فامسح عينيك ودقق النظر من جديد، ربما تكون أخطأتَ، اُنظُر مرة أخرى، وحتى بعد أن تنظر عشر مرات وتتأكد مما رأيت فقل: (اللهم أخرجه من هذا الوضع القبيح، ولا تُردني في ذنب كهذا)، وابرحْ ذلك المكان… إن السيد خادمي شخصٌ جليل، وإنني أُكِنُّ له احترامًا كبيرًا؛ فعندما سمعتُ عبارته هذه للمرة الأولى حدّثت نفسي قائلًا: “يا إمام! لماذا لم تقلْ لمن يرى حادثةً كهذا أنْ يولّها ظهره من أول نظرة، ويبرح المكان!” لأننا لسنا نوّابًا عموميين ولا محققين مع الآخرين.

وكذلك فإن التصرف اللائق بالمؤمن عندما يأتيه خبرٌ كهذا بحق الآخرين هو أن يقول: “هذا افتراء بيِّنٌ”، لأن حديث الناس بعضهم ضد بعض وغمزهم ولَـمْزَهم وتهويلهم أبسطَ الحوادث وتحديثَهم الآخرين عنها إنما يفتحُ أبواب الفتنة ويضع مختلف شرائح المجتمع في مواجهة مباشرة بعضهم ضد بعضٍ، لهذا قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “لَا يَدْخُلُ الجَنَّةَ قَتَّاتٌ[2] أي: نمّام. ومن هنا ندرك عظم هذا الذنب وشناعته.

   سدُّ الطرق أمام ظهور الافتراءات

إن حصر المسألة في حيِّز الذنوب الشخصية فحسب لهو تضييق لمعناها وفحواها، فهذه الآية الكريمة تُشير في الأساس إلى طبيعة التصرّف الواجب التزامه إزاء الادعاءات والافتراءات المزيَّفة التي تُلقى بشأن شريحة معينة من المجتمع، فبمقتضى أمر الآية الكريمة يمكن القول: إن ما يقع على كاهل المؤمنين تجاه مثل هذه الافتراءات هو أن يقولوا: ﴿مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ﴾ (سورة النُّورِ: 24/16)

فإن لم يكن ثمة حزم في هذه القضية ولم يُقطع السبيل أمام الافتراءات منذ اللحظة الأولى حدثت حزمةٌ من الانكسارات والتصدعات في المجتمع وسيستحيل التغلُّبُ على هذه الأمور لاحقًا؛ لأنه إن لم تتم السيطرة على الافتراء بمجرد ظهوره تفاقمَ أكثر وأكثر يومًا بعد يوم، فتتحطم القلوب، ويتزعزع شعور الثقة بين الناس، وتتشتَّتُ وحدة المجتمع ويتفرّق شمله، فأنى لمجتمعٍ قد فُقِدت الثقةُ والوفاق والاتفاق بين أفراده أن يحظى بالتوفيق الإلهي.

والآية الكريمة الأخرى التي وردت أيضًا في حادثة الإفك تبيّن وتوضّح كيفية التعامل مع مثل هذه الافتراءات التي ستقع في العصور اللاحقة، يقول تعالى: ﴿لَوْلاَ إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ﴾ (سورة النُّورِ: 24/12)

إذًا إن الحرصَ على قول “هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ” بشأن مثل هذه الحوادث من مقتضيات حسن الظن عند المؤمن الحق، فقد قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: “حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ[3]، وبالتالي فإنَّ من لا يُروجون مثل هذه الافتراءات ويتخذون موقفًا واضحًا إزاءها على اعتبار أن فعلهم ذلك من مقتضيات حسن الظن بإخوانهم المؤمنين؛ قد أدّوا حق إرادتهم، ونالوا ثوابَ ذلك، ربما أن أفعالًا مثل حسن الظن بالمؤمنين، والعزم والإصرار على ذلك، وإمساكِ اللسان تجاه الشائعات التي تُختلق بحقهم تبدو أمورًا بسيطة في الظاهر؛ لكنها في الحقيقة أعمال مهمة للغاية بالنسبة للإسلام.

من جانب آخر لو قام المؤمنون بإظهار موقفهم علانية إزاء مثل هذه الأكاذيب إلى جانب صيانتهم ألسنتهم عن الخوض فيها لقُطعتْ السبل دون وقوع فتن المنافقين ومفاسدهم، وأمام هذه العزيمة التي يتمسك بها محبو الحق والحقيقة تُبهتُ وتخرصُ شبكةُ النفاق التي تعبث بشرف المؤمنين وحيثياتهم من خلال الترويج لأخبار كاذبة وافتراءات وقحة.

﴿إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ﴾ (سورة النُّورِ: 24/11) يُفهَمُ منها أن مختلقي مثل هذه الافتراءات هم بضعة أفراد في معظم الوقت.. وقد يرمي بعضُ المنافقين المتخفين في صورة المؤمنين مثل هذه الافتراءات والأكاذيب بشكل منظم بقصد تشويه فئات معينة من المجتمع والتقليل من قيمتها، وربما يسعون إلى نشر هذه الافتراءات في المجتمع مستخدمين وسائل الإعلام بغيةَ التأثير أكثر فأكثر، فإن لم يقف -في مثل هذه المواقف- المؤمنون المخلصون خلف إخوانهم المتعرضين للافتراءات والأكاذيب ويدافعوا عنهم أثَّرَتْ هذه الأخبار التي لا أساس لها من الصحة على المجتمع بأكمله، وعليه فمن المهم للغاية إسكات تلك الأصوات النشاز من البداية، والوقوف إلى جنب من يتعرضون لهذه الافتراءات، والسبيل إلى ذلك هو أن يرفع المؤمنون أصواتهم بالحق مستغلين كلّ الوسائل المشروعة في سبيل ذلك، وأن يعبروا عن أنفسهم كما ينبغي.

لا ينبغي أن تُقصر المسألة على نصرة المسلمين فحسب، بل يجب دعمُ كلِّ من يتعرّض للظُلم والافتراء بغض النظر عن دينه وعرقه ومعتقده، ولنفترض أن مجموعة من الشائعات رُوِّجت بحق أفراد مسيحيين أو يهود أو غير ذلك؛ فإن محاولة أي مسلم الاستفادة منها لصالح نفسه أو اعتباره إياها عنصرًا لتحقيق مكسب ما أمرٌ لا يتوافق إطلاقًا مع قيم الدين الإسلامي الذي ينتسب إليه، وما عليه هو أن يردها بعرض يده؛ إذ يجب عليه التصرّف بحذر ودقّة إزاء الأمور التي من شأنها الإضرار بشرف الناس -جميع الناس، بغضّ النظر عن الانتماءات العرقية أو الدينية وغيرها- وكرامتهم وحيثيتهم، وينبغي أن يكون هذا خلقًا عامًا لأي مؤمنٍ.

***

[1]  محمد بن محمد بن مصطفى بن عثمان، أبو سعيد الخادمي (1113-1176 هـ): فقيهٌ أصولي، من علماء الحنفية، أصله من بخارى، ومولده ووفاته في قرية “خادم” من توابع مدينة “قونية” التركية، قرأ على أبيه وغيره، ونال الشهرة الواسعة بعدما ألقى درسًا في “أياصوفيا” بإسطنبول حول تفسير سورة الفاتحة، وله مجموعة من المؤلفات، منها: “البريقة المحمودية في شرح الطريقة المحمدية” أربعة أجزاء، و”مجمع الحقائق” في أصول الفقه، وشرحه “منافع الدقائق”، و”حاشية على درر الحكام” في فقه الحنفية، و”شرح الرسالة الولدية للغزالي”، و”حقيقة كلمة التوحيد عند الكلاميين والصوفية”. (الزركلي: الأعلام، 7/68).

[2]  صحيح البخاري، الأدب، 50.

[3]  سنن أبي داوود، الأدب، باب حسن الظن، 4993.

Kırık Testi: İFK HÂDİSESİNİN VERDİĞİ BAZI MESAJLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İfk hâdisesiyle ilgili olarak Nûr sûresinde yer alan, “Nasıl oldu da onu işitir işitmez, ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.’ demediniz!” (Nûr sûresi, 24/16) âyetinde mü’minlere ne tür mesajlar verilmektedir?

   Cevap: Bu âyet-i kerime her ne kadar özel bir hâdise münasebetiyle nazil olmuş olsa da ifade ettiği hüküm bütün mü’minleri ilgilendirmektedir. Zira tefsir usulünde önemli bir kaide olduğu üzere sebebin hususiliği hükmün umumiliğine mâni değildir. Daha açık bir ifadeyle ifk hâdisesi münasebetiyle inen bu âyet-i kerime, bir taraftan sahabe efendilerimize Âişe Validemize atılan çirkin iftira karşısında nasıl davranmaları gerektiğini ifade ederken, daha sonra gelecek mü’minlere de bu tür iftiralarla karşı karşıya kaldıklarında nasıl düşünmeleri, ne demeleri ve nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini talim etmiştir.

Bilindiği üzere münafıklar, bir sefer dönüşünde Hz. Âişe Validemiz hakkında ağır bir iftira ortaya atmış ve sistematik bir şekilde bu iftirayı Müslümanlar arasında yaymışlardı. Öyle ki bazı samimi Müslümanlar bile kitle psikolojisiyle bu akıma kapılmaktan kurtulamamış ve onlar da sağda solda münafıkların söylediklerini söylemişlerdi. Bu hâdise hem İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Hz. Ebu Bekir ailesini çok derinden sarsmıştı. İffetine, ismetine, itibarına çok düşkün olan paklardan pak Hz. Aişe Validemiz, atılan iftiranın ağırlığı karşısında yatağa düşmüş ve ağlamaktan gözlerinde yaş kalmamıştı. Mübarek Validemize atılan bu iftira, ahirette altından kalkılması mümkün olmayan çok büyük bir günahtı.

Neticede Hz. Aişe, bizzat Kur’ân tarafından iki sayfaya yaklaşan âyet-i kerimelerle tezkiye edilmişti. Bu konuda nazil olan âyetler onun kâmet-i kıymetini bir kat daha yükseltmiş, her yönüyle Efendimiz’e ehil ve layık olduğunu ortaya koymuştu. Nûr sûresinde yer alan bu âyetler âdeta onun nuraniyetini aksettirmişti. Kıyamete kadar gelecek bütün mü’minler, okudukları Kur’ân âyetleriyle onun temizliğini ve yüceliğini bir kere daha haykıracaklardı. Eğer bir insan, Kur’ân’ın onu temize çıkarmasından sonra hâlâ onun hakkında bir kısım olumsuz düşünce ve beyanlara girecek olsa, ulemanın da ifade ettiği üzere dinden çıkar. Zira o, bu tür düşünce ve sözleriyle Kur’ân’ın kat’î nassına muhalefet etmiş olur.

   Günahların Setredilmesi

Maalesef günümüzde gıybet etme, insanları çekiştirme ve iftirada bulunma çok ucuz bir meta hâline geldiğinden, insanlar başkaları aleyhinde çok rahatlıkla konuşabiliyorlar. Hâlbuki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَEy iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Sûresi, 49/6) âyet-i kerimesi bu konuda mü’minleri dikkatli olmaya çağırmaktadır. Onlara düşen, başkaları aleyhinde duydukları bir haberin arkasını araştırmak, bir delile dayanıp dayanmadığına bakmaktır.

Kaldı ki araştırdıktan sonra söz konusu haberin iftira değil gerçek olduğu ortaya çıksa bile, sağda solda ondan bahsetmek doğru değildir. Zira görülen, bilinen bir kısım kötülüklerin başkalarına ihbar edilmesi ne bir mecburiyettir ne de bir ibadet. Elbette toplum çapında bir hastalık hâline gelmiş bir kısım yanlış ve günahların önünü alma ve toplum sıhhatini koruma adına alınması gerekli olan bir kısım tedbirler vardır. Fakat ferdî kusurların ifşa edilmesi, olumsuz şeyler irtikâp eden kişilerin rezil edilmesi veya ortaya atılan iftiraların değerlendirilmesi mü’mine yakışan bir davranış değildir.

Söz buraya gelmişken, daha önce de farklı vesilelerle üzerinde durduğumuz İmam Hâdimî’nin bir mülâhazasını burada nakletmek istiyorum. O, “Günah işleyen bir mü’mini gördüğün zaman, emin olmak için bir daha bak. Olmadı, gözlerini sil yeniden bir daha bak. Belki yanılmışımdır de, bir daha bak. On defa baktıktan ve gördüğünden emin olduktan sonra da, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin hâlden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme!’ de ve oradan ayrıl.” mealinde sözler söylemiştir. Hâdimî Hazretleri büyük bir zattır. Benim de ona karşı derin saygım vardır. Ne var ki onun bu sözünü ilk defa duyduğumda kendi kendime şöyle demiştim: “Böyle bir hâdiseyi gören kişiye niye sırtını dönüp hemen oradan çekip gitmesini söylemiyorsun.” Çünkü biz, başkalarının ne savcısı ne de tahkikat memuruyuz.

Aynen bunun gibi mü’mine yakışan tavır, başkaları hakkında kendisine böyle bir haber geldiğinde hemen, “Bu apaçık bir iftiradır.” demesidir. Çünkü insanların birbirlerinin aleyhinde konuşmaları, birbirlerini gammazlamaları ve en küçük hâdiseleri abartarak başkalarına anlatmaları fitne kapılarını aralayacak ve toplumun değişik kesimlerini karşı karşıya getirecektir. Bu sebepledir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlar arasında laf getirip götüren koğucuların Cennet’e giremeyeceğini ifade buyurmuştur. (Buharî, edeb 50; Müslim, îmân 168) Buradan anlıyoruz ki bu büyük bir günahtır.

   İftiralara Hayat Hakkı Tanımama

Meseleyi sadece şahsî günahlar açısından düşünmek onun manasını daraltmak demektir. Esasında bu âyet-i kerime, toplumun belirli bir kesimi hakkında ortaya atılan asılsız iddia ve iftiralar karşısında da nasıl bir tavır alınması gerektiğine işaret etmektedir. Âyet-i kerimenin emri gereğince mü’minlere düşen vazife bu tür iftiralar karşısında, مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ “Böylesi iftiraları konuşmak bize yakışmaz. Hâşâ, bu pek büyük, pek çirkin bir iftiradır.” diyebilmektir.

Eğer bu konuda kararlı olunmaz ve daha ilk anda iftiraların önüne geçilmezse toplumda bir kısım kırılmalar, çatlamalar baş gösterecek ve sonrasında bunların önünü almak mümkün olmayacaktır. Çünkü iftira ortaya çıkar çıkmaz bastırılmadığı takdirde, her geçen gün daha da büyüyecek, zamanla kalbler kırılacak, insanlar arasındaki güven hissi sarsılacak ve toplumun birlik ve beraberliği dağılacaktır. İnsanların birbirine güvenmediği, vifak ve ittifakın kalmadığı bir toplumda tevfik-i ilâhî de olmayacaktır.

Hem Asr-ı Saadet’te vuku bulan ifk hâdisesi hem de daha sonraki dönemlerde yaşanacak bu tür iftira olayları karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiğini beyan eden diğer bir âyet-i kerime şu şekildedir: لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ “Siz ey müminler, bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: ‘Hâşa, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi?” (Nûr Sûresi, 24/12)

Demek ki bu tür hâdiseler hakkında, “Bu apaçık bir iftiradır.” diyebilmek hüsn-ü zannın bir gereğidir. Efendimiz’in ifadesiyle hüsn-ü zan ise en güzel ibadetlerden birisidir. (Ebû Dâvud, edeb 88) Dolayısıyla mü’minler hakkındaki hüsn-ü zanlarının bir gereği olarak bu tür iftiraları ağzına almayan ve onlar karşısında açıkça tavrını ortaya koyan kimseler iradelerinin hakkını vermiş ve bunun sevabını kazanmış olurlar. Belki mü’minler hakkında hayır düşünme, bu konuda azim gösterme, onlar aleyhindeki söylentiler karşısında dilini tutma gibi fiiller basit görünebilir. Fakat gerçekte bunlar Müslümanlık adına çok önemli birer ameldir.

Öte yandan şayet mü’minler bu tür bühtanlar karşısında dillerini tutmanın yanında açıkça tavırlarını da ortaya koyabilirlerse münafıklar güruhunun fitne ve fesatlarının önü alınmış olur. Hakperest insanların bu kararlılığı karşısında, ortaya attıkları asılsız haberler ve iftiralarla mü’minlerin itibar ve haysiyetleriyle oynayan nifak şebekesi sesini kesmek zorunda kalır.

Esasında âyet-i kerimenin, إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ “O iftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir güruhtur.” (Nûr Sûresi, 24/11) şeklindeki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere çoğu zaman bu tür iftiraları ortaya atanlar üç beş kişidir. Bazen mü’min görünümündeki bazı münafıklar, belirli kesimleri karalama ve itibarsızlaştırma adına sistematik bir şekilde yalan ve iftiralar ortaya atabilirler. Medya organlarını da etkili bir şekilde kullanarak bu iftiralarını toplum içinde yaymaya çalışabilirler. İşte bu tür durumlarda şayet samimi mü’minler iftiraya maruz kalan kardeşlerine arka çıkmaz ve onları müdafaa etmezlerse kısa süre içerisinde bu asılsız haberler bütün bir toplumu etkisi altına alabilir. Bu itibarla en başta bu tür çatlak seslerin bastırılması ve iftiraya maruz kalan insanlara sahip çıkılması çok önemlidir. Bunun yolu da mü’minlerin her türlü vesileyi değerlendirerek doğruluk istikametinde seslerini yükseltmeleri ve usulünce kendilerini ifade etmeleridir.

Meseleyi sadece Müslümanlarla da sınırlı tutmamak gerekir. Kendisine haksızlık yapılan, iftiraya maruz kalan her kim olursa olsun, dinine ve milletine bakmadan ona yardım edilmelidir. Diyelim ki Hristiyanlık veya Yahudilik dinine mensup bazı kimseler hakkında bir kısım dedikodular ortaya atıldı. Bir Müslümanın bunları kendi hesabına değerlendirmeye kalkması veya onları bir kazanım unsuru gibi görmesi mensup olduğu dinin değerleriyle asla bağdaşmaz. Ona düşen, elinin tersiyle bunları bir kenara itmektir. Zira bütün insanların haysiyet, şeref ve onurlarını rencide edecek hususlar karşısında dikkatli ve temkinli hareket onun üzerine bir vecibedir. Bir mü’minin genel ahlâkı bu olmalıdır.     

الجَرَّة المشروخة: الصدق

Herkul | | العربية

   سؤال: حين سُئل الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي “ما أول ما يلزمنا؟” أجاب: “الصدق”، ويعلّل ما قاله بأن ماهية الكفر هي الكذب، وماهية الإيمان هي الصدق.. وانطلاقًا من هذه النظرة هل لكم أن توضحوا مكانة الصدق بالنسبة للمسلمين؟

   الجواب: الصدقُ واحدٌ من خمس صفات أساسية للأنبياء عليهم السلام، بل إنه أولها، ويشير إلى هذا قول الحق تعالى عن سيدنا موسى وسيدنا إبراهيم عليهما السلام ﴿إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا﴾ (سورة مَرْيَمَ: 19/41)، وقولُه عن سيدنا إسماعيل عليه السلام ﴿إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولاً نَبِيًّا﴾ (سورة مَرْيَمَ: 19/54) لذلك فهم معصومون عن الكذب وعن مخالفة الحقيقة والواقع في أطوارهم وتصرفاتهم وكلامهم طوال حيواتهم؛ لأن تصديق الأخبار التي جاؤوا بها من عوالم ما وراء السماوات والإقرار بها مرهونٌ بامتثالهم الصدق في أحوالهم وأطوارهم وتصرّفاتهم وأقوالهم.

كما أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم كان قبل أن تأتيه الرسالة يُوصف بـ”الصادق الأمين”، وقد شهد له حتى أعداؤه بالصدق بعد أن جاءته الرسالة؛ وأقرُّوا بأنهم لم يجدوا عليه في حياته كذبًا قط، إلا أنَّ الغطرسة والتمرّد ساقهم إلى الكفران والإنكار.

   تعريف الكذب

للكذب تعريفان: أولهما؛ الإخبار بشيء يتعارض مع قناعات واعتقادِ وإحساسِ ومشاهداتِ الإنسان، ومن ذلك على سبيل المثال، نفيُ شخصٍ رؤيتَه شخصًا آخر على الرغم من أنه رآه، فقد كذب لأنه أدلى ببيان مخالفٍ لمشاهدته الفعلية.

أما ثانيهما؛ فهو التعبيرُ عن شيء بخلاف الواقع، وتزييف حقيقته، وعليه فإن إنكار المرء لله تعالى هو كذبٌ، لأن الشواهد الكونية تقرّ بوجود الحق تعالى عبر مئات الآلاف من الشواهد والألسن، وعلى حد تعبير الأديب التركي رجائي زاده محمود أكرم  (ت: 1914م):

الكون كلُّه كتابٌ أعظم،

في أي حرف منه تفتش يظهر معناه اللهُ.

من ينكر الله يكون كاذبًا وفي الوقت نفسه قد كذَّب بجميع الشواهد الموجودة في الكون الدالة على وجود الله عز وجل، ولهذا السبب ينال أشد العذاب في الآخرة.

وفي المقابل لهذا يكون إيمان المرء بالله نتيجة قراءته الشواهد الكونية قراءة صحيحة، واستفادته من الرسائل السماوية جيّدًا تعبيرٌ عن الصدق، كما أن تعبيره عن الأشياء التي رآها وأحسَّ بها كما هي دون أدنى تغيير صدقٌ أيضًا، وكما أن الصدقَ من هذا الجانب خُلُقٌ مهمٌّ للغاية من أخلاق المؤمن فإنه أهم وسيلة تمنح الآخرين الثقة به، وهو في الوقت نفسه تعبير عن الوفاء والولاء.

والواقع أن الصدق هو من المعاني الضمنية التي في القلب، وإذا وقرَ الصدقُ في قلب الإنسان سرى إلى لسانه وأحكم السيطرة عليه، وأصبحتْ أعضاؤه تعمل وفقًا له، وسيختار بحساسيةٍ كلَّ عبارةٍ سيتفوّه بها، ولن يسمح ولو حتى لكملة واحدة مخالفة للحقيقة بأن تخرج من فيه، وإن بدر منه خطأً بيانٌ مخالفٌ للواقع شعر بانزعاج شديد جدًّا، وربما ردّد “استغفر الله” خمسين مرة، ومن هذا المنطلق تتمثل القضية الحقيقية في تكامل الصدق واندماجه مع الطبيعة البشرية.

أما الكذب فهو خيانة للصدق والولاء، ومن يخطو خطوة باتجاه الكذب يكون قد دمَّر بناء الصدق والولاء، ففي عالمنا المعاصر -حيث راج الكذب وصار مهيمنًا في كل مكان- بات من الصعب جدًّا على المرء أن يُمثل الصدق بحذافيره، لكن ينبغي أن يُعلم جيِّدًا أن الشيء المهم عند الله عز وجل هو النجاح في تحقيق الصعب.

   مقام الصديقية

يعتبر مقام الصديقية أسمى مقام في الإسلام بعد النبوة، ذلك أنه قد ورد ذكرُ “الصِّدِّيقِينَ” بعد النبيين مباشرة في الآية الكريمة ﴿وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/69).

 

وبالتالي فإن هذا المقام أسمى بكثير من مقامات الإحسان والعشق والمعرفة، فهو عنوانٌ للارتباط المباشر مع الله، ومن مستلزماته التفاني والتضحية بالغالي والنفيس، ومَنْ يمثل هذا المقام يَقْبَل كل أوامر الحق سبحانه وتعالى وتقديراته ويُقبِّلُها ويضعُها فوق رأسه دون اعتبارٍ لما إذا كان عقلُه استوعبها أم لا، ودون أن يهتم بالمنفعة والفائدة التي ستحققها لنفسه، ويقول دائمًا مثلما يقول “إبراهيم حقّي” (ت:1780م):

“لا تقل لماذا هذا هكذا،

وهذا مناسب هكذا،

وشاهد النتيجة،

لنرَ المولى ماذا سيُقدِّر

ما يُقَدِّرُه هو الأجملُ

والواقع يمكن اعتبار “تفويض نامه: رسالة التفويض” لإبراهيم حقي بأكملها على أنها “رسالة الصدق”.

وهناك آيات عديدة من القرآن الكريم يؤكد فيها على الصدق دائمًا بعبارات شتى مثل “مُدْخَلَ صِدْقٍ”، و”مُخْرَجَ صِدْقٍ”، و”لِسَان صِدْقٍ”، و”قَدَمَ صِدْقٍ”، و”مَقْعَد صِدْقٍ”، أي إنه ينبغي للمؤمن أن يكون زاده الأكبر خلال رحلته الحياتية المرتبطة بالآخرة هو الصدق، يجب عليه أن يمتثل الصدقَ دائمًا في جميع شؤونه، في حركاته وفي سكناته، في بادئ الأمر وفي منتهاه، يجب أن ينسج أطياف الصدّيقيّة في كل مكان يمر به، وحين يغادره يجب ألا يخلّف وراءه أية فكرة سلبية على الإطلاق، يجب عليه اتخاذ كل خطوة بصدق، وباتجاه الصدق أيضًا.

ورغم ذلك قد لا يمكن دائمًا قول كل صواب، قد يلزم السكوت في بعض المواقف، ويُملأ فراغ السكوت بالتفكر والتأمل أيضًا، فالصمت حكمة، ولكن حكماءهُ في العالم قليلون، من المؤسف أن معظم الناس يفضّلون الثرثرة على الصمت.. فيجب السكوت حيث يكون الكلام ضارًّا، وكذلك عندما يعجز المخاطب عن فَهْمِ الكلامِ واستيعابه، وفي القضايا التي لا يعرفها جيدًا، أو يتعذّر الكشف فيها عن صوت القلب والتعبير عنه، إن سرعة بَوْحِ شخص في لحظة ما بالمشاعر والأفكار الموجودة في أعمق نقاط قلبه دون أن يفكر على الإطلاق علامةٌ على عدم توفّر التربية الكاملة لديه، ونظرًا لأن هذه النوعية من الكلمات تكون محرومة من التناغم والنظام، وغير محددة فإنها عديمة الفائدة بالنسبة لقائلها وسامعيها، بل إنها قد تكون ضارة لهم أيضًا.

من جانب آخر فإن السبيل لكي تؤثر الكلمات المقولة في أصحاب الضمائر النقية مرهونٌ بأن تكون صادقة، ثم إن تمثيلَ الأمور الخاصة بالحقائق الإيمانية والقرآنية وتجسيدَها ونشرَها بشكلٍ صحيح يكون وسيلةً لأن تنفتح أعين الكثيرين عليها، علاوة على أن تمثيل المؤمنين للاستقامة سواء بأحوالهم وأطوارهم أو بأقوالهم وكلامهم والتزامهم الصدق يكون بمثابة دعاء ورجاءٍ منهم أن يثبتهم الحق تعالى على الطريق المستقيم، فلن يُبعدهم الله تعالى عن الصراط المستقيم إن ثبتوا منذ البداية على الاستقامة والوفاء بالوعد متخذين من الصدقِ شعارًا لهم في كل أحوالهم.

ولا سيما في عالمنا المعاصر الذي أصبح الكذب فيه شائعًا ومتاعًا مطلوبًا مرغوبًا فإن استقامة اللسان وعدم انحرافه يبدو أكثر أهمية، يجب على المسلم أن يبتعد عن كل أنواع الكذب؛ صغيره وكبيره، وأن يكون كل قوله صدقًا، نظراته وإيماءاته وكل أحواله وحركاته …، ويجب ألا يسمح لأي شكلٍ من أشكال القبح، لا سيما الغيبة والافتراء وشهادة الزور، أن تدنو منه، لأنه لا يمكن التوفيق بين هذه القبائح وبين الإسلام.

نعم، قد يحدثُ أن تجري على اللسان مجموعةٌ من الكلمات غير مرغوب فيها من خلال مرونة الارتجال أثناء الحديث، فيُرجى مطالعتها في فئة الأخطاء التي تقع في الاجتهاد، لكن الحديثَ المخالفَ للواقع وقولَ أشياء ترمي إلى خداع الناس عمدًا وبإرادةٍ تامّة صفةٌ من صفات الكفر.

والتعبير القرآني ﴿فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/10) يكشف عن أن أهم سبب لاستحقاق المنافقين العذاب الأليم هو الكذب، وبمناسبة هذه الآية يبين الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي كيف أن الكذب سمٌّ بالنسبة للفرد والمجتمع والدين على حد سواء بقوله: “الكذب أساس الكفر، بل الكفر كذب ورأس الكذب، وهو الأُولى من علامات النفاق، وما الكذب الا افتراء على القدرة الالهية، وضد للحكمة الربانية.. وهو الذي خرّب الأخلاق العالية.. وهو الذي صيّر التشبثات العظيمة كالشبحات المنتنة.. وبه انتشر السمّ في الاسلام.. وبه اختلّت أحوال البشر.. وهو الذي قيّد العالم الإنساني عن كمالاته، وأوقفه عن ترقياته.. وبه وقع أمثال مسيلمة الكذاب في أسفل سافلي الخسّة.. وهو الحِمْل الثقيل على ظهر الإنسان، وهو ما يعوقه عن مقصوده.. وهو الأب للرياء والأم للتصنع.. فلهذه الأسباب اُختص بالتلعين والتهديد والنعي النازل من فوق العرش”[1].

وفي المقابل يقول بشأن الصدق: ” الصدق هو أساس الإسلامية، وهو خاصة الايمان، بل الايمان صدق ورأسه.. وهو الرابط لكل الكمالات.. وهو الحياة للأخلاق العالية.. وهو العرق الرابط للأشياء بالحقيقة.. وهو تجلّي الحق في اللسان.. وهو محور ترقي الانسان.. وهو نظام العالم الإسلامي.. وهو الذي يطير بالبشرية في مدارج الترقي كالبرق إلى كعبة الكمالات.. وهو الذي يصيّر أقلّ الناس وأفقرهم أعزّ من السلاطين.. وبه تفوّق أصحابُ النبيّ عليه الصلاة والسلام على جميع الناس.. وبه ارتفع “سَيّدنا محمد الهاشميّ” عليه الصلاة والسلام الى أعلى علِّيِّيْ مراتب البشر”[2].

   مرض النفاق

من أهم أسباب وقوف بديع الزمان على الصدق بإصرار، وربطه نجاتنا وترقينا الاجتماعي به هو مرضُ النفاق الموجود في عالمنا الإسلامي المعاصر، فالانحرافات ومظاهر الضلال التي حدثت حتى يومنا هذا في أديان ولدى أقوام مختلفة ظهرت في صورة الميل إلى الكفر والإلحاد، وتم التعبير عن أفكار الإلحاد تحت اسم أيديولوجيات وتيارات مختلفة، وحُوِّلت هذه الأفكار إلى نظام للدولة في بعض البلاد، ومن أجل إقامة هذا النظام بين الناس وترسيخه استخدمت شتى مظاهر القمع والظلم الخطيرة، حتى إن ملايين البشر قد قُتلوا، إلا أن هذه النوعية من الأيديولوجيات لم تُعمر طويلًا لأنها تخالف طبيعة الإنسان وتحتوي في ذاتها على متناقضات، وبعد أن تفسّخت تلك الأيديولوجيات بدأ الناسُ يتوجّهون من جديد إلى أديانهم ودور عبادتهم الخاصة.

لكن التطورات في العالم الإسلامي جرت بصورة أكثر اختلافًا، فأعداء الإسلام تخفّوا تحت رداء النفاق بدلًا من أن يُصرحوا بعداوتهم هذه، وسعوا إلى إبعاد المسلمين عن الإسلام باستخدام مخططات ومشاريع شتى، ومما لا شك فيه أن الأضرار التي تعرض لها المسلمون بأيدي هؤلاء المنافقين المسلطين عليهم في بقاع شتى من العالم الإسلامي صارت أكثر تدميرًا وأعظم خطرًا مقارنة بالأشخاص الذي يعادون الدين صراحة، وقد بين القرآن الكريم جزاء المنافقين في الآخرة بقوله تعالى: ﴿إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/145) هذا يعني أنهم سيكونون في جهنم في دركاتٍ أعمق وأدنى من فرعون وأبي جهل أيضًا، وقد عبر الأستاذ بديع الزمان عن هذا المعنى بقوله: “المنافق أشد من الكافر وأخبث”[3].

المنافقون يقفون جنبًا إلى جنب معكم في المساجد، ولكنهم على غير وضوء، يتحدثون عن عزة الدين وقداسته إذا اقتضى الأمر ولكنهم يدبرون المكائد له في الخفاء، يكذبون عندما يتحدثون، تمامًا مثلما قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ[4]، فبينما يعدد عليه الصلاة والسلام صفات المنافق في ذلك الحديث لفت الانتباه إلى كذبهم أول ما لفت، وهذا يعني أن الكذب واحدٌ من أخطر وأهم عناصر وآيات النفاق.

المؤسف أن المنافقين الذين تبوؤا أماكن ومناصب مختلفة في العالم الإسلامي قد نكسوا المجتمع بكذبهم وخداعهم وخيانتهم، وأحدثوا تشوّهات متداخلة فيه، ولو أنكم طلبتم من رسام بارع أن يرسم لوحة موافقة لمحتوى حديثنا وتشخيصنا لرأيتم أن هذه اللوحة تتطابق مع حال العالم الإسلامي اليوم، وعليه فإن إعادة العالم الإسلامي إلى هويته الحقيقية من جديد ربما هي أصعب من إيصال المجتمعات التي ينتشر فيها الإلحاد إلى هوية الإسلام الحقيقية، لذا يجب تناول القضية من الأعماق والجذور، وأن يُربَطَ كلُّ شيء بالإيمان بالله ومعرفته ومحبته؛ حتى يتسنى إعادة ترميم وإعمار بنية المجتمع التي فسدت.

   التقيّة

هنا سيكون من المفيد الوقوف بإيجاز على مفهوم التقية؛ لأنها، كما هو معروف، قد تبنتها شريحة معينة كواحدةٍ من المبادئ، ووضعتها ركنًا في دينها، وحاولت من خلال نظام التقية الذي طوَّرَتْه أن تتغلَّبَ على أعدائها بعد أن خَسِرَتْ معاركها معهم عن طريق القوّة والسطوة، ولسوء الحظ فإن شبكة التقية هذه سَرَتْ وانتشَرت في بعض الدول حتى أدق تفاصيلها باستخدام وسائل مختلفة للغاية في سبيل الخداع، واستولت على مناصب حيوية عديدة؛ فاستخدمت العديد من الأشخاص في سبيل تحقيق حساباتها ومصالحها الشخصية الخاصة، ونتيجة لذلك باءت بالشناعة والدناءة التي تقشعر لها الأبدان.

المؤسف أن شبكة التقية هذه اصطادت الغارقين في مستنقع الغفلة، ممن اتبعوا هوى أنفسهم وارتكبوا الذنوب في مجتمعنا وفي بلاد إسلامية أخرى أيضًا، ودفعتهم إلى الارتباط والعمل معها، إن نظام النفاق والتقية عادة ما يكون له تأثير القنبلة الذرية على المجتمع الذي يدخله، وبالتالي فإن البعض فقدوا حياتهم بما فيها من أشعة “ألفا”، والبعض  تعرض لهزة خطيرة للغاية بما فيها من أشعة “بيتا”، كما أن البعض تعرض كذالك لتأثيرات من قبيل الرشح والدوار والغثيان تأثرًا بما فيها من أشعة “غاما”.

التقية منهج شيطاني لأنها مظهر من مظاهر الكذب والخداع، وهي أكبر أسلحة نظام النفاق، لذلك لا يمكن لمن يستخدم التقية أن يكون مؤمنًا حقيقيًّا، ويستحيل أن ينجوا بسلام من سؤال منكر ونكير، أو أن يجتاز الميزان بسهولة، أو أن يعبر الصراط بيسر، لأن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بين بقوله: “مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا[5]، أن الكذب والنفاق يستحيل أن يتوافقا وينسجما مع الإسلام بأي شكل من الأشكال.

***

[1] – بديع الزمان، إشارات الإعجاز، ص 97.

[2] – بديع الزمان، إشارات الإعجاز، ص 98

[3] – بديع الزمان، المكتوبات، ص 97.

[4] – صحيح البخاري، الإيمان 24؛ صحيح مسلم، الإيمان 107.

[5] – صحيح مسلم، الإيمان 164.

Kırık Testi: SIDK (DOĞRULUK)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bediüzzaman’a “Her şeyden evvel bize lazım olan nedir?” diye sorulduğunda “sıdk (doğruluk)” cevabını veriyor. Bunun sebebi olarak da küfrün mahiyetinin yalandan, imanın mahiyetinin ise sıdktan ibaret olduğunu ifade ediyor. Onun bu yaklaşımı zaviyesinden Müslümanlar için sıdkın yerini izah eder misiniz?

   Cevap: Sıdk, peygamberlerin beş temel vasfından birisi, hatta birincisidir. Cenâb-ı Hakk’ın, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim için, إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا “O sıddîk bir nebiydi.” (Meryem Sûresi, 19/41, 56), Hazreti İsmail için de, إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِO sözünde dosdoğruydu.” (Meryem Sûresi, 19/54) buyurması da buna işaret etmektedir. Bu sebeple hayatları boyunca onların ne tavır ve davranışlarında ne de sözlerinde tek bir hilaf-ı vaki beyana rastlanmaz. Çünkü onların gökler ötesi âlemlerden getirdiği haberlerin tasdik edilmesi ve kabul görmesi hâl, tavır, davranış ve sözleriyle doğruluğun temsilcisi olmalarına bağlıdır.

Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz peygamberlik gelmeden önce “el-Emin” sıfatı verilmişti. Peygamberlik geldikten sonra düşmanları bile O’nun sıdkına şahadet etmişlerdi. Çünkü hayatı boyunca O’nun en küçük bir yalanına bile şahit olmamışlardı. Ne var ki sırf kibir ve temerrütlerinden ötürü O’nu inkâr etmişlerdi.

   Yalanın Tarifi

Yalan iki şekilde tarif edilmektedir. İlk tarifine göre o, bir insanın kendi kanaat ve inancının, ihsas ve müşahedelerinin aksine bir beyanda bulunmasıdır. Mesela bir insan, bir şahsı gördüğü hâlde onu görmediğini söylerse, kendi müşahedesine zıt bir beyanda bulunduğu için yalan söylemiş olur.

İkinci tarifine göre ise yalan, bir şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesinden farklı şekilde ifade etme, hakikatini çarpıtmadır. Buna göre bir insanın Allah’ı inkâr etmesi bir yalandır. Zira tekvinî emirler yüz binlerce dille Cenâb-ı Hakk’ı tasdik etmektedir. Recaizade Ekrem’in ifadesiyle;

“Bir kitab-ı âzamdır seraser kâinat,

Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.”

Allah’ı inkâr eden, kendisi yalan söylediği gibi aynı zamanda Allah’ın varlığına delâlet eden kâinattaki bütün şahitleri de yalanlamış olur. Bu sebepledir ki o, ahirette çok ağır bir cezaya çarptırılır.

Buna karşılık bir insanın tekvinî emirleri doğru okuması ve semavî mesajları iyi değerlendirmesi neticesinde Allah’a iman etmesi sıdkın ifadesi olduğu gibi, gördüğü ve duyduğu şeyleri olduğu gibi ifade etmesi de sıdktır. Bu yönüyle sıdk çok önemli bir mü’min ahlâkı olduğu gibi başkalarına güven vaat etmenin de en mühim vesilesidir. Aynı zamanda o, sadakatin bir ifadesidir.

Esasında sıdk, gönüldeki bir mânâ ve mazmundur. Gönlünde sadakat olan birinin dili sürekli bunu seslendirecek, organları da doğruluk istikametinde iş yapacaktır. Konuşacağı her ifadeyi hassasiyetle seçecek, hakikate mutabık olmayan tek bir kelimenin bile ağzından çıkmasına müsaade etmeyecektir. Kazara dudakları arasından hilaf-ı vaki bir beyan çıkacak olsa, çok ciddi rahatsızlık duyacak, belki elli defa “estağfirullah” diyecektir. Bu açıdan asıl mesele doğruluğun tabiatla bütünleşmesidir. 

Yalan ise sadakate ihanettir. Yalana doğru bir adım atan insan, sadakat binasını tahrip etmiş olur. Yalanın revaç bulduğu ve her yerde hâkim hâle geldiği günümüz dünyasında bir insanın milimi milimine doğruluğu temsil etmesi çok zordur. Fakat şurası da iyi bilinmelidir ki Allah katında değerli olan şey de zoru başarmaktır.

   Sıddıkiyet Makamı  

İslâm’da peygamberlikten sonra en yüce makam olarak sıddıkiyet makamı gösterilmiştir. Nitekim, وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًاKim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştırlar!” (Nisâ sûresi, 4/69) âyet-i kerimesinde de peygamberlerden hemen sonra sıddıklara yer verilmiştir.

Dolayısıyla bu makam, ihsan makamının da, aşk makamının da marifet makamının da çok üstündedir. Çünkü o, bağlanması gereken yere kayıtsız şartsız bağlanmanın ve çok hayatî gördüğü şeyleri bile bu uğurda feda edecek kadar hasbi olmanın unvanıdır. Bu makamı temsil eden bir kimse, aklının alıp almadığına, kendisine sağlayacağı fayda ve maslahatlara bakmadan Cenâb-ı Hakk’ın bütün emir ve takdirlerini öpüp başına koyar. Sürekli İbrahim Hakkı gibi;

“Deme bu niçin böyle,

Yerindedir ol öyle,

Var sonunu seyreyle,

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.”

der. Esasında Tefvizname’nin tamamına bir sıdkname gözüyle bakılabilir.

Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyet-i kerimelerinde “müdhale sıdk”, “muhrace sıdk”, “lisan-ı sıdk”, “kadem-i sıdk”, “mak’ad-i sıdk” gibi ifadelerle sürekli sıdk üzerinde durulmuştur. Demek ki ucu ukbaya uzanan bu dünya yolculuğunda bir mü’minin en büyük azığı doğruluk olmalıdır. O, bir işin içine girerken, işin içinden çıkarken, otururken, kalkarken, konuşurken hep doğruluğun temsilcisi olmalıdır. Onun uğradığı her yerde sadakat renkleri tüllenmeli, ayrıldığında da arkada olumsuz hiçbir düşünce kalmamalıdır. Her bir adımını hem doğrulukla hem de doğruluğa doğru atmalıdır.

Her doğruyu her zaman söyleme imkânı olmayabilir. Bazı durumlarda susmak gerekebilir. Sükût boşluğu da tefekkürle doldurulur. Sükût bir hikmettir. Ama dünyada hekimi az olan bir hikmet. Maalesef insanların çoğu, bunun yerine çene düşüklüğünü tercih eder. Hâlbuki konuşmanın zararlı olduğu, muhatabın söylenilen sözleri anlayamayacağı yerlerde, iyi bilinmeyen konularda, kalbin sesinin tam olarak ortaya konulamayacağı yerlerde sükût edilmelidir. Bir insanın kalbinin en derin noktalarında bulunan duygu ve düşünceleri hiç düşünmeden bir anda dışarı çıkarıvermesi, tam terbiye görmemişliğinin bir işaretidir. Bu tür sözler ahenk ve nizamdan mahrum ve endazesiz olacağı için hem söyleyen hem de dinleyenler için faydasızdır, hatta zararlı da olabilir.

Öte yandan, söylenilen sözlerin temiz vicdanlara tesir etmesinin yolu, doğru olmasına bağlıdır. Hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye ait meselelerin dosdoğru bir şekilde temsil ve neşredilmesi çoklarının gözünün açılmasına vesile olacaktır. Üstelik mü’minlerin gerek hâl ve tavırlarıyla gerekse sözleriyle istikameti temsil edip dosdoğru olmaları Cenâb-ı Hakk’ın onları doğru yolda yürütmesi adına bir dua, kırık bir dilekçe hükmüne geçecektir. Onlar doğruluğu şiar edinmek suretiyle, hiç zikzak çizmeme ve çark etmeme adına baştan kararlı durduklarında Allah da onları sırat-ı müstakimden ayırmayacaktır.

Özellikle yalanın mergup bir meta hâline geldiği günümüz dünyasında, dilin eğri büğrülüğe meyletmemesi çok daha fazla önem arz etmektedir. Müslüman, yalanın küçük-büyük her çeşidinden uzak durmalıdır. Onun her sözü doğru olmalıdır. Bakışları, mimikleri, bütün hâl ve hareketleri dosdoğru olmalıdır. Hele gıybet, iftira, yalan şahitlik gibi çirkinlikler onun semtine asla sokulamamalıdır. Zira bunların Müslümanlıkla telif edilmesi mümkün değildir.

Bazen konuşurken irticalinin esnekliği içinde, arzu edilmeyen bir takım sözlerin dilden döküldüğü vaki olabilir. Bunların, içtihatta yapılan hatalar kategorisi içinde mütalaa edileceği ümit edilir. Fakat kasta iktiran eden, insan iradesinin ürünü olan sözlerde hilaf-ı vaki beyanda bulunmak, insanları aldatmaya matuf şeyler söylemek birer küfür sıfatıdır.

Kur’ân’ın, وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalancılıkları sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.” (Bakara Sûresi, 2/10) şeklindeki ifadeleri de münafıkların Cehennem azabını hak etmelerinin en önemli sebebi olarak yalanı gösterir. Hazreti Pir, bu âyet münasebetiyle yalanın fert, toplum ve din adına nasıl bir zehir olduğunu şu ifadeleriyle açıklar: “Kizb (yalan), küfrün esasıdır. Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i ilâhiyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i rabbâniyeye zıttır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden, kizbdir. Âlem-i İslâm’ı zehirlendiren, ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini fesada veren, kizbdir. Nev-i beşeri kemâlâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsâlini âlemde rezil rüsvây eden, kizbdir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.” (Bediüzzaman, İşaratü’l-i’caz, s. 82)

Buna mukabil o, doğrulukla ilgili de şunları söyler: “İslâmiyet’in esası, sıdktır. İmanın hâssası, sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici (ulaştıran), sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır. Terakkiyâtın mihveri (ekseni) sıdktır. Âlem-i İslâm’ın nizamı, sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-i kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren (üstün kılan), sıdktır. Muhammed-i Hâşimî’yi (aleyhissalâtü vesselâm) merâtib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.” (Bediüzzaman, İşaratü’l-i’caz, s. 83)

   Nifak Hastalığı

Hz. Bediüzzaman’ın ısrarla sıdk üzerinde durmasının ve içtimaî kurtuluşumuzu ve terakkimizi sıdka bağlamasının en önemli sebeplerinden birisi, günümüz İslâm dünyasında mevcut olan nifak hastalığıdır. Bugüne kadar farklı dinlerdeki ve milletlerdeki kaymalar küfür ve ilhad kayması şeklinde ortaya çıktı. Farklı ideoloji ve akımlar adı altında inkâr düşünceleri dile getirildi ve bu düşünceler bazı ülkelerde devlet sistemine dönüştürüldü. Bu sistemin halk arasında yerleştirilebilmesi için çok ciddi baskı ve zulümlere başvuruldu ve hatta milyonlarca insanın canına kıyıldı. Fakat bu tür ideolojiler insan tabiatına zıt olduğu ve kendi içinde çelişkiler barındırdığı için uzun ömürlü olmadı. Onlar çözüldükten sonra da insanlar yeniden kendi dinlerine, kendi mabetlerine yönelmeye başladırlar.

Fakat İslâm dünyasındaki gelişmeler daha farklı cereyan etti. İslâm’a düşman olan kimseler bu düşmanlıklarını açıkça dile getirmek yerine, nifak perdesi altına gizlendiler ve farklı farklı plân ve projelerle Müslümanları İslâmiyet’ten uzaklaştırmaya çalıştılar. Hiç şüphesiz İslâm dünyasının farklı yerlerinde Müslümanların başına musallat olan bu münafıkların onlara verdikleri zararlar dine açıkça karşı çıkan kimselere nispetle çok daha yıkıcı ve büyük oldu. Kur’ân, münafıkların ahiretteki cezasını şu şekilde beyan etmiştir: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ “Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisâ sûresi, 4/145) Demek ki onlar Cehennem’de Firavun’un da Ebû Cehil’in de altında olacaklar. Hz. Pir, bu manayı bir yerde şöyle ifade eder: “Münafık, kâfirden eşeddir.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 80)

Münafıklar, camide sizinle beraber namaz kılarlar ama abdestleri yoktur. Yeri geldiğinde dinin izzetinden ve kutsallığından bahseder fakat arkadan iş çevirirler. Konuştuklarında yalan söylerler. Nitekim Efendimiz de,  آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaat ettiğinde yerine getirmez ve emanete ihanet eder.” (Buharî, îmân 24; Müslim, îmân 107) hadisinde münafığın özelliklerini sayarken ilk olarak onların yalanlarına dikkat çekmiştir. Demek ki nifakın en önemli unsurlarından birisi yalandır.

Maalesef İslâm dünyasında farklı yer ve makamları işgal etmiş olan münafıklar yalan, aldatma ve ihanetleriyle toplumu dejenere etmiş, iç içe deformasyonların yaşanmasına sebep olmuşlardır. Eğer siz iyi bir ressamdan yukarıdaki hadisin muhtevasına uygun bir resim yapmasını talep edecek olsanız, bu resmin hâlihazırdaki İslâm dünyasına uygun geldiğini görürsünüz. Bu açıdan onun yeniden aslî hüviyetine döndürülmesi belki de inançsızlığın yayıldığı toplumlardan daha zordur. Mesele dipten ele alınmalı ve her şey iman, marifet ve muhabbet çizgisinde Allah’a bağlanarak götürülmelidir ki bozulan toplum yapısı yeniden restore edilebilsin.

   Takıyye

Söz buraya gelmişken kısaca takıyye üzerinde durulması da faydalı olacaktır. Zira bilindiği üzere belli bir kesim onu önemli bir esas olarak benimsemiş, dinlerinin içine bir rükün olarak sokmuş, güç ve kuvvetle karşı koyamadıkları düşmanlarını, geliştirdikleri takıyye sistemiyle ters yüz etmeye çalışmışlardır. Maalesef bu takıyye şebekesi, aldatma adına çok farklı vesileleri de kullanarak bir kısım ülkelerin kılcallarına kadar nüfuz etmiş ve çok hayatî konumları ele geçirmiş; yakın gibi durdukları pek çok kişiyi kendi hesaplarına kullanmış, onları kendi emellerine hizmet eder hâle getirmiş ve neticede tüyler ürperten nice şenaat ve denaatler işlemişlerdir.

Maalesef hem bizim toplumumuz içinde hem de daha başka İslâm beldelerinde gaflete dalan, heva-i nefsine uyan ve çok günahlara giren niceleri bu takıyye şebekesi tarafından esir alınarak angajmanlığa itilmiştir. Nifak sistemi ve takıyye, içine girdiği toplum üzerinde âdeta atom bombası tesiri yapar. Dolayısıyla kimileri onun alfa tesiriyle hayatiyetini kaybetmiş, kimileri beta tesiriyle çok ciddi bir sarsıntı geçirmiş, kimileri de gama tesiriyle burun akması, baş dönmesi ve bakış bulanması gibi tesirlere maruz kalmışlardır.  

Takıyye, yalan ve aldatmanın önemli bir tezahürü ve nifak sisteminin de en büyük silahı olduğu için şeytanî bir yoldur. Dolayısıyla takıyye yapan bir insanın hakikî mü’min olabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple takıyyeciler, münker ve nekirin sorgulamasından selametle kurtulamaz, mizanı kolaylıkla aşamaz ve sıratı rahatlıkla geçemezler. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, iman 164) sözleriyle yalan ve aldatmanın hiçbir şekilde Müslümanlıkla bağdaşmayacağını ifade buyurmuştur.

الجَرَّة المشروخة: الـحُبّ

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف يمكن للمؤمن أن يمتلك القدرة على تطوير العلاقات القائمة على أسس الحب والاحترام والتقدير مع محيطه؟

   الجواب: الحب هو جوهر الوجود، وقد خلقَ الحقُّ تعالى الوجود تعبيرًا عن حب ذاته؛ وخلق الإنسانَ باعتباره فهرسًا لهذه العوالم العظيمة، وجوهرَها وعصارتَها، لكن هذا الحبَّ مقدّسٌ وطاهر، ولا يشبه حبّنا؛ لأن الحب الذي نعيشُه إما أنه تعبير عن ضعف ونزعات لا نملكها، وإما أنه شعورٌ صار عبر معالجته جانبًا من طبيعتنا وشخصيتنا، ويستحيل إسناد أيٍّ من هذه الأمور إلى الذات الإلهية، ولذلك نقول -تنزيهًا للذات الإلهية- إنه خلقَ الوجودَ تعبيرًا عن حبٍّ طاهرٍ ومقدّس ومبرّأ، ومن ذلك ما رُوِيَ في الأثر على أنه حديث قدسي: “كُنْتُ كَنْزًا لَا أُعْرَفُ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ، فَخَلَقْتُ خَلْقًا فَعَرَّفْتُهُمْ بِي فَعَرَفُونِي[1].

وهذا الأثر حتى وإن لم يُعضد بسندٍ متصلٍ فإنه صحيحٌ بالنظر إلى معناه، فهو يقرّر معنى هذه الآية الكريمة: ﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾ (سورة الذَّارِيَاتِ: 51/56) وقد فسر ابن عباس رضي الله عنهما لفظة “ليعبدون” على أنها “ليعرفون”، وفي هذه الحالة يكون معنى الآية هكذا: “لقد خلقت الجن والإنس صِرفًا ليعرفوني وليعبدوني”، والواقع أنَّ معرفة الحق تعالى حقَّ المعرفة والاطلاعَ على كنه ذاته القدسية، والوقوفَ على أسرار ربوبيته، أي على تصرفه وشؤونه في الكون؛ سيوجِّه الإنسان إلى العبودية والمحبة.. وقد قال الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي: “إنَّ أسمى غايات الوجود هي الإيمان بالله ومعرفة الله ومحبته، والتي هي أسمى وأجلّ ثمار الفطرة”[2].

أجل، كما أن الحب هو جوهر الوجود وعُصارته، فهو عنصر حيوي للغاية بالنسبة للإنسان؛ فهو يعيش بالحب، ويصبح سعيدًا بالحب ويجعل بيئته سعيدة بالحب، ولا يوجد علاقة بين الناس أقوى من الحب، ويستحيل على أي إنسان محروم من الحب والرحمة أن يرتقي روحيًّا، ويصل إلى مرتبة الكمال، فالحب أساسٌ حيوي للغاية، وخاصة بالنسبة لورثة المنهاج النبوي؛ إذ لا يوجد طريق مختصر لفتح قلوب الناس أقصر من الحب.

   الحب المنطقي

وليس الحبُّ بالأمر السهل، وبما أنّ الإنسان مخلوقٌ صاحب إرادة فهو بحاجة إلى التمرين والتأهيل في هذا الشأن، لذا فعليه أن يبحث عن كل الوسائل التي تفتح أبواب قلبه للآخرين، ويأخذها بعين الاعتبار، وبعبارة أخرى: فالحب الموجودُ بين المخلوقات الأخرى كـ”لطفٍ جبري” يتوقّف انتشاره بين البشر على الجهد والسعي إلى تحققه، فإذا تحقق الإصرار على هذه المسألة وأُحكِم الحفاظ بقوةٍ على علاقات الحب القائمة يمكن أن يصبح جزءًا من الطبيعة البشرية مع مرور الوقت، بعد ذلك يصعُب اقتلاعه وطرحه، ويتحول مَنْ نُحِبُّهم إلى قيمة بالنسبة لنا تعدل الحاجة بل وحتى الضرورة، إنهم عندما يتركوننا ونحن على هذا الحال فإننا نشعر في أعماقنا بوحشة تركهم إيّانا، فرَحُهم سيكون فرَحُنا، وحزنُهم سيكون حزنُنا، وكأننا بدأنا نشاركهم حياتهم.. بعد ذلك يتدثر حب الإنسان بدثار منطقي ويصير أكثر قوة، ومثل هذا الحب مختلف للغاية عن الحب العاطفي والمجازي الذي يكون بملاطفة الناس والظهور أمامهم بمظهر جذاب، ويُسمّى هذا بـ”الـحب السطحي”.

حقًّا، كي يستقر الحب الحالي العاطفي على أساس منطقي يجب النزولُ إلى أسبابه وأخذُها بعين الاعتبار، والتفكيرُ فيها وإسنادُها إلى أساس عقلاني.. وعلى سبيل المثال؛ يُعَدُّ الاجتماع على الأرضية المشتركة للإنسانية أحد الأسباب الأكثر عموميّة وأهمية والتي تستدعي حبَّ جميع الناس ومودّتهم، فإذا لم يُعتبر الاتصاف بالإنسانية وتقاسم الكرة الأرضية رابطًا مهمًّا يقتضي الحب، ولم يشعر الناس بالحب والمودة بعضهم تجاه بعض لمجرد كونهم بشرًا فحسب، وبرزت مظاهر الحقد والعداوة بدلًا من ذلك كانت عواقب هذا وخيمة وفادحة؛ لا سيما في هذا العالم الذي أصبح اليوم قرية صغيرة.

ولِجعلِ العالم مكانًا أكثر ملاءمة للعيش اليوم، صار من الضروري إرساء السلم والسلام على مستوى البشرية جمعاء ومدّ جسور التسامح والحوار بين الناس من مختلف الديانات والقوميات، ولا ريب في أن الناس بحاجة إلى مساعدة ودعم بعضهم البعض لتحقيق ذلك، فليس ممكنًا تحقيق هذه الأهداف المشتركة في عالم يسوده الحقد والكراهية بدلًا من الحب.

إن الإنسانية اليوم تتوقُ لمثل هذا الحب والعطف، فالوحشيّةُ تعمّ الأرجاء، وهناك عمليات إبادة جماعية في مختلف أنحاء العالم، ونرى شتى أنواع الشناعة والدناءة تُرتَكَبُ في حق الإنسانية، ولا يصدح في الأنحاء يمنة ويسرة سوى ضوضاء الظالمين الطغاة وصخبهم، وأنين المظلومين والضحايا، يفكر الناس في الدم ويشرب بعضُهم دماء بعضٍ، يبدو الأمر كما لو أن العالم قد عُهد بأمره إلى القتَلة، لقد أُثيرت الكراهية والأحقاد التاريخية، وصار الناس بعضُهم لبعض عدو، الجميع يبحث عن ذريعة للتغلّب على غيره وتعزيز هيمنته عليه.

أعتقد أن إعادة إحياء المحبة -التي هي حقيقة مهمة للغاية في عالم هكذا- وضمان أن يتعاون الناس من جديد سيكون أعظم هدية تقدمها أمّتُنا للبشرية، إذا كنتم تطمحون إلى المحبة فيجبُ عليكم أن تفتحوا صدوركم للجميع وتحتضنوا البشرية جمعاء، يجب أن تسعوا إلى تحقيق تفاهمٍ واتفاق على مستوى البشرية جمعاء، ولكن لنعلم أن الأمر سيستغرق وقتًا، فهذا لا يحدث فجأة، من الضروري الصبرُ والسعيُ بعطفٍ وحذرٍ لفترة طويلة لحل المشكلات المزمنة والتخلّص منها.

وبالمثل، فإن هناك وسائل للمحبّة، ومن ذلك الإيمان بوجود الله وبوحدانيته، وأن نكون من أمة رسول الله صلى الله عليه وسلم، وكذلك الارتباط بفلسفة الخدمة، فمثلًا يمكن للمرء عندما ينظر إلى إخوته المؤمنين أن يفكر على النحو التالي: “هؤلاء سيكونون رفاقي في الدار الآخرة، سنكون معًا في المحشر، وعند الميزان، سوف نعبر الصراط معًا، سنذهب إلى الجنة معًا، من يدري، ربما سيأخذون بيدي هناك أيضًا، سوف يشفعون لي بإذن الله حيث أكون في ضيق شديد جدًّا”، وبما أن مثل هذه الأسباب تقتضي الأخوّة والحب، فإن التركيز عليها والتفكير حولها سيؤدي إلى الحب.

عندما ينظر المرء إلى أشخاص يسيرون في مسار واحد ويتقاسمون فلسفة خدمة واحدة، ويقول: “إذا أمسك بعضنا بأيدي بعض، وحافظْنا على وفاقنا وتحالفنا، تسنّى لنا حل العديد من المشكلات بإذن الله، يمكننا أن نحقق أهدافنا بشكل أسرع من خلال دعم بعضنا بعضًا”، كما أن اعتباره وجود إخوته ضرورةً بالنسبة له تتجاوز مجرّد الحاجة سيجعله أكثر ارتباطًا برفاقه وسيعزز أواصر الحب بينهم.

ذلك لأنه كلما زادت الأسباب التي تتطلب المحبة بين الناس كلما كان حبهم لبعضهم وعلاقتهم تجاه بعضهم أعمق وأوطد.. فمن الطبيعيّ أن يرتبط السائرون في نفس المسار والمهمومون بنفس الغاية المثالية مع بعضهم بروابط أقوى، وكلما ركّز المرء على هذه الأسباب التي تقتضي المحبة والأخوة وفصَّل المسألة بهذه الطريقة، أحبَّ إخوانه ورفاقه من صميم قلبه، وقرّر “لا أستطيع أن أفعل ذلك بدون إخواني”.

إذا لم تقفوا على أسباب المحبة ولم تفصّلوها وتركزوا عليها بهذه الطريقة؛ فسيظل حبّكم مجرد حس وشعورٍ، فالعاطفة والحب الحسي الذي يشعر به الإنسان تجاه الآخرين إنما هو محدود، لأنه مهما بدا الحبُّ العاطفي قويًّا فربما يتحطّم بسبب شعور آخر أقوى، وعليه فإن الأصل والضروري هو الحب المنطقي، والعشق المنطقي، والاشتياق المنطقي؛ لأن الحب المرتبطَ بمنطق معيّنٍ ليس من السهل أن يزول، لا ينبغي أن يُفهم من هذا أنه ليست هناك أية قيمة للعلاقة العاطفية. بالطبع لها قيمة بقدرها ووفقًا لها، ولكن المهم هو تقوية المحبة العاطفية وتعزيزها بالعقل والمنطق.

   معالجة المسائل بإنصاف

من الممكن أيضًا معالجة المشكلة من الاتجاه المعاكس، أي كما أن هناك العشرات، وربما المئات من الأسباب التي تتطلب الحب والإخاء فإن معظم الأعمال العدائية والصراعات القائمة بين الناس عندما يتم تناولها بعناية يتضح أنها لا تستند إلى أساس مهم، لسبب ما قد يشعر الشخص بالكراهية والغضب والحقد ضد بعض الأشخاص أو الجماعات، قد يتخذ موقفًا ضدّ بعض الناس بسبب أحوالهم وأفعالهم، ربما أنه لا يستسيغهم، ولكنه عندما تتم مناقشة هذه الأعمال العدائية بتفصيل، سيتبين أن معظمَها ليس له سببٌ وجيه.

تُرى هل يوجد بعضُ السلوكيات المخالفة لروح الإسلام لدى من تشعرون تجاههم بمشاعر سلبية؟! هل يرتكبون محرّمًا؟ هل يتوانون في تنفيذ ما يجب عليهم من التزامات؟ هل يعصون الله في شيءٍ؟ هل هناك ما يُقلق في علاقتهم وصلتهم بسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم؟ هل يسيئون إلى المقدسات؟ عندما يتم تفصيل القول في المسألة بهذه الطريقة، سيتبين أن مظاهر الكراهية والغضب التي بين الناس لا تنجم في معظم الوقت عن أي من هذه الأشياء المذكورة آنفًا؛ على العكس من ذلك، سوف نرى أنها تستند إلى اختلافات في المزاج ومجموعة من الآراء والتوقعات والخيارات المتباينة؛ فمثلًا قد لا تروقُنا أحوال البعض وحركاتهم، ربما أنها لطيفة ونحن مخطئون، إذا اتخذنا موقفًا ضدّ مَنْ حولنا بسبب قضايا فارغة وغير مهمّة ولا تستند إلى الحقيقة، فهذا يعني أننا ظلمناهم وجُرنا عليهم.

في بعض الحالات قد نشهد أن الأشخاص مِن حولنا يقومون بأشياء لا ينبغي لهم القيام بها، أو أنهم لا يقومون بالمهام المنوطة بهم، في مثل هذه الحالات يجب ألّا نتجاهل حقيقة أن الناس لا يمكن أن يتبعوا خطًّا مستقيمًا دائمًا من حيث طبيعتهم وعوالمهم الحسية، وأنهم قد يواجهون بعضًا من الانحرافات، فيجب التغاضي عن هذه الأحوال بقدر الإمكان، وألا نترصّد كل أخطائهم، يجب أن نمنحهم مهلة لمراجعة أنفسهم من جديد، واستجماع عقولهم، وإصلاح أخطائهم، فحتى هنا يجب أن نتعامل مع المشكلة بلغة المحبة وقوّتها وأُسُسِها، فلا شيءَ يصعبُ حلُّه إذا ما عولِجَ بالمحبّة، حتى الأقفال الصدأة منذ ألف عام يتسنى حلها عن طريق المحبة.

الواقع أنَّ ما يجب فعله بالنسبة لمَنْ يُضخِّم أخطاء أصدقائه البسيطة ويتخذ بسببها موقفًا تجاههم هو أن ينظر إلى نفسه أولًا؛ فالعديد منا مِمَّن يقومون بمراجعة مواقفهم وسلوكياتهم بشعور جاد من المحاسبة سوف يلاحظون أنهم أنفسهم لديهم العديد من المواقف والسلوكيات التي لا يشعرون إزاءها بالراحة إذا ما صدرت عن الآخرين، وبالتالي يتعلمون النظر إلى الأخطاء والعيوب بتسامح، لأنه سيكون من الغريب إدانة الآخرين واتخاذ موقف ضدهم بسبب مواقف وسلوكيات سلبية موجودة في أنفسنا أيضًا.

   تقوية الحبّ

ذات يوم وبينما كان النبيُّ صلى الله عليه وسلم جالسًا مع أصحابه مرَّ أمامهم رَجُلٌ، فقال أحد الجالسين وأومأ إلى الرجل: يا رسول الله، إني لأحب هذا، فقال له النبي صلى الله عليه وسلم: “أعلمتَه؟” قال: لا، قال: “أعلِمْهُ” قال: فلحِقه، فقال: إني أحبك في الله، فقال: أحبك الذي أحببتني له”[3]؛ ذلك أنه يروقُ كلّ إنسانٍ معرفته أنه محبوب من قِبَل صاحبه، هذا شعورٌ جِبلِّي، فالتعبيرُ عن مشاعر الحب تجاه الآخر سيقوّي أواصر الصداقة ويتوّج مشاعر الحب.

إلى جانب ذلك، فإن الدعاء للأحباب بظهرِ الغيبِ عاملٌ آخر يزيد من الحب، إنَّ رفعَ إنسان يديه في مكان خاص لا يراه فيه أحَدٌ، ودعاءَه: “اللهم أَسعِد فلانًا بالفردوس، واجعل حياتَه في الدنيا مثل الحياة في الجنة!”، لا بد وأنه ضرورة من ضروريات حبّه ووفائِه لذلك المدعوِّ له، علاوة على ذلك فقد بيَّن نبينا صلى الله عليه وسلم مدى أهمّية هذا النوع من الدعاء عند الذات الإلهية فقال: “أَفْضَلُ الدُّعَاءِ دَعْوَةُ غَائِبٍ لِغَائِبٍ[4].

من جهة أخرى، من المهم أيضًا أن نعرب عن حسن ظننا بمن نحبهم ونشهد لهم شهادة حسنة أمام الآخرين، فمثلًا عندما نقول: “الصديقُ الفلانيّ شخصٌ صادقٌ ومخلصٌ للغاية، أعتقدُ أنه كيانٌ مهمّ جدًّا في الدعوة لإعلاء كلمة الله”؛ نكون قد أبرزنا أنَّ مَنْ تحدثنا عنه شخص يجب تقديره ومحبته، ولا بأس في قول هذا طالما أننا نقول شيئًا حقًّا ولا نكذب في الأمر! لا سيما أن هذه الأمور ستربط القلوب ببعضها، وستزيد من المحبة.

إذا كان أصدقاؤنا ينفتحون على جميع أنحاء العالم ويخدمون فيها بشعور من التضحية والإخلاص، فلماذا لا نُحدِّث الناس عن ذلك؟ على العكس، يجب علينا أن نُحدِّث بذلك، لأننا في ظل هذا نكون قد قدمنا هؤلاء الناس الطيبين إلى الآخرين وحبَّبناهم إليهم، وكما يقول المثل الشعبي: “إن للجدران آذانًا”، فعباراتنا الإطرائية والتقديرية الصادقة من هذا النوع ربما تنتقل إلى آذانهم بتردّد لا نعرفه، فتزيد من المحبة بينهم وبيننا.

نعم، إذا تطوع شخص لدعوة آمن وأيقن بها، وألزم نفسه بها، ولم يتخلّ عنها لمدة ثلاثين أو أربعين سنة، كان حقًّا على الجميع أن يقبِّل رأسه، إنه إخلاص وولاء مهم للغاية، وفضيلة عظيمة يجب تقديرها وإخبار الآخرين بها، لذا فإنه يجب علينا -من جانب- الدعاء بأن تُقبِّل الملائكةُ رؤوسَ أمثال هؤلاء، وأن نعطيهم قيمتهم التي يستحقونها من جانب آخر.

ولكننا إذا أثنينا على أصدقائنا، وذكرنا فضائلهم باستمرار وصرنا مدَّاحين لهم فلا ينبغي لنا أن ننتظر الشيء نفسه منهم، علينا أن نفعل كل هذا دون مقابل، لأننا نُعلي من شأن خاطر الحق، ونذكر أمام الآخرين الحقائق التي نعلمها، نحن نقدر مَنْ يخدمون قيمنا وغايتنا المثالية، الذين يدعون إلى الله ورسوله، لأن هذه هي الأشياء التي نريدها، ولكن سواء فعلوا الشيء نفسه أم لا، اعترفوا لنا بنفس الفضل أم لا، فهذا شأنهم، ولا يعنينا في شيء.

   التوازن في الحب

إن أهمية الحفاظ على التوازن في الحب بقدر أهمية الحب نفسه، فالمؤمن يجب أن يحب الحق تعالى حدَّ الوَلَهِ في إطار جميع المعاني التي تعبّر عنها أسماء الله الحسنى، وأن يتأجّج بحبّه، إلا أنه ينبغي له أن يحافظ على الميزان في حبه لما سوى الله تعالى، لأنّ حبَّ الله فريدٌ في نوعه، ولا أحدَ يجدرُ أن نحبه كما نحبُّ الله، ذلك أن المشركين قد انتقدهم القرآن الكريم وعابهم لأنهم يحبون أوثانهم كما يحبون الله[5]، فالله تعالى المحيط بكل شيء ولا يحيطه أيُّ شيءٍ يجب أن يكون حبّه لا محدودًا ولا متناهيًا، إنه أسمى من مفهوم المستويات، وكلُّ ما سواه يكون بحسب مستواه.

على سبيل المثال يستحيل ألا يحب المؤمن بِوَلهٍ مفخرةَ الإنسانية مطمحَ نظر الله، ومرآة الأسماء الحسنى المجلاة، الذي عرّفنا بالله بشكل تام غير منقوص باعتبار أوامره التكوينية وأحكامه التشريعية، وكذلك أيضًا يحمل المؤمن محبة خاصة إزاء الخلفاء الراشدين والصحابة الكرام إضافةً إلى حبه لرسول الله صلى الله عليه وسلم، إلى جانب ذلك هناك مكان متميز في قلب المؤمن للمسلمين الذين يتجه معهم إلى قبلة واحدة، ولجميع الناس الذين يرى كلَّ واحد منهم عملًا فنّيًّا من صنع الله، لكن حب الله يجب أن يكون هو مصدر كل أنواع هذه المحبة، ويجب الحفاظ على التوزان في هؤلاء، وإلا فيُخشى أن ننالَ صفعةً بخلاف المقصد المراد.

من المؤسف أن هناك تطرّفًا في مواقف الناس وسلوكيّاتهم تجاه بعض الأشخاص؛ فقد يحظى بعض الناس بحب مفرط، كما أن البعض قد يُرفع إلى عنان السماء بسبب الحالة الروحية للجماعة، أو يُنظر إليهم وكأنهم نزلوا من السماء، وربما يقع إفراط في الأمر بالتقدير والمديح الموجه لهم، لكن ينبغي العلم بأنه عندما يقدم الإنسان مشاعر الحبّ لمن لا يستحقّها؛ فإن الله تعالى يصفعُه بأيدي هؤلاء الأشخاص، وهكذا فإنه من ناحية، يعاقبه على هذا الحبّ المفرط، ومن ناحية أخرى يظهر له أنَّ من أفرط لهم في المودة ليسوا جديرين بذلك إلى هذا الحد.

والواقع أن كلام سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم التالي يضع معيارًا مهمًّا في هذه القضية؛ إذ يقول عليه الصلاة والسلام: “أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا، وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا[6].

إذا كان الإنسان لا يريد أن يشعر بالخجل عندما يتحول الأمر إلى العكس، وألا يطأطئ رأسه، وألا يلوم نفسه فعليه ألا يضحي بالمعيار والاتزان في حبه، وبالطريقة نفسها فإنَّ مَنْ يبغض البعض لأنهم يحملون صفات سيئة، ويضع بينه وبينهم مسافة ينبغي له ألا يتجاوز الحد، وألا يدمر الجسور تمامًا، وألا يقطع علاقته بهم نهائيًّا، كي لا يندم الطرفان إذا ما زالت الخلافات ورجعوا إلى صوابهم ذات يوم.

من ناحية أخرى إذا أفرطتم في حبكم وجنحتم إلى المبالغة في تقديركم تكسرون عنق أخيكم على حد تعبير الحديث[7]، ويقول فضيلة الأستاذ بديع الزمان “أنا لا أُعجب بنفسي، أنا لا أعجب بأولئك الذين يُعجبون بي”، ليس كل شخص لديه مثل هذه الطبيعة الناضجة، ربما أن أنظمة الهضم لدى مَن لا تربطهم علاقات قوية بالله لم تتطور بما يكفي لاستيعاب هذا الثناء والتقدير، لهذا ربما ينهزمون أمام أنفسِهم، وينزلِقون في مراتع الفخر والغرور، وفي هذا الصدد جاء الأستاذ بهذا المبدأ: “يا إخوتي الأحبة! الثبات الثبات، الوفاء الوفاء… إن طريقنا في السمو والرقي هو الغلو في الارتباط والتساند فيما بيننا والسعي لنيل الإخلاص والأخوة الحقة، بدلًا من الغلو في حسن الظن والتطلع إلى مقامات أعلى من حدنا”[8].

ومعنى هذا: عليكم ألا تتخلوا عن رفقاء دربكم حتى وإن رأيتم فيهم خمسين عيبًا، عليكم أن تُمسكوا بأيدي رفاقكم الذين ترونهم تخلفوا عنكم، وتساعدوهم، فإن كانوا لا يستطيعون المسير معكم بنفس الخطى، ويتأخرون عنكم فعليكم أن تحملوهم على ظهوركم.

وبالمثل، يجب أن يحذر المؤمن جدًّا في التعبير عن حبه وعلاقته بأولئك الذين يعتبرهم “عظامًا”، وبغضّ النظر عن مدى عمق احترامه وحبّه وامتنانه لهم، وأيًّا كانت المكانة التي يرسمها لهم في عقله؛ فيجب عليه أن يكون حذرًا للغاية عند التحدث عنهم أمام الآخرين، وألا يخوض في عبارات مبالغٍ فيها، ينبغي ألا يدفع الآخرين إلى مشاعر الحسد والمنافسة من خلال إطلاقه على ذلك الشخص ألقابًا مثل “الغوث” و”القطب”، لأن كل واحدٍ يحترم مرشدَه وشيخَه ويضعه على واحدة من درجات الترقي، فإذا قمتم برفع شخص إلى جواره، فإنكم تضعونه في منافسة وتجعلونه يقول “لا، بل صاحبُنا أعظم”، وحتى ولو لم يقل ذلك أمامكم، فإنكم تؤدون به إلى أن يغتابك، ولذلك فإنكم تزجّون به في الخطيئة بهذا التصرّف، ولذا يجب أن يكون الأساس هو الإخلاص لمن تسيرون على دربهم، والالتزام بالقضية التي تتقاسمونها معهم، وليس منحُهم مراتب على خلاف العادة.

[1]  أنكره كثيرون واشتهر عند كثيرين، وقد أورده الآمدي معتَمَدًا في الإحكام في أصول الأحكام، 1/13.

[2]  بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، ص 253.

[3] سنن أبي داود، الأدب، 122.

 [4] ابن أبي شيبة: المصنف، 6/21.

[5] انظر: سورة البقرة: 2/165.

[6] سنن الترمذي، ِالبر، 60.

[7] صحيح البخاري، الشهادات، 16.

[8] بديع الزمان سعيد النورسي: الملاحق، ص 122.

Kırık Testi: İNSAN SEVGİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir mü’min, çevresiyle sevgi, saygı ve hürmet esaslarına dayalı münasebetler geliştirebilme ufkunu nasıl yakalayabilir?

   Cevap: Sevgi, varlığın özüdür. Cenâb-ı Hak, Zâtına muhabbetin bir ifadesi olarak varlığı yaratmış; bu koskocaman âlemlerin bir fihristi, özü ve usaresi olarak da insanı yaratmıştır. Fakat bu, mukaddes ve münezzeh bir muhabbettir. Bizim sevgimiz gibi değildir. Zira bizdeki sevgi ya zaafın ve elimizde olmayan temayüllerin bir ifadesidir; ya da işlene işlene tabiat ve karakterimizin bir yanı hâline gelmiş bir duygudur. Bunların hiçbirisi Zât-ı Ulûhiyet’e isnat edilemez. Bundan dolayı, Zât-ı Ulûhiyet’i tenzih etme adına O’nun, münezzeh, mukaddes ve müberra bir muhabbetin ifadesi olarak varlığı yarattığını söylüyoruz. Nitekim kudsî hadis olarak rivayet edilen bir söz şöyle demektedir: كُنْتُ كَنْزاً لاَ أُعْرَفُ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ، فَخَلَقْتُ خَلْقاَ فَعَرَّفْتُهُمْ بِي فَعَرَفُونِي Bilinmeyen bir ‘kenz-i mahfî’ idim. Bilinmeyi murad buyurdum ve varlığı yarattım. Kendimi onlara tanıttım onlar da beni tanıdılar.” (Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 2/155)

Bu rivayet her ne kadar sağlam bir senede dayanmasa da manası itibarıyla doğrudur ve şu âyete irca edilmesi mümkündür: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben, insanları ve cinleri başka değil sırf Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) İbn Abbas Hazretleri, âyet-i kerimede yer alan “liya’budûn (Bana ibadet etsinler diye)” lafzını, “liya’rifûn (Beni tanısınlar diye)” şeklinde tefsir etmiştir. Bu durumda âyetin manası şöyle olmaktadır: “Ben, insanları ve cinleri sırf Beni tanısınlar, sırf Bana ibadet etsinler diye yarattım.” Esasen Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tam bilinmesi, onun esrar-ı rubûbiyetine yani kâinattaki geniş tasarruf ve icraatlarına vâkıf olunması, insanı, ubudiyet ve muhabbete yönlendirecektir. Üstad Hazretleri de yaratılışın en yüksek gayesinin, fıtratın en yüce neticesinin iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah olduğunu ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 253-254)

Evet, varlığın özü ve usaresi muhabbet olduğu gibi o, insan için de çok hayatî bir unsurdur. İnsanlar arasında sevgiden daha güçlü bir irtibat unsuru yoktur. Sevgi ve şefkatten mahrum bir insanın ruhen yükselmesi ve kemale ermesi mümkün değildir. Özellikle peygamber yolunun varisleri için o, çok hayatî bir esastır. Çünkü insanların gönüllerini fethetme adına sevgiden daha kestirme bir yol yoktur.

   Mantıkî Muhabbet

Fakat sevmek zordur. İnsan, irade sahibi bir varlık olduğu için en başta bu konuda alıştırma ve rehabilitasyona ihtiyacı vardır. Onun, ilk başta diğer insanlara karşı gönlünün kapılarını açacak vesileler her ne ise onları bulmaya ve bunlar üzerinde düşünmeye ihtiyacı vardır. Farklı bir ifadeyle, diğer varlıklar arasında cebr-i lütfî olarak mevcut bulunan sevginin, insanlar arasında yaygınlaşabilmesi ceht ve gayrete vabestedir. Bu konuda ısrarcı olunur ve sevgiyle kurulan münasebetler sıkı bir şekilde devam ettirilirse zamanla insan tabiatına mâl olabilir. Bundan sonra artık onun sökülüp atılması çok zor olur. Sevdiğimiz insanlar bizim için ihtiyaç hatta zaruret ölçüsünde bir kıymet ifade etmeye başlar. Bizden ayrıldıkları zaman, ayrılıklarını derinden derine hissederiz. Sevinçleri sevincimiz, üzüntüleri de üzüntümüz olur. Âdeta hayatı onlarla birlikte yaşamaya başlarız. İşte bundan sonradır ki insana karşı duyulan muhabbet mantıkî bir keyfiyete bürünür ve daha sağlam bir hâl alır. Böyle bir muhabbet, insanları idare etme ve onlara şirin görünme adına ortaya konulan ve sûrî (yüzeysel) sevgi gösterileri şeklinde tezahür eden hissî ve mecazî muhabbetten çok farklıdır.

Evet, hissî olarak mevcut olan sevginin mantıkî bir zemine oturması için onun sebeplerine inilmesi, bunlar üzerinde düşünülmesi ve bu sebeplerin aklî bir temele dayandırılması gerekir. Mesela insanlık ortak paydasında buluşma, bütün insanlar için sevgi ve muhabbeti gerektiren en genel ve en mühim sebeplerden biridir. Eğer insan olmanın ve aynı yer küreyi paylaşmanın sevgiyi iktiza eden nasıl önemli bir bağ olduğu görülemez, insanlar sırf insan olmaları hasebiyle birbirlerine karşı muhabbet ve alâka duyamaz, bunun yerine kin ve düşmanlıkları öne çıkarırlarsa, hususiyle dünyanın bir köy hâline geldiği günümüzde bunun neticeleri çok ağır olur.

Günümüzde dünyanın daha yaşanabilir bir yer hâline gelmesi için bütün insanlık çapında sulh ve barışın hâkim kılınması, farklı din ve milletlerden insanlar arasında hoşgörü ve diyalog köprülerinin kurulması bir zaruret hâline gelmiştir. Hiç şüphesiz bunların gerçekleşmesi adına insanların birbirlerinin yardım ve desteğine ihtiyaçları vardır. Sevginin yerini kin ve nefretlerin aldığı bir dünyada bu ortak hedeflerin gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

Ne var ki günümüzde insanlık böyle bir sevgi ve muhabbete hasret gidiyor. Her yerde vahşet diz boyu. Dünyanın farklı yerlerinde soykırımlar yaşanıyor. Türlü türlü şenaatler, denaetler irtikâp ediliyor. Sağda solda duyulan sadece zalimlerin hay-huyu, mazlum ve mağdurların da iniltileri. İnsanlar kan düşünüyor, kan döküyor, kan kokluyor. Ortalık âdeta katillere emanet. Tarihten bugüne sürekli kinler, nefretler körüklenmiş ve insanlar birbirinin düşmanı hâline getirilmiş. Herkes bir başkasının tepesine binmek ve kendi hâkimiyetini güçlendirmek için bahane arıyor.

Böyle bir dünyada çok önemli bir hakikat olan muhabbeti yeniden ihya etmek, insanların bir kere daha el ele tutmasını sağlamak zannediyorum insanlığa sunulacak en büyük armağan olacaktır. Eğer siz, muhabbete talipseniz, vicdanlarınızı herkese açmalı ve bütün insanlığı bağrınıza basmalısınız. Topyekûn insanlık çapında bir uzlaşma ve anlaşmanın hâsıl olmasına çalışmalısınız. Fakat daha baştan bunun zaman alacağını kabul etmek gerekir. Bu, birden olmaz. Kronik problemlerin halledilmesi ve sökülüp atılması için sabırla, şefkatle ve temkinle uzun süre gayret etmek gerekir.

Aynı şekilde Allah’ın varlık ve birliğine inanma, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmeti olma, aynı hizmet felsefesine bağlanma gibi faktörler de çok önemli birer muhabbet vesilesidir. Mesela bir insan mü’min kardeşlerine bakarken şunları düşünebilir: “Bunlar, öbür âlemde benim arkadaşım olacak. Mahşerde, mizanda beraber bulunacağız. Sırat köprüsünü beraber geçeceğiz. Cennet’e beraber gireceğiz. Kim bilir, belki de orada benim elimden tutacaklar. Çok sıkıştığım bir yerde Allah’ın izniyle bana şefaat edecekler.” Bu gibi sebepler uhuvvet ve muhabbeti iktiza ettiği için, bunların üzerinde durulup düşünülmesi sevgiye vesile olacaktır.

Bir kişinin aynı kulvarda yol yürüdüğü ve aynı hizmet felsefesini paylaştığı insanlara bakarken, “Biz, el ele tuttuğumuz, vifak ve ittifakımızı muhafaza ettiğimiz takdirde Allah’ın izniyle pek çok müşkülü halledebiliriz. Birbirimize destek olmak suretiyle hedeflerimizi daha hızlı gerçekleştirebiliriz.” demesi ve kendisi için kardeşlerinin mevcudiyetini ihtiyacın da ötesinde âdeta bir zaruret gibi görmesi onu, arkadaşlarına daha çok bağlayacak ve aralarındaki sevgi bağlarını daha da güçlendirecektir.

Zira insanlar arasında muhabbeti gerektiren sebepler ne kadar fazlaysa, onların birbirlerine karşı sevgi ve alâkaları da o ölçüde derin olacaktır. Elbette aynı yola baş koyan ve aynı mefkûrenin dertlisi olan insanlar, daha güçlü bağlarla birbirine bağlanacaklardır. İnsan, sevgi ve kardeşliği iktiza eden bu gibi sebepler üzerine eğildikçe ve meseleyi bu şekilde detaylandırdıkça kardeşlerini can u gönülden sevecek ve “Kardeşlerim olmadan yapamam.” diyecektir.

Şayet bu şekilde muhabbetin sebeplerine inmez, onları detaylandırmaz ve üzerinde durmazsanız, sevginiz hissî kalır. İnsanın başkalarına karşı duyduğu hissî alâka ve sevgi ise bir yere kadardır. Çünkü hissî olan bir sevgi ne kadar güçlü görünürse görünsün, daha güçlü başka bir hisle paramparça olabilir. Bu açıdan asıl olan mantıkî sevgi, mantıkî aşk, mantıkî iştiyaktır. Zira belirli bir mantığa bağlanmış sevgi kolay kolay zail olmaz. Buradan hissî alâkanın hiçbir değerinin olmadığı anlaşılmamalıdır. Elbette onun da kendisine göre bir değeri vardır. Fakat önemli olan hissî muhabbetin akıl ve mantıkla takviye edilmesi, güçlendirilmesidir.

   Meselelere İnsafla Yaklaşma

Meseleye tersinden yaklaşmak da mümkündür. Yani sevgi ve kardeşliği gerektiren onlarca belki yüzlerce sebep varolduğu gibi; dikkatlice ele alındığında insanlar arasındaki düşmanlık ve çatışmaların çoğunun, esasında ciddi bir temele dayanmadığı görülecektir. İnsan, bir kısım kişilere veya gruplara karşı herhangi bir sebepten ötürü kin, öfke ve nefret duyabilir. Hâl ve hareketlerinden ötürü bazı şahıslara karşı tavır alabilir. Onlara karşı hazımsızlık yaşayabilir. Fakat onun bu düşmanlıklar detaylıca ele alındığında, çoğu itibarıyla ele avuca gelir ciddi bir sebebe dayanmadığı görülecektir.

Acaba kendilerine karşı olumsuz duygular taşınan kişilerin Din-i Mübin-i İslâm’ın ruhuna aykırı bir kısım davranışları mı var? Haram mı irtikâp ediyorlar? Yapmaları gerekli olan mükellefiyetlerinde gevşeklik mi gösteriyorlar? Allah’a karşı bir isyanları mı söz konusu? Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetlerinde endişe duyulan bir yanları mı var? Mukaddesata karşı saygısızlık mı yapıyorlar? Mesele bu şekilde detaylandırıldığında, çoğu zaman insanlar arasındaki kin ve öfkelerin, sayılanların hiçbirinden kaynaklanmadığı; bilakis, mizaç farklılıklarına, değişik bir kısım mülâhaza, beklenti ve tercihlere dayandığı görülecektir. Mesela birilerinin hâl ve hareketleri bizim hoşumuza gitmiyordur. Belki aslında hoştur da biz yanılıyoruzdur. Bir hakikate dayanmayan boş ve önemsiz bir kısım meselelerden ötürü çevremizdeki insanlara tavır alıyorsak, onlara insafsızlık ve haksızlık ediyoruz demektir.

Bazı durumlarda çevremizdeki insanların, yapmamaları lazım gelen bazı şeyleri yaptıklarına veya yapmaları gerekli olan vazifeleri yapmadıklarına şahit olabiliriz. Bu tür hallerde, insanların, fıtratları ve his dünyaları itibarıyla her zaman müstakim bir hat takip edemeyeceklerini, yer yer bir kısım inhiraflar yaşayabileceklerini göz ardı etmemeli ve mümkün mertebe onların bu durumlarına göz yummalı, her hatalarını görmemeliyiz. Ona, kendini bir kere daha gözden geçirmesi, toparlanması ve hatalarını telafi etmesi adına mühlet vermeliyiz. Burada dahi muhabbetin diliyle, eliyle, ayağıyla meseleye yaklaşmalıyız. Zira onun çözemediği problem yoktur. Ben, bin seneden beri paslanmış kilitlerin bile muhabbetle çözülebileceğine inanıyorum.

Esasında arkadaşlarının ufak tefek hatalarını büyüten ve bundan ötürü onlara tavır alan bir insanın yapması gereken, öncelikle kendine bakmaktır. Zira ciddi bir muhasebe duygusuyla kendi tavır ve davranışlarını gözden geçiren pek çoğumuz, başkalarında gördüğünde rahatsız olduğu pek çok tavır ve davranışın kendisinde de bulunduğunu fark edecek ve bu sayede hata ve kusurlara müsamahayla bakmasını ve göz yummasını öğrenecektir. Zira kendimizde de bulunan olumsuz tavır ve davranışlar yüzünden başkalarını mahkûm etmek ve onlara tavır almak garip olur.

   Muhabbeti Ziyadeleştirmek İçin

Bir gün Peygamber Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) beraber bulunan bir kişi, oradan geçen bir şahsı sevdiğini ifade eder. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o sahabiye, arkadaşına gidip bunu onun kendisine söylemesini ister. (Ebû Dâvud, edeb 122) Zira arkadaşı tarafından sevildiğini bilmek her insanın hoşuna gider. Bu, fıtrî bir duygudur. Böyle bir sevgi ifadesi dostluk bağlarını güçlendirecek ve sevgiyi taçlandıracaktır.

Bunun yanında sevilen insanlara onların gıyabında dua edilmesi de sevgiyi artıran faktörlerden bir diğeridir. Eğer bir insan, kimsenin görmediği ve bilmediği bir yerde ellerini kaldırıp bir arkadaşı için, “Allah’ım filanı Firdevs’inle sevindir. Onun dünyevî hayatını da Cennet hayatı gibi yap!” demesi ona karşı sevgi ve vefasının bir gereği olmalıdır. Üstelik Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “En süratle kabule karin olan dua, gâibin gâibe duasıdır.” (Ebû Dâvud, vitr 29) şeklindeki ifadeleriyle bu tür duaların Nezd-i Ulûhiyet’te ne kadar önemli olduğunu beyan buyurmuştur.

Öte yandan, başkalarının yanında sevdiğimiz insanlar hakkında hüsn-ü zanlarımızı ve hüsn-ü şahadetlerimizi ifade etmemiz de çok önemlidir. Mesela biz, “Filan arkadaş çok samimi ve yürekten bir insandır. Onun i’lâ-i kelimetullah davasında çok önemli bir ses olduğunu düşünüyorum.” dediğimizde, bahsettiğimiz kişinin takdir edilmesi ve sevilmesi gereken bir insan olduğunu göstermiş oluruz. Hakkı olan bir şeyi söyledikten ve işin içine yalan katmadıktan sonra bunları dile getirmede bir mahzur yoktur! Mahzur olması bir tarafa, bunlar, gönülleri birbirine bağlayacak ve kalblerdeki sevgiyi ziyadeleştirecek yollardır.

Eğer arkadaşlarımız ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla dünyanın dört bir yanına açılıyor ve oralarda gürül gürül hizmet ediyorlarsa biz bunu niye söylemeyelim ki! Bilakis söylemeliyiz. Zira bu sayede bu güzel insanları başkalarına da tanıtmış ve sevdirmiş oluruz. Hem yerin kulağı vardır. Bizim birileri hakkındaki bu tür takdir ifadelerimiz, bilemediğimiz bir frekansla onların da kulağına gidebilir ve onlarla aramızdaki muhabbeti artırabilir.

Evet, şayet bir insan inandığı bir davaya gönül vermiş, başını bir eşiğe koymuş ve otuz-kırk sene boyunca da başını bu eşikten kaldırmamışsa, bu baş öpülür. Böyle bir vefa ve sadakat çok önemlidir; takdir edilmesi ve başkalarına da anlatılması gereken büyük bir fazilettir. Dolayısıyla bize düşen vazife, bir taraftan böyle bir başı meleklerin de öpmesi adına Allah’a dua etmek, diğer yandan da ona hak ettiği değeri vermektir.

Fakat biz, arkadaşlarımızı sena etsek, sürekli onların faziletlerini zikretsek ve âdeta onların gazelhanı olsak da aynı şeyi onlardan beklememeliyiz. Bütün bunları karşılıksız yapmalıyız. Zira biz, Hakk’ın hatırını âli tutar, doğru bildiğimiz ve fayda mülâhaza ettiğimiz hususları başkalarının yanında zikrederiz. Değerlerimize ve mefkûremize hizmet eden, Allah’ı anlatan, Efendimiz’i sevdiren insanları takdir ederiz. Çünkü bunlar bizim de istediğimiz şeylerdir. Fakat onlar da aynı şeyi yaparlar mı yapmazlar mı, bize karşı aynı kadirşinaslığı gösterirler mi göstermezler mi, bu onları bileceği bir husustur, bizi alâkadar etmez.

   Sevgide Denge

Sevme ne kadar önemliyse, sevgide dengeyi koruma da o kadar önemlidir. Bir mü’min Cenâb-ı Hakk’ı, O’nun esma-i hüsnâsının ifade ettiği bütün manalar çerçevesinde deli gibi sevebilir/sevmelidir. O’nun sevgisiyle cayır cayır yanabilir. Fakat Allah’ın dışındaki varlıkların sevgisinde ölçünün korunması gerekir. Zira peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir varlık Allah gibi sevilmez. Nitekim müşrikler, Allah’ı seviyor gibi putları sevdikleri için Kur’ân tarafından kınanmış, zemmedilmiştir. (Bakara sûresi, 2/165) Muhit olan Allah, muhit bir sevgiyle yani seviyeler üstü, çerçevesiz bir muhabbetle sevilir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise kendi seviyelerine göre.

Mesela bir mü’minin, Allah’ın matmah-ı nazarı ve esmâ-i hüsnâsının mücella bir aynası olan, bize, tekvinî emirleri ve teşriî fermanları itibarıyla eksiksiz bir şekilde Rabbimizi tanıtan İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) delice sevmemesi mümkün değildir. Aynı şekilde o, Raşit Halifelere ve sahabe-i kirama karşı apayrı bir muhabbet taşır. Bunun berisinde aynı kıbleye yöneldiği Müslümanların ve Allah’ın birer sanat eseri olarak gördüğü bütün insanların mü’minin gönlünde ayrı bir yeri vardır. Fakat bütün bu sevgilerin kaynağı Allah sevgisi olmalı ve bunlarda ölçü korunmalıdır. Aksi takdirde maksadın aksiyle tokat yeme riski söz konusudur.

Maalesef insanların, bazı kimselerle ilgili tavır ve davranışlarında aşırılıklar olabiliyor, bazı şahıslara karşı ölçüsüzce sevgi gösterilebiliyor. Biraz da kitle ruh haletiyle birileri göklere çıkarılabiliyor veya gökten inmiş gibi görülebiliyor. Ona karşı ortaya konulan takdir ve övgülerde aşırılığa gidilebiliyor. Fakat şunu unutmamak gerekir ki insan, birilerine karşı hak etmediği aşırı bir alâka ortaya koyduğu zaman, Cenâb-ı Hak, bu kişilerin eliyle onu tokatlar. Böylece bir taraftan bu ölçüsüz sevgisinden ötürü onu cezalandırdığı gibi diğer yandan da ona, ifrat derecesinde muhabbet izhar ettiği kişilerin o ölçüde bir takdire liyakatleri olmadığını gösterir.

   Aslında Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanları bu konuda önemli bir ölçü koymaktadır: أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا، وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا “Sevdiğini ölçülü sev. Belki bir gün düşmanın olabilir. (Sıfatlarından ötürü) birisine karşı buğz ediyorsan, orada da dengeli ol. Belki bir gün dostun olabilir.” (Tirmizî, birr 60)

Seven insan, iş tersine döndüğünde mahcup olmak, başını öne eğmek, kendi kendini levmetmek istemiyorsa, sevgisinde ölçü ve dengeyi kaçırmamalıdır. Aynı şekilde kötü sıfatlar taşıdığından ötürü birilerine buğz eden ve onlarla arasına mesafe koyan bir kimse de aşırıya gitmemeli, köprüleri tamamen atmamalı ve alâkasını büsbütün kesmemelidir ki yarın öbür gün bunlar pişman olup hâllerini düzeltip geri geldiklerinde her iki taraf da mahcubiyet yaşamasın.

Diğer taraftan sevginizde aşırıya gider ve takdirlerinizde mübalağaya kaçarsanız, hadisin ifadesiyle (Buhârî, şehadât 16) kardeşinizin boynunu kırmış olursunuz. Hz. Pir, “Ben, beni beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor. Herkes böyle olgun bir tabiata sahip olamayabilir. Hususiyle Allah’la münasebeti güçlü olmayan insanların sindirim sistemleri bu tür övgü ve takdirleri hazmedecek kadar gelişmemiş olabilir. Bu yüzden de onlar benliklerine yenik düşebilir, gurur ve kibre girebilirler. Bu itibarla Hz. Pir, “fevkalâde makamlar vermek yerine fevkalâde sadakat” düsturunu getirmiştir. (Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 63)

Bunun anlamı şudur: Siz beraber yürüdüğünüz insanların elli tane kusurunu görseniz bile onları terk etmemelisiniz. Geride kaldığını gördüğünüz arkadaşlarınızın elinden tutmalı ve onlara yardım etmelisiniz. Eğer o, sizinle aynı tempoda yürüyemiyor ve geride kalıyorsa, onu sırtınıza almalısınız.

Aynı şekilde bir mü’min, “büyük” olarak gördüğü kişilere karşı sevgi ve alâkasını ifade ederken de çok dikkatli olmalıdır. Ona karşı saygı, muhabbet ve minnettarlığı ne ölçüde derin olursa olsun, zihninde onu nereye koyarsa koysun; başkalarının yanında ondan bahsederken çok dikkatli olmalı, asla mübalağalı ifadelere girmemelidir. Ona, “gavs”, “kutup” gibi makamlar vermek suretiyle başkalarını haset ve rekabet hissine sevk etmemelidir. Zira herkes kendi pir-i muganına, şem-i tâbânına saygı gösterir ve onu terakkinin basamaklarından birine yerleştirir. Şayet siz birisini onun yanında yükselttikçe yükseltirseniz, onu rekabete sokar ve “Hayır, bizimki daha büyük.” dedirtirsiniz. Yanınızda bunları söylemese bile arkanızdan gıybet etmesine sebep olursunuz. Dolayısıyla bu tavrınızla onu günaha sokarsınız. Bu sebepledir ki yolunu takip ettiğiniz insanlara fevkalâde payeler vermek yerine, onlara vefayı ve onlarla beraber paylaştığınız davaya sadık olmayı esas kabul etmelisiniz.

الجَرَّة المشروخة: حقائق باتت ضحية الأسلوب – 2

Herkul | | العربية

   إعلاء شأن الحق

ثمة حاجة لأن تكون أحوالُ وسلوكياتُ ممثلي دعوة النبي صلى الله عليه وسلم بصفة خاصة ليّنة هيّنة مطلقًا حتى يتمكنوا من التأثير في مخاطبيهم، وذلك لدرجة أن تتحلّل النيازك القادمة من اليمين واليسار إلى ذرات حين تدخل في بيئتهم، وتتحوّل هذه الذرات بمثابة الألعاب النارية التي تبثّ في الناس الفرحة والبهجة وليس الخوف والفزع، فعليهم أن يُعلوا من شأن الحق، وأن يفضلوه على سائر الشؤون، وألا يجعلوا الأصول ضحية الأسلوب مطلقًا، بالعكس عليهم أن يستخدموا أسلوبًا يؤدي إلى احترام أصولهم وتقديرها حقّ قدرها.

وإنه لو استطاع ممثلو الدعوة النبوية أن يكسروا بأحوالهم وتصرفاتهم شوكة العنف والحدة الموجهة إليهم مهما بلغت غلظة وفظاظة، فإن من يُعادونهم سيأتونهم -إن لم يكن اليوم فغدًا- مهيضي الجناح متذللين ويقولون: “نعتذر منكم، ذلك أننا لم نكن قد عرفناكم، ولم نستطع أن نعرفكم”.

ولا سيما الفدائيين الذين جعلوا الدعوة إلى الله ورسوله غايتهم المُثلى، ويتفانون من أجل الرسالة النبوية يجب عليهم أن يكونوا قادرين على أن يعضوا على ألسنتهم مراعاة لخاطر الحق، ويفوضوا الأمر إلى الله نزولًا عند مبدإ “لا حول ولا قوة إلا بالله”، ويتغلبوا على ما اعترض طريقهم، بل ويختلُوا بأنفسهم إذا ما جُنّ جنونهم في مواجهة الحوادث الغادرة التي تُشيب رؤوسهم، وتقصم ظهورهم، وتُذهب طمأنينتهم، وتُحرم النوم عليهم.

فكل جهد يبذله المرء في هذا الشأن يُرجى أن يكون عبادة عند الذات الإلهية، لأنه جهد في سبيل الارتقاء إلى مستوى الإنسان الكامل، وهو ما يمكننا تشبيهه بصعود الدرج، فكلّما يصعد الإنسان خطوة على الدرج يحظى بثوابٍ مختلف.

وبالطريقة نفسها، حتى وإن كان المرء يتلوى ألمًا ويئن حزنًا ويتوجع قلقًا وأسًى إزاء الإساءة إلى القيم التي يؤمن بها، فإن محاولتَه التحكم في سلوكه وتصرفاته تجاه ذلك، وتجنّبَه مواقف رد الفعل المفرطة، وحسابَه بدقة بالغة وإجهادَه عقلَه حد النهاية في كيفية دفع هذه السلبيات وتبديدِها بأكثر الطرق عقلانية ولينًا؛ عبادةٌ مهمّةٌ تقرّبه من الله تعالى.

   عزم وإصرار نبويّ

إن السعي إلى إحقاق الحق محترِمًا القيم الإنسانية السامية حتى عند انتهاك الحقوق الأساسية، والتصرفَ باتزان نبوي تجاه أكثر الأفكار غلظة وجلفة، وعدمَ الانهزام للغضب والانفعال خصالٌ صعبة للغاية ومن الضروري التحلّي بها فعليًّا، وكي يستطيع الإنسان التغلب على هذه الصعاب يلزمه بداية أن يتحلّى بأخلاق وإرادة وعزم وإصرار نبوي شعورًا وفكرًا.

وعندما ننظر إلى قصص الأنبياء التي نقلها إلينا القرآن الكريم يتضح أن كلًّا منهم يمثل -بالنسبة لنا- قدوة حسنةً يجب علينا الاقتداء بها في هذا الشأن، لأنهم لم يحيدوا عن مبدئهم ولم يتخلوا عن هويتهم وواصلوا تمثيل الدعوة الحق التي جاؤوا بها، وذلك بالرغم من تعرُّضهم الدائم للإهانة والاعتداء والتعذيب من جانب أقوامهم، وعندما ننظر إلى الأحاديث التي دارت بينهم وبين أقوامهم يتضح لنا أن كلَّ واحدٍ منهم بطلٌ من أبطال الأسلوب.

فمثلًا سيدنا نوح عليه السلام عاش بين قومه ألف سنة إلا خمسين عامًا بحسب التعبير القرآني، ودعاهم خلال تلك السنوات الطويلة إلى الحق والحقيقة كما قصّت لنا سورةُ العنكبوت، ومع ذلك أُهين وأُوذِي وضُرب، لكنه إعلاءً لخاطر الحق واصلَ طرْقَ أبوابهم دون غضب ولا سخط، لدرجة أن موقف من ظلوا يواصلون تمرُّدَهم ضدّ عزمه وسعيه عليه السلام في مسألة التبليغ والإرشاد قد أثار غيرةَ الله تعالى.

أجل، هناك درجة محدّدة إذا وصل الظلم والعدوان إليها تُثار غيرة الله، إذ إن الله لا يعفو إذا ما اجتيزت هذه الدرجة، فبعد أن أثار إنكار قومه وتمردّهم غيرة الله أمر الله تعالى نوحًا عليه السلام بأن يصنع الفلك، وبينما يصنع نوح فلكه كان أشقياءُ قومه يأتونه ويواصلون مضايقته وإيذاءه.

ويتناول القرآن الكريم هذا الوضع بقوله: ﴿وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ * فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ﴾ (سورة هُودٍ: 11/38-39).

وحتى في تلك اللحظات التي دنا فيها العذاب لم يغير سيدنا نوح عليه السلام من سلوكه وتصرفه رغم إصرار قومه على الكفر والإلحاد وعنادهم وتمردهم، وحين أنهى الفلكَ دعا المؤمنين وأخذهم إلى الفُلْك، وبدأ ينتظر الأقدار الإلهية، بل إنه حتى حين بدأ الماء ينهال من السماء كما ينصب الماء من كوب، ويتفجر من الأرض لم يقل ولو كلمة واحدة ضد قومه من قبيل “أما كنتم تقولون لن يحدث شيء! تبًّا لكم.. هيا خذوا نصيبكم مما قلتم!”، حتى إننا عندما ننظر إلى قوله لابنه: ﴿يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلاَ تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/42) عندما اشتد الأمر وبدأ الماء يرتفع نجده لم يُغير قطّ من موقفه في اتباع القول اللين والحال اللين والأسلوب اللين.

   الصبر والعفو فضيلة

كما هو معلوم فقد أجاز القرآن الكريم مقابلة الفعل بمثله، وذلك بدليل الآية الكريمة ﴿وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/126) ولكن بقية هذه الآية ﴿وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/126) تلفت الانتباه إلى سلوك أكثر كمالًا وفضلًا.

وعليه فإنكم إذا لم تُقابلوا المعاملات الفظّة الخشنة والأذى والتعذيب والضرر بمثله وتحمّلتم وأعدتم ضبطَ أنفسكم وتهيئَتَها بحقٍّ، وقرأتم مشاعر مخاطبيكم مرة أخرى، وأحسنتم حسابَ وتوقُّعَ ما سيعود عليكم من وراء كل خطوة تخطونها، وتصرفتم وفقًا لذلك التصرف الأصح تجاه الآخرين فقد فعلتم الأفضل والأمر الخير بحسب التعبير القرآني.

وزيادة في التوضيح يجب اعتبار الحكم القرآني “المعاقبة بالمثل” رخصة وجوازًا لضعاف الناس، لأن بقية الآية أوصت أصحاب الهمم العالية والعزائم السامية بالصبر، ومن هنا فإن ما يقع على عاتق المؤمنين هو السعي إلى التحلي بعزم وصبر نبوي، ولما كان باب الوحي قد أُغلق فليس من الممكن أن يكون هناك نبي بعد رسول الله صلى الله عليه وسلم، لكن الإنسان بوسعه أن يجتهد لأن يتخلق بأخلاق الأنبياء ويتحلى بصفاتهم العالية التي يمتلكونها.

   تجنب مضاعفة المصيبة

الجانب الآخر من المسألة هو أن البعض ربما يتسببون في مجموعة من التخريبات بسبب خطئهم في الأصول أو الأسلوب على حد سواء، وكيفية التصرف إزاء مثل هذه الفئة من الناس مسألةٌ ترتبط بالأسلوب أيضًا، فلو تم تحميل الواحد منهم مسؤولية المحن والشدائد المعيشة ومخاطبته “بسببك حلَّ بنا هذا، لو أنك لم تقل هكذا، ولم تفعل هكذا لما أصابنا ما أصابنا”؛ هو أيضًا خطأ في الأسلوب، فمثل هذه الأقوال تُضاعف المصيبة، وتُعاظم من الآلام والمصائب الواقعة.

ربما يُخطئ البعض في الأسلوب، بل وربما يؤثّر خطؤُه هذا على الأصول، ولكن ما يجب فعله في هذا الموقف هو الاعتبار وأخذ الدرس من ذلك الخطإ، والسعي إلى عدم تكراره مرة أخرى بعد ذلك، وإلا فإننا إن بدأنا في الطعن والتشنيع على الطرف الآخر بأننا تعرضنا لطائفة من الأضرار ووصلنا إلى هذا الوضع بسبب الأخطاء التي وقعت، نكون قد أخَفْنا الناس وضيّعْنا أصدقاءَنا، وزعزعنا القوّة المعنوية بيننا.

والآيات الكريمة التي نزلت بشأن ما حدث في غزوة أُحد، وتصرُّف النبي صلى الله عليه وسلم أيضًا يخبرنا بأشياء كثيرة في هذا الصدد، فكما هو معروف لقد نبّه رسولنا الأكرم صلى الله عليه وسلم تنبيهًا شديدًا على الصحابة الذين مَوضَعَهم على جبل الرماة بألّا يبرحوا مكانهم، إلا أنهم حين رأوا أن العدوّ انهزم وفرّ هاربًا ظنوا أن الحرب انتهت، وما حدث كان مبنيًّا على عدمِ فهم ما في إطاعة الأمر النبوي بحذافيرِهِ من دقّة وحساسية، فتعقبوا العدو وتركوا أماكنهم لِأَخْذِ الغنيمة خطأً منهم في الاجتهاد، ولكن كان ثمة شيءٌ لم يتمكّنوا من حسابه جيّدًا؛ إذ إن خالد بن الوليد الداهية العسكري العظيم استفاد من تلك الفجوة استفادة جيدةً للغاية، فحاصر الجيش الإسلامي من الخلف وبدأ يُهاجمه؛ مما أدى إلى استشهاد سبعين صحابيًّا ولم يُستثنَ أحدٌ من الإصابات على اختلاف أنواعها، حتى إن وجهَ مفخرة الإنسانية شُجَّ، وكُسرت رباعيته.

قد تتبادر إلى أذهان الجميع بعض الانتقادات إزاء مثل هذه الصورة، نظرًا لوجود أحداث مهمة تتطلب ربطَ الجُرْمِ وعزوَه إلى فاعله، في لحظة كهذه كان من الممكن أن يقولوا: “كل هذا بسبب فلان وفلان”، وكان يمكن أن يُوبّخ سيدنا رسولُ الله صلى الله عليه وسلم الصحابة، وأن يتذمّر السادة الصحابة أبو بكر وعمر وعثمان وعلي رضوان الله عليهم، وتحدث حالة خطيرة من الهرج والمرج، ونتيجة لكل هذا كان من الممكن أن يحدث على سفوح “أُحُد” -التي تُعتَبَر شبهَ هزيمة وشبهَ انتصار- كوارث أكبر بكثير.

لكن الحق تعالى قطع السبيل أمام الأزمات المحتمل حدوثها من هذا النوع بتلك الآيات الكريمة التي أنزلها بسبب ما حدث، وأعطى رسائل مهمة بالنسبة للاحقين، فقال تعالى: ﴿فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/159).

بعد أن امتدح الحق تعالى لين قلب سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: ﴿وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ﴾، وبينما يلفت الانتباه إلى أهمية التصرف برفق ولين من جانب، يجذب الانتباه أيضًا إلى العواقب المحتملة للعنف والشدة من جانب آخر، ليس ذلك فحسب، بل يأمر الله عز وجل رسوله الكريم بأن يعفو عن الصحابة، أي أن يتغاضى عن خطئهم، ثم يطلب منه أن يسأل الله تعالى لهم العفو، وثالث شيء يأمُر به هو أن يشاورهم في الأمر؛ أي إن الله تعالى يأمر رسوله -الذي خرج إلى أُحُدٍ بقرار تمّ اتخاذه عن طريق الشورى- يأمره أن يجمعهم ثانية بعد ما حدث ويستشيرهم مرة أخرى.

الواقع أن الله سبحانه وتعالى يُعطي المؤمنين بهذه الآية الكريمة درسًا في غاية الأهمية في الأسلوب، إنه يُعلمهم كيفية التصرف عند مواجهة الفشل وخيبة الأمل نتيجة عيوبٍ وأخطاء ارتكبها بعضُنا قدرًا، ويعلّمهم عدم مضاعفة وتفخيم المصيبة والبلوى عبر إلقاء اللوم وتخطئة الناس من حولنا.

   اللجوء إلى الدعاء

ربما أول ما يجب قوله ههنا: إذا كنتم تريدون أن يتعرف الآخرون على ما تمتلكونه من قيم، وأن يهتدوا إلى الصراط المستقيم فاطلبوا هذا من الله بالدرجة الأولى، فإن كنتم لا تنهضون ليلًا، ولا تضعون رؤوسكم على الأرض، ولا تقولون “اللهم ربنا! لقد لجأنا إليك! اللهم اهدِ فلانًا وفلانًا”، فهذا يعني أنكم لستم مخلصين في هذا الشأن، ذلك أن الله تعالى يقول: ﴿وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ﴾ (سورة الأَنْفَالِ: 8/63).     

وبما أن القلوب بين يدي الله فإنه هو من يؤلف بينها ويهديها إلى صراطه المستقيم، ومن هنا فيجب بالدرجة الأولى ألا يُهمل الدعاء، وبعد ذلك نفعل ما يجب علينا كبشر من أجل تحقّق ما دعَونا الله تعالى به.

وبتعبير آخر، إن الأسلوب -الذي هو مسألة فرعية- يجب أن يتّصف بالحساسية والدقة البالغة حتى لا يطيح بالأصل من جذوره، وكما يجب استخدام العقل والمنطق على الدوام، يلزم كذلك ألَّا يُهمل التوجه إلى الله قلبًا وروحًا، واللجوء إليه، وطلب العون والعناية منه، ويجب أن نقول في دعواتنا باستمرار “إلهي، أريد أن أدعو الناس إليك وإلى حبيبك، فألهِمْني يا الله حُسن الخطاب، وقني الخطأ والتقصير!”.

ÜSLÛBA KURBAN EDİLEN HAKİKATLER (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Hakkın Hatırını Bütün Hatırların Üzerinde Tutma

Özellikle Peygamber davasının temsilcilerinin, muhataplarında tesirli olabilmeleri için mutlaka hâl ve tavırlarının yumuşak olmasına ihtiyaç vardır. Öyle ki sağdan-soldan gelen meteorlar bile onların atmosferine girdiğinde tuz-buz olmalı ve insanlara maytap zevki yaşatmalıdır. Onlar hakkın hatırını âli tutmalı, onu bütün hatırlara tercih etmeli ve katiyen usûlü üsluba feda etmemelidirler. Bilakis öyle bir üslup kullanmalıdırlar ki bu, usûllerine de saygı duyulmasına, takdir görmesine sebep olsun.

Başkaları ne kadar kabalık ve sertlik ortaya koyarsa koysun, eğer onlar hâl ve tavırlarıyla kendilerine yönelen hiddet ve şiddetleri kırabilirlerse, düşmanlık yapanlar bugün olmasa da yarın kolları-kanatları kırık bir hâlde onların yanına gelecek ve “Özür dileriz, meğer biz sizi tanıyamamış, bilememişiz.” diyeceklerdir.

Hususiyle Allah’ı ve Resûlü’nü insanlara sevdirmeyi gaye-i hayal bilmiş ve peygamber yoluna baş koymuş adanmışlar; saçlarını ağartan, bellerini büken, huzurlarını kaçıran, uykuyu kendilerine haram eden bir kısım amansız hâdiseler karşısında, hakkın hatırı için dillerini ısırmasını, bir “la havle” çekmesini, yaşadıklarını hazmetmesini ve hatta yer yer kendi cinnetleriyle baş başa kalmasını bilmelidirler.

Bir insanın bu konuda göstereceği her gayret nezd-i ulûhiyette ibadet sayılacaktır. Çünkü insan-ı kâmil olma yolunda bir gayrettir. Bunu merdiven çıkmaya da benzetebiliriz. İnsan her basamağa adım attıkça ayrı bir sevap kazanacaktır.

Aynı şekilde bir insanın, inandığı değerlere sataşılması karşısında, ızdırapla kıvranmasına, iki büklüm olup inlemesine ve şakaklarını tutup sızlanmasına rağmen bunlar karşısında tavır ve davranışlarını kontrol altına almaya çalışması, tepkisel ve aşırı tavırlardan kaçınması ve âdeta -Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle- “öz beynini burnundan kusarak” bu olumsuzlukları en makul ve yumuşak yollarla nasıl defedebileceğinin ince hesaplarını yapması da insanı Allah’a yaklaştıracak çok önemli bir ibadettir.

   Peygamberane Bir Azim ve Kararlılık

En temel hakların ihlâli karşısında bile üstün insanî değerlere saygılı kalarak ihak-ı hak etmeye çalışma, en kaba fikirler ve en hoyrat düşünceler karşısında dahi peygamberane bir temkinle hareket etme ve feverana kapılmama hakikaten sahip olunması gereken çok zor şeylerdir. İnsanın bu zorların üstesinden gelebilmesi için evvela duygu ve düşünce itibarıyla peygamberane bir ahlâka, iradeye, azme ve kararlılığa talip olması gerekir.

Kur’ân-ı Kerim’in bize nakletmiş olduğu peygamber kıssalarına bakacak olursak, onların hepsinin bu konuda bizim için ittiba edilmesi gereken çok önemli birer üsve-i hasene olduğu görülecektir. Zira onlar, kavimleri tarafından sürekli hakarete, saldırıya ve işkencelere maruz kalsalar da çizgilerini hiç değiştirmemiş, karakterlerinden hiç taviz vermemiş ve hak bildikleri davanın temsilcisi olmaya devam etmişlerdir. Onların kavimleriyle yaptıkları konuşmalara bakılacak olursa her birisinin birer üslup kahramanı olduğu görülecektir.

Mesela bunlardan biri olan Hz. Nuh, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle 950 sene kavminin içinde kalmış ve yıllarca kavmini hak ve hakikate davet etmiştir. (Ankebût sûresi, 29/14) Hakarete maruz kalmış, hırpalanmış, dövülmüş fakat hakkın hatırını âli tuttuğundan, kızmadan, öfkelenmeden onların kapılarını çalmaya devam etmiştir. Öyle ki onun tebliğ ve irşat mevzuundaki ikdamı ve cehd u gayreti karşısında hâlâ temerrütlerini devam ettiren insanların durumu en sonunda gayretullaha dokunmuştur.

Evet, yapılan zulüm ve haksızlıkların gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu eşik aşıldıktan sonra artık Allah affetmez. İşte kavminin inkâr ve temerrütleri gayretullaha dokunduktan sonra Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a gemi yapmasını emretmiştir. Fakat Hz. Nuh, gemisini inşa ederken bile kavminin şakileri gelip gidip ona sataşmaya devam etmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şöyle anlatır: وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ * فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ “Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler ise her ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh, ‘Siz’ dedi, ‘şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir. Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, ayrıca ahiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini yakında görüp öğrenirsiniz.” (Hûd sûresi, 11/38-39)

Azabın yaklaştığı anlarda kavminin hâlâ küfür, ilhat, inat ve temerrütlerini devam ettirmeleri ve her fırsatta alay etmeyi sürdürmeleri karşısında bile Hz. Nuh, tavrını hiç değiştirmemiştir. Gemiyi bitirince de iman edenleri çağırarak onları gemiye veya donanmasına almış ve Allah’ın takdirini beklemeye koyulmuştur. O, gökten bardaktan boşanırcasına yağmurlar  yağmaya, yerden sular kaynamaya başladığı anlarda bile kavmi aleyhine “Hani bir şey olmaz diyordunuz. Alın ağzınızın payını!” şeklinde tek bir söz söylememiştir. Hatta sular yükselmeye başladığı hengâmda, iman etmeyen oğluna söylediği, يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ “Evladım, gel sen de bizimle beraber gemiye bin de kâfirlerle beraber kalma!” (Hûd sûresi, 11/42) şeklindeki sözlerine bakacak olursak kavl-i leyyin, hâl-i leyyin ve tavr-ı leyyin duruşunu hiç değiştirmediğini görürüz.

   Sabretmek ve Affetmek Fazilettir

Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerim, وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ “Ceza verecek olursanız, (en fazla) size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın (daha ötesine geçmeyin).” (Nahl sûresi, 16/126) âyet-i kerimesiyle misliyle mukabeleye cevaz vermiştir. Fakat âyetin devamı, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Şayet sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin daha hayırlıdır, bir fazilettir.” şeklindeki beyanıyla daha kâmilane bir tavra dikkat çekmiştir.

Buna göre şayet çirkin, hırçın ve kaba muamelelere, eziyet ve işkencelere aynıyla mukabelede bulunmaz, dişinizi sıkar katlanır, yeniden bir frekans ayarlaması yapar, tam doğru sesi bulabilme adına kendinizi ciddi bir kalibrasyondan geçirir, bir kere daha muhataplarınızın hissiyatını okur, atacağınız her bir adımın nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap eder ve buna göre onlara karşı en doğru davranışı ortaya koyarsanız Kur’ân’a göre hayırlı olanı yapmış olursunuz.

Biraz daha açacak olursak Kur’ân’ın “misliyle karşılık verme” hükmünü zayıf insanlar için gösterilmiş bir cevaz ve ruhsat olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü âyet-i kerimenin devamı çıtayı daha yüksek tutabilen ve himmeti âli olan insanlar için sabır yolunu göstermiştir. Bu açıdan mü’minlere düşen vazife, peygamberane bir himmete, peygamberane bir sabra sahip olmaya çalışmaktır. Vahiy kapısı kapandığına göre bundan sonra hiç kimsenin peygamber olması mümkün değildir. Fakat insan, peygamber ahlâkına, onların sahip oldukları âli sıfatlara sahip olma adına gayret gösterebilir.

   Musibeti İkileştirmeme

Meselenin bir diğer yanı da şudur. Bazıları gerek usûlde gerekse üslupta hata yaptıklarından ötürü bir kısım tahriplere sebep olabilirler. Bu tür insanlara karşı nasıl bir tavır alınacağı da yine üslupla ilgili bir meseledir. Eğer yaşanan sıkıntılardan onlar sorumlu tutularak, “Senin yüzünden bunlar başımıza geldi. Sen şöyle demeseydin, böyle yapmasaydın bunlar başımıza gelmeyecekti.” gibi sözler söylemek de yine üslup hatasıdır. Bu tür atf-ı cürümler musibeti ikileştirecek, yaşanan acı ve felaketleri daha da büyütecektir.

Birileri üslup hatası yapmış olabilir. Hatta bu hatası usûle de dokunmuş olabilir. Bu durumda yapılması gereken, onu bir ders ve ibret olarak almak ve daha sonra aynı hatayı irtikâp etmemeye bakmaktır. Yoksa meydana gelen hata ile bir kısım zararlara maruz kaldık, bir yara aldık diye karşı tarafı ta’n u teşni etmeye başlarsak insanları ürkütmüş, kendi dostlarımızı kaçırmış ve kuvve-i maneviyeyi sarsmış oluruz.

Bu konuda Uhud’da yaşananlar karşısında nazil olan âyet-i kerimeler ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavrı bize çok şey anlatmaktadır. Bilindiği üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz Okçular Tepesi’ne yerleştirdiği sahabilere oradan ayrılmamalarını sıkı sıkıya tembih etmişti. Fakat onlar emre itaatteki inceliği tam kavrayamadıklarından düşmanın bozguna uğradığını ve kaçtığını görünce harp bitti sanmış ve bir içtihat hatası olarak düşmanı takip etmek ve ganimet için yerlerini terk etmişlerdi. Ama hesap edemedikleri bir şey vardı. Müthiş bir askerî dehaya sahip olan Halid İbn Velid meydana gelen bu boşluğu çok iyi değerlendirmiş ve İslâm ordusunu arkadan kuşatarak saldırıya geçmişti. Sonrasında da yetmiş sahabe şehit olmuş, neredeyse yara almadık kimse kalmamış, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yüzü yarılmış, dişleri kırılmıştı.

Böyle bir tablo karşısında herkesin aklına bir kısım eleştiriler gelebilir. Zira atf-ı cürmü gerektirecek önemli olaylar yaşanmıştır. Böyle bir anda onlar, “Bütün bunlar falanların yüzünden oldu.” diyebilirdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabeye sitem edebilirdi. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali kükreyebilir ve bir anda orada ciddi bir hercümerç yaşanabilirdi. Bütün bunların neticesinde de yarı mağlubiyet, yarı zafer sayılan Uhud daha büyük felaketlere sebep olabilirdi.

Fakat Cenab-ı Hak meydana gelen bu hâdiseler üzerine indirdiği şu âyet-i kerimelerle yaşanabilecek bu türden muhtemel sıkıntıların önünü almış ve sonrakiler için de önemli mesajlar vermiştir: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılır giderlerdi. Şu hâlde onları affet, bağışlanmaları için duada bulun! (Umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine tevekkül olanları sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/159)

Cenâb-ı Hak ilk olarak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak kalbli olmasını methettikten sonra, “Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar etrafından dağılıp giderlerdi.” buyuruyor ve bir taraftan yumuşak davranmanın önemine dikkat çekerken diğer yandan da hiddet ve şiddetin muhtemel neticelerine dikkat çekiyor. Bununla da kalmıyor, Efendimiz’e, sahabeyi affetmesini, yani onların kusurlarını görmezden gelmesini emrediyor. Daha sonra onlar için Allah’tan mağfiret talebinde bulunması emrediliyor. Ardından üçüncü bir emir olarak da onlarla istişare etmesi talimatını alıyor. Yani istişare neticesinde sahabenin çoğunluğunun kararına uyarak Uhud’a çıkan Allah Resûlü’ne, yaşanan bütün bu sıkıntılardan sonra tekrar onları toplayıp istişare etmesi emrediliyor.

Esasında Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeyle mü’minlere çok önemli bir üslup dersi veriyor. Ezkaza bazılarının yaptığı kusur ve hatalar sonucunda bir kısım fiyaskolarla karşı karşıya kalındığında nasıl hareket edileceğini talim buyuruyor. Etrafımızdaki insanları suçlamak suretiyle musibeti ikileştirmememiz gerektiği dersini veriyor.

   Duaya Sığınma

Belki en başta söylenmesi gereken bir husus da şudur: Eğer siz, birilerinin sahip olduğunuz değerlerle tanışmasını ve sırat-ı müstakime gelmesini arzu ediyorsanız öncelikle bunu Allah’tan istemelisiniz. Eğer onlar için beş-on defa geceleri kalkmıyor, başınızı yere koymuyor ve “Allah’ım ne olur bahtına düştüm! Falanlara hidayet eyle!” demiyorsanız, bu konuda samimi değilsiniz demektir. Zira Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadimi’nde şöyle buyuruyor: لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin yine de onların kalblerini birleştiremezdin, buna gücün yetmezdi. Fakat Allah’tır ki, onların arasını telif buyurdu, kalblerini birleştirdi.” (Enfâl sûresi, 8/63)

Kalbler Allah’ın elinde olduğuna göre onları telif edecek de hidayet nasip edecek de O’dur. Bu açıdan öncelikle kavlî dua ihmal edilmemeli, sonrasında da Allah’tan talep edilen şeyleri fiilen gerçekleştirme adına beşer olarak elimizden gerekenler yapılmalıdır.

Farklı bir ifadeyle tâlî bir mesele olan üslubun, aslî olanı temelinden yıkmaması adına çok temkinli ve dikkatli olunması, akıl ve mantığın sonuna kadar kullanılması gerektiği gibi, kalb ve ruhla Allah’a yönelme, O’na sığınma ve O’nun yardım ve inayetini talep etme de ihmal edilmemelidir. Dualarımızda sürekli “Allah’ım, Seni, Senin Habibini anlatmak istiyorum. Yanlış anlattırma!” demeliyiz.

الجَرَّة المشروخة: حقائق باتت ضحية الأسلوب

Herkul | | العربية

   سؤال: ركّزتم فيما سبق على ضرورة “ألَّا تتم التضحية بالأصول بسبب الأسلوب”، فهل يمكن توضيح هذا؟

   الجواب: لفظة “أصول” هي جمع كلمة “أصل”، وتأتي بمعني الأسس والثوابت، وقد اكتسبت في العلوم الإسلامية مثل الفقه والكلام والتصوّف والحديث، معاني اصطلاحية مختلفة وفقًا للعلم الذي تُستخدم فيه، لكنها باعتبار معناها العام تُستخدَم بمعانٍ مثل: أسس الإيمان، وأحكام الدين الثابتة، ومبادئ الإسلام الرئيسة، وعبر توسيع إطار المسألة نقصد من الأصول الواردة في العبارة السابقة أسسَ العقيدة الإسلامية، وكذلك جميع الأحكام التي طلب الإسلام فعلَها أو تركَها.

أما الأسلوب فهو شكل الحديث والحال والتصرف والسلوك الذي نلتزمه بينما نقدم للناس ما لدينا من قِيم، وبالتالي فإن توخي الحذرَ التامَّ والإخلاصَ في ذلك أساسٌ ومبدأٌ مهمّ للغاية لا سيما لدى أرباب الخدمة.

على سبيل المثال حقيقة “لا إله إلا الله، محمد رسول الله” أصل مهم للغاية يجب على المؤمنين الالتزام به، وألا يُفرطوا فيه أبدًا، لأنها تشكل ركن الإسلام الأول، تُرى كيف ينبغي لنا أن نقدّم للآخرين هذه الحقيقة التي يجب أن نثبتها في قلوبنا إلى أن تغدوَ جزءًا لا يتجزأ من طبيعتنا؟ هنا يأتي دور الأسلوب، إن لم نستطع استخدام أسلوبٍ صحيحٍ في هذه القضية فربما ننال صفعةً على خلاف مقصدنا، ذلك أنه حتى وإن كان مقصدنا هو تعريف الناس بالله جل جلاله وبرسوله صلى الله عليه وسلم وتحبيبهم فيهما فربما نجعلهم أعداء لهما في النهاية، ربما نتسبب في العديد من مظاهر الدمار بينما نروم البناء، وبالتالي فإن خطأً نرتكبه في الأسلوب يمكنه أن يدك نظامًا مهمًّا للغاية في الأصول.

إنكم حتى وإن تأجَّجَت قلوبكم حبًّا لله ورسوله، وكدتم تنفطرون من حماسكم تجاههما، وكنتم مغرمين بتعريفهما للإنسانية لدرجة فرار النوم من أعينكم؛ فقد يذهب هذا التفاني والسعي الحثيث وما تجرعتم من ألمٍ أدراجَ الرياح، إن عجزتم عن إيصال مشاعركم وأفكاركم هذه إلى الآخرين في إطار نظام صريح ومنطق صحيح، بل إنكم سترون أن هذه الحقائق المهمة للغاية -والتي أنتم على أتم الاستعداد للتضحية بأرواحكم عن طيب نفس من أجلها- قد فقدت قيمتها، بل وديست بالأقدام، وستتجرعون مرارة الألم على ذلك.

   معرفة المخاطب

إن الأمر بالمعروف، والنهي عن المنكر التزام ديني مهمّ للغاية يرد الأمرُ به في العديد من الآيات القرآنية والأحاديث النبوية الشريفة، فعلى سبيل المثال يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم: “مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ[1].

وهذا يعني أن دعوة الناس إلى التزامِ السلوكيات التي حضَّت عليها الحضرة الإلهية، ودعوتَهم إلى التغلبِ على الآثام التي نهى عنها العلم الإلهي أساس مهم للغاية..

وبعبارة مختلفة: إن ضمان التقاء القلوب بالله تعالى عبر إزالة الحواجز بين الناس والله جل جلاله أساس مهم للغاية في الإسلام، أي إنه من جملة المهام والمسؤوليات الأساسية التي يجب الوفاء بها.

وإذا اعتبرنا أن كل مسألة دينية “أصل”، وجب علينا أن نتناول تلك الأصول ونعرضها بأسلوب صحيح حتى تحظى بالقبول لدى المخاطبين، لأجل هذا أيضًا ثمة حاجة ماسة لمعرفة البيئة الثقافية والعالم الفكري الذي نشأ فيه المخاطَب ووضعهما في اعتبار المُخاطِب، ثم يجب عرض المسائل بأسلوب لين بقدر الإمكان بحيث لا يؤذي المخاطب ولا ينفِّره ولا يستفزّه.

يجب أن تتحلوا بأعلى درجات الحذر والحساسية والحكمة، لا سيما إزاء مَنْ تقابلونهم للمرة الأولى، لأنكم لن تستطيعوا بلوغ المكان الذي تريدون الوصول إليه ما لم تتخيّروا الأسلوب الصحيح لذلك، فإن أثَرتم أي مشاعر سلبية من ناحيتكم ولو لمرة واحدة في نفس مخاطبكم، سيصعُب عليكم للغاية فيما بعد أن تصحّحوا ذلك، فإنكم إذا ما قللتم من قيمة سلوكياتكم وتصرفاتكم في نظر المخاطبين منذ البداية فصارت كقيمة النحاس، فسوف يصعب عليكم تغيير أفكارهم بشأنها حتى وإن تلفّظتم كلامًا ثمينًا من عقيق وجواهر، إذا كنتم لا ترغبون في تحويل جواهركم النفيسة إلى نحاس، وجب عليكم أن تحاولوا العثور على الأسلوب الصحيح لفعل ذلك.

وبغض النظر عن وضع الشخص الذي أمامنا، فحتى وإن كان واحدًا من المساكين الذين استعبدَتهم أهواؤهم وشهواتهم فلا يستطيعون التخلّص منها بأي حالٍ؛ فلا ينبغي أبدًا لطمه في وجهه بأخطائه وعيوبه، على سبيل المثال، إذا قلتم له “لقد أطعت هوى نفسك وابتعدتَ كثيرًا عن الله، ألا تترك الهوى وتتجه إلى الله؟”؛ فقد دمرتم الأصول بمثل هذا الخطإ الذي ارتكبتموه في الأسلوب، بل إن تصرفًا هكذا غالبًا ما يغلق جميع الأبواب والنوافذ أمامكم ويمنع من اتخاذ أية خطوات أخرى، وبالتالي فإنكم تُضيّقون مساحة الحركة الخاصة بكم، مما يجعل السبل التي ستسلكونها مستحيلة عليكم.

ولتوضيح الأمر أكثر فإنني أسوق لكم مثالًا آخر؛ تخيلوا أن تقولوا لقاضٍ أعمى البصر سيحكم عليكم في قضية ما بالمحكمة: “أيها القاضي الأعمى، لا تحكم علينا دون الاستماع إلينا، إذا غابت عن عينك الحقائق فإنها لا تغيب عن أعيننا”؛ فإذا كان القاضي سيحكم عليكم بنزاهة وعدالة في الظروف العادية، فإنه في هذا الموقف سيستفيد من مرونة القوانين لِيَقلب المسألة ضدكم ويقهركم.. وعندها تنالون صفعةً على خلاف مقصدكم.

قد تضطرون أحيانًا إلى التعامل مع أوساط تنكر الحق والحقيقة تمامًا، وأحيانًا مع الحائرين والمترددين، وأحيانًا مع المؤمنين الذين يحاولون أن يعيشوا دينهم بطريقة مختلفة، بدايةً يجب قراءة الشخص المُخَاطَب قراءةً جيدة، والتعرف عليه بشكل صحيح من حيث مزاجه ومشربه، ومعرفة البيئة الثقافية التي نشأ فيها معرفة جيّدة والاقتراب إليه بعطف ولطف، بعد تقييم كل هذه الأشياء ووزنِها يجب تحديد كيفية بدء الخطاب، ونوعية الأدلة والبراهين التي سيتمّ استغلالها، واللغة التي سيجري استخدامها معه، وطبيعة الأسلوب الذي سيُتَّبعُ معه.

على سبيل المثال، إذا بدأتم الحديث وأنتم تخاطبون شخصًا منكِرًا لله بقولكم: “يا هذا، لماذا لا تقبل بوجود ووحدانية الله بينما هناك قدرٌ كبيرٌ من الأدلة الواضحة وضوحَ الشمس والمرئية رأيَ العين؟! توقفْ عن الإنكار والضلال، وقل: لا إله إلا الله”؛ فإن محاوركم سيسُدّ أذنيه عنكم، ويصبح فيما بعد أصم أبكم أعمى، لا يعقل ما تقولون.. نعم، كلنا يعلم جيّدًا أنه حتى تناول الطعام على المائدة له أسلوبه الخاص به، وكذلك بالنسبة لأية مسألة كهذه تقدمونها لمخاطبيكم؛ فإن لم تراعوا آداب المسألة وأركانها تتسبّبون في انغلاق الأفهام والأذهان المتلقية دون كلامكم القيِّم والثمين الذي تقولونه لاحقًا.

يقول الحق تعالى: ﴿وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/108)، إذا كنتم ستهينون وتسبّون آلهة المشرك؛ سواءً كانت “اللات” أو “مناة” أو “العزى” أو “نائلة” أو “إيساف”… فقد مهّدتم الطريق أمامه كي يُهين القيم التي تؤمنون بها ويُهاجمها، ونتيجة لذلك، فإن أولئك المشركين سيتشبثون بِقِيَمِ البيئة الثقافية التي نشؤوا فيها ولن يتخلوا عنها بسهولة، إذا لم تتصرفوا باحترام تجاه معتقداتهم مع الإقرار بأنها باطلة، فلن تستطيعوا إثارة مشاعر الاحترام في مخاطبيكم تجاه قيمكم الخاصة، إن طريقة تقديمكم للأمور مع مراعاة وضع مخاطبكم مسألة مهمة جدًّا، يجب عليكم أن تضعوا في الاعتبار بشكل جيد للغاية أي نوع من التعبيرات، والكلمات والمفاهيم التي ينزعج منها أو لا، وكيفية البدء في الكلام ومواصلته معه، وكيف تنسجون أفكاركم وتحبكونها وما إلى ذلك.

هذا الأسلوب والمنهاج في الدعوة يمكن استنباطه من بديع الزمان سعيد النورسي، إذ قال في رسائله: “عليك أن تقول الحق في كل ما تقول، ولكن ليس لك أن تذيع كل الحقائق، وعليك أن تصدق في كل ما تتكلمه، ولكن ليس صوابًا أن تقول كل صدق”[2]، لذلك يجب أن يتحرى المؤمن الصدقَ في حديثه دائمًا، وأن تكون كل كلمة في كلامه حقيقة بالتمام، لكن لا ينبغي له أن يقول في بعض البيئات، وأمام بعض الناس بعضَ الحقائق التي يعرفها بتمامها، إذا كانت هذه الحقائق سوف تثير ردة فعل في الجانب الآخر، وتؤدي إلى اتخاذهم موقفًا تجاهكم، وتقلِّلَ من قيمة حقائقكم الثمينة كاللؤلؤ والمرجان فتجعلها مثل قيمة النحاس، فمن الأفضل أن تبقى تلك الحقائق في أذهانكم، ينبغي للمرء أن يتحلّى بالحكمة القائلة “لكل شيء وقتٌ وحينٌ”، وأن يتحلى بالصبر في هذه القضية إزاء تباطؤ الزمان الذي قد يُوصِل إلى حد الجنون، لأن العديد من الحقائق التي تُرفض عندما تُقال لأول مرة، تحظى بحسن القبول عندما تُقال في وقتها المناسب.

في البداية قد لا يكون المرء قادرًا دائمًا على أن يحدد بشكل صحيح متى وأين وكيف يتحدث مع محاوره، وطبيعةَ الأسلوب الذي سيستخدمه، لا سيما أنه من الصعب للغاية بالنسبة لأصحاب الطبائع المتهيجة التحلي بالصبر والمحافظة على وداعتهم وهدوئهم تجاه التصرفات والسلوكيات التي ينزعجون منها، لكنّ تعوُّدَ المرءِ على هذا وجعلَه بعدًا من أبعاد طبيعته يعتمد أيضًا على إعطاء الإرادة حقّها، ومهما شقّ عليه الأمر في أوله فإنه يستطيع أن يُعوّد نفسه على ذلك مع مرور الوقت، بل يجب عليه ذلك، فالمواقف التي يحاول الرجل إظهار أنها تأتي منه طواعية، في حين أنه يُجبر نفسَه عليها، ستكون جزءًا من طبيعته مع مرور الوقت، ثم إن روح الإنسان وأحاسيسَه ستكتسب الدُّربة في هذه المسألة، وكما يفعل أرباب الصناعات المختلفة أعمالهم الخاصة دون أية صعوبة نتيجة لاكتسابهم الخبرة والدُربة مع تراكم السنين، فإنه أيضًا سيدرب نفسه إلى أن يجعل أسلوبه محميًّا من الخطر حتى في أكثر المواقف صعوبة وإشكالًا.

   المحافظة على الوحدة والترابط

من المعلوم أن الحق سبحانه وتعالى وصف في بيانه الكريم أن المؤمنين إخوة، وكثير من الآيات القرآنية الحكيمة نبّهت على أهمية الوحدة والترابط، وهذا يعني أن تحقيق الوفاق والاتفاق أحد أصول الإسلام المهمة، لكن إذا ألقينا نظرة عامة على أحوال المؤمنين اليوم فمع الأسف سنجد الفرقة والاختلاف تسود بينهم وتفرض حكمها عليهم، ومن أجل إصلاح هذه المسألة فعلى المؤمنين السالكين طريق الإصلاح هذا أن ينتبهوا إلى الوسائل والأسباب ويولوهما الدقة والاهتمام.

قد يقف البعض على مسافة منكم لمختلف الأسباب، ولكن وبغض النظر عن أسلوبهم وأطوارهم تجاهكم فالواجب عليكم عدم التخلي عنهم، لأن المسلم عليه ألا يتخلى عن المسلم، لذلك فمهما هربوا منكم فعليكم الاقتراب منهم، ولكن أهم شيء هنا أسلوبكم في التقرب إليهم، فلو أنكم قلتم لهم: “إننا نقوم بالأمر على الشكل المطلوب، وطريقُنا ثمارُه أكثر، وفوائدُه جمة، وأنوارُه ساطعة، فتعقلوا بنا وانضموا إلينا، وكونوا عونًا لنا”؛ فإنكم بقولكم هذا تكونون قد أبعدتموهم عنكم أكثر فأكثر.

ولكن بدلًا من ذلك عليكم أن تتخذوا أسلوبًا أكثر لطفًا ومعقولية وإنسانية، فمثلًا يمكنكم مخاطبتهم هكذا: “إننا نحارب الجهل والفقر والافتراق عبر إنشاء وفتح المراكز التعليمية، والفاعليات الخيرية، وفتح طريق الحوار بين الناس، ولكننا لا نجزم أن ما نقوم به هو الطريق الصائب، فلا ندري هو صائب أم لا؟ ولذلك نريد أن نستفيد من أفكاركم وخبراتكم، بل إننا نريد أن يكون لنا مكانًا في قلوبكم فتذكرونا في دعواتكم وتضرعاتكم، فإن دعمكم هذا سيكسب الأعمال التي نقوم بها بركة خاصة”.

فلو أن الأمر تم الاقتراب منه داخل هذا الإطار السابق، وأظهرتم للناس احترامًا وتوجهًا صادقًا، سيقابلونكم بنفس الاحترام والتوجه؛ إن لم يكن اليوم فغدًا، ولذلك فإن قوبلتم بالرد والرفض فعليكم ألا تستسلموا، وإن أُغلقت دونكم الأبواب خمسين مرة، فعليكم طرقها مرة تلو الأخرى، والاتصال الهاتفي بهم، وعليكم أن تبحثوا عن طرق جديدة ومتنوّعة لتحقيق الوفاق والاتفاق، وعلى الإنسان أن يقول لنفسه: “قد أكون ذكرتُ الكثير من الأمور الجميلة ومع ذلك فإنني تصرّفت بشيء من الخشونة والوقاحة؛ ما كان عليّ أن أقول هكذا، يجب أن أجد أسلوبًا لائقًا وملائمًا أفضل من أسلوبي السابق، فإنني عاجز لدرجة أنني لا أعرف ما يجب علي أن أقوله لهذا الإنسان…”، وعليه أن يتوجه لهذا الشخص مرة أخرى ولكن هذه المرة عليه أن يقول له على سبيل المثال: “من فضلك لا تتركنا بمفردنا، كن عونًا وسندًا لنا، أَنِرْ لنا الدرب والآفاق بأفكارك الآفاقية، ولا تحرمنا من ألطافك”.

وإذا أُغلق الهاتف أو الباب في وجوهكم مجددًا، فعليكم بالتفكير المستمر، والبحث الدؤوب للنفوذ إلى قلب مخاطَبكم، وعليكم إيجاد البدائل، واستخدام الطرق المختلفة، وإن لم يحدث فعليكم حينها مراجعة “العقل الجمعي” وعليكم وأنتم تفعلون هذا أن تضعوا نصب أعينكم مدى إدراك المخاطب، وعالمه الروحي، وموقفه الديني، وتصوراته الدنيوية، ثم تحاولون إيجاد طرق مختلفة للتلاقي معه والوصول إليه.

ومن حيث المبدأ فليس شرطًا أن يسير الأشخاص وفقًا للطريق الذي رسمتموه، ولا أن يشاركوكم مساركم الخاص؛ فكونكم تعيشون وفقًا لمسلككم الخاص الذي تحبونه، هذا لا يستلزم منكم الشعور بالحسد والتنافس والعداوة تجاه الآخرين، فلتعشقوا مذهبكم ومسلككم ومشربكم الخاص ولتكونوا صادقين ومخلصين له لأبعد الحدود من ناحية، ومن ناحية أخرى لا تنسوا أن للآخرين أشخاصًا وقدواتٍ يحترمونها، ومبادئَ يُعلون من شأنها، ومسالكَ يتبعونها، وما يقع على عاتقكم هو أن تفتحوا قلوبكم للجميع، وألا تظهروا أدنى درجات التحقير لما يعتقده الآخرون ويجلّونه، وعليكم أن تذكروا بالجميل كلَّ من يخدم الدين، ولتجعلوا أبوابكم مفتوحة على مصاريعها لهم دائمًا أبدًا، وعبر هذا السبيل تتم المحافظة على سلامة الطريق وأمنه وخلوه من الحوادث المرورية؛ وإلا فستواجهكم مقطورة في كل أركان الطريق، لتتوالى الحوادث، وتكثر الضحايا.   

   رعاية الأسلوب حتى أمام الفراعنة والجبابرة

وكما أفدنا سابقًا وفي مناسبات مختلفة، إن الله سبحانه وتعالى عندما اختار اثنين من أحب عباده إليه وأرسلهم إلى فرعون، قال لهم في محكم التنزيل ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى﴾ (سورة طَهَ: 20/44) بينما فرعون هو الرجل الذي جمع قومه ليقول لهم ﴿أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى﴾ (سورة النَّازِعَاتِ: 79/24)، ففي الأساس كان لفرعون شخصية تبث الرهبة في نفوس الناس عند ذكر اسمه، ويتلعثمون ويرتجفون خوفًا إن مَثلوا أمامه، ورغم أن فرعون شخص من عِظم كبره وتكبره وتمرده يدعي الألوهية؛ لكن الله سبحانه وتعالى عندما أرسل إليه رسولَيه عليهما السلام أمرهما أن يستخدما معه أسلوبًا لطيفًا ليِّنًا، وكأن معنى الآية الكريمة: “نعم، إنه رجلٌ سيئ، ولكن هذا ليس مبررًا لأن تقذفوا أخطاءه في وجهه وتخاطبوه بأسلوبه، بل خاطبوه بتجرّدٍ تام، وقولٍ ليّن قد يسوقه إلى الحق ولا ينفّرُه منه”. 

وفي الظروف العادية فإن شخصًا متكبرًا متألِّهًا مثل فرعون، إذا جاءته مثل هذه الرسالة من الخارج فإن الفعل المنتظر منه -بالنظر إلى طبيعة شخصيّته وسلوكياته- هو أنه سيستشيط غضبًا، وسيقتل هؤلاء الرسل شرّ قتلة وعلى جناح السرعة -وهذا بغضّ النظر عن عصمة الله لهما من بطشه، فهذا أمر آخر- لكن بدلًا من ذلك نجد فرعون بدايةً يناقشهما في مسألة الرسالة الإلهية، وبعدها يقرّر عقد مناظرة ومنافسة بين سيدنا موسى عليه السلام والسحرة، وهذا يعني أن فرعون قد أصبح مجبرًا على فعل ذلك نتيجة الأسلوب اللين والكلمات المؤثرة والأطوار والأحوال والتصرفات والأفكار التي عرضها كلٌّ من سيدنا موسى وسيدنا هارون عليهما السلام. 

وعندما ينتصر سيدنا موسى عليه السلام على سحر السحرة يبدأ فرعون في اتخاذ موقف جدلي، ويبذل أقصى وسعه حتى لا يُساقَ إلى الإيمان، لكن كثيرًا من الحاضرين والمشاهدين لمعجزة سيدنا موسى عليه السلام تبدأ قلوبهم تشعّ بنور الإيمان، وعلى الأقل فجميعهم ينجون من دركة الكفر المطلق ويقعون في درجة التردّد، ومثل هؤلاء الناس الذين خطوا الخطوة الأولى تجاه الإيمان تكون خطواتهم التالية تجاه الإيمان أسهل وأيسر، انظروا كيف أن “القول اللين” و”الحال اللين” كانا سببًا في ذلك التوفيق العظيم.

وهنا أريد أن أستطرد قليلًا ثم أعود، فنبيّنا محمدٌ عليه الصلاة والسلام كان مثل نبيّ الله موسى عليه السلام، فقد كان يخرج مرات ومرات أمام فراعنة عصره من أمثال أبي جهل والوليد بن المغيرة، وعتبة بن ربيعة وغيرهم، ليبلّغهم الوحي الذي أنزله الله عليه، ورغم معاملتهم السيئة وفرضهم المقاطعة، إلا أنهم عاشوا سنوات عديدة في البداية دون أن يقرروا قتله ومن معه والخلاص منهم، ولو أنهم عزموا فعل ذلك ما كان الله تعالى ليعطيهم الفرصةَ بدليل ما حدث بعد ذلك، ولكن المهم هنا: أن رسول الله صلى الله عليه وسلم كان يتعامل معهم بأسلوبٍ راقٍ غاية في اللطف واللين، فلم يقل لهم ما قد يمسّ مشاعرهم وينال منها، ولم يكن في ألفاظِه وأطوارِه وأحوالِه يثيرُ حفيظتهم أو يستثيرها، فقد كان في أغلب الأوقات يجذبهم إليه بأسلوبه وينتصر عليهم بأفكاره، وعلى الرغم من أن المخاطبين كانوا يحيدون بالنظر عنه عنادًا وكبرًا، إلا أنه صلى الله عليه وسلم كان يحرز انتصارات داخل الضمير العام للمجتمع.

ومن جهة أخرى فإن الله سبحانه وتعالى قد أمر سيدنا موسى وسيدنا هارون باتّباع أسلوب ليّن في تبليغ فرعون، حتى يكون قد أزال من يد فرعون أية معذرة واهية قد يلجأ إليها في الآخرة، فلا يقول: “نعم قد جاءني الرسول وبلغني الرسالة، ولكنه عرضها بأسلوب غاية في الفجاجة والفظاظة، وقلّل من شأني، فصرت خجلًا أمام قومي”، وبهذا المعيار فحتى مثل هذه المعذرة الصغيرة نزعها الله من يد فرعون بقوله تعالى: “فقولَا له قولًا لينًا”.

ولا أدري اليوم ونحن في هذا العصر ندعي التمدّن والتحضّر ونقول بأن القيم الإنسانية أصبحت في المقدمة، هل استطعنا فهمَ رسالة هذه الآية بدقائقها الحقيقية أم لا؟! هل استطعنا أن ندرك الحكمة والمصالح وراء القول الليّن؟!

وفي محكم التنزيل هناك آية متعلقة بأهل الكتاب يقول الحق سبحانه وتعالى: ﴿وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ﴾ (سورة العَنْكَبوتِ: 29/46)، إذًا هذا يعني البحث أثناء مخاطبتهم على أفضل أسلوب وأحسنه، والحديث بصورة لا تجرح مشاعرهم، لأنه يجب أن تضبطوا أنفسكم وفقًا لحال مخاطبكم، وحينها تُفتَح القلوب وتصِلون إلى الغاية المبتغاة، لكن إن نظرتم إلى حال المسلمين اليوم وأطوارهم سترونهم لم يستطيعوا الوصول إلى هذا الأفق بعد. 

وإن كان من الواجب استخدام الأسلوب اللين مع فرعون ومع أهل الكتاب، إذًا علينا أن نعيد النظر في خطابنا تجاه بعضنا البعض مرات ومرات، وعلينا ألا نهدم القلوب لأن القلب هو بيت الله، وهدمُه هدمٌ لبيت الله تعالى، وخطاب المؤمن تجاه المؤمن يجب ألا يكون هدمًا للقلوب بل ينبغي أن يكون إعمارًا لها، وعلى هذا يجب أن يكون هذا حال المؤمن في كل أطواره من عافية وابتلاء وأفراحٍ وأتراح، وذلك ليكون مقنعًا لمخاطبيه.

ومما يجب ذكره هنا أيضًا، أنه لكي يصدر القول اللين من إنسان يجب أن يكون ليِّنًا في كل أطواره وأحواله، لأن الإنسان وفقًا لشخصيته فإن لم يكن ليِّنًا ولطيفًا فكذلك أفكاره وأقواله لن تكون لطيفة ولا لينة.

***

[1] صحيح مسلم، الإيمان، 78؛ سنن الترمذي، الفتن، 11؛ سنن أبي داود، الصلاة، 239.

[2]  بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب الثاني والعشرون، ص 323.

BİR NEFES (22)

Herkul | | HERKUL NAGME

Bu sohbetin (ister yazılı ister sesli/görüntülü) tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-yol-cile-ve-akibet/

 

Bamteli: YOL, ÇİLE VE ÂKIBET

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bazen küçük şeylere takılıp ara veriyoruz, belki. Nefis mi konuşturuyor, yoksa vicdanımın sesi mi, onu da bilemiyorum: “Sanki benim konuşmalarımla ne olacak insanlara! Ne ifade eder ki?!. Şimdiye kadar ne ifade etti ki onu ifade etsin?!.” Bu da aklıma gelebilir; bu da şeytanın bir oyunu olabilir. Sana ne; ne ifade ederse etsin!.. Sen, kendini toparla, bütün benliğinle Cenâb-ı Hakk’a yönel, hep “İhlas, Rıza, Hâlis Aşk ve İştiyak!” de… Sonra, “kalb”e müteallik, “ruh”a müteallik, “sırr”a müteallik meselelerde tam istikameti koruyor musun, korumuyor musun; onu, Sahibine (celle celâluhu) havale et: “Allah’ım! Beni zerre kadar istikametten ayırma, sadâkatten ayırma, ihlastan ayırma!” de.

   Izdırap ve çileler her zaman istihkak ile alakalı değildir; onları yolun şiarı bilip yürekli olmak ve elemleri ahiret sermayesine dönüştürmek gerektir.

Bazen öyle olabilir; bazen daha küçük dünyevî meselelere takılma olabilir. Bazen de günümüzdeki fırtınalar/rüzgârlar biraz şiddetli esiyor; tsunamiler birbirini takip ediyor; çevrenizdeki arkadaşların çektikleri ızdırapları görüyorsunuz. Onlar bir yönüyle sizin immün sisteminizi baskı altına alıyor; bazen de onlara takılıyorsunuz.

Orada daha yürekli olmak lazım.. daha iradeli olmak lazım.. arkadaşların mütalaalarına/düşüncelerine başvurmak lazım.. bir yönüyle, onların dediklerine de kulak vermek lazım.

Ne yapalım, Allah en sevdiği ıbâdını (kullarını) değişik zamanlarda hep aynı şeylere maruz bırakmış. Hazreti Âdem, daha Cennet’te iken ağır bir imtihana tâbi tutulmuş. Öyle bir zelle yaşamış ki, o zelleden ötürü kırk sene başını semâya doğru kaldıramamış. Bu, başın semaya doğru kaldırılması, Cenâb-ı Hakk’ın yüceliğini ifade etmek için; yoksa Allah (celle celâluhu) “Ne yerlerde, ne göklerde, ne sağ u sol, ön ve ardda / Cihetlerden münezzehtir ki hiç olmaz mekânullah.” Fakat kırk sene başını yukarıya kaldıramamış. Neden sonra diyorlar…

Vakıa, Cenâb-ı Hakk’ın ona talim buyurduğu: رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Sen kusurumuzu mağfiret buyurup bize merhamet etmezsen en büyük kayba uğrayanlardan oluruz.” (A’râf, 7/23) şeklindeki duayı okuyor. “Havva, ben, hatta şeytan, nefsimize zulmettik; mağfiret etmez isen, hüsranda olanlardan, kaybedenlerden oluruz.” İcmâlî manası itibarıyla… Allah (celle celâluhu), bu ayeti tâlim buyurmuş, Hazreti Âdem onu tekrar edip durmuş, tekrar edip durmuş. Enbiyâ-ı ızâmın duaları içinde, Hazreti Âdem’in dediği farklı şeyler de var, el-Kulûbu’d-Dâria’da; Enbiyâ-ı ızâmın duaları içinde, baktığınız zaman göreceksiniz onu. Fakat bu, Kur’an-ı Kerim’de olduğundan, en mutemet, onun dediği şeyin bu olduğu kanaati var bizde, o kanaat hâkim.

Seyyidinâ Hazreti Nuh, sadece kavminden değil, bir de hanımından çekmiş. İşte bu da Tahrîm Sûresi’nde ifade buyuruluyor. ضَرَبَ اللهُ مَثَلاً لِلَّذِينَ كَفَرُوا اِمْرَأَةَ نُوحٍ وَامْرَأَةَ لُوطٍ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللهِ شَيْئًا وَقِيلَ ادْخُلاَ النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ “Allah, küfre batmış olanlar için Nuh’un hanımı ile Lût’un hanımını misal getirir: Her ikisi de, kullarımız içinde iki sâlih kulun nikâhı altında idiler, fakat (onları inkâr ederek ve düşmanlarıyla işbirliği yaparak) onlara ihanet ettiler. (Peygamber olan) kocalarının Allah karşısında onlara hiçbir yardımı dokunmadı ve her ikisine de, “Girin Ateş’e ona girenlerle birlikte!” denildi.” (Tahrîm, 66/10)

Hazreti Asiye validemiz (Firavun’un hanımı) takdir ile yâd ediliyor. Meryem validemiz göklere çıkarılıyor. Ama Hazreti Lût’un hanımı (Eski Ahid’de “Odetta” deniyor) ve Hazreti Nuh’un hanımı zemmediliyor. Bunlar peygamber ocağında, peygamber yatağında senelerce peygamberi dinliyorlar; fakat tamamen peygamber yatağında ama şeytanın tuzağında. Hafizanallah… Ne ızdırap çekmiştir o peygamberler; çünkü âkıbeti çok net gören insanlardır onlar.. kabri gören insanlar.. Berzah’ı gören insanlar.. Mahşer’i, Mizan’ı gören insanlar.. Sırât’ı gören insanlar.. Cehennem’i bütün dehşeti ile, ürperticiliği ile gören insanlar.. Cennet’i bütün şaşaasıyla, debdebesiyle, ihtişamıyla, hezâfiriyle gören insanlar. Dolayısıyla, onların ufku açısından, “kazanma” ve “kaybetme” mevzuunun sizde/bizde olandan çok farklı tesiri olur. İyi şeyler, onları öyle sevindirir ki, kanatlandırır, melekler ile beraber uçuverirler semada; olumsuz şeyler de onları yere batırır âdetâ. Ee çekmişler bunlar; hatta en yakınlarından çekmişler. Şimdi meseleleri bu zaviyeden ele alın…

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)… Herkes meseleyi öyle kabul ediyor mu, etmiyor mu? لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ Hatta halk arasındaki isti’mal şekliyle, لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın, olmasaydın; felekleri, sistemleri, kehkeşanları yaratmazdım!” deniyor. Hadis kriterleri açısında sorgulanabilir ama çokları tarafından bunu teyîd eder mahiyette söylenmiş sözler vardır ki, “Varlık, yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır!” Üstad Necip Fazıl da O’nun hayat-ı seniyyelerini çizgilendirdiği, bir dantela gibi nakşettiği kitabında “O ki, o yüzden varız!” demeyi tercih etti; “O ki, o yüzden varız!” dedi. Evet, bir taraftan, Yaradan O’dur, Allah’tır (celle celâluhu); diğer taraftan da gâye ölçüsünden en büyük vesile de O’dur (sallallâhu aleyhi ve sellem). Cenâb-ı Hak, o vesilenin arkasında sâdıkâne durmaya muvaffak kılsın!..

İnsanlığı irşad etmek için gönderiyor, o donanım ile gönderiyor. Çocukluğunda ayrı yetimlik çekiyor. Amcasının yanında neşet ediyor. Başka bir yerde, Halime validemizin yanında kalıyor, belli bir miktar. Yani, çocukluğunda bile bir çocuğun annesinden-babasından göreceği şeyi göremiyor! -Canım çıksın!.. Bilmiyorum, o zamanda olsaydım canımı verir miydim O’nun için!.. Şimdi veririm gibi geliyor. Fakat hani bir sahabînin dediği gibi… “Yahu öyle demeyin!” diyor, “Biz ne çektik orada; çokları o çekme karşısında dayanamadı da inhiraflara yuvarlandı!” Hafizanallah.- Belli bir dönemden sonra Nübüvvet ile serfirâz kılınıyor. Bütün kabilesi, hatta kendi yakınları Haşimoğulları da, Beni Teym de, Beni Mahzum da hepsi karşı çıkıyorlar. Ölümüne kastediyorlar; o mevzuda değişik değişik komplolar planlıyorlar. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de çekmediği gün kalmıyor O’nun.

Demek ki, çekme mevzuu, bir istihkak mevzuu değil. Fakat meselenin bir yanı şudur, belki sofîce bir yaklaşım oluyor bu: Allah (celle celâluhu) burada insana çektirmek suretiyle, âhirete âit örgü adına unsurlar oluşturuyor. Orası “Kudret dairesi”; burada siz kendi varlık dantelanızı örgülüyorsunuz. Allah’ın âdeti bu; varlık dantelanızı örgülüyorsunuz burada.

   Yolun sonunda Allah’ın cemalini müşahede ve rızasına mazhariyet var ise, çekilen çileler çok küçük birer bedel ve netice itibarıyla ilahî ihsan sayılır.

Bu açıdan da onu öperek başımıza koymamız lazım: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً نَبِيًّا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl ve nebi peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” Dolayısıyla bütün bunları, Cenâb-ı Hakk’ın bize bir lütfu olarak algılamak lazım: “Elhamdülillah! Bizi, Cenâb-ı Hak burada konumlandırıyor. Öbürlerini orada zebil olup gidebilecek bir yerde konumlandırıyor.

Siz, öbür âlem adına ne örgülemiş ve göndermişseniz, kabre girdiğiniz andan itibaren onu temaşa ile zevkten zevke geçeceksiniz, farklı zevk tabloları karşısında hep mest u mahmur yaşayacaksınız. Öyle ki, daha o zamandan itibaren kendinizi Cennet’te sanacaksınız. Bir de Cennet’e girdiğiniz zaman her şeyi unutacaksınız. Zira “Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmez.” Bir dakika… Ee bir de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ kemâlini görme…

Şu bir buçuk trilyon galaksi… Yok, bir buçuk trilyon güneş sistemi gibi bir sistem… Bütün bunlara serpiştirilen güzellikler… Onlara göre yaratılan mahlûklar… Sadece fihrist olan küre-i arz üzerindeki o güzelliklere baksanız… Hazreti Pîr-i Mugân’ın tahlilleri ile delil olarak serdettiği şeyleri düşünseniz… Mesela, hayvanat; iki milyon, üç milyon -belki- hayvanat… -Hazreti Pîr, “üç yüz bin” diyor; çünkü o dönemde zoologlar “O kadar canlı var!”. diyorlar.- Bütün bunlar, bunların üzerine serpiştirilen o güzellikler… Bunların hepsini tek tabloda bir “dolunay” anında kameri müşahede ediyor gibi edeceksiniz. Çok tekrar ettiğim bir şey, Bed’ü’l-Emâlî’de dendiği gibi:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!”

O’nu gördükleri zaman, Cennet nimetlerini de unutacaklar… Villaların yolunu, Hûrilerin yolunu, köşklerin yolunu unutacaklar… Öyle bir şey ile mest u mahmur hâle gelecekler. Bütün bunlar, hem de ebediyet vaadiyle insana veriliyor ise, bence burada böyle her günümüzü değil de her saniyemizi, her dakikamızı çok farklı bir işkence altında geçirsek, işkenceler gelse tepemize binse de ne olacak bunlar?!. Gelip geçici şeyler!..

Evet, hırtapozlar kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. “Hırtapoz” (utanmaz, patavatsız, saygısız, serseri) biliyor musunuz?!. Kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Ee size düşen şey de kendi karakterlerinizin gereğini sergilemek. O nedir? Bakın, hani birisi canı sıkılınca böyle, öfkeyle, şok hadiseler karşısında, tahammülünü aşan şeyler karşısında, “Allah kahretsin!” falan der. Hayır, öyle diyeceğinize daha kestirmeden, Cenâb-ı Hakk’ın hidayetini isteyin. “Allah’ım, hidayetin ile onları da serfirâz kıl! Onlara da Cennet’e giden yolu göster! Cennet-mennet falan deyip de böyle şeytanın yolunda oyalanmaktan onları da kurtar, halas eyle!” falan deyin. Böyle, bir insanın lehine olan dua, daha serî bir şekilde nezd-i Ulûhiyette kabule karin olur; aleyhindeki şeyler takılır, yollarda kalır. Hafizanallah. Evet, bize düşen şey, insanca davranmak, insanca düşünmek, insanca konuşmaktır.

Bu açıdan da Allah’ın bizi yerleştirdiği konuma binlerce hamd ü senada bulunmak lazım; onların konumlarına da acımak lazım. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu Miraç’tan dönerken düşünün!.. Biraz evvelki Cennet’i yaşıyor O. Miraç’tan dönerken, başkalarının elinden tutmak için dönüyor. Onlara hidayet yolunu göstermek için, kapı aralamak için dönüyor. Cenâb-ı Hak, bizi, O’nun şefaati ile serfirâz kılsın, Livâu’l-Hamd’i altında bir araya gelmeye muvaffak eylesin!.. “İnsanları sefalet ve sukût-i hayale bâis üç şey vardır: Aklın kılleti, ruhun zilleti, vücudun illeti.” Allah, bunlardan muhafaza buyursun! Akl-ı kâmil ile, hiss-i kâmil ile, rûh-i kâmil ile serfirâz eylesin!..

   Özellikle gençlerin Deizm’e kaydığının söylendiği günümüzde, imanın esasları ve İslam’ın temelleri zamanın dili ve enstrümanlarıyla yeniden ele alınıp değerlendirilmeli ve muhtaç insanlara seviyelerine göre anlatılmalı!..

Enbiyâ-ı ızâm, bir taraftan edâ edecekleri misyonu eda etmişler. O kendilerine anlatılmış. Sonra da onlar, en önemli mesele olarak Cenâb-ı Hakk’ın varlığını, Evsâf-ı Âliye’si ile, Esmâ-i Hüsnâ’sı ile, Zât-ı Baht’ı ile, nasıl tanınacak ise öyle tanınması istikametinde anlatmışlar. Kendi ufukları açısından onlar, duyuşlarına, sezişlerine, müşahedelerine ve O’ndan gelen mesajlara göre O’nu anlatmışlar. Onların anlatması olmasaydı, hiç farkına varmadan gider bazılarımız Materyalizm’e, bazılarımız Natüralizm’e, bazılarımız Monizm’e, bazılarımız Panteizm’e saplanıp kalırdık, hafizanallah. Bunların hepsi inhiraf çizgileridir. Dolasıyla da nezd-i Ulûhiyette hiçbir şey ifade etmez. Ciddî bir cehd sarf edeceksiniz, gayret sarf edeceksiniz fakat kendinizi yine düşünce gayyası içinde göreceksiniz, hafizanallah. Oysaki düşüncenin kıymeti zirvelerde dolaşmasına bağlıdır.

Şimdi O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mevzuda bize rehberlik yapmasaydı… Hani diyoruz ki O’na: O (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaye ölçüsünden bir vesiledir, bir vâsıtadır. O, bu ufku bize göstermeseydi, O Zât-ı Ulûhiyeti bir yönüyle لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak/ihata edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar)dır.” (En’âm, 6/103) ufku itibarıyla bize tanıtmasaydı, biz O’nu bilemezdik. Sıfât-ı Sübhâniye’yi de bilemezdik, Esmâ-i Hüsna’yı da bilemezdik, imanın gönüllerde esasen Cennet zevki hâsıl ettiğini de bilemezdik. “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.” Bunu bilemezdik. “Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” Bunu da bilemezdik. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok şey medyunuz.

İşte enbiyâ-ı ızâm, tâ hazreti Âdem’den Efendimiz’e kadar… Ama değişik dönemler itibarıyla… İnsanlar basit düşündükleri bir yerde Cenâb-ı Hak ona göre bir elçi gönderiyor. Basit düşünme seviyesinde… Basit düşünme demektir; “mürekkep” değil. Mürekkep düşündükleri zaman, o ufkun insanını gönderiyor. Müzâaf düşündükleri zaman da o ufkun insanını gönderiyor. Değişik kavimlere göre, kültür ufukları itibarıyla, zaman ve konjonktür itibarıyla Enbiyâ-ı ızâmı gönderiyor. Dolasıyla tanıtılması gerekli olan şeyleri tanıtıyor: “Zât”ını, “Sıfat”larını, “Esmâ”sını… Sonra “haşr u neşri” işliyor, ispat ediyor.

Sabah hassasiyetle derste üzerinde durulduğu gibi, Kıtmîr de arkadaşımıza dedim, o işleri yapan arkadaşımıza dedim: Bu günümüzde Deizm’e çok ciddî bir kayma var. Bazı İslam ülkelerinde Müslümanlık iddiası, “Siyasî İslamiyet” iddiası var; fakat insanlar/gençler Deizm’e kaymışlar. Şimdi bu mevzuda o haşir meselesi çok iyi işlenip anlatılmalı!.. Zât-ı Uluhiyet mevzuu çok iyi işlenip anlatılmalı!.. Günümüzün insanının anlayacağı şekilde, değişik yerlerden derlenerek, kompoze edilerek, çok ciddî analizlere tâbi tutularak, değişik ilim adamlarının mütalaalarına göre günün sesi-soluğu haline getirilerek anlatılmalı!.. Dün bütün enstrümanlar namına belki bir “ney” vardı. Onları kullanın demek istemiyorum ama şimdi def var, dümbelek var, klarnet var, zurna var, davul var… Bütün bunları hesaba katarak, esasen meseleler ne ile seslendirilecek ise, bir mehter gibi, ona göre seslendireceksiniz. Dolasıyla günümüzün insanının anlayacağı bir dil ile anlatacaksınız onu… Astronomi’nin diliyle, Fizik’in diliyle, Astroloji’nin diliyle, Antropoloji’nin diliyle anlatacaksınız. Çünkü adamlar, o dil ile anlatılan şeylerden anlıyorlar. Bu itibarla da bunların her birisi esasen O’na bakan pencerelerdir. Siz, o pencereleri o istikamette değerlendireceksiniz..

Evet, peygamberler bir taraftan bu mesajları vermişler. “Haşir” dedim, bir de işte “Nübüvvet/Risalet” mevzuu. İmam Gazzâli, “üç esas” diyor; Hazreti Pîr, bir de “İbadet-Adalet” diyor, onun ile dört sayıyor. O da bu inanmanın gereği olarak yapmanız, O’na karşı yapmanız gerekli olan vazife: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

   “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner!..”

Şimdi Peygamberler, bu türlü mesajlarla, yapıcı, imar edici, insan duygu ve düşüncelerini hem koruyucu hem de yükseltici şeyler ile geldikleri halde, esasen sıkıntılara maruz kalmaları da eksik olmamış. Başlarından sıkıntılar da hiç eksik olmamış.

Biraz evvel arz ettiğim gibi -ki o ince bir husus- esasen öbür âlemin dantelası adına burada âdetâ bizim elektronlarımıza, nötronlarımıza, protonlarımıza, moleküllerimize, belki öbür âleme göre var olma keyfiyeti öğretiliyor, tâlim ediliyor. Çünkü burada olan şeyler hep eriyip gidiyor. Bildiğiniz gibi orada erime yok. Hatta yediğiniz şeyleri ıtrah zahmeti de yok. Belki ağaçların yaptıkları gibi… Bir taraftan karbondioksiti emiyorlar, diğer taraftan da oksijen ifrâz ediyorlar. Belki öyle bir şey; bu da esasen bir misal… وَلِلَّهِ الْمَثَلُ اْلأَعْلَى Hiç buna da benzemeyecek şekilde, bir terleme ölçüsünde bile sıkıntı çekmeyecek şekilde, öbür tarafta yudum yudum hep zevk yudumlayacaksınız, Allah’ın izni-inayetiyle.

Mesaj, onlar… Enbiyâ-ı ızâm, bunlar ile geldikleri halde, hep çekmişler; o sıkıntılara maruz kalmışlar. Şimdi onlardan bize kalan miras, esasen, bizim de aynı mukavemeti göstermemiz, çizgi değiştirmememiz!.. Birileri -böyle- dünyevî/muvakkat hayatta zevk u sefâ içindeler, böyle bohemce yaşıyorlar, böyle hayvanca yiyip-içip yan gelip -Yirmi Üçüncü Söz’de ifade edildiği gibi- kulakları üzerinde yatıyorlar. Şimdi bunlara bakıp da insan aldanabilir, hafizanallah.

Esasen bir kısım sıkıntılar var ama bir yönüyle -zannediyorum- zamanla onlar da hamd vesilesine dönüşebilir. Hani benim gibi birinde olduğuna göre, siz kendinizde onu çok daha âlî hissedebilirsiniz. Bazen öyle derin bir zevke dönüşüyor ki bunlar!.. Mesela değişik şeyler ile kıvranıp duruyorsunuz; onun bir sancısı var, onun bir sancısı, onun bir sancısı… Sancılar diyorlar ki, “Bundaki immün sistemi tamamen çöktüğünden dolayı ben de buraya yerleşebilirim!” O da geliyor, o da geliyor; on tane sancı birden geliyor. Fakat öyle bir zevk-i ruhânî veriyor ki bu, insana!.. “Allah Allah! Yâ Rabbi! Ben, demek o kadar bir şey imişim ki, Sen beni hep kurcalıyor, eviriyor-çeviriyor, şekillendiriyorsun!” falan diyorsun. Öyle derin bir zevk duyuyorsun ki orada, daha şimdiden, Cennet’e girmeden, Cennet’e girmiş gibi görüyorsun kendini.

Dolayısıyla, başa gelen her şeyi bence böyle karşılamak lazım; imanın bir tûbâ-i Cennet çekirdeği olmasını çok iyi değerlendirmek, inkişaf ettirmek lazım, Allah’ın izni-inayetiyle. Yol, Peygamberler yolu… Üslup, Peygamberler üslubu… Cenâb-ı Hak, bizi ondan ayırmasın; bizi karşı tarafın şatafat ve debdebesine bakarak aldananlardan kılmasın!..

Biraz evvel (elektronik tabloya) göz ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılınca, gördüğüm resimde, Hazreti Mevlânâ’nın o derin peygamber aşkını ifade eden sözü çıktı:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” “Ben, kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben, O’nun hizmetine, Hazreti Rasûl’ün hizmetine kul oldum” diyor. “Her bende, kulluktan âzâd olunca, sevinir; ben, O’na kul olduğumdan dolayı, iliklerime kadar sevinç duyuyorum” diyor.

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

Evet, herkes öyle diyebilir bunu, Allah’ın izni-inayetiyle. Her zaman O’nun rahmetinin vüs’atine sığınmak: “Oh be!..” Kâkül-i gülberglerinizi “Yed-i Kudsiye”siyle okşaması, sizin için ne ifade eder?!. Evet… Hatta bir de bir şey ilave etse orada, “Gel yaramaz seni!..” Ha, bu bile inanın size şerbet sunmuş gibi olur. “Haydi, yaramaz, sen de gir Cennet’e!” O “yaramaz” sözü sana “Seni bağrıma basıyorum!” gibi gelir. Bu… O’ndan gelen her şey, böyledir.

Cenâb-ı Hak, Zâtını bu şekilde sevmeye/sevdirmeye bizi muvaffak kılsın. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.” Allah, inâyetini bizimle beraber eylesin!..

Neyse… Benimkini şöyle anlayın: وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ “Sen öğüt verip hatırlat; çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 51/55 ) Hangi enstrüman ile konuşuyorsanız/anlatıyorsanız, siz hatırlatın esasen. Hatırlatma, mü’minlere faydalı olacaktır.

   Kıyam (ayakta kalabilmek) kıvama bağlıdır; insan kıvamı ölçüsünde mukavemetli olur.

O sıkıntılı dönemlerde, Enbiyâ-i ızâm ile beraber çevrelerindeki sâdık insanlar da çekmişler. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) katlanmış ama Hazreti Ebu Bekir de katlanmış, Hazreti Ömer de katlanmış, Hazreti Osman da katlanmış, Hazreti Ali de katlanmış ve diğer ashâb-ı kirâm da katlanmışlar; Mekke’dekiler de katlanmış, Medine’dekiler de katlanmış; katlanmışlar. Ama o türlü şeylere maruz kalacakları âna kadar kulluk kıvamını sergilemişler; Allah da (celle celâluhu) onlara öyle bir donanım ihsan etmiş ki, tam kıvama ermişler. Sonra kıvamın temâdîsi olarak, o türlü şeyler ile karşılaşmışlar ama ona çarpan şeyler yok olmuş.

Günümüzde de bugüne kadar samimi hizmet eden insanlar, dünyanın dört bir yanına açılan insanlar, dikili bir taşları olmayan insanlar, hatta o türlü şeylerin hayalini bile yaşamayan insanlar… Ben zannediyorum o kardeşlerimizden hiçbiri ve arkalarında olanlardan hiçbiri, bir tane zırhlı arabasının olmasını hiç düşünmemiştir. Ama birileri elli tane alıyor, “Yahu yüz olsa daha iyi olacak galiba!” diyor. Sonra yüz olsa… Hani Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şerifleri var; ehl-i dünya için, “İki dağ altını olsa, üçüncü dağı ister.” buyuruyor. Onlar da “Üç yüz tane olsa daha iyi olacak!” diyorlar. Korumalar yüz tane oluyor, “İki yüz tane olsa daha iyi olur.. dört yüz tane daha iyi olur.. yahu en iyisi mi bir ordu teşkil etmek lazım!” Anlayın… Bir ordu…

Ee canım çıksın, Hazreti Ömer’in arkasında onu koruyucu on tane insan yoktu. Hazreti Ömer kimdi? İki tane güçlü devleti, iki süper gücü hizaya getirmişti: Persler, o güne kadar dünyanın en güçlü devleti; Romalılar, o güne kadar dünyanın diğer en güçlü devleti; onları dize getirmişti. Kendisi mescitte yatıp-kalkıyordu, kumun üzerinde yatıp-kalkıyordu. Beş-on tane insan ile orada meşveret ediyordu. “Ben Müslümanım!” diyen, böyle olmayan insanlar… Bir şey diyeceğim, ağır mı olur? Vallahi de yalan söylüyorlar, billahi de yalan söylüyorlar, tallahi de yalan söylüyorlar! Onlar, münafıktır; herkes de bilsin, münafıktır.

Şimdi zannediyorum o güne kadar o istikameti koruyarak işi oraya getirmiş insanlar, orada da o güne kadar çektikleri emeğin karşılığını görürler, Allah’ın izniyle. Ve zaten oradan gelen mesajlarda da o var. Şimdi ben bir sarsıntı yaşıyorum ki!.. “Acaba, bu Yezîd’lere karşı, Haccâc’lara karşı yapılacak şeyleri bilemediğimizden/cehaletimizden dolayı mı?!.” Size nisbet edilen bu insanlar, işkence çekiyorlar orada, ızdırap çekiyorlar. Çocuklar, masum çocuklar, anasından dünyaya yeni gelmiş çocuklar ölüyor; kadınlar ölüyor, beyleri ölüyor. Bazıları yurt dışına kaçıyor, dün düşman kabul ettiği insanların ülkelerine kaçmak istiyor; Meriç’te boğuluyor, başka yerde boğuluyor. Veya giderken başka yerlerde başka türlü şeyler oluyor. Zindanlar… Kaçırmalar oluyor; haramilikler, kırk haramilikler oluyor… Oluyor bütün bunlar. Siz bütün bunları ruhunuzda derinlemesine duyuyor ve hadiselerin şoku ile sürekli kıvranıp duruyorsunuz.

Karşı taraf orada onlara o işkenceyi yapıyor ki, kendileri gibi -bağışlayın- zâlimce davranmaya onları sevk etsinler, anarşiye sevk etsinler. Hiç olmayacak şekilde… Yeminle söyleyeyim: Karıncaya basmayan insanlara ve aynı zamanda bir arının ölümü karşısında yarım saat ağlayan insanlara “terörist” diyenler, teröristin tâ kendisidir. Karıncaya basmayan adama “terörist” diyor. Bunlar çok moral bozucu şeyler. Fakat Hazreti Ali’ye dayandırılan bir sözde ifade edildiği gibi: سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي صَبَرْتُ عَلَى شَيْءٍ أَمَرَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim.” Dişimi sıkıp öyle sabredeceğim ki, sabır, sabırdan daha ağırına, daha çetinine, daha yobazına katlanacağımı anlayacağı âna kadar.

O sıkıntıları görüyor, duyuyoruz. Yavaş yavaş şimdi dünya da duyuyor. Maksadınız ne idi sizin? Çok geniş dairede esasen bu pozitif tavrınız görülüyor. Temsil ve hâldeki gücünüz dikkat çekiyor. Temsil ve haldeki; yani, ölesiye hizmet fakat bir zerre kadar çıkar düşünmeme… Ölesiye hizmet… Hizmet yolunda ölmeyi cana minnet sayma… Giden arkadaşların çoğu öldükleri yerlerde gömüldüler.

Benim candan sevdiğim Hayatî kardeşim vardı, Kazakistan’da defnedildi. Arandığım dönemde Türkiye’ye kaçak olarak girmiştim; arandığım için kaçak Türkiye’ye girdiğimde yanımda bizden tek insandı o. Yaya, yedi-sekiz kilometrelik yeri beraber geçtik; tir tir titriyordum soğuktan. “Hocam, sırtını sırtıma ver benim!” demişti. Ama gitti Kazakistan’a… Hasta idi, “Türkiye’ye dön! Hastanede tedavi olursun!” dedim. “Hayır, ben Hizmet için oraya gittim, dönemem!” dedi.

Evet, o gün bugün giden insanlar hiçbir şeyi talep etme niyetiyle gitmediler, Allah’ın izni-inayetiyle. Bir beklentileri olmadı. Aslında, yaptığı işler beklentiye bağlı olan insanların sürekli başarılı olmaları mümkün değildir.

Bütün bunlarla beraber, bizim o insanların ızdırabını duymamız, gayet tabiidir. Binlerce, yüz binlerce insan aynı cendere içinde ezilmekte, aynı dibekte dövülmekte, bir tahmisçinin (kuru kahvecinin) dövdüğü gibi dövülmekte… Fakat onlar katlanıyorlar; biz de gelip bize çarpan o fırtınalar karşısında dişimizi sıkıp katlanmalıyız. Mülahazalarımız ise şu hakikate bağlı olmalı: يَكِى خَواهْ يَكِى خَوانْ يَكِى جُوىْ يَكِى بِينْ يَكِى دَانْ يَكِى گُوىْ “Yalnız Bir’i iste, Bir’i çağır, Bir’i talep et, Bir’i gör, Bir’i bil; sadece ve sadece Bir’i söyle!..”

اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، اَللَّهُمَّ إِطْلاَقَ سَرَاحِ إِخْوَانِي وَأَخَوَاتِي، وَأَصْدِقَائِي وَصَدَائِقِي، وَأَحْبَابِي وَأَحِبَّائِي، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ

يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ

Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan Allah’ım, hürriyeti gasp edilmiş bütün masumları bir an evvel hürriyetlerine kavuştur! Allah’ım, onları kurtuluşa erdir!.. Allah’ım kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle dünyanın dört bir yanındaki ve hayatın her birimindeki kardeşlerimize, arkadaşlarımıza, sevdiklerimize hürriyetlerini lütfet; onların hepsini en yakın, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın anda kurtuluşa erdir. Allah’ım, onları öyle kurtar ve hürriyete kavuştur ki, Senden gayrı kimsenin serbest bırakmasına muhtaç olmasın, esbaba bel bağlamasın ve mâsivânın minneti altında kalmasınlar!..

Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..

Kırık Testi: ÜSLÛBA KURBAN EDİLEN HAKİKATLER

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Sohbetlerde sık sık “usûlün, üsluba kurban edilmemesi” üzerinde duruluyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

   Cevap: Temel, esas mânâlarına gelen “asıl” kelimesinin çoğulu olan “usûl” sözcüğü, fıkıh, kelâm, tasavvuf ve hadis gibi İslâmî ilimlerde, kullanıldığı ilim dalına göre farklı ıstılahî anlamlar kazanmıştır. Fakat genel mânâsı itibarıyla o, inanç esasları, dinin muhkem hükümleri, İslâm’ın ana ilkeleri gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Yukarıdaki ifadede geçen usulden biz, meselenin çerçevesini daha da genişleterek İslâm’ın hem inanç esaslarını hem de yapılmasını veya terk edilmesini talep ettiği bütün hükümlerini kastediyoruz.

Üslup ise sahip olduğumuz değerleri insanlara sunarken takip edeceğimiz söz, hâl, tavır ve davranış biçimleridir. Dolayısıyla o, özellikle iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş adanmışların bütün faaliyet ve gayretlerinde mutlaka dikkat etmeleri ve sadık kalmaları gerekli olan çok önemli bir esas ve disiplindir.

Mesela “Lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-resûlüllah” hakikati mü’minler açısından bağlı kalınması gereken ve asla taviz verilemeyecek çok önemli bir asıldır. Zira o, İslâm’ın birinci rüknünü teşkil eder. Acaba biz, kalbimize yerleştirmemiz ve tabiatımızın bir yanı hâline getirmemiz gereken bu hakikati başkalarına nasıl arz etmeliyiz? İşte burada üslup devreye girer. Eğer bu konuda doğru bir üslup kullanamazsak maksadımızın aksiyle tokat yiyebiliriz. Maksadımız insanlara Allah’ı ve Resûlüllah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıtma ve sevdirme olsa da neticede onları Allah’a ve Resûlüllah’a düşman yapabiliriz. Yapma adına çok tahriplere yol açabiliriz. Dolayısıyla bizim üslupta yapacağımız bir hata usûldeki çok önemli bir disiplini yerle bir eder.

Siz, Allah ve Resûlüllah aşkıyla yanıp tutuşsanız, onlar karşısındaki heyecanınızdan çatlayacak hâle gelseniz, uykularınız kaçacak ölçüde onları insanlığa tanıtmanın sevdalısı olsanız bile, şayet bu duygu ve düşüncelerinizi belli bir sistem ve doğru bir mantık içinde başkalarına ulaştıramıyorsanız, bu konudaki tehalükleriniz boşa gidecek, beyhude o kadar ızdırap çekmiş olacaksınız. Hatta uğruna seve seve canlarınızı feda etmeye hazır olduğunuz bu çok önemli hakikatlerin değer kaybettiğine ve hatta ayaklar altına alındığına şahit olacak ve acı acı bunların inkisarını yudumlayacaksınız.

   Muhatabı Tanıma

Aynı şekilde insanlara marufu (iyi olan şeyleri) salıklama ve onları münkere (kötülüklere) karşı uyarma, pek çok âyet ve hadiste mü’minlere emredilen çok önemli bir dinî mükellefiyettir. Mesela bir hadislerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse irşat ve ikazda bulunsun. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona tavır alsın. Bu sonuncusu imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239)

Demek ki insanları nezd-i ulûhiyette matlup olan davranışlara çağırma ve ilm-i ilâhide kendisine hoş bakılmayan bir kısım kötülüklerin önüne geçme; farklı bir tabirle insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama İslâm’da çok önemli bir esastır, yani yerine getirilmesi gereken temel vazife ve sorumluluklar cümlesindendir.

Dinin her bir meselesini birer “asıl” olarak ele alacak olursak, bu asılların muhataplar nezdinde kabul görmesi için doğru bir üslupla ele alınması gerekir. Bunun için de öncelikle muhatabın yetişmiş olduğu kültür ortamının ve düşünce dünyasının çok iyi bilinmesine ve dikkate alınmasına ihtiyaç vardır. Daha sonra da meselelerin muhatabın demine damarına dokundurmayacak şekilde oldukça yumuşak bir üslupla arz edilmesi gerekir.

Özellikle ilk defa muhatap olduğunuz insanların gönlünü kazanma adına onlara karşı çok temkinli ve dikkatli olmalı ve hikmetle hareket etmelisiniz. Çünkü doğru üslubu yakalayamazsanız varmak istediğiniz yere varamazsınız. Muhatabınızda kendinize karşı bir kere olumsuz duygular çağrıştırdıktan sonra da bunu düzeltmeniz çok zor olur. İlk başta tavır ve davranışlarınıza “bakır” olarak baktırdıktan sonra arkasından lal ü güherden sözler döktürseniz bile onların düşüncelerini değiştirmekte zorlanırsınız. Sahip olduğunuz cevherleri bakır hâline getirmek istemiyorsanız mutlaka doğru üslubu yakalamaya çalışmalısınız.

Karşımızdaki insanın durumu ne olursa olsun, isterse heva ve heveslerinin esiri olmuş ve onların içinde bocalamaktan bir türlü kurtulamayan zavallının biri olsun; kesinlikle hata ve kusurları yüzüne çarpılmamalıdır. Söz gelimi eğer siz ona, “Sen, heva-i nefsine uymuş ve Allah’tan çok uzak düşmüşsün. Hevayı bırakıp hüdaya gelmez misin?” diyecek olsanız, üslupta yaptığınız böyle bir hata ile usûlü de yıkmış olursunuz. Hatta böyle bir tavır çoğu zaman kapı ve pencerelerin size karşı bütün bütün kapanmasına ve sonrasında atacağınız adımların da engellenmesine sebep olur. Dolayısıyla da kendi hareket alanınızı daraltır, yürüyeceğiniz yolları yürünmez hâle getirirsiniz.

Meseleyi farklı bir misalle biraz daha açacak olursak; diyelim ki siz, mahkemede hakkınızda hüküm verecek olan görme özürlü bir hâkime, “Kör hâkim, bizi dinlemeden hakkımızda hüküm verme.  Hakikatler senin gözünden kaçsa da bizimkinden kaçmıyor.” diyecek olursanız, maksadınızın aksiyle tokat yersiniz. Hâkim, normal şartlarda sizin hakkınızda adalet ve hakkaniyetle hüküm verecekse de kanunların esnekliğinden istifade ederek meseleyi evirir çevirir ve sizin canınıza okuyabilir.

Bazen hak ve hakikati bütün bütün inkâr eden mülhitlerle, bazen mütereddit ve mütehayyirlerle, bazen de farklı bir çizgide dinlerini yaşamaya çalışan mü’minlerle muhatap olabilirsiniz. İşte daha başta muhatap olunan insan çok doğru okunmalı, sahip olduğu mizaç ve meşrep itibarıyla doğru tanınmalı, içinde yetiştiği kültür ortamı iyi bilinmeli ve ona empatiyle yaklaşılmalıdır. Bütün bunları çok iyi ölçüp tarttıktan sonra söze nasıl başlanacağına, hangi argümanların değerlendirileceğine, ne tür bir dil kullanılacağına ve nasıl bir üslupla yaklaşılacağına karar verilmelidir.

Mesela bir münkir ile konuşurken eğer ona, “Yahu bu kadar açık deliller varken sen ne diye Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmiyorsun? İnkâr ve dalaleti bırak da ‘La ilahe illallah’ de.” diye söze başlarsanız, muhatabınız size karşı kulaklarını tıkar ve sizin daha sonra söyleyeceğiniz sözlere karşı kör, sağır ve anlamaz hâle gelir. Sofranın, yemek yemenin bile kendine göre bir usûlü vardır. Aynen bunun gibi herhangi bir meseleyi muhataplarınıza arz ederken de işin âdâb u erkânına riayet etmezseniz daha sonra ifade edeceğiniz lal ü güher sözlerinize karşı panjurların kapanmasına sebep olursunuz.

Cenâb-ı Hak şöyle diyor: وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ Allah’tan başkasına tapanlara ve mabudlarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler. (En’âm Sûresi, 6/108) Siz bir müşrikin Lat’ına, Menat’ına, Uzza’sına, Naile’sine, İsaf’ına laf söyleyecek, hakaret edecek olursanız, onun da kendi inandığınız değerlere hakaret etmesinin ve saldırmasının önünü açmış olursunuz. Netice itibarıyla onlar, içinde neş’et ettikleri kültür ortamının değerlerini benimsemişlerdir ve kolay kolay bunlardan vazgeçmeyeceklerdir. Eğer siz, onların inançlarını bâtıl kabul etmekle beraber onlara saygılı davranmazsanız kendi değerlerinize saygı uyaramazsınız. Muhatabınızın durumuna göre meseleleri sunuş şekliniz çok önemlidir. Onların ne tür ifadelerden, hangi kelime ve kavramlardan rahatsız olup olmayacağını, söze nasıl başlayacağınızı ve nasıl devam ettireceğinizi, düşüncelerinizi nasıl örgüleyeceğinizi vs. çok iyi hesap etmelisiniz.

Bütün bunları Hz. Pîr’in şu yaklaşımına bağlamak da mümkündür: “Senin üzerine haktır ki; her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 300) Demek ki bir mü’min mutlaka doğruları konuşmalı. Onun her sözü milimi milimine hakikate uygun olmalı. Fakat o, doğru bildiği bazı hakikatleri, bazı ortamlarda, bazı şahısların karşısında söylememelidir. Şayet söylenilen doğrular karşı tarafta tepki oluşturacak, size karşı tavır alınmasına sebebiyet verecek ve sizin inci mercan değerindeki hakikatlerinizi bakır derecesine düşürecekse, onları kortekste tutmak daha doğrudur. İnsan, “Her şeyin bir vakt-i merhûnu vardır.” deyip bu konuda zamanın çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp sabretmelidir. Zira başta söylendiğinde reddedilecek pek çok hakikat zamanı gelince söylendiğinde hüsn-ü kabul görecektir.    

İnsan, ilk başlarda nerede nasıl konuşacağını, kime karşı nasıl bir üslup kullanacağını her zaman doğru tespit edemeyebilir. Hele müteheyyiç fıtratların, rahatsız oldukları tavır ve davranışlar karşısında sabredebilmeleri, mülayemetlerini devam ettirebilmeleri çok zordur. Fakat buna alışmak ve tabiatın bir derinliği hâline getirmek de iradenin hakkını vermeye bağlıdır. İnsan ilk başlarda biraz zorlansa da zamanla kendisini buna alıştırabilir. Alıştırmalıdır da. İnsanın, başta kendisini zorlaya zorlaya iradî olarak sergilemeye çalıştığı tavırlar zamanla onun tabiatına mâl olacaktır. Sonrasında insan ruhu ve hisleri bu konuda mümarese kesp edecek ve tıpkı değişik zanaat erbabının kesb-i mümarese neticesinde kendi işlerini hiç zorlanmadan yaptıkları gibi o da en zor ve müşkül durumlarda bile üslubundan taviz vermeyecektir.

   Birlik ve Beraberliği Temin Etme

Bilindiği üzere Cenâb-ı Hak, bütün mü’minlerin kardeş olduğunu ifade buyurmuş ve pek çok âyet-i kerimede de birlik ve beraberliğin önemi üzerinde durmuştur. Demek ki vifâk ve ittifakın temin edilmesi İslâm’da çok önemli bir asıldır. Fakat günümüzde mü’minlerin genel durumuna bakıldığında maalesef aralarında çok ciddi bir ihtilaf ve iftirakın hüküm sürdüğü görülmektedir. İşte bunu tamir adına yola çıkan mü’minlerin maksatlarına ulaşabilmeleri için kullandıkları vesile ve sebeplere çok dikkat etmeleri gerekir.

Bazıları farklı sebeplerle sizden uzak durabilirler. Fakat onlar nasıl bir tavır takınırsa takınsın siz onlardan vazgeçemezsiniz. Çünkü Müslüman, Müslümandan vazgeçmemelidir. Bu yüzden de onlar kaçtıkça siz arkalarından koşturmalısınız. Fakat burada onlara yaklaşma tarzınız çok önemlidir. Eğer, “İşin doğrusunu biz yapıyoruz. Bizim yolumuz daha semereli, daha faydalı ve daha parlak bir yoldur. Siz de aklınızı başınıza alın, gelin bize destek olun.” diyecek olursanız onları kendinizden daha da uzaklaştırmış olursunuz.

Bunun yerine daha yumuşak, daha makul ve daha insanî bir üslup kullanmayı tercih etmelisiniz. Mesela şöyle denilebilir: “Bizler, eğitim kurumları açarak, hayır faaliyetlerinde bulunarak, insanlar arasında diyalog yolları araştırarak cehaletle, fakirlikle ve iftirakla mücadele etmeye çalışıyoruz. Fakat yaptığımız işlerin yerinde ve isabetli olup olmadığını da tam bilemiyoruz. Sizin de tecrübe ve fikirlerinizden istifade etmek, hatta gönlünüzde yer etmek ve dualarınızın içine girmek isteriz. Sizin böyle bir desteğinizin bizim işlerimize farklı bir bereket kazandıracağını düşünüyoruz.”

Eğer meseleye bu çerçevede yaklaşır, insanlara çok ciddi bir saygı ve teveccüh gösterirseniz aynıyla mukabele görürsünüz. Bugün olmasa yarın görürsünüz. Bu yüzden reddedildiğinizde de vazgeçmemelisiniz. Elli defa kapıdan kovulsanız, yine kapının ziline basmalı, telefonun tuşlarına dokunmalı, birlik ve beraberliği sağlama adına yeni yeni yollar aramalısınız. Kendi kendinize, “Ben, her ne kadar kendimce güzel şeyler söylediğimi zannetsem de herhalde biraz kabaca davrandım. Demek ki öyle dememem, daha münasip bir üslup bulmam gerekiyordu. Bir insana söylenmesi gereken şeyleri bilemeyecek kadar acizim.” demeli, tekrar o şahsın karşısına çıkmalı ve bu sefer de mesela şöyle demelisiniz: “Lütfen bizi yalnız bırakmayın, bize kol-kanat gerin, engin düşüncelerinizle ufkumuzu aydınlatın, lütfunuzdan bizi mahrum etmeyin!”

Yine telefon veya kapı yüzünüze kapanırsa tekrar düşünür, taşınır, muhatabınızın kalbine girme adına daha farklı yollar araştırırsınız. Bu konuda farklı farklı alternatifler geliştirir, çok değişik damarlar kullanırsınız. Olmadı ortak akla müracaat eder, muhatap olduğunuz kişinin anlayışını, ruh dünyasını, dinle alakasını, dünya görüşünü de göz önünde bulundurarak onunla yeni irtibat yolları bulmaya çalışırsınız.

Öte yandan insanların ille de sizin çizginizde yürümesi ve sizinle aynı güzergâhı paylaşması da şart değildir. Siz kendi mesleğinizin muhabbetiyle yaşayabilirsiniz. Fakat bu, başkalarına düşmanlığı, rekabeti, hasedi vs. gerektirmez. Bir taraftan kendi mezhebinizi, meşrebinizi, mesleğinizi delice sevin ve ona karşı son derece sadık ve vefalı olun. Fakat herkesin kendisine göre saygı duyduğu daha başka şahıslar, değer verdiği prensipler ve takip ettiği yollar olduğunu da unutmayın. Size düşen, yüreğinizi herkese açmanız, başkalarının değerlerine karşı en küçük bir saygısızlıkta bulunmamanız, dine hizmet eden herkesi takdirle yâd etmeniz ve onlara karşı kapılarınızı sürekli açık tutmanızdır. Esasen güzergâh emniyetini sağlamanın ve yürüdüğünüz yolda trafik kazalarına sebebiyet vermemenin yolu da buradan geçer. Aksi takdirde her köşe başında bir tırla karşı karşıya gelir, bir sürü kaza yapar ve çok canlara kıymış olursunuz.

   Firavunlara Karşı Bile Yumuşak Üsluptan Ayrılmama

Daha önce de farklı vesilelerle ifade edildiği gibi Allah (celle celâluhu) en sevdiği iki kulunu Firavun’a gönderirken bile onlara, فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشٰى “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâhâ Sûresi, 20/44) buyuruyor. Firavun ki halkını topladıktan sonra onlara karşı, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” (Nâziât Sûresi, 79/24) diyen kişidir. Esasında Firavun, ismini zikretmenin bile insanda gerilim hâsıl ettiği, tam karşısına geçilip kükrenmesi gereken bir karakterdir. Fakat Allah, ilâhlık taslayan oldukça kibirli ve mütemerrit böyle birisine peygamberlerini gönderirken onlara, yumuşak bir üslup kullanmalarını emrediyor. Yani bir yönüyle, “O kötü diye siz de onun kötülüklerini yüzüne vururcasına konuşmayın.” buyuruyor.

Normal şartlarda Firavun gibi kibirli bir adamın, dışarıdan böyle bir mesaj aldığı zaman küplere binmesi ve hemen kendisine bu mesajı getirenlerin hakkından gelmesi beklenirdi. -Gerçi buna Allah fırsat vermezdi. Bu ayrı bir mesele- Fakat Firavun, onların bu ilâhî mesajı karşısında -kendisi iman etmeyecek olsa bile- onlarla meseleyi müzakere etmeye başlıyor ve sonrasında da Hz. Musa ile sihirbazlar arasında gerçekleşecek olan bir müsabaka kararlaştırıyor. Demek ki Hz. Musa ve Hz. Harun’un oldukça yumuşak ve etkili sözleri, hâlleri, tavırları ve fikirleri karşısında buna mecbur kalıyor.

Hz. Musa, sihirbazları mağlup edince Firavun diyalektiğe başvuruyor ve inanmamak için elinden geleni yapıyor. Fakat orada toplanan ve Hz. Musa’nın mucizelerine şahit olan çok sayıda insanın kalbinde iman şuaları parlamaya başlıyor. En azından çokları küfr-ü mutlaktan kurtuluyor ve tereddüde düşüyorlar. İmana doğru bir adım atmış bu tür insanların daha sonra yeni adımlarla mü’min olmaları ise çok daha kolay olacaktır. Bakın kavl-i leyyin (yumuşak söz) ve hâl-i leyyin (yumuşak tavır) nasıl bir muvaffakiyete sebep oluyor.

Burada antrparantez şunu da ifade etmek gerekir. Tıpkı Hz. Musa gibi İnsanlığın İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebu Cehil, Velid İbn Muğire, Utbe İbn Rabia gibi kendi döneminin firavunlarının defalarca karşısına çıkmış ve onlara Allah’tan aldığı vahyi tebliğ etmiştir. Buna karşılık onlar her ne kadar bir kısım kötülükler yapsalar, boykot ilan etseler de yıllarca Allah Resûlü’nün ve etrafındakilerin canlarına kıymaya azmetmemişlerdir. Gerçi onlar böyle bir şey yapmaya kalkıştıklarında Allah onlara fırsat vermezdi. Fakat burada önemli olan şudur: Demek ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara çok nazik yaklaşıyordu. Damarlarına dokunduracak sözler söylemiyordu. Hâliyle, tavrıyla, sözleriyle onları tahrik etmiyordu. Çoğu zaman üslubuyla onları hizaya getiriyor ve fikirleriyle de nakavt ediyordu. Muhatapları inat ve kibirlerinden ötürü yüz çevirseler de Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) maşeri vicdanda galibiyet elde ediyordu.

Öte yandan Allah (celle celâluhu), Hz. Musa ve Hz. Harun’a tebliğ adına yumuşak bir üslup kullanmalarını emretmek suretiyle ahirette Firavun’un sığınabileceği bahane ve mazeretleri de elinden almıştır. Demesin ki “Evet, elçiler bana geldi ve mesajı sundular. Fakat hoyratça sundular. Benim onuruma dokundurdular. Kavmimin yanında beni mahcup ettiler.” İşte Allah Teâlâ, Firavun’a bu ölçüde dahi bir mazeret imkânı bırakmamak için “Ona kavl-i leyyinle hitap edin.” buyurmuştur.

Bilmem ki medeniyetin hükümferma olduğunu ve insanî değerlerin çok öne çıktığını iddia ettiğimiz asrımızda Kur’ân’ın bu âyetlerindeki inceliği tam olarak anlayabildik mi; kavl-i leyyin emrinin altında yatan hikmet ve maslahatları kavrayabildik mi?

Kur’ân-ı Kerim ehl-i kitapla ilgili bir âyet-i kerimede ise şöyle buyuruyor: وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Ehl-i Kitap’la tartışırken en güzel bir şekil ve üslupta tartışın.” (Ankebût Sûresi, 29/46) Demek ki onlarla münazarada bulunurken üslubun en güzelini araştıracak, onları incitmeyecek şekilde konuşacaksınız. Zira kendinizi muhatabınızın durumuna göre ayarlarsınız, işte o zaman gönülleri fethedebilir ve hedefe varabilirsiniz. Fakat günümüz Müslümanlarının tavır ve davranışlarına bakacak olursak henüz böyle bir ufku yakalayamadıklarını görürüz.

Eğer Firavun’a ve ehl-i kitaba karşı kavl-i leyyinle gidilmesi gerekiyorsa, bizim kendi aramızda kullanacağımız dil ve üslubu beş-on defa gözden geçirmemiz gerekir. Kalb yıkmamalıyız. Çünkü o, beyt-i Hudâ’dır. Onu yıkma, Allah’ın evini yıkma demektir. Mü’minler mü’minlere karşı kalb yıkıcı değil, kalb yapıcı olmalıdırlar. Bunu da tavır ve davranışlarıyla iyi-kötü, acı-tatlı hemen her durumda sergilemelidirler ki inandırıcı olsunlar.

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki sözlerin yumuşak olması için öncelikle tabiatın ve genel ahvâlin yumuşak olması gerekir. Çünkü insan, tabiatı ve karakteri itibarıyla yumuşak olmazsa, düşünce ve beyanları da yumuşak olmaz. 

(Devamı haftaya…)

الجَرَّة المشروخة: سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِي ظِلِّه

Herkul | | العربية

   سؤال: ورد في أحد الأحاديث النبوية الشريفة الحديث عن سبعة أصناف من الناس سيستظلون بعرش الرحمن يوم القيامة؛ يوم لا ظلّ إلا ظلّه سبحانه وتعالى، فما هي الصفات المشتركة بينهم؟

   الجواب: ثمة عنصران مهمَّان جدًّا يُمكِّنان الإنسان من إحراز مستوًى في العبادة والوصول إلى القمم المستهدفة من خلقه، هما وفاؤه بعباداته وطاعاته مهما كان في الأمر من مشقة ، من ناحية، وابتعادُه عن الذنوب والمحرمات مهما كانت صعبة ، من ناحية أخرى؛ لأنه كلما كان العمل الذي يضطلع به العبد صعبًا، كلما زاد الثواب والمكافأة التي سيحصل عليها.. وبالمثل، إذا استطاع المرء تجنب الخطايا التي يصعب للغاية تجنُّبُها، قَدِر على الوصول إلى أعلى مراتب العبودية.. والنقطةُ اللافتة للانتباه في هذا الحديث المعني بالذكر والتي تعتبر قاسمًا مشتركًا هي حقيقةُ أن هذه الأصناف السبعة تنجز أعمالًا يصعب القيام بها بالنظر إلى بعض الخصائص الفطرية الكامنة في الإنسان والظروف المعيشية المحيطة به.

ونص الحديث المراد على النحو الآتي: عن أبي هريرة رضي الله عنه قالَ: قالَ رَسُولُ اللَّه ﷺ: “سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِي ظِلِّهِ، يَوْمَ لَا ظِلَّ إِلَّا ظِلُّهُ: الإِمَامُ العَادِلُ، وَشَابٌّ نَشَأَ فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ، وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِي المَسَاجِدِ، وَرَجُلَانِ تَحَابَّا فِي اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ، وَرَجُلٌ طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ، فَقَالَ: إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ، وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ، أَخْفَى حَتَّى لَا تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ، وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ[1].

والآن فلننظر عن كثبٍ وبالترتيب، إلى تلك الأصناف الواردة في هذا الحديث الشريف:

   1- الإمام العادل

ذكر سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم الإمام العادل على رأس من سيستظلّون بظلّ العرش، ويدخل ضمن هذا الإطار أيضًا جميع المسؤولين والإداريين؛ بدءًا من “القائم مقام” المسؤول عن إدارة أصغر قصبة وصولًا إلى رئيس الدولة المسؤول عن إدارة الدولة، وهكذا يفوز بهذه البشارة كلُّ مسؤول في مثل هذا الموضع، يسعى إلى إقامة العدالة بحذافيرها، ويتصرّف بحساسية بالغة وحذر شديدٍ لئلا يظلم أو يجور ولو على مثقال حبة من شعير.

من السهل إلى حد ما بالنسبة للأشخاص العاديين الذين لا يشاركون في أي مستوى من مستويات الإدارة أن يكونوا عادلين، ولكن كلما زادت المسؤوليات والالتزامات كلما أصبح من الأصعب مراعاة العدالة والحفاظ على الاستقامة، وعلى سبيل المثال: إذا كان من الصعب على منْ يتولى منصب عمدة قرية أن يكون أكثر عدلًا من أي شخص عادي؛ فإن مَنْ يكون مسؤولًا عن دولة كبيرة وفي موقع السلطان سيصعب عليه تحقيق العدالة؛ لأن من يحرزون مثل هذا الموقع يتمتعون بقوة وقدرة كبيرة، ويقف بجانبهم أناس يقولون دائمًا “فخامة الملك” احترامًا وخضوعًا، بالإضافة إلى ذلك، هناك جماهير غفيرة تصفق لهم ما إن يتفوهوا بكلمة، دون اعتبار إن كانت جيدة أو سيئة.

الحقيقة أنه من الصعب للغاية ألا يتجرع امرؤ في مثل هذا الموقع من سُمّ القوة، وألا ينجذب للتصفيق والتقدير، وألا يسيء استعمال الإمكانيات الواسعة التي بيده، وألا يبرح العدل والحقانية مع وجود كل هذه العوامل المُضلِّلة والمُفسدة، وهكذا فإن الإنسان الذي يتغلب على هذه الصعوبات، ولا يختلس حتى حبة شعيرٍ ليست له، ويستخدم جميعَ الإمكانيات والقوى والقدرات المستأمن عليها في سبيل خدمة أمته فحسب سوف يحظى بمزيد من المفاجآت الإلهية حين ينتقل إلى الحياة الآخرة. وبتعبير آخر كلما ارتفع مقام المرء ومنصبه كلما صعُب عليه الحفاظ على استقامته؛ والتغلبُ على هذه الصعوبة يرفعه بشكل عمودي إلى الكمال الإنساني.

   2- شاب نشأ في عبادة الله

وفقًا للآية الكريمة ﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ﴾ (سورة الذَّارِيَاتِ: 51/56) فإن الهدف الأساس من خلق البشر هو أن يعبدوا الله تعالى، وبحسب تفسير ابن عباس رضي الله عنهما لهذه الآية هو الوصول إلى معرفة الله. وبالتالي فإن الطريق إلى النجاح في الامتحان الدنيوي هو معرفة الله، والتعرف عليه، ومحبته، وعبادته حق العبادة. فلا شك أن هناك مجموعة من الصعوبات أمام النجاح في امتحان كهذا إذا ما وُضعت في الاعتبار العوامل التي قد تحيد بالإنسان عن الطريق المستقيم كالنفس والشيطان.

ومع أن هناك صعوبات يواجهها الجميع حتى يتمكنوا من عبادة الله بحقٍ، إلا أنه من الصعب جدًّا أن تكون هناك حياة تعبدية مثالية لا تشوبها شائبة في مرحلة الشباب التي تطوّقها تمامًا الأهواء والرغبات، لهذا السبب ذكر النبي صلى الله عليه وسلم أن الصنف الثاني الذي سيستظل بعد الإمام العادل بظل عرش الله، هم زمرة الشباب الذين أسلموا أنفسهم للعبادة، ونشؤوا وكبروا وبلغوا الكمال في دربها، ونظرًا لأنه يصعب للغاية على الشاب أن يتمرد على رغباته وإملاءاتها ويقول لها “لا”؛ فقد أُشيد في الحديث الشريف بالشباب الذين يتغلبون على هذه الصعوبة ويطيعون الله بدلًا من الهوى، وعليه فإن قدرة الشاب على قول “لا” للرغبات والمطالب المحرمة التي قد تطمع فيها أعضاء جسده كالعينين والأذنين واللسان؛ سترفعه إلى قمة الكمال الإنساني.

   3- رجل قلبه معلق بالمساجد

أما الصنف الثالث الذين ورد ذكرهم في الحديث فهم الذين تعلقت قلوبهم بالمساجد، تخيلوا شخصًا يأتي المسجد فيؤدي صلاته، ثم يخرج جسده الماديّ ويغادر، إلا أن قلبَه يظلّ في المسجد، وبينما هو في الخارج يبقى في انتظار الصلاة التالية على أحرِّ من الجمر؛ إذ لم تتمكن مفاتن الدنيا وهموم المعيشة، والحرص على كسب المال، وفكرة التلذّذ بمتع الدنيا من أن تجد لها مكانًا في قلبه.. بالعكس فحين يخرج من المسجد الذي تعبد فيه لله ربه يشعر وكأنه يختنق بثاني أوكسيد الكربون؛ ولذلك يبدأ في التطلع إلى طريق المسجد حتى يتنفس الأكسجين من جديد، فمثلًا حين يُصلي الظهر ويخرج من المسجد يقول في نفسه “ليت أذان العصر يُرفع فأُهرع إلى الجامع؛ ليتني أشعر مرة أخرى في وجداني بنداء المؤذن “الله أكبر”.

ويمكننا ربط هذا بذلك الحديث النبوي الشريف “مَنْ أَتَى فِرَاشَهُ وَهُوَ يَنْوِي أَنْ يَقُومَ يُصَلِّي مِنَ اللَّيْلِ فَغَلَبَتْهُ عَيْنَاهُ حَتَّى أَصْبَحَ كُتِبَ لَهُ مَا نَوَى وَكَانَ نَوْمُهُ صَدَقَةً عَلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ عَزَّ وَجَلَّ[2]، ففي مثل هذه الأحاديث يقول رسولنا صلى الله عليه وسلم إن أنفاس الإنسان الذي تعلّق قلبُه بعبادة الليل ستكتب له بمثابة التسبيح والذكر، وذلك لمجرد نيّته هذه فحسب.

ولا شك أن ارتباط الإنسان بالمساجد والعبادة إلى هذا الحد حال لا يتسنى الجميع أن يناله؛ ولذلك فإن من يستطيعون هذا يرتقون مباشرة إلى الله تعالى.

   4- المتحابون في الله

أما الزمرة الرابعة فهم الذين قال عنهم سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم “رَجُلَانِ تَحَابَّا فِي اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ”، والأصل أن “الحب في الله، والبغض في الله” أساسان مهمان في الدين، لكن هذا الأمر ليس يسيرًا ألبتة، فمن الصعوبة بمكان أن ينحّي المرءُ مصالحه وأذواقه ورغباته الشخصية ناحيةً، ويتحبب إلى أخيه ويتقرب ويتودّد إليه لأجل دينه وتديّنه وإيمانه وقربه من ربه وخدمته لدينه وأمَّته.

ولكن أليس ما نشعر به من حب عميق في نفوسنا تجاه رسول الله صلى الله عليه وسلم والخلفاء الراشدين وغيرهم من الصحابة الكرام رضوان الله عليهم جميعًا، وتشوفنا لأن نكون بجوارهم، سببُه الأساس هو نيل رضا الله سبحانه؟! وبتعبير أكثر وضوحًا: ألسنا نحبّهم بسبب الرسالة الإلهية التي حملوها إلينا، وقربِهم من الله عز وجل، ولأنهم مثّلوا في أنفسهم أوّلًا جماليّات الإسلام الحقيقية على وجهها الأكمل، واضطلعوا ببطولات حقيقيّة من أجل دينهم؟! لقد أظهر هؤلاء تفوُّقًا فريدًا وعاليًا في مسألة تمثيل الدين ومعايشته حتى إن كل الموازين الدنيوية لتعجز عن وزن وتقدير ذلك، بل إنني أظن أنه لو وضعت أعمالهم وفضائلهم تلك على الميزان في الآخرة لما تحمل الميزان وخرَّ من عِظم وثِقل أعمالهم.

وبجانب هذا النوع من الحب توجد أيضًا علاقات تقوم على المنفعة الدنيوية والمصلحة الشخصية، وفي سبيل تلك المصلحة يكون أحد الطرفين للآخر بمثابة ذيل أينما حلوا أو ارتحلوا، فأحيانًا تجدهم يلتفون حولهم وكأنهم حراس أو ندماء، وأحيانًا يتملّقونهم، وأحيانًا أخرى يتسابقون من أجل ستر وإخفاء عيوبهم، ومع أنهم يظهرون لهم الحب والوداد إلا أنهم في الأصل لا يحبون إلا منفعتهم ولا يجرون إلا وراء مصلحتهم.. ومثل هذه العلاقات المنفعية لا يُبتغى بها مرضاة الحق سبحانه وتعالى.

فالمتحابون في الله الذين تقوم علاقتهم على رضا الحق سبحانه، لا يتملقون ولكن يحبون الخير لبعضهم البعض؛ وما يرونه من قصور وأخطاء عند بعضهم لا يتحرَّجون من قوله، ويجذب بعضهم بعضًا دائمًا إلى الاستقامة، بل إن عتابهم وانكسار قلوبهم من بعضهم البعض يكون في الله أيضًا، وفي سبيل الحيلولة دون أن يقع أحد أصدقائهم في الظلم أو الخطإ، فإن من أعظم العوامل التي تُدخِل المرء في ظل عرش الرحمن يوم القيامة يوم لا ظل إلا ظله هو: التحابّ في الله دون التشوّف إلى أي مصلحةٍ دنيوية، وقيام هذه العلاقة واستمراريتها على أساس رضا الله سبحانه وتعالى فحسب.

   5- أبطال العفة

الصنف الخامس الذي أخبرنا به النبي صلى الله عليه وسلم بأنه سيستظل بظل عرش الله يوم القيامة هو الشخص العفيف الذي إذا “طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ، فَقَالَ: إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ”، ولا شك أن صبر الإنسان في تلك الحال وضبطَه لرغباته وغرائزه يُعَدّ أمرًا في غاية الصعوبة، ولذلك فإن نجاح الشخص في ذلك الموقف الصعب يجعله يرتقي إلى عرش الكمالات الإنسانية.

ويُروَى في هذا الصدد: أنه كان في زمن عمر بن الخطاب رضي الله عنه شاب متعبد قد لزم المسجد، وكان عمر به معجبًا، وكان له أب شيخ كبير، فكان إذا صلى العتمة انصرف إلى أبيه، وكان طريقه على باب امرأة فافتتنت به، فكانت تنصب نفسها له على طريقه، فمر بها ذات ليلة، فما زالت تغويه حتى تبعها، فلما أتى الباب دخلت، وذهب يدخل فذكر الله عز وجل، وجلي عنه، ومثلت هذه الآية على لسانه: ﴿إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/201)، فخر الفتى مغشيًّا عليه، فدعت المرأة جارية لها فتعاونتا عليه، فحملتاه إلى بابه، واحتبس على أبيه فخرج أبوه يطلبه، فإذا به على الباب مغشيًّا عليه، فدعا بعض أهله، فحملوه فأدخلوه، فما أفاق حتى ذهب من الليل ما شاء الله عز وجل، فقال له أبوه: يا بني ما لك؟ قال: خير، قال: فإني أسألك، قال: فأخبَرَ بالأمر، قال: أي بنيّ، وأيّ آية قرأتَ؟ فقرآ الآية التي كان قرأَ، فخرّ مغشيًّا عليه، فحركوه فإذا هو ميت، فغسلوه وأخرجوه ودفنوه ليلًا، فلما أصبحوا رُفع ذلك إلى عمر رضي الله عنه، فجاء عمر إلى أبيه فعزاه به، وقال: ألا آذنتني؟ قال: يا أمير المؤمنين كان الليل، قال: فقال عمر: فاذهبوا بنا إلى قبره، قال: فأتى عمر ومن معه القبر فقال عمر: “يا فلان ﴿وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ﴾ (سورة الرَّحْمَنِ: 55/46)، فأجابه الفتى من داخل القبر: “يا عمر قد أعطانيهما ربي عز وجل في الجنة مرتين”[3].

   6- أبطال الإنفاق في سبيل الله

ويشخّص الحديثُ حالةً دقيقةً وصعبةً أخرى فيقول: “وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ، أَخْفَى حَتَّى لاَ تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ”، والأصل أن المسألة هنا يكتنفها تشبيهٌ مهمّ يشير إلى أهمية القيام بأعمال الخير في السرّ والكتمان، فإذا روعي هذا الأمر فسيظل الشخص بعيدًا عن أدنى أشكال الرياء والسمعة، كما سيجنِّب المتصدَّق عليه الشعور بالخزي والحرج، فضلًا عن أن الشخص المتصدِّق سيظل محتفِظًا بإخلاصه، دون أن تشوبه أيّة شائبة.

وتأثرًا بهذا الحديث وغيره من الأحاديث ظهر في عهد الدولة العثمانية ما يُسمّى بـ”أحجار الصدقة”[4]، وكانت عبارة عن أعمدة حجرية يترك فيها المتصدِّق بعض الصدقة من النقود، حتى يأتي المحتاجُ ويأخذ منها قدر حاجته، وإنّ إقامة مثل هذا النظام ليدل على مدى استقامة المجتمع في ذلك الوقت، وخلوّه من جرائم السرقة والغصب والابتزاز.

أما عكس ذلك فهو التصدق على المحتاجين أمام أعين الجميع، عندها لا يَسلم المحتاج من المنّ والأذى، والتعرض للهمز واللمز من هؤلاء وأولئك؛ لأن مقصد هؤلاء المجاهرين بالصدقات هو الظهور أمام الناس بمظهر الكريم المحب للخير، ونيل التقدير والتصفيق والتهليل من قِبل المجتمع، يقول الله تعالى مشيرًا إلى هؤلاء ﴿قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/263).

   7- الخشيةُ حدّ البكاء

وينتهي الحديث بـ”رَجُل ذَكَرَ اللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ”، والحقيقة أن الإنسان إذا انزوى إلى مكان لا يراه فيه أحد، ووضع رأسه على الأرض ساجدًا لله تعالى في ظلمة الليل مثلًا متذكرًا موقعَه ومكانه من الطاعة، ومتفكرًا في موقفه أمام الحق سبحانه، ومتأملًا في عظمةِ الله جل جلاله وصغرِه أمام تلك العظمة الإلهية ففاضت عيناه بالدموع إثر ذلك؛ فلا جرَمَ أن هذا من أعظم الأعمال التي يرفع الله سبحانه بها عباده إلى الأعلى مباشرة. 

والواقع أن كل الأمور التي ورد ذكرها في الحديث هي أمورٌ شاقّة وصعبةٌ لا يوفّق إليها كثيرٌ من الناس؛ حيث تحتاج إلى الصبر والتحمل والعزيمة والثبات، فمن ينجح في اجتياز تلك المصاعب والعقبات، يكون مظهرًا للكثير من الألطاف الإلهية.. ويمكن قياس أعمال الخير الأخرى على تلك الأعمال بجامع العلّة، فكل العبادات والطاعات التي يقوم بها الشخص يمكن تقييمها وفقًا لهذا المعيار، بناءً على ذلك فمَن يقوم بالأعمال الشاقّة، أو مَن يظلّ مبتعدًا عن المحرمات التي يسهل الوقوع فيها ويصعب الاحتراز منها؛ سيحرز مرتبة عظيمة عند الحق تعالى فينال من النعيم ما لا عين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر.

نسأل الله أن يقوِّي ويوفِّق جميع المؤمنين لا سيما الأجيال الخادمة للدين إلى تجاوز الصعاب وتحقيق تلك المرتبة العالية، فإن هؤلاء سيقومون -بمشيئة الله- بما أنيط بهم من أعمال شاقة، وسيتحلون بأسمى درجات الصبر والصمود أمام المنكرات والشرور، وعندها سينالون شرف الدخول في ظل عرش الله عز وجل، وسيسعدون بالألطاف الإلهية التي لا حصر لها.

***

[1] صحيح البخاري، الأذان، 36؛ صحيح مسلم، الزكاة، 91.

[2] سنن النسائي، قيام الليل، 63؛ سنن ابن ماجه، إقامة الصلاة، 177.

[3] ابن عساكر: تاريخ دمشق، 45/450، البيهقي: شعب الإيمان، 1/468.

 [4]أحجار الصدقة: عمود متوسط الطول من الحجر الرخام مجوف من أعلاه لوضع النقود وفي أحد جوانبه توجد فتحة لاستخراج النقود. وهكذا لم يكن يلتقي المتصدق بمن تصدق عليه.

Kırık Testi: ARŞIN ALTINDA GÖLGELENECEK YEDİ ZÜMRE

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir hadis-i şerifte hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın altında gölgelenecek yedi zümreden bahsediliyor. Bunların ortak özellikleri nelerdir?

   Cevap: İnsanın kullukta seviye kazanmasını ve yaratılışıyla hedeflenen zirvelere ulaşmasını sağlayan en önemli iki şey, bir taraftan, ne kadar zor gelirse gelsin ibadet u taatlerini ifa etmesi, diğer yandan da yine ne kadar zor gelirse gelsin günah ve haramlardan uzak durmasıdır. Zira bir ameli ifa etmek ne kadar zorsa, insanın elde edeceği sevap ve mükâfat da o kadar fazla olacaktır. Aynı şekilde bir insan, uzak durulması çok zor olan günahlardan sakındığı takdirde, kulluğun zirvelerine ulaşması mümkün olacaktır. Mezkur hadiste ortak bir özellik olarak dikkat çeken husus, insanın sahip olduğu bir kısım fıtrî özellikler ve içinde bulunduğu şartlar itibarıyla yerine getirmesi çok zor olan amellerin, bu yedi zümre tarafından ifa edilmesidir.

Söz konusu hadis şu şekildedir: “Cenâb-ı Hak, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde şu yedi grup insanı arşının gölgesinde gölgelendirecektir: Adaletli idareci, Rabbine ibadet neşvesiyle yetişen genç, kalbi mescitlere bağlı adam, birbirini Allah için sevip bir araya gelmeleri de ayrılmaları da Allah için olan iki insan, güzel ve asil bir kadının gayrimeşru isteğini ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek reddeden adam, Allah yolunda yaptığı infakı, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek ölçüde gizli yapan kimse ve tek başınayken Allah’ı zikredip gözleri yaşlarla dolan kimse.” (Buharî, ezan 36; Müslim zekât 91)

Şimdi hadis-i şerifte zikredilen bu zümrelere sırasıyla yakından bakalım:

   1- Adaletli İdareci

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) arşın gölgesinde gölgelenecek kimselerin başında adaletli idareciyi saymıştır. Küçük bir kasabanın yönetiminden sorumlu olan bir kaymakamdan devletin yönetiminden sorumlu bir devlet başkanına kadar bütün idareci ve yöneticileri bu kapsamda düşünebiliriz. İşte böyle bir konumda bulunan, kılı kırk yararcasına adaleti tesis etmeye çalışan ve tek bir arpa tanesi kadar dahi olsa zulüm ve haksızlık irtikâp etmeme adına çok hassas davranan idareci hadisin müjdesine nail olacaktır.

Yönetimin herhangi bir basamağında yer almayan sıradan insanların adil olması belli ölçüde kolaydır. Fakat sorumluluk ve mesuliyetler arttıkça adaleti gözetmek ve istikameti korumak da zorlaşacaktır. Mesela bir köyde muhtarlık yapan bir kişinin sıradan bir insana göre adil olması daha zor olacağı gibi bir Yavuz veya Kanunî’nin konumunda bulunan ve koca bir devletten sorumlu olan bir insanın adaletli olması çok daha zor olacaktır. Çünkü böyle bir konumu ihraz eden kimseler büyük bir güç ve kuvvete sahiptirler. Onların yanında sürekli “hünkârım” deyip el pençe divan duran insanlar vardır. Ayrıca bir söz söylediklerinde iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın alkış tufanı koparacak yığınlar da onların gözünün içine bakmaktadırlar.

İşte böyle bir konumda bulunan bir insanın güç zehirlenmesi yaşamaması, takdir ve alkışların cazibesine kapılmaması, elinde tuttuğu geniş imkânları suiistimal etmemesi; bütün bu saptırıcı ve yoldan çıkarıcı faktörlere rağmen adalet ve hakkaniyetten ayrılmaması hakikaten çok zordur. İşte bu zoru başarmış, kendisine ait olmayan bir arpa danesini dahi zimmetine geçirmeyen ve kendisine emanet edilen bütün imkânları, güç ve kuvveti sadece milletine hizmet etme istikametinde kullanan bir insan öbür tarafa gittiği zaman Allah’ın ekstradan sürprizleriyle karşılaşacaktır. Farklı bir ifadeyle insanın makam ve mansıbı yükseldikçe istikametini koruması da zorlaşacak; bu zoru başarma da onu dikey olarak insanî kemalâta yükseltecektir.

   2- İbadet Aşığı Genç

Kur’ân’ın, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben, insanları ve cinleri yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) âyet-i kerimesine göre insanların asıl yaratılış gayeleri, Allah’a kullukta bulunmaktır. İbn Abbas’ın tefsiriyle Allah marifetine ulaşmaktır. Dolayısıyla dünya imtihanını kazanmanın yolu Allah’ı bilme, tanıma, sevme ve O’na hakkıyla kullukta bulunmaktan geçer. Hiç şüphesiz nefis ve şeytan gibi insanı yoldan çıkarabilecek bir kısım faktörler göz önüne alınacak olursa böyle bir imtihanı kazanmanın bir kısım zorluklarının olduğu anlaşılacaktır.

Allah’a hakkıyla kul olabilmenin herkes için bir kısım zorlukları bulunsa da heves ve arzuların dört bir yandan insanı kuşattığı gençlik döneminde arızasız ve kusursuz bir ibadet hayatının yaşanması gerçekten çok zordur. İşte bu sebepledir ki Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), adaletli idareciden sonra arşın gölgesinde gölgelenecek ikinci zümrenin kendini ibadete vermiş, kulluk yolunda büyümüş, boy atmış ve kemale ermiş gençlerden oluştuğunu ifade buyurmuştur. Bir gencin, nefsinin heva ve heveslerine başkaldırması ve onların dayatmalarına “hayır” diyebilmesi çok zor olduğu için, bu zoru başaran ve heva yerine hüdaya uyan gençler hadis-i şerifte methedilmiştir. Demek ki bir gencin göz, kulak ve dil gibi organlarının haram istikametindeki arzu ve taleplerine “hayır” diyebilmesi, onu, kemâlât-ı insaniyenin zirvesine yükseltecektir.

   3- Kalbi Mescitlere Bağlı Kimse

Hadiste üçüncü zümre olarak kalbi mescitlere bağlı olan kimseler zikredilmiştir. Öyle birini düşünün ki mescide gelip namazını kılıyor fakat mescitten çıkarken gönlü orada kalıyor. Dört gözle bir sonraki namaz vaktini beklemeye koyuluyor. Dünyanın cazibedar güzellikleri, maişet derdi, mal kazanma hırsı, hayatın lezzetlerinden kâm alma düşüncesi onun gönlünde yer bulamıyor. Bilâkis o, Rabbine kullukta bulunduğu mescitten ayrılıp dışarı çıktığı anda âdeta karbondioksite boğuluyor. Dolayısıyla da yeniden oksijen soluklama adına mescide dönmenin yolunu gözlemeye başlıyor. Mesela o, öğleyi kılıp çıktığında, “Hele bir ikindi ezanı okunsa da camiye koşsam; müezzinin ‘Allahu Ekber’ nidasını bir kere daha vicdanımda duysam.” demeye başlıyor.

Bunu Efendimiz’in şu hadisiyle de irtibatlandırabilirsiniz: مَنْ أَتَى فِرَاشَهُ وَهُوَ يَنْوِي أَنْ يَقُومَ يُصَلِّي مِنَ اللَّيْلِ فَغَلَبَتْهُ عَيْنَاهُ حَتَّى أَصْبَحَ كُتِبَ لَهُ مَا نَوَى وَكَانَ نَوْمُهُ صَدَقَةً عَلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ عَزَّ وَجَلَّ “Gece ibadete niyet ettikten sonra sabaha kadar uyuyup kalana, niyeti sebebiyle gece ibadet etmiş gibi sevap yazılır. Onun uykusu da Allah tarafından kendisi için sadaka kabul edilir.” (Nesai, kıyâmu’l-leyl 63; İbn Mâce, ikâmetü’s-salâ 177) Bu hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalbi gece ibadetine bağlı olan bir insanın sırf bu niyetinden dolayı bile âdeta soluklarının tespih olacağını ifade buyuruyor.

Hiç şüphesiz bir insanın bu ölçüde mescitlere ve ibadete bağlanması, herkesin nail olamayacağı bir haldir. Dolayısıyla buna güç yetirebilenler de dikey olarak Allah’a yükseleceklerdir.

   4- Allah İçin Birbirlerini Sevenler

Efendimiz’in hadiste ifade buyurduğu dördüncü zümre ise birbirini Allah için seven, bir araya gelmelerini ve ayrılmalarını O’nun rızasına bağlayan insanlardır. Esasında “Allah için sevme ve Allah için buğz etme” dinde önemli bir esastır. Fakat bu hiç de kolay değildir. Bir kişinin kendi çıkarlarını, zevklerini, isteklerini bir kenara bırakarak, başka bir insanı sırf dininden, diyanetinden, imanından, Allah’a yakın olmasından, dini ve milleti adına faydalı hizmetler yapmasından ötürü sevmesi ve ona alaka göstermesi hakikaten zordur.

Esasında bizim başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, O’nun Raşit Halifelerine ve diğer sahabe-i kirama karşı derince bir muhabbet beslememizin, onların yanında yer almak istememizin sebebi de Allah rızası değil midir? Daha açık bir ifadeyle bize sundukları ilâhî mesajdan, Allah’a yakınlıklarından, İslâm’ın güzelliklerini şahıslarında kusursuzca temsil ettiklerinden ve dinleri uğruna ciddi kahramanlıklar ortaya koyduklarından ötürü onları sevmiyor muyuz? Onların dinlerini yaşama ve temsil etme noktasındaki üstünlükleri ve güzellikleri, dünyadaki hiçbir kantarla tartılamaz. Hatta zannediyorum ahiretteki mizan bile onların faziletlerini tartamaz, kırılır.

Böyle bir sevginin yanında bir de dünyevî menfaatler için kurulan birliktelikler vardır. Bu tür insanların birbirine karşı alaka duymalarının sebebi, elde edecekleri çıkarlarıdır. Bu çıkarları uğruna bazı kişilerin yanından ayrılmazlar. Adeta bir “kuyruk” gibi sürekli onların yanında dolaşırlar. Yeri gelir, onun etrafında bir mabeyn-i hümayun oluştururlar. Yeri gelir, dalkavukluk yaparlar. Yeri gelir, onun hata ve kusurlarını örtebilme adına birbiriyle yarışa girerler. Arkasından gittikleri zatı seviyor gibi görünseler de onların asıl sevdikleri kendi menfaatleridir. Bu tür sevgi ve alakaların hiçbirisi Allah için değildir.

Birbirini Allah için seven, O’nun rızasını gözeterek ilişkilerini sürdüren insanlar birbirlerine dalkavukluk değil hayırhahlık yaparlar. Birbirlerinde gördükleri hata ve kusurları çok rahatlıkla söyleyebilirler. Sürekli birbirlerini istikamete çağırırlar. Onların birbirlerine kırılmaları ve gönül koymaları bile Allah içindir; arkadaşını bir zulümden veya yanlıştan alıkoymaya matuftur. İşte hiçbir dünyevî hesaba bağlı olmaksızın iki kişinin birbirini bu ölçüde sevebilmesi ve ilişkilerini de yine O’nun rızası istikametinde sürdürebilmesi, başka hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde onları arşın gölgesine çekecek çok değerli bir ameldir.

   5- İffet Kahramanları

Beşinci olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), cemali ve aynı zamanda nesebi, makamı veya malî imkânları itibarıyla insanların dikkatini çekecek durumdaki bir kadın tarafından bir kötülüğe çağrıldığında “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek onun teklifini reddedebilen iffet sahibi kişinin de o gölgeden istifade edeceğini ifade buyurmuştur. Şüphesiz böyle bir durumda sabredip, arzu ve hevesleri dizginleyebilmek de çok zordur. Dolayısıyla bu zoru başarma da kişiyi dikey olarak arş-ı kemalat-ı insaniyeye çıkaracaktır.

Konuyla ilgili Hz. Ömer döneminde yaşanmış şöyle bir hâdise nakledilir: Mescidin müdavimlerinden olan ve namazlarını her zaman en ön safta kılan bir genç vardır. Onun sürekli geçtiği sokakta oturan bir kadın onu gözüne kestirir. Bir gün bir yolunu bulup onu içeriye çağırır. Genç içeriye girdiğinde olumsuz bir teklifle karşı karşıya kalır. Tam o esnada birdenbire diline şu âyet-i kerime geliverir: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’raf sûresi, 7/201) Bunun üzerine kalbi dayanamaz ve oracıkta ruhunu Allah’a teslim eder.

Genç, bir başkasının evinde vefat ettiği için sahabe-i kiram Hz. Ömer’e haber vermeden götürüp hemen onu defnederler. Hz. Ömer gibi yüksek ferasetli bir insanın onun yokluğunu fark etmemesi mümkün değildir. Bu sebeple onu cemaat arasında göremeyince, “Falan nerede?” diye sorar. Sahabe de olup biteni anlatır. Bunun üzerine Hz. Ömer gencin mezarının başına gider ve وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Allah’ın huzuruna çıkacağından tir tir titreyen kimseye iki cennet vardır.” (Rahmân sûresi, 55/46) âyetini okur. Tam o sırada birdenbire mezardan yükselen şu sesle ortalık lerzeye gelir: “Rabbim bana onun iki katını verdi.” (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 45/450; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/468)

   6- İnfak Kahramanları

Hadiste zikredilen diğer zor bir mesele de sağ elin verdiğinin sol el, sol elin verdiğinin de sağ el tarafından bilinmeyecek ölçüde sadakaların gizlenmesidir. Esasen burada bir teşbih (benzetme) söz konusudur. Bu teşbihle hayr u hasenatın hiç kimseye duyurmadan yapılmasının önemine işaret edilmektedir. Zira buna dikkat edildiği takdirde bir taraftan riya ve süm’anın en küçüğünden bile uzak kalınmış, diğer yandan da sadaka verilen kimseler minnet altında bırakılmamış olacaktır. Ayrıca ihlas da zedelenmeyecektir.

Bilindiği üzere Osmanlı’da bu gibi hadislerin de işaretiyle sadaka taşları ortaya çıkmıştır. İnsanlar yapacağı yardım ve bağışları oraya götürüp bırakmışlar; ihtiyaç sahipleri de ihtiyacı ölçüsünde bunlardan istifade etmiştir. Böyle bir sistemin kurulabilmesi esasen toplumun ne ölçüde müstakim olduğunu; hırsızlık, gasp ve kapkaççılık gibi suçların o toplumda yer bulamadığını da göstermektedir.

Bunun zıddı ise muhtaçlara göstere göstere yardım etme, yaptığı yardımları bazen bir sözle bazen de bir gülümsemeyle de olsa başa kakmadır. Zira bu tür insanların maksadı, başkaları tarafından cömert ve yardımsever olarak bilinmek, takdir ve alkış toplamaktır. Kur’ân-ı Kerim, قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ “Bir tatlı söz ve bir kusur bağışlama, peşinden incitme gelen sadakadan çok daha iyidir.” (Bakara sûresi, 2/263) şeklindeki ifadeleriyle bu tür kimseleri yermiştir.

   7- Allah İçin Gözyaşı Döken Kimse

Hadiste son olarak tek başına kaldığı zamanlarda gözyaşlarıyla Allah’ı zikreden kimse zikredilmiştir. Gerçekten bir insanın, kimsenin olmadığı yerlerde, mesela gece karanlığında başını yere koyması, konumunu hatırlaması, Allah karşısındaki durumunu tefekkür etmesi, Allah’ın azametini ve kendi küçüklüğünü düşünmesi ve arkasından gözyaşlarıyla boşalması onu dikey olarak Allah’a yükseltecek amellerden bir diğeridir.

Buraya kadar zikredilen hususların bütünü, herkesin muvaffak olamadığı, sabır, tahammül, azim ve kararlılık isteyen zor şeylerdir. Dolayısıyla bu zorları başarabilenler Allah katında ekstradan lütuflara mazhar olacaklardır. Daha başka ameller de bunlara kıyas edilebilir. Allah yolunda yapılan bütün ibadet u taatler böyle temel bir esasa oturtarak değerlendirilebilir. Buna göre çok zor olan amelleri yapan veya uzak durulması çok zor olan haramlardan kaçınan bir insan gözün görmediği, kulağın duymadığı ve insan tahayyüllerini aşkın bir kısım mertebeleri ihraz edecektir.

Allah bütün mü’minlere, özellikle de dine hizmet edecek nesillere bu zorları başarabilme güç ve imkânı bahşetsin! İnşallah onlar, yapmaları gerekli olan zor işlere tahammül eder ve kötülükler karşısında da dişlerini sıkıp sabrederler. Böylece arşın gölgesi altında gölgelenme şerefine nail olur, Allah’ın ekstradan lütuflarıyla mesud olurlar.

الجَرَّة المشروخة: التعمّق في العبودية

Herkul | | العربية

   سؤال: ما الأمور التي ينبغي للمؤمن مراعاتها حتى يبلغ الكمالَ في العبودية لله تعالى؟

   الجواب: يجب على المؤمن أن يستفرغ جهده في سبيل التوجه إلى الله والتعمق في العبودية، وأن يبذل طاقته من أجل إعلام الناس بالقيم التي يؤمن بها؛ وذلك أهم وأعظم الغايات. أجل، لا بد أن يتمثّل العبد هذا النمط من العبودية لربه، ويفرّغ نفسه لمثل هذه العبادة؛ حتى إذا ما رآه أحدهم قال: “يبدو أن هذا الشخص لا يُشغِل نفسه إلا بالعبودية”، وإذا اطّلعت عليه الملائكة أخذَتْها الدهشة والحيرة من عمق عبوديّته لربه، فَتَرمُقه بمشاعر الغبطة والتقدير قائلة: “سبحان الله! كيف لهذا البشر المستودَع بالغرائز والشهوات أن يجتاز هذه الملمات، ويسيح في أفق الروح؟

وعلى نفس الشاكلة يجب على المؤمن أن يكرّس نفسه لخدمة الإيمان والقرآن حتى إذا ما نظر إليه أحدٌ من الخارج قال: “من المحتمل أن هذا الشخص لا يعرف شيئًا سوى الخدمة”، وإذا ما رأى الآخرون همتَه وسعيَه وعزمَه على استغلال كل إمكانياته لإعلاء كلمة الله، وأن تسترد أمته موقعها اللائق بها في التوازن العالمي حسبوا أنه مجنون، والواقع أنه إن لم تلتصق به هذه الصفة بسبب وعيه الديني وتعمّقه في معايشة الإسلام فمن الصعب أن نقول إنه قد وصل إلى الكمال في الإيمان.

باختصار يجب عليه أن يكون مثل الصحابة الأجلاء رضوان الله عليهم أجمعين؛ فمن رآهم وصفهم بقوله: “رهبانٌ بالليل فرسانٌ بالنهار”؛ بمعنى أنهم كانوا يقضون ليلَهم في العبادة والطاعة مثل الرهبان الذين وهبوا أنفسهم للعبادة في الأديرة، ويظلّون حتى الصباح يئنّون ويسبّحون ربهم كتسبيح داود عليه السلام دون كللٍ أو مللٍ، أما في النهار فإنهم يجوبون الديار وهم يمتطون صهوة جيادهم في سبيل إعلاء كلمة الله، وكذلك يجب أن يكون حال المؤمن، يبذل وسعه في الجهتين، وأيًّا كانت الجهة التي يراه الناس فيها فعليه أن يثير إعجابهم وتقديرهم بعمق أحواله وتصرفاته.

   أعظم دليل مبشِّر لما سيمنحه الله لاحقًا

والواقع أن نجاح الإنسان في مهمّة إعلاء كلمة الله منوطٌ بتعمّقه في العبودية؛ بعبارة أخرى: إن انفتاح صدور مخاطبيكم لكم عن آخرها يتناسب طرديًّا مع انفتاح وجدانكم لربكم جل وعلا، فبقدر توجّهكم إلى الحق تعالى يتوجه الناس إليكم، وإن لم يكن اليوم فغدًا.

قد تقع بعض الإخفاقات اليوم، وتتعرضون للمصائب ابتلاءً من ربكم وتطهيرًا لكم، فالصحابة رضوان الله عليهم وهم الصفوة قد تعرضوا لمثل هذه الابتلاءات الشديدة فصبروا، فمن لم يَبلغ الاستقامة الكاملة في داخله اندثر؛ ولم يثبت إلا الأصفياء فيهم الذين حافظوا على موقعهم ووضعهم كأفراد في هذا المجتمع الزكي الفريد، ولهذا فمن المهم أن نحافظ على استقامتنا ونعزز علاقَتنا بربنا سبحانه وتعالى، فإذا استطعنا الحفاظ على عمقنا في العبودية فإن الله تعالى اليوم أو غدًا سيوجِّه القلوب من جديد إلينا ويوطِّن حبنا في قلوب الخلائق.

لقد هاجر رجال الخدمة إلى كل ربوع العالم، ورغم وجود بعض التقصير لديهم فإنهم لاقوا قبولًا حسنًا في الأماكن التي رحلوا إليها، ووضع الله حبهم في قلوب الخلائق، وهذا أعظم برهان على ما سيمنحه الله من عطايا لاحقًا. أجل، لم ير هؤلاء حيثما رحلوا أيّ ردٍّ معاكس حتى اليوم، فإذا ما وقعت بعض المشاكل البسيطة فهذا لا محالة إنما ينشأ عن خطإ أسلوبنا ومنهجنا في التعامل مع الآخرين، أو عن نسبة هذه النجاحات إلى أنفسنا؛ وعلى ذلك إن لم نخلّ بعهدنا الذي قطعناه مع ربنا، وتوجهنا إليه بكل كياننا فلا بد أنه إن شاء الله سيزيد من نعمه وإحساناته لنا ويديمها علينا.

ما ذكرناه حتى الآن هو جانبٌ من المسألة، أما الجانب الآخر فهو: مهما تعمقَ الإنسانُ في عبادته لربه، ونذر نفسه لخدمة دينه فعليه ألا يقنع بما يعمله، وأن يطلب المزيد على الدوام قائلًا: “هل من مزيد؟”، وبدهيٌّ أن الإنسان لو أخذ بعين الاعتبار النعم التي يملكها في الدنيا فضلًا عن الألطاف الأخروية فسيستقلّ العبادات التي يتوجه بها إلى ربه ويقتنع أكثر أنها غير كافية، فعلى سبيل المثال: لقد خلق الله تعالى الإنسان من العدم ثم سوّاه وجعله بشرًا سويًّا، ثم أنعم عليه بالاصطفاف خلف مفخرة الإنسانية سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم، فكل هذا وغيره نعمٌ عظيمةٌ لا يستطيع العبدُ أن يؤدّي حقّها.

   أبطال التوبة والإنابة والأوبة

من جانب آخر على المؤمن أن يتوجه إلى الله بالتوسل والتضرع مستشعرًا الندم من أعماق قلبه على أبسط الأخطاء التي ارتكبها في حقه سبحانه وتعالى، فإذا ما رفع يديه إلى السماء بالتوبة والاستغفار أو وضع جبهته على الأرض ساجدًا بَدَا وكأنه يحمل آثام البشرية بأسرها.

ولا ريب أن أعظم مرشد لنا في هذا الأمر هو المرشد الأكمل وقدوة العالمين سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم، فقد كان يستغفر الله ويتوب إليه في اليوم أكثر سبعين مرة، ولكن يا تُرى هل كان ذلك بسبب ذنبٍ اقترفه؟ حاشا لله! فهذا الظن يُفضي بالإنسان إلى الشكّ وعدم اليقين.. لقد كان صلى الله عليه وسلم يقوم بما تتطلبه عبوديته من جانب، ويدعو إلى ما تقتضيه دعوته وإرشاده من جانب آخر، وكان باستغفاره ودعائه كأنما يخاطب أمّته قائلًا: “أيها المسلمون! استغفروا الله وتوبوا إليه على كل ذنب اقترفتموه عمدًا أو خطأً أو سهوًا، وابكوا وتحسّروا وتوبوا إلى ربكم على كل الأفكار البغيضة التي لوَّثت أخيلتكم وتصوراتكم وعزائمكم ونواياكم”.

فمن أهم الخصال التي يتّسم بها المؤمن أن ينسَى كلّ خيرٍ فعله، ويتذكر دائمًا أدنى خطإ ارتكبه. أجل، مهما تعمّق المؤمن في عبوديته، ومهما استفرغ طاقته في سبيل تبليغ الدين إلى الصدور المتعطشة، ومهما قدم من خير لتلبية حوائج الناس المادية والمعنوية فعليه ألا يقنع بذلك وأن يتناساه، حتى لا يُداخله الكِبر والغرور.

وحتى لو تذكر ذنبًا صغيرًا اقترفه قبل خمسين عامًا فعليه أن يتلوّى ندمًا واضطرابًا وكأنه قد أتى بهذا الذنب حديثًا ويقول في نفسه: “كيف تلطخَت يداي بمثل هذه اللوثيات مع أن الله تعالى قد وضع لنا مبادئ إلهية تنير طريقنا حتى لا نحيد عن الطريق المستقيم، وجعلها لنا شريعة ومنهاجًا”، وفي كل مرة يتذكر فيها الذنب يستغفر الله من ذنبه مرة أخرى، وينزل بمطرقة التوبة والاستغفار على رأس كل خطأ وذنب اقترفه، حتى لا تدنُ الذنوب من حِماه مرة أخرى.

إن ما يليق بالمؤمن الحقيقي هو أن يستصغر مزاياه ونجاحاته كلما كبرت وأن يهوِّل من شأن أبسط خطاياه وذنوبه كلما صغرت.. أجل، عليه أن يهوّل من حجم انحرافاته الصغيرة والكبيرة كالنظر إلى الحرام أو الاستماع إلى الحرام، أو النطق بالفحش من الكلام، أو المشي إلى الحرام، أو مدّ الأيدي إلى الحرام، أو تلوث العقل بالأفكار البذيئة؛ كل هذه الانحرافات على المؤمن أن يهوّل من شأنها وينقصم ظهره وينحني صلبه أمامها، ويقول كما قال الشاعر:

لو وزنني بهذه الذنوب الديّانُ

لانكسر في أرض المحشر الميزانُ

فالمؤمن الذي يعيش حياته بهذا الميزان الحساس سيعيش دائمًا في جوٍّ من المشاعر الروحية العالية، ومَن يداوم على التوبة والاستغفار، ستكون مشاعره في غاية التيقّظ والتنبه تجاه كل الأمور المنهي عنها، أما مشاعر التأنيب ومحاسبة النفس فستكون بمثابة الخندق الحاجز بينه وبين المحرمات، لتتشكل لديه مناعة مسبقة تجاه المعاصي، وإذا حدث العكس ولم يلتزم الشخص بهذه الدرجة من التيقّظ تجاه المحرمات، وتساهل قائلًا: “ماذا يمكن أن يحدث من ارتكاب هذا الأمر الصغير؟!”؛ فسيتطور الأمر ومع مرور الوقت ستصبح هذه الصغائر المجمعة ضخمةً كالجبال وسيصيبه وبالها.

وإذا نظرنا إلى حال عظماء الناس لوجدناهم دائمًا ساروا على طريق الاستقامة هذا، وسيدنا على رضي الله عنه أحد هؤلاء يقول بصوت يملؤه الأنين والتضرع “إلهي إذا لم تعف عن غير محسن فمن لمسيء في الهوى يتمتع” وهنا أتعجب وأتساءل: هل نزلت المعصية بساحة خيال هذا الشخص الجليل؟! إن واجبنا تجاه قولهم هذا هو ترديدنا “حاشا.. معاذ الله” لأننا لا ندري ما يعدّه هؤلاء المقربون من المعاصي.

ومن ناحية أخرى، على المؤمن أن يحترز من الظهور عبر أحواله وأطواره بمظهر المختلف المتميز على الآخرين، فعليه أن يولي اهتمامًا كبيرًا لإصلاح باطنه وظاهره، وأن يتصرف بالصورة الطبيعية في كل موقف، وأن يبقى على مسافة بعيدة من أدنى درجات الرياء والسمعة، وألا يُدخل نفسه في أفعال وأطوار متصنعة للإعلاء من شأن نفسه، وألا يلهث وراء طلب التقدير والتصفيق، وأن يكون صادقًا وصميميًّا لأقصى درجة، وكما يعبِّر مولانا جلال الدين الرومي في قوله النفيس: “إما أن تبدو كما أنت، وإما أن تكون كما تبدو”، فعلى الشخص ألا يدفع الآخرين إلى أن يعتقدوا به ما ليس فيه.

فكل واحدة من جملة هذه المسائل تشكِّل بعدًا عميقًا مختلفًا للعبودية، فلو قام الإنسان بما يجب عليه في كل هذه المسائل فسيصل بإذن الله وعنايته إلى الذرى، أما الذي يقصر في بعض هذه الأمور فهو على خطر التعثر والبقاء وسط الطريق.

   اجتياز الصراط

من الجدير بالذكر أن العبودية قد تبدو سهلة وبسيطة من ناحية التكاليف الواقعة على عاتق المؤمنين إلا أنها في الحقيقة عبارة عن خطٍّ دقيق جدًّا، وبعبارة أخرى يمكننا أن نقول إن العبودية يسيرة كالسير في الطريق العام، ولكنها من جانب أخر صعبة كصعوبة العبور فوق الصراط.

والذين يظنون أن المسألة بسيطة وهينة فسينجون بعناية الله سبحانه وتعالى، ولهذا السبب علينا ونحن نعرض مسألة العبودية على الآخرين ألا نعرضها بصورة تقطع عندهم الآمال، فلو أن شخصًا تربطه مع الله علاقة قوامها خيط رفيع من القطن فعلينا أن نتوخى الحذر ولا نقطع هذا الخيط، فمن أين لنا أن نعلم، ففي يوم ما قد يتحول هذا الخيط الرفيع برحمة الله إلى عروة وثقى لا انفصام لها، بمعنى أن مثل هذا الرابط الذي كان ضعيفًا في بداية الأمر، سيقوى بمرور الزمن ليتخلص الإنسان من عبودية الجسم والبدن ويرتقي إلى ذروة الكمالات الإنسانية.

ولكن عندما ينظر الإنسان لنفسه يجب عليه ألا ينظر إليها بهذا الشكل، بل عليه أن يتفقد في كل وقت رابطته مع الله هل هي خيطٌ رقيق، أم حبل متين؟ وربما في كل يوم عليه أن يتفقد عدة مرات هذا الخيط المستمسك به هل يتحمله أم لا، هل سيجتاز به الجسورَ أم لا، هل سيصل للمنزل والمستقر أم لا؟ فمهما كان مدى ثبات موقفه تجاه الذنوب والمعاصي، ومهما كان مدى تشبثه بالأوامر الدينية عليه أيضًا أن يحمل شعور الهم والتأنيب لنفسه في كل حين.

يُنقل عن سيدنا عمر رضي الله عنه قوله: “لو نادى مناد في السماء أن جميع أهل الأرض في الجنة إلا واحدًا لظننت أنه أنا”، بينما في الحقيقة استطاع سيدنا عمر خلال عشر سنوات من خلافته للمؤمنين تحقيق ما لم تستطع الدولة العثمانية تحقيقه عبر مائة وخمسين عامًا، ولربما كانت وجهة نظره “لو أن في مكاني هذا أبو بكر الصديق رضي الله عنه، لقام بتحقيق أضعاف وأضعاف ما قمت به، لأنه في عامين ونصف حقق ما فعلتُه في عشر سنوات”.

ولهذا السبب فمهما حقق الشخص من نجاحات مبهرة وفتحت على يديه أفاق جديدة للإنسانية، بل لو أنه من خلالها فتح باب عصر جديد فعليه ألا يغتر بنفسه، وعليه ألا يربط أي عمل يقوم به بتقدير وتصفيق الآخرين له، وعليه ألا يتطلع لمنافع دنيوية من وراء أفعاله، بل عليه أن يقوم بكل أفعاله مستهدفًا رضا الله سبحانه وتعالى وناسبًا الفضل له جل جلاله.

فهناك علاقة طردية بين مقدار انشراح صدر العبد عند إسناده النجاحات المتحققة على يديه إلى لله تعالى مع قوة إيمانه، فالمؤمن الممتلئ قلبه بالإيمان إذا نُسبت إليه النجاحات شعر بالضيق ولم يرتح للأمر فيقول “لماذا الناس ينسبون إليّ ما لا يصح نسبته إليّ؟”، ومثل هذا التفكير يصنع ويحقق كل شيء فيحول الشيء الصغير إلى عظيم، والقطرة إلى محيط، والذرة إلى شمس، بل ويحقق المستحيل من الأمور.  

    الترجيح الصائب

وبهذا الاعتبار فعلى الإنسان أن يقوم بالاختيار الصحيح والترجيح الصائب، فإذا كان الناس المحتشدون حوله في الصالونات وفي الميادين -الذين معظمهم لا يفهمون ما يقوله- يقولون له: “إننا نفتخر بك”؛ فعليه ترجيح قول الروحانيين والملائكة في الأرض والسماء له: “إننا نفتخر بك”، وإذا كانت ترجيحاتكم متوجّهة إلى النعم الأخروية بمعنى أنكم اخترتم الله سبحانه على ما ومن عاداه، فسيتوجه لكم جل جلاله ويصطفيكم لتكونوا من “الأخيار”، فالسبب الكامن وراء إطلاق لفظ “المصطفين الأخيار” على الأنبياء العظام، هو أنهم قاموا بالترجيح الصائب في هذا الأمر، فإذا كانت النتيجة في الآخرة إما إلى الجنة أو إلى النار فعلينا في هذه الحياة أن نقوم بترجيح صائب ونختار إلى أيهما نتّجه.

فالمؤمن الحقيقي هو الذي يتعمق في العبودية، ويأخذ على عاتقه مهمة إعلاء كلمة الله، ويحاول أن يكون من أبطال التوبة والاستغفار، ويقف أمام الله تملؤه الخشية، ويسعى إلى الوصول للكمال الباطني والظاهري، ويعلم أن كل توفيق له من الله سبحانه.. والشخص يوفَّق في القيام بمثل هذه الأعمال بحسب كمال إيمانه، والله تعالى يقول في القرآن الكريم ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/136) منبّهًا المؤمنين على مسألة تجديد إيمانهم وموضحًا الطريق نحو التعمق في الإيمان، ويؤكد الرسول صلى الله عليه وسلم على هذا المعنى بقوله في الحديث الشريف “جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ[1].

ومن هذه الجهة فعلى الإنسان في كل صباح أن يعقد العزم على بدء يومه بإيمان جديد نضِرٍ، وأن يجدد إيمانه عبر التعمق فيه أكثر فأكثر، ليبث فيه الحياة والنضارة، وكلما زاد الإيمان قال: “يا إلهي كيف لم أشعر بك أمس بمثل ما أشعر بك اليوم!”، وعليه ألا يرى سوى المعبود بحقٍّ والمقصود بالاستحقاق.. عليه أن يحلل كل ما رآه وشعر به من جديد ويضعه تحت الاختبار مرة أخرى ليستخرج صيغًا ومعاني جديدة، وبمقاربة بديع الزمان “سعيد النورسي” عليه أن يكون بطلًا من أبطال “هل من مزيد؟”، ففي كل منزل ينزله يحاول ملء زاده والتزود للانطلاق إلى منزل آخر، لا يعرف الشبع ولا الارتواء، يفرد أجنحته فيظلّ محلقًا يبتغي الارتقاء دون توقفٍ ولا انتهاء.

***

[1]  مسند الإمام أحمد، 2/359.

Bamteli: HAK İLE MEŞGULİYET

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Eğer sen hak ile meşgul olmazsan, bâtıl seni işgal eder!”

Burada çıkan (bilgisayar ekranına yansıyan) bir tablo var: “Ulvî dertlerle dertlenmeyenlere, süflî dertler musallat olur!” İnsan dertleniyor ise, ulvî dertler ile dertlenmeli!.. Allah ile olan irtibatı açısından acaba tam mı, değil mi?!. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize kazandırdığı şeylere, gözümüzü açma ve her şeyi doğru görme adına beyanlarının yerinde bir mercek, yerinde bir dürbün, yerinde bir teleskop olmasına karşılık, acaba biz o Zât’ın edip-eylediği şeylere tam mukabelede bulunabildik mi?!.

Zât-ı Ulûhiyete karşı ubudiyet… Hazreti Pîr’in sözü: “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır.” Yani, “Yaptık tamamen, şunu hak ettik, şuna mazhar olmamız lazım!” dercesine, Allah’a karşı -hâşâ ve kellâ- pazarlık yapıyor gibi bir tavra girmek, saygısızlıktır. Esasen bize verilen şeyler… Esasen “Biz!” deme bile, “Ben!” deme bile, “Sen!” deme bile… Bunları bile bazıları fazla görmüşler. Sen, ben… Aradan çık; O, tecellî eylesin!.. Bizim varlığımız, izafi varlıklardır esasen, nisbî varlıklardır; O’nun vücûd-i hakikisinin gölgesinin gölgesi… Bu açıdan da hiç alacak bir şeyimiz yok; O, vereceklerini vermiş. Bundan sonra ömrümüz olduğu sürece, isterseniz Hazreti Nuh (aleyhisselam) gibi dokuz yüz elli sene yaşayalım, bize düşen kâmil ubudiyettir.

Kur’an-ı Kerim, Hazreti Nuh için “dokuz yüz elli sene” diyor. O dönemlere aklımız ermiyor. Denen şeyleri olduğu gibi, “Müteşâbih” gibi manalara çekmeden olduğu gibi kabul etmek lazım. Efendim, o kadar ömrümüz olsa, Cenâb-ı Hakk’a karşı hep onu kulluk istikametinde kullansak, samimâne, hâlisâne kullansak, yine de Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki nimetlerine tam mukabelede bulunmuş olmayız, şükürde bulunmuş olmayız.

Şimdi bununla dertlenme, esasen bunu dert edinme… Sonra ikinci bir mesele; madem misyon itibarıyla o yol seçilmiş, Peygamberler Yolu seçilmiş; evvelâ Allah’ın bildirilmesi, bütün insanlığa tanıttırılması… Gönüllerin O’na karşı olan alaka ile çarpması, heyecanlanması… Bu, bir gâye-i hayal olmalı. Öyle bir şey ile bir insan, oturup-kalkmaz ise şayet, hep onu heceleyip durmaz ise, süflî dertler, musallat olur ona. İşte -böyle- rahat yaşama, debdebe, ihtişam, alkış, takdir, lüks villalar, zırhlı araçlar… Bütün bunlara gönlünü kaptırır ve hiç farkına varmadan şeytanın yoluna girmiş olur. Şeytan da insanlarda -esasen- sürekli bu duyguyu tetikler durur. İnsanın, ona (şeytana) karşı koyabilmesi, Allah’ın inayetine bağlıdır; Allah’ın inayeti de sizin Allah’ın yolunda olmanıza bağlıdır.

İnsanın, ulvî dertler ile meşgul olması lazım ki, süflî dertler insana musallat olmasın!.. İnsanın sürekli hak ile meşgul olması lazım ki, bâtıl onu işgal etmesin. Bu söz, biraz değiştirilmiş olarak İmam Şâfiî hazretlerine aittir; o der ki: “Eğer hak ile meşgul olmaz isen, bâtıl seni işgal eder!” Hafizanallah!.. Neleri kabul ettirir, neleri kabul ettirir!.. Dize getirir, “Yetmez!” der; yüzüstü vurur seni yere, “Yetmez!” der; yerin dibine batmana çalışır, “Yetmez!” der, hafizanallah. Çünkü insana karşı öteden beri çok ciddî hışmı vardır, hazımsızlığı vardır. Allah’ın “Safiyyullah” olarak yarattığı insana bile, bir zelle, bir sürçme yaşattığına göre, bizim, onun tek bir oyunu ile devrilmemiz mukadderdir her zaman. Ona karşı dik durmanın da tek yolu, Allah karşısında kemâl-i ubudiyet ile el-pençe divan durmaya, rükûa varmaya, başını yere koymaya ve orada içini Allah’a karşı dökmeye, el kaldırıp içini Allah’a karşı dökmeye bağlıdır. O’nun ile ne kadar irtibatın kavi ise şayet, başka zayıf irtibatların hepsi kendi kendine sökülür gider; evet, sökülebilecek bir şey gibi sökülür gider; Allah’ın izni-inayeti ile.

   “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir.”

Ekranda çıkan bir tablo üzerine söyledim bunları. Bundan evvel de bir söz çıkmıştı: “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir.” miydi? Evet, o çıktı arkadan. “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir.” Bu da yine Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbâna ait. Yani, yalan söyleyen herkes kâfir olmaz; fakat yalan, kâfirlere ait bir tabirdir, sıfattır esasen.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) münafığın sıfatlarını sayarken -kâfirde haydi haydi onlar bulunuyor- آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan konuşur. Vadettiği zaman vadinden döner. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman da hıyanet eder.” buyuruyor. Bazen bir dördüncü sıfat da sayıyor; bir yerde, başka bir hadiste diyor ki: وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ “Sana söz verdiği zaman da, o mevzuda hep gadir ile davranır sana, sözünde durmaz.” Bağışlayın, halk ifadesiyle, seviyesiz biraz, “kalleşlik” yapar. Ama işte birincisi yalandır; münafığın sıfatı, kâfirin de sıfatıdır.

Esasen “yalan söylemek” deniyor; bununla beraber, “iftira” da yalan kategorisine girer. Ayrıca yalana inzimam edecek iftira olması itibarıyla, o daha büyük vebaldir. Çünkü yalan söylemek, belki sadece kendini alakadar ediyor; iftirada başkasının itibarı, şerefi de söz konusu. “İtiraf” adı altında başkalarını karalama, dışlama başkalarını; bir yönüyle aradan sıyrılma adına başkalarına kötülük yapma, böylece kendi sıyrılmasını temin etmeye çalışma… Bu da “yalan” kategorisine girer; yalan söylüyor, çünkü hilâf-ı vâki beyanda bulunuyor.

Her gün yeni bir iftira ederler, başkalarını karalamaya matuf… Bir gün şöyle derler: -Mesela- “Falan Bekir ağa öldü!” Ertesi gün, yetmedi, inanmadı ise millet, adam yine çıkıyorsa milletin karşısına, bu defa da “Felç olmuş; yataktan kalkamıyormuş!” derler. Tabii, siz de bir miktar ortada görünmüyorsanız, “Tamam, tuttu!” falan derler. Bir başka defasında kalkar derler ki: “İntihara teşebbüs etmiş!” Bütün bunları dinleyip de değerlendirme, bunlara göre hüküm verme, insanın zihnini kirletir. Biz, meşgul olmayız bu türlü şeylerle; fakat bazen öyle ayağa düşüyor ki, herkes muttali oluyor, bütün bunlara muttali oluyor. Yani oturup-kalkıyorlar, hep kâfir sıfatları ile oturup kalkıyorlar; hep münafık sıfatları ile oturup kalkıyorlar.

Şimdi bütün bunlardan birini bir kere yapma, iki kere yapma, üç kere yapma insanı küfre sokmaz. Hani bunlar günah-ı kebâir olduğundan dolayı, tevbenin izâle edebileceği, yıkayacağı, arındıracağı şeylerdir.

   Hazreti Ebu Hüreyre, her gün on iki bin defa istiğfar ediyor; “Bu kadarı fazla değil mi?” denince, “Hayır, günahlarım adedince…” cevabını veriyordu; o kendi ufku itibarıyla hayalinden geçen şeylerden dahi bağışlanma diliyordu.

İstiğfar… İstiğfar önce geliyor; Cenâb-ı Hak’tan yarlığanma talep etme. Sonra tam O’na yönelme ki, ona “tevbe” diyoruz. Sonra bu tevbeyi içten yapma ki ona, “inâbe” diyoruz. Mukarrabînin yaptığı sürekli teveccühe de “evbe” diyorlar ki, onu umumiyet itibarıyla Usûlüddin uleması kullanmıyor, daha ziyade Sofiler kullanıyorlar; belki onlar içinde sizin gibi kimseler kullanabilirler. “Evbe” diyorlar; yani, Cenâb-ı Hakk’a daha içten teveccüh etme; esasen günahı/zelleyi öldüren bir mikrop gibi, bir virüs gibi görme… Altmış sene evvel, gözünün kapağını açtı, bir harama baktı ise, altmış sene sonra aklına geldiğinde, yine أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Binlerce, milyon kere istiğfar ediyorum.” deme; “Ben nasıl o haltı yaptım ya Rabbî! Keşke canımı alsaydın da ben gözümü açıp ona bakmasaydım; elimi ona uzatmasaydım; o harama doğru bir adım atmasaydım; -bağışlayın- o haltı karıştırmasaydım!” Altmış sene sonra aklına geldiğinde, yine sancı ile kıvranır, böyle der. Bu, “evbe” ehlinin Cenâb-ı Hakk’a teveccühünün ifadesidir, derinlemesine bir teveccühtür. Bunlar her akıllarına geldiklerinde, defter-i hasenatlarına istiğfar yağar.

İstiğfar… İnsanın defterinin istiğfar ile dolu olması da Sahib-i Şeriat tarafından takdir ile karşılanır: طُوبَى لِمَنْ وَجَدَ فِي صَحِيفَتِهِ اسْتِغْفَارًا كَثِيرًا “Ne mutlu o insana ki, defterinde pek çok istiğfar vardır!” Hatta bir kere “Estağfirullah!” demek değil de -hani birisinin sık sık tekrar ettiği gibi- أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Milyon milyon estağfirullah!.. Katrilyon katrilyon estağfirullah… Allah’ım, günahlarım kadar diyemiyorum!..”

Hadis dersinde ricâl okunurken, Hazreti Ebu Hüreyre’nin hayat-ı seniyyeleri her geldiğinde, nazara verildiğinde görüyoruz; yaptığı şeylerden bir tanesi de günde on iki bin tane tesbih söylemek. Zannediyorum, سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي وَأَسْأَلُكَ رَحْمَتَكَ، اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا، وَلَا تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي، وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً، إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, Seni (Zatına yakışmayan her şeyden) tenzih ederim. Allah’ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah’ım, ilmimi artır ve beni hidayete erdirdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkâr Vehhâb’sın.” diyordu. Me’sûrat’tan olan şeyler… (“Me’sûrât” kısaca Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlerin genel adıdır.) Ashâb-ı Kirâm, Me’surât’a çok dikkat ederlerdi. Kendi hevâ ve heveslerine göre uydurdukları kelimeler ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh yerine, “Allah’a teveccüh, ancak Allah’ı doğru bilen birisinin beyanı ile olur.” mülahazasıyla hareket ederlerdi. “Efendimiz ne demiş, O’na nasıl yaklaşmış, nasıl teveccüh etmiş, kapının tokmağına nasıl dokunmuş, başını eşiğe nasıl koymuş, kapıyı nasıl tıklatmış ise, bize düşen de odur.” derlerdi. Bu arz ettiğim tesbih de sabah-akşam dualarında; Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait Me’sûrât’tan bir duadır. Böyle diyebilecekleri gibi, aynı zamanda başka şekilde de yine Efendimiz’den mervî çok şey var, böyle de diyebilirler.

On iki bin defa tesbih yapıyor. Onun bu halini istiğrap edenler, biraz garip bulanlar diyorlar ki: “Yani bu kadar…” Diyor ki, “Ee, günahlarım kadar yapıyorum!” Evet… Bilmiyorum ne günahı olmuş! Gelmiş orada, Suffe’de yatmış, kalkmış.. Efendimiz’den hiç ayrılmamış.. bazen açlığından dolayı, susuzluğundan dolayı, saralı bir insan gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mihrabı ile Âişe validemizin hücresi arasında bayılmış düşmüş.. millet “Deli!” demiş kendisine ama “Açımdan bayılıyordum!” falan demiş… Şimdi günah ile arasında sürekli bir mesafe olmuş. Hadis râvîleri arasında, Efendimiz’den hadis rivayet edenler arasında, sahabe-i kiram arasında en çok hadis rivayet eden zattır. Cenâb-ı Hak, bizi, onların şefaatine mazhar eylesin.

   Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir “tevbe”; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir “inâbe”; O’ndan başka her şeye kapanma da bir “evbe”dir.

Şimdi, “evbe”ye misal veriyordum; işte Hazreti Ebu Hüreyre’ninki bir “evbe”dir. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalâtü vesselam), “kendimizle yüzleşme” mevzuunda kısmen temas edildiği gibi, Hazreti Musa’nın (aleyhisselam), Hazreti İsa’nın (aleyhisselam), Hazreti Yakûb’un (aleyhisselam), Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) Allah ile münasebetleri açısından, kendileri ile yüzleşmeleri açısından dualarına bakarsanız, zannedersiniz ki oturup-kalkmış hep günah işlemişler, estağfirullah…

Kendilerine göre bir konum belirlemişlerdir esasen. Bazı deyip-ettikleri şeyler, bazen akıllarına gelen şeyler, bazen tasavvurlarına giren/sokulan şeyler, bazen bir güve gibi hayallerine gelip düşen şeyler… Bunları birer cinayet kabul etmiş; “Nasıl olur?! Allah, beni görüyor. Ben de O’nu görmenin peşinde olmalıyım! Ben burada o sadakatin gerektirdiği tavrı sergileyemedim.” mülahazasıyla, büyük bir günah işlemiş gibi, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ demişlerdir. O, kendileri ile yüzleşme meselesine (“Kendi Kendimizle Yüzleşme veya Muhasebe” adıyla başlayıp devam eden Çağlayan dergisi makalelerine) de bakılırsa, görülecektir ki öyledir. Yoksa onları bizim günahlarımız gibi günah görmek, hafizanallah, o yüce zatları kadr u kıymetleri ile bilememe, Allah’la münasebetleri ile, derin münasebetleri ile tanıyamama demektir. Cenâb-ı Hak, tanımaya muvaffak eylesin! Bizi de o yola ilelebet hep sülük eylemeyi lütfeylesin!.. -Evet, kurban olayım, çıktı bakın!.. (Ekrana yansıyan tabloya) “Herakliyus’a yazdığı mektup” derler de; bu, el yazması…

Herkesin ulaşabileceği bir şey değildir “Evbe”. Bir enbiyâ-ı ızâm (aleyhimüssalâtü vesselam)… Bir belki o “Ebdâl”; öyle deniyor onlar için.. “Evtâd”; öyle deniyor onlar için.. “Aktâb”; öyle deniyor onlar için.. “Gavs”, bir dönemde bir tane bulunuyor, ona öyle deniyor. Belki o müçtehidin-i ızâm, müfessirîn-i kirâm, müceddidîn-i fihâm hazerâtı. Onlar, o mevzuda çok temkinli, çok gayretlidirler hakikaten. Her şeyi, Tasavvuftaki o “temkîn” yörüngesinde götürürler. Katiyen çok küçük hataya bile, kaymaya bile, zelleye bile, göz kaymasına bile, el uzanmasına bile tahammülleri yoktur; ölürler orada.

İşte o Rical’de görüyorsunuz: Kur’an-ı Kerim’i okurken bazen, yüzüstü kapanıyor ona, yüzünü toza-toprağa sürüyor. Bazen kendisinin yazdığı “Rekâik”i okuyor orada, kendisinin yazdığı… Ahirete ait tablolar… Berzah’ta ne oluyor, Mahşer’de ne oluyor, Mizan’da terazinin kefeleri ne söylüyor?!. Sırat ne diyor senin için? Öbür taraftan, Cennet kapıları aralanmış; ne istiyorlar senden? Cehennem ağzını açmış, bir hortum gibi yutmak istiyor seni; o ne demek istiyor sana?!. Bütün bunları birden nazar-ı itibara aldıkları zaman, yürekleri ağızlarına geliyor onların; hayatı öyle götürüyorlar.

Bir de o dönemde, devr-i Risâletpenâhi’den itibaren bunlar yaşanmış; o İstiğfar da, Tevbe de, İnâbe de, Evbe de hepsi yaşanmış. Fakat hani sistem halinde henüz adlandırılamamış; belki, o sistemin gerekleri nelerdir, onlar ortaya konamamış. Daha sonra sofîler, bazı şeyleri isimlendirmişler; “Buna şu denir, buna şu denir, buna da şu denir, buna da şu denir!” demek suretiyle, esasen o mevzudaki yürümeye adlar koymuşlar. O mevzuda yapılacak şeylere adlar koymuşlar ve o adlar ile artık onları tarif etmişler. “Esasen onlar eskiden yoktu da sonradan icat oldu!” demek değildir yani. İsimsiz müsemma… Vardılar da onlar, daha sonra başkaları “Dile göre, ne diyelim bunlara?” dediler; “İşte bu, -dile göre- budur!” falan dediler, buna göre adlandırdılar. Tarikatlar oldu, Sofilikler oldu, Seyr-i Sülûk-i Ruhânîler oldu. “Seyr illallah”, “Seyr billah”, “Seyr maallah”, “Seyr anillah” tabirleri işin içine girdi. Ve bütün bunları, bizim iştihamızı kabartan, arzularımızı tetikleyen birer unsur haline getirdiler. “Âlem hep bu yolda O’na doğru yürüyor; siz ne diye duruyorsunuz!” şekline geldi. Hakiki mürşitlerin elinde de binlerce insan, yüz binlerce insan -Üstadımız her zaman “yüz binlerce” tabirini kullanıyor; yüzbinlerce insan- o ufku Allah’ın izni-inayeti ile ihraz ettiler.

   Gül bitirmek veya başağa yürümek için dünyanın dört bir yanına saçıldınız; Cenâb-ı Hakk’ın nâm-ı Celîlini bütün dünyaya duyuracaksınız.

Size de o yol açık, o ufuk açık, Allah’ın izniyle. Cenâb-ı Hak, size de lütfeylesin!.. Ve en zirveye varın, ondan sonra “İnsanlar niye buraya gelmiyor ki?!” diye gelin, onların ellerinden tutmaya çalışın ve onları da o ufka götürmeye çalışın, Allah’ın izni-inayetiyle.

Şu andaki konumunuz da ona namzet olduğunuzu gösteriyor. Cenâb-ı Hak, sizi, bazılarının elleriyle yeryüzüne saçtı. Şayet niyetleri hâlis olsaydı, yapmanız gerekli olan bu şeyi yapmak üzere sizi tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına -hâlis niyet ile- saçsalardı, onların hepsi de evliya olurdu. Fakat onlar o niyet ile saçmadılar; zulüm olsun diye, sizi bitirmek için yaptılar. Bu mesele onlar için ayn-ı günah oldu, onları batıracak bir şey oldu. Fakat sizi de kaldıracak bir şey oldu.

Şimdi tohumlar gibi dünyanın değişik yerlerine saçıldınız. Toprağın bağrına düştünüz. Sâdî Şirâzî’nin dediği gibi, خَاكْ شَوْ خَاكْ بِرُويَدْ بَا تُو گُلْ * كِه بَجُزْ خَاكْنِيسْت كَسْ مَظْهَرِ گُلْ “Toprak ol toprak ki, gül bitiresin; zira topraktan başkası güle mazhar olamaz.” Gül bitirmek için dünyanın dört bir yanına saçıldınız veya başağa/başaklara yürümek için dünyanın dört bir yanına saçıldınız. Cenâb-ı Hakk’ın nâm-ı Celîlini bütün dünyaya duyuracaksınız.

Bazen şöyle diyoruz: Cenâb-ı Hakk’ın ism-i şerifleri, ism-i âlîleri dünyanın dört bir yanında şehbal açacak, bayraklar gibi, sancaklar gibi dalgalanıp duracak… Nâm-ı celîl-i Muhammedî, bayraklar gibi dalgalanacak duracak… Yahya Kemal, onun öyle olmasını istemiş. Hani ufku o kadar mıydı ama “Eski Şiirin Gölgesinde” içinde bulunan şeylerden -onda bize ait şeyleri yazar- bir tanesi de odur: “Ezan” şiiri, malum. Evet, çok iyi biliyorsunuz; tekrarı başınızı ağrıtır mı bunun?!

“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî,

Kâfî değil sadâna, cihan-ı Muhammedî..

Sultan Selim-i Evveli râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi şân-ı Muhammedî..

Gök nura gark olur, nice yüz bin minareden,

Şehbal açınca ruh-i revân-ı Muhammedî..

Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i,

Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedî.”

Sonra da Üsküp’te, kabr-i madere meseleyi havale ederek diyor ki:

“Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev gazel,

Bir tuhfe-i bedi’ ü beyân-ı Muhammedî.” (Sallallâhu aleyhi ve sellem.)

O mesele, öyle bir nesil ile, iki nesil ile, üç nesil ile gerçekleşecek basit bir hadise değil. Bir nesil, o meseleyi kıvamında yaşayacak; hakikaten o meselenin kıvamını sergileyecek; her tavrı ile, her hali ile sergileyecek… Gittikleri her yerde Müslümanlık adına insanların problemlerini halledecek; insanlarda bir imrenme uyandıracak, Allah’ın izni-inayeti ile… Onların bıraktıkları yerden, arkadan gelen başka bir nesil alacak onu; birkaç kilometre daha ileriye götürecek; birkaç kilometre daha ileriye götürecek… Müslim-i Şerif’te ifade edildiği gibi, yeryüzünde nâm-ı Celîlinin gitmediği yer kalmayacak, Allah’ın izni-inayeti ile.

Ama herkesin aynı seviyede, zirvede meseleyi kabul etmesine gelince, o hiçbir zaman olmamış ki, yine olmayacak; bunu öyle kabul etmek lazım. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bulunduğu zamanda da olmamış. O elindeki fırçasını kime çalıyorsa, Kendine benzetiyor; fakat münafıklar dinlemiyorlar, sürekli arkadan fırıldak çeviriyorlar. Bu açıdan da realiteleri de gözeterek insan öyle bir gâye-i hayale kilitlenmeli!..

   Egoizm, egosantrizm, narsizm gibi gayyalara yuvarlanmamanın çaresi gaye-i hayaldir.

Yine Hazreti Pîr’in bir sözü ile, onu tekrarlayarak devam edelim: “Bir gaye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenâsî edilse, elbette zihinler enelere dönerler, etrafında gezerler.” Egoizmaya gitmenin, egosantrizmaya gitmenin, daha Allah belası başka şeylere yuvarlanmanın karşısında bir şey var ise, o da “gâye-i hayal”dir.

Yüksek bir gâye-i hayal… Fransızlar “ideal” demişler; Ziya Gökalp “mefkûre” demiş, onun karşılığı diye. Fakat Hazret-i Pîr’inki “gâye-i hayal”. Yani, “taakkul”ünüz öyle olacak, “tasavvur”unuz öyle olacak ama esas “hayal”inizde bile o olacak. Oturup kalkarken “Niye ben bu işin rüyasını görmüyorum?! Neden ben bunu hep hayal etmiyorum?!. Böyle, oturup kalksam hep bunu hayal etsem!” diyeceksiniz. Böyle olunca, zannediyorum İstanbul’un surları Fatih’in (cennet-mekân) stratejileri/taktikleri karşısında kale kapıları misillü açıldığı gibi, Allah’ın izni-inayeti ile sizin için de nice kapılar kale kapıları gibi açılacak.

Şimdi de ekranda şu çıktı: اَمَرْتُكَ الْخَيْرَ لاَكِنْ مَا اتَمَرْتُ بِهِ – وَ مَا اسْتَقَمْتُ فَمَا قَوْلِي لَكَ اسْتَقَمِ “Sana hayrı emrettim ama ben kendim onu emir edinmedim! Kendim istikamet üzere olmadım ama sana sözüm, ‘İstikamet üzere ol!’ idi.” Bûsîrî kasidesinde diyor. İşte benim durumum. Size hayli güzel şeyleri söylüyorum fakat onları tabiatımda bir derinlik hâline getiremediğimden, içtenleştiremediğimden, nasıl o sözler size tesir edecek ki?!. Ben, dediğim şeylerin altında kalarak inlemeli/ezilmeliyim ki, sizin için de bir şey ifade etsin. Ama heyhat! Heyhat!.. Esselâmu aleyküm.

الجَرَّة المشروخة: الصحابة كقدوة

Herkul | | العربية

   سؤال: إن العملية التربوية تُشعِرنا دائمًا بالحاجة إلى نماذج فاعلة ورائدة يتسنّى تقديمها للمخاطبين تحت مسمّى “النماذج القدوة”؛ فكيف يجب تقديم سادتنا الصحابة إلى الناس في إطار هذه الحاجة؟

   الجواب: لقد استمع الصحابة الكرام إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، واصطبغوا بصبغة مجلسه، وشكلوا صورتهم بفرشاته، فنهلوا الإسلام من منهله العذب الصافي، واكتسبوا ميزةً خاصة، وبالتالي فهموا القرآن الكريم والسّنة النبوية فهمًا جيدًا للغاية، وأصبحوا على دراية بالمقاصد الإلهية، وعاشوا حياتهم كلها يبتغون مرضاة الله تعالى، ولذلك لفتَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم الانتباه في العديد من أحاديثه الشريفة إلى وضع الصحابة الكرام المتميز والفريد، وأشار إلى ضرورة اتباع طريقهم ومنهجهم إلى جانب سنّته عليه الصلاة والسلام؛ لأنهم في الواقع أناس مثاليّون يجدُر الاقتداء بهم.

ومن ثَمّ فمن المهم للغاية أن يعرف الناسُ في يومنا هؤلاء الصحابةَ معرفة جيدة؛ لأن الصحابة كلما عرَفَهم المجتمع أحبهم أكثر، وكلّما أحبهم اقتدى بهداهم وتمسّك بمنهجهم، وإن اتباعهم حذوَ القذة بالقذة وحذو النعل بالنعل لهو سبيلُ السلامة، كما أن مخالفتهم ستؤدي إلى الفوضى والندامة، وكما أن الاقتداء بهديهم وسيلةٌ مهمّة للغاية لاتباع رسول الله فإن اتباع رسول الله أيضًا يعني اتباع أوامر الله تعالى.

فإذا عرف الناس الصحابة وأحبوهم واقتدوا بهديهم تخلقوا بأخلاقهم تدريجيًّا، وسعوا إلى التشبه بهم أطوارًا وتصرفاتٍ، ثم إنه لا يُتصوّر من المفعمين بحب الصحابة إلى هذا الحد ألا يحبوا سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ولا تتحرق قلوبهم حبًّا وعشقًا لله سبحانه وتعالى.

والواقع أن شعور الإنسان بالإنسانية الحقيقية مرهون بهذه الأمور، فمن الصعب للغاية على إنسان لا يُكِنُّ في قلبه حبًّا لله تعالى ولا لمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، ولا لممثليه الصادقين أن يحلق ويرتقي إلى أفق الإنسان الكامل؛ فطريق الارتقاء إلى الإنسانية الحقة يمر من خلال التحلي بأخلاق ذلك الشخص العظيم الذي كان خلقه القرآن.

   فضلُ الصحابة وميزتُهم

من ناحية أخرى، إذا لم يُعرف الصحابة جيدًا، ولم يتم الوقوف على حياتهم الدينية وأنماط تفسيرهم وتحليلهم استحال أيضًا فهم حياة سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام فهمًا تامًّا؛ لأن الصحابة الكرام يشبهون جسرًا يوصل إلى رسول الله عليه السلام، بل يمكن القول إنهم جسور للوصول إلى مرضاة الله ورؤيته ورضوانه، فمن الصعب للغاية فهم القرآن والسنة ومقاصد الدين قبل التعرف عليهم.

فإذا كنا نريد نماذج رائدة ينبغي اتباعها واتخاذها مثالًا يُحتذى به في عصرنا هذا، لا سيما بالنسبة للأجيال الشابة اليوم، فإن من يستحقون ذلك في المقام الأول بعد الأنبياء هم سادتنا الصحابة الكرام، ولذلك يجب علينا أن نرجع دومًا إلى حياتهم ونوجّه الأنظار إليهم عندما نضرب الأمثلة ونعرض النماذج.

ولقد وردت قصص الأنبياء بالقرآن الكريم في سور عديدة منه لِحِكَمٍ شتى مثل: توجيه الله تعالى لرسوله صلى الله عليه وسلم وإرشاده وبيان حقائق الطريق الذي سلكه، والترويح عنه إزاء المتاعب التي يتعرض لها، وعلى الرغم من أن الإنسانية عاشت فترات مختلفة للغاية من خلال التداول التاريخي المتكرر، إلا أن الله تعالى الذي يعرف الأزمان بكل معالمها، قد أخبر صاحب مقام الجمع صلى الله عليه وسلم ببعض أحداث الأنبياء السابقين؛ لأن الخلاصة والحكمة التي ستؤخذ من هذه القصص ستكون مرشدًا ودليلًا للناس في جميع الأزمنة.

وعلى نفس الشاكلة يجب علينا دائمًا -ونحن نتناول المشكلات الدينية والأخلاقية- أن نعرض مقتطفات من حياة هؤلاء الصحابة الذين خلّفوا وراءهم حياة تصلح للاقتداء بها؛ إذ جعلوا الحقائق الإسلامية بعدًا لطبيعتهم، وحاولوا تطبيق كل أمر ديني تعلموه من سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام.. وعلى سبيل المثال: فعندما ننظر إلى حياة سيدنا أبي بكر رضي الله عنه نرى أنه: خلال فترة خلافته التي استغرقت عامين وبضعة أشهر، تغلب على إحدى عشرة حادثة ردة يعتبر كل منها بمثابة منظمة إرهابية بتعبير اليوم، فخلال خلافته القصيرة هذه أنجز أشياء عظيمة، ومع ذلك لم يترك أية أصول مالية عندما توفي، حتى إنه لم ينفق كل راتبه المخصّص له، فسيدنا أبو بكر الذي اتخذ من العيش الوسط أساسًا لحياته كان بعد أن ينفق قدرَ حاجته من راتبه يضع الباقي في جرّة، ويوصي بأن يُسلم هذا المال إلى الخليفة الذي سيأتي من بعده؛ إذ إنه كان يرى ضرورة إعادة الفائض من راتبه إلى خزانة الدولة.

فلما رأى هذه الجرة خليفتُه الفاروقُ عمر، لم يستطع حبسَ دموعه في عينيه وقال باكيًا: “لقد أتعبتَ كلّ من بعدك يا أبا بكر”، ومع ذلك لم تكن حياته رضي الله عنه تختلف عن حياة أبي بكر؛ فقد عاش هو أيضًا حياة بسيطة، متواضعة قانعة للغاية.. وعلى سبيل المثال؛ كان في زمن المجاعة يأكل مما يأكل الناس ويشرب مما يشربون، ويسد جوعه بخبز يغمسُه في زيت الزيتون، فلمّا جاؤوا له بِلَحْمٍ ذات مرة؛ سأل عما إذا كان الناس في مقدورهم أكلَ هذا أم لا، فلما علم أنهم لا يستطيعون ذلك ردّه.

وعلى نفس الشاكلة حياة الصحابي الجليل مصعب بن عمير رضي الله عنه، لقد كان قبل الإسلام يعيش حياةً مِلؤُها الراحة والرفاهية، ولكن ما إن دخل الإسلام حتى انخلع من ربقة كل تلك الإمكانات المادية وذلك النعيم، وصار مثالًا للتضحية والفداء في سبيل الدين، إلى أن ذاق شراب الشهادة في غزوة أحد، وظلّ يسخّر من جسده ما يمكن أن يكون بمثابة الدرع الواقي للرسول صلى الله عليه وسلم من ضربات السيوف والسهام إلى أن جاد بأنفاسه الأخيرة، وهاجر من دنيانا دون أن يترك حتى ما يمكن أن يُكفَّن به.

وفي الواقع لو أننا تناولنا حياة أي صحابي ممن عاشوا حول الرسول صلى الله عليه وسلم فسنجد أن كل واحد منهم له ميزة وفضائل مختلفة؛ لأنهم جميعًا جعلوا حياتهم فداء لدعوة الإسلام، وجعلوا غايتهم العليا إعلاء كلمة الله، وقدّموا في ذلك الطريق تضحيات لا مثيل لها، ولم يكن في حسبانهم وهم يقدمون تلك التضحيات أي هدف دنيوي مستقبلي، وإنما كان هدفهم الوحيد هو رضا الله سبحانه وتعالى، فقضوا أعمارهم محمّلين بروح التضحية وشعور الاستغناء عن الدنيا وما فيها، ومن هذا المنظار فإنّ كل واحدٍ من الصحابة يمثل قدوةً حسنة بالنسبة للأمة.

ولذلك يجب تعريف إنسان عصرنا بهؤلاء الصحابة وفقًا لعظمتهم وسعة أفقهم؛ لأن الإنسان بطبيعته يحبّ ما يعرفه، أما ما يجهلُه فلا يشعر تجاهه بأية علاقة أو حب.. فلو أن إنسان عصرنا لا يحب الله سبحانه وتعالى بجنون، وإذا ما ذُكر جل جلاله لا يتحرّق شوقًا إليه، فهذا يعني أنه لا يعرفه بصورة كافية.. وكذلك إذا كان إنسانُ عصرنا لا يشعر بشوقٍ وحبٍّ تجاه سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، ولا تحمله قدماه وينهار مغشيًّا عليه من شدة التأثر إذا ذكر اسمه، فهذا أيضًا يرجع إلى قلّة معرفته به عليه أفضل الصلاة والسلام، وكذلك إن لم يختلج في صدره رغبةُ أن يكون مثل أبي بكر الصديق أو عمر الفاروق رضي الله عنهما فهذا يعود إلى أنه لم يتعرف على هؤلاء الصحابة الكرام رضوان الله عليهم حقَّ المعرفة.

فما يجب علينا إذًا هو أن نعرِّف هؤلاء الصحابة بما يحملونه من قدر وعظمة إلى إنسان عصرنا حتى تتيقظ لديه رغبةُ التشبه بهم، وإن المسلمين اليوم لا يعرفون الذي يجب عليهم اتباعه بسبب عدم معرفتهم الصحابة الكرام بالصورة الكافية.

وفي طريقنا لفعل ذلك علينا الانتباه للأسلوب الذي نستخدمه عند حديثنا عن الصحابة الكرام؛ فيجب علينا ألا نتحدث عنهم كأشخاص عاشوا في حقبة تاريخية معينة فقط، وإلا اكتفى المخاطبون بالتسلي ببطولات هؤلاء الصحابة ولن يظهروا العزم أو الرغبة الشديدة في أن يكونوا أمثالهم، فمن هذه الزاوية علينا أن نحييَ الصحابة في القلوب، ونقدمهم كنماذج يجملُ التأسّي بهم على الدوام.

من جهة أخرى، فإن الأحداث التاريخية لا تتكرر بعينها بل بمثلها، ولذلك فعندما نوجه الأنظار لحياة الصحابة علينا أن نضع نصب أعيننا ظروف العصر الذي نعيش فيه، وبتعبير أخر علينا ونحن نقدم حياة الصحابة ألا نجعل المتلقي يقول: “مثل تلك الحياة لا سبيل إلى معايشتها”، ومن الأهمية بمكان مراعاة ظروف عصرنا أثناء الحديث عن سيرة الصحابة حتى لا نوقِع المتلقي في التناقض والحيرة، ولذلك يجب إقناع المتلقي بأن حياة الصحابة الكرام نماذج يمكن امتثالها في عصرنا وفي كل عصر، ولكي يحدث هذا لا بد من الوقوف على أساسيات فقه السيرة لتكون الخلفية التي ننطلق منها أثناء حديثنا عن الصحابة الكرام، ولكن من المؤسف أن هذا لم يحدث بالقدر الكافي حتى يومنا هذا، وانطلاقًا من إشارة الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي إلى أهمية مذاكرة التفسير بعقل جمعي مشترك، نقول: باتت الحاجة ماسة الآن إلى إعمال مثل هذا العقل الجمعي المشترك في دراسة الترابط المنطقي لأحداث السيرة النبوية بكل أبعادها، الأمر الذي سيعظم استفادة إنسان عصرنا من السيرة، وسيعين على تقديم محصلة نهائية من المعرفة التي يمكن تطبيقها على أرض الواقع.

   ممثلو الصحابة الذين نذروا حياتهم لإحياء الأخرين

لقد كان والدي رحمه الله يعشق الصحابة، فإذا ذُكر بجواره الصحابة رضوان الله عليهم اغرورقت عيناه بالدموع، ويكاد يُغشى عليه، ولهذا السبب فقد كبرت وترعرعت وأنا أقرأ في مكتبته الكتبَ المكتوبة باللغة العثمانية عن حياة الصحابة، وقد كنت أتأثر بعمقٍ بسيرتهم وعمري لم يتجاوز الثامنة بعد، فقد كنت أعيش معهم في قيامي وجلوسي، وكلما تقدم بي العمر كنت أزداد بهم إعجابًا وحبًّا، وفي نفس الوقت كنت أجول بناظري بحثًا عن ممثليهم في عصري، ولطالما قلت لنفسي: “ألا يوجد من يمثلهم في هذا العصر”.

وفي النهاية، وأثناء دراستي بالمدارس التقليدية، زار أحد طلاب الشيخ بديع الزمان “سعيد النورسي” مدينة “أرضروم”، وحينها وجدتُ ضالتي، فقد أشار الشيخ بديع الزمان على طالبه “مظفر أرسلان” أن يزور منطقة “أرضروم”، ولقد تأثرت بشخصيته في قيامه وجلوسه وكلامه وأطواره وملابسه، وحينها حدَّثْتُ نفسي قائلًا لها: “هذا يعني أن الصحابة ليسوا فقط بين طيات الكتب، فهناك من يمثلهم في هذا العصر”، لأنه كان يحمل صدرًا مهمومًا، وعينين تفيضان بالدموع على الدوام، لقد كان بحق إنسان العشق والشوق، وخلال إقامته في “أرضروم” ما كنت أتخلّف عن مجلسٍ له أو موعظة.

نعم، علينا ونحن نعرِّف أجيال اليوم بحياة الصحابة أن نُريهم أمثلة لممثّلي الصحابة في هذا العصر، حتى يعرفوا أن حياة الصحابة ليست مجرّد مرحلة زمنية تاريخية قد مرّت وانقضت، وحتى يروا أن هناك من يخدم الدين بنفس مشاعر التضحية والإيثار، فلو أن هؤلاء الذين يمثّلون روح الصحابة استطاعوا الخروج أمام الأجيال الشابة فبثّوا إلهامات قلوبهم في صدور هؤلاء، فسيتكوّن لدينا جيلٌ جديدٌ من ممثلي الصحابة بإذن الله وعنايته.

ولتنشئة مثل هذا الجيل، هناك حاجة لأشخاص يضحون بحياتهم من أجل إحياء الأخرين؛ أشخاصٍ ينذرون أنفسهم لخدمة الإنسانية حتى يبلغ بهم الأمر إلى أن يقولوا: “إذا لم نُحيِ حياة الآخرين فلا معنى لحياتنا”؛ أشخاصٍ يصيرون مياهًا من أجل نماء الأخرين، ويتحولون إلى ترابٍ فيه قوة إنبات النباتِ وحمله وتثبيته، ويتحولون إلى أشعة شمس تنير الآخرين من رأسهم حتى أخمص قدميهم، باختصار إننا في حاجة ماسة إلى أشخاص يكرسون حياتهم كلها لخدمة الإنسانية، وبقدر إخلاصهم وتضحياتهم ستخرج أجيال عاشقة للرسول صلى الله عليه وسلم، ومحِبّة للصحابة رضوان الله عليهم جميعًا.

Kırık Testi: KULLUKTA DERİNLEŞME

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Allah’a kullukta kemale ulaşma adına mü’minin dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?

   Cevap: Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’a yönelme ve kullukta derinleşme, diğer yandan da inandığı değerleri başkalarına duyurabilme istikametinde olağanüstü bir performans ortaya koyma bir mü’minin en önemli ve en büyük hedefi olmalıdır. İnsan, Allah’a karşı öyle bir kulluk tavrı ortaya koymalı ve kendisini öyle ibadete salmalıdır ki onu görenler, “Herhâlde bu kişi, Allah’a kulluktan başka bir şey bilmiyor.” demeli. Melekler bile onun kulluktaki bu derinliği karşısında hayrete düşmeli, ona imrenmeli ve “Allah Allah! Beşerî garîzeleri ve şehevî hisleriyle çepeçevre kuşatılmış bir insan, nasıl oluyor da bütün bu badireleri aşarak kalb ve ruh ufkunda seyahat edebiliyor!” sözleriyle onu takdir etmelidirler.

Aynı şekilde o, iman ve Kur’ân hizmetine kendini öyle adamalıdır ki dışarıdan ona bakanlar, “Muhtemelen bu şahıs hizmetten başka bir şey bilmiyor.” demeli. Onun, sahip olduğu bütün imkânları i’lâ-i kelimetullah adına kullandığını ve milletini devletler muvazenesinde olması gerekli olan konuma yükseltme adına ortaya koyduğu azim, ceht ve gayreti görenler onu “mecnun” zannetmelidirler. Esasen dinî anlayışından ve İslâm’ı yaşamadaki derinliğinden ötürü bir insana “mecnun” denilmedikçe, onun imanda kemâle erdiğini söylemek zordur.

Kısacası bu konuda o, tıpkı sahabe gibi olmalıdır. Çünkü sahabeyi görenler, “Ruhbanun filleyl ve fursânun finnehâr” sözüyle anlatıyorlardı. Yani onlar, tıpkı manastırlarda kendilerini ibadete vermiş rahipler gibi gecelerini ibadet ü tâatle geçiriyor, sabahlara kadar Hz. Dâvud gibi “Allah” deyip inliyorlardı. Gündüzleri ise at sırtından inmiyor, i’lâ-i kelimetullah adına diyar diyar dolaşıyorlardı. İşte bir mü’min her iki açıdan da öyle bir performans ortaya koymalıdır ki, hangi yönüyle ele alınırsa alınsın, hâl ve tavırlarının derinliği ve enginliği itibarıyla muhataplarında takdir ve hayret hisleri uyarmalıdır.

   Verdikleri Vereceklerinin En Büyük Referansıdır!

Aslında bir insanın yapmış olduğu i’lâ-i kelimetullah vazifesinde başarılı olması da kullukta derinleşmesine bağlıdır. Farklı bir ifadeyle, muhatap olduğunuz insanların sadr u sinelerinin kendi enginlikleriyle size açılması, sizin vicdanınızın açılabildiği kadar Hakk’a açılmasıyla doğru orantılıdır. Siz ne kadar Hakk’a yönelirseniz, halk da o kadar size yönelecektir. Bugün olmasa da yarın mutlaka.

Bugün bazı fiyaskolar yaşayabilir, bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirsiniz. Allah bunlarla sizi imtihan eder ve bir kısmınızı eler. Nitekim en güzide bir cemaat olan sahabe bile ağır imtihanlara tâbi tutulmuş, içlerinde istikameti tam yakalayamamışlar elenmiş, yalnızca en safi olanları o nadide toplumun birer ferdi olma durum ve konumunu devam ettirebilmiştir. Bu açıdan önemli olan sizin istikametinizi muhafaza edebilmeniz ve Allah’la münasebetlerinizi güçlü tutabilmenizdir. Kulluktaki bu derinliğinizi devam ettirebildiğiniz takdirde bugün olmasa da yarın Allah, kalbleri yeniden size yönlendirecek, sizin adınıza gönüllerde sevgi vaz edecektir.

Esasında bugüne kadar yurtdışına açılan Hizmet gönüllülerinin bir kısım eksik ve kusurlarına rağmen gittikleri yerlerde hüsn-ü kabul görmeleri ve Cenâb-ı Hakk’ın gönüllerde onlar adına sevgi vaz etmesi, bundan sonra ihsan edeceği nimetler adına da en büyük referanstır. Günümüzün adanmışları bugüne kadar gittikleri yerlerde ciddi hiçbir tepki görmediler. Ufak tefek sıkıntılar yaşanmışsa, bunlar da bizim usul ve üslup hatalarımızın veya başarıları kendimizden bilmemizin bir neticesi olmuştur. Bu sebeple eğer biz Rabbimize vermiş olduğumuz ahdimizi bozmaz ve bütün gönlümüzle O’na teveccüh edebilirsek bundan sonra da O, –inşâallah– ihsan ettiği nimetleri artırarak devam ettirecektir.

Buraya kadar zikrettiğimiz hususlar, işin bir yönüdür. Diğer yönü ise şudur: İnsan, Allah’a ibadette ne kadar derinleşirse derinleşsin, kendisini ne ölçüde hizmete adarsa adasın, yine de yaptıklarını yeterli bulmamalı ve sürekli “Daha yok mu?” demelidir. Esasen uhrevî lütuflar bir yana bu dünyada sahip olunan nimetler bile göz önünde bulundurulacak olursa, yaptığımız ibadetlerin bunlar karşısında ne kadar az ve yetersiz kaldığı daha iyi anlaşılacaktır. Mesela insanın ademden vücuda, vücuttan canlı olmaya, canlı olmadan insan olmaya, oradan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında saf tutmaya kadar sahip olduğu nimetler o kadar büyüktür ki bunların hakkını ödemek mümkün değildir.

   Tevbe, İnâbe, Evbe Kahramanları

Öte yandan mü’mine düşen vazife, yaptığı en küçük hatalar karşısında bile çok derin pişmanlık hisleriyle Allah’a yalvarıp yakarmaktır. O, tevbe ve istiğfar adına ellerini semaya kaldırdığı veya başını yere koyduğu zaman sanki dünyanın bütün vebalini sırtlanmış gibi bir hâl sergilemelidir.

Hiç şüphesiz bizim bu konudaki en büyük rehberimiz Allah Resûlü’dür (sallallâhu aleyhi ve sellem). Muktedâ-i Küll ve Rehber-i Ekmel olan İnsanlığın İftihar Tablosu, günde yetmiş kez Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunuyordu. Acaba O, ne tür bir kusur işlemişti? Hâşâ, O’na kusur nispet etmek insanı alıp bir belirsizliğe götürür. Bilâkis O, bir taraftan kulluğunun gereğini ortaya koyuyor, diğer yandan da rehberliğinin gereğini seslendiriyordu. O, yapmış olduğu istiğfar ve dualarla ümmetine şu mesajı veriyordu: “Ey kıyamete kadar beni takip edecek olan Müslümanlar! İster kasıtlı olarak, ister hata neticesi, isterse nisyan sonucu olsun, yaptığınız bütün hatalardan ötürü Allah’a istiğfarda bulunun. Hayal, tasavvur, taakkul, niyet ve azimlerinizde çöreklenen ne kadar menfur düşünce varsa onların hepsi için içten sızlanın ve tevbe edin!”

Esasen yapmış olduğu bütün iyilikleri unutması ve irtikâp ettiği en küçük hataları bile sürekli hatırında tutması, hakiki bir mü’minin en önemli özelliklerindendir. Evet, bir mü’min kullukta ne kadar derinleşirse derinleşsin, Din-i Mübin-i İslâm’ı muhtaç sinelere duyurma adına nasıl bir performans ortaya koyarsa koysun veya insanların maddî-manevî ihtiyaçlarını giderme adına ne tür iyilikler yaparsa yapsın, bunların hiçbirini yeterli görmemeli, bütün bunları unutmasını bilmelidir ki gurur ve kibre kapılmasın.

Fakat diğer taraftan o, elli sene önce işlediği küçük bir kötülüğü bile hatırlayacak olsa, “Allah varken ve ben de O’nun kulu iken böyle bir densizliği nasıl yapmışım. Allah, doğru yoldan sapmamam adına önümdeki yolları aydınlatan ve onları birer şehrâh hâline getiren ilâhî prensipler vaz etmişken ben böyle bir levsiyâta nasıl bulaşmışım!” demeli ve onu daha yeni işlemiş gibi pişmanlık ve ızdırapla kıvranmalıdır. Günahları her hatırlayışında, “Bir kere daha Senden özür diliyorum ya Rabbi!” demelidir. İşlediği her bir hata ve günahın başına, istiğfar ve tevbelerle öyle balyozlar indirmelidir ki bu günahlar bir daha onun semtine yaklaşamasın.

Evet, hakiki mü’mine yaraşan, en büyük meziyetlerini ve başarılarını küçülttükçe küçültmesi, en küçük kötülüklerini ise büyüttükçe büyütmesidir. O, gözün harama kayması, kulağın harama meyletmesi, dilin yakışıksız sözler söylemesi, ayağın harama doğru adım atması, elin harama uzanması ve hatta korteksin olumsuz düşüncelerle kirlenmesi gibi küçük büyük bütün inhiraflarını gözünde öyle büyütmeli ki bunlar karşısında ızdıraptan beli bükülmeli, şairin dediği gibi;

“Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân,

Kırılır arsa-ı mahşerde arş-ı mizan.” demelidir.

Hayatını böyle hassas bir dengede götürebilen bir mü’min, sürekli metafizik gerilim içinde yaşayacaktır. Bir insanın sürekli tevbe ve istiğfarla gerilmesi, olumsuzluklara karşı onda dikkat ve teyakkuz duygusunu tetikleyecektir. Bu iç ızdırapları ve hesaplaşmaları haramlara karşı onun için bir siper ve bariyer vazifesi görecektir. Hain bir nazar, harama karşı bir kulak kabartma, haram bir lokmayı ağza götürme gibi bir kısım günahlar karşısında onda tepki oluşturacaktır. Bunun aksine şayet küçük dahi olsa günahlar karşısında bu ölçüde teyakkuza sahip olmaz ve “Bu kadarcık bir şeyden ne olacak ki!” derse, aynı hataları yapmaya devam edecek ve zamanla bu küçük günahlar dev bir vebale dönüşecektir.

Büyük insanların tavrına bakacak olursak, hayatlarını hep bu istikamette yaşadıklarını görürüz. Mesela onlardan birisi olan Hz. Ali, “Ya Rabbi, eğer ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen benim gibi hevâ-i nefsine uymuş ve düşe kalka yürüyen kimselerin hâli nice olacak! Onları kim affedecek!” diye inler. Bilmem ki o Hazret’in hayaline bir mâsiyet misafir olmuş muydu?!. Onların bu tür sözleri karşısında bize düşen, “Estağfirullah” demektir. Çünkü mukarrabînden olan bu insanların neye günah dediklerini bilemiyoruz.

Diğer taraftan mü’min, ortaya koyduğu hâl ve tavırları itibarıyla farklı görünmeden ve farklı algılanmadan çok korkmalı, iç ve dış bütünlüğünü sağlama adına fevkalâde hassas hareket etmelidir. O her zaman tabiî olmalı, nasıl ise öyle davranmalıdır. Riya ve süm’anın en küçüğünden bile uzak durmalıdır. Kendini olduğunun üstünde gösterecek suni tavırlara girmemeli, alkış ve takdir peşinde koşmamalı, son derece samimi olmalıdır. Hz. Mevlâna’nın enfes ifadesiyle, ya olduğu gibi görünmeli ya da göründüğü gibi olmalı, başkalarını kendisi hakkında yanlış mülâhazalara sevk etmemelidir.

Bütün bu hususların her biri kulluğun ayrı bir derinliğini oluşturur. Eğer insan bütün bu hususlarda kendisine düşeni yaparsa, Allah’ın izni ve inayetiyle zirveleri ihraz eder. Bunların birinde kusur eden kimsenin ise takılıp yollarda kalma tehlikesi vardır.

   Sırat Burada Geçilir!

Görüldüğü üzere kulluk, mü’minlere yüklenen mükellefiyetler açısından çok kolay gibi görünse de esasında çok ince bir çizgidir. Farklı bir tabirle kulluk, bir yandan şehrâhta yürümek kadar kolay fakat diğer yandan sıratı geçmek kadar da zordur.

Meseleyi kolay zanneden ve basit ele alanlar da inayet-i İlâhiye ile kurtulabilirler. Bu sebeple meseleyi başkalarına arz ederken ümit kırıcı olmamak gerekir. Eğer birilerinin Allah’la irtibatı pamuk ipliği ile sağlanıyorsa bunu da koparmamaya dikkat etmeliyiz. Bilemeyiz, belki bir gün rahmet-i ilahiye bu pamuk ipliğini kopmaz bir halat (urve-i vüskâ) hâline getirebilir. Yani baştaki böyle zayıf bir irtibat, zamanla güçlenerek insanı cisim ve bedenin kulluğundan kurtarır da kemâlât-ı insaniye zirvelerine çıkarabilir.

Fakat insan kendisine bakarken böyle bakmamalıdır. O, kopabilecek zayıf bir pamuk ipliğine mi yoksa sağlam bir halata mı tutunduğunu sık sık gözden geçirmelidir. Belki her gün birkaç defa tutunduğu ipin kendisini taşıyıp taşıyamayacağını, onunla köprüleri geçip geçemeyeceğini, menzile ulaşıp ulaşamayacağını kontrol etmelidir. O, bütün haramlara karşı kararlı bir tavır alsa ve dinin bütün emirlerine sımsıkı sarılsa da kendisi adına sürekli endişe taşımalıdır.

Hz. Ömer’in şöyle dediği nakledilir: “Tek bir kişi haricinde herkes Cennet’e gidecek deseler, acaba o bir kişi ben miyim, diye endişe ederim.” Hâlbuki Hz. Ömer halife olduğu dönemde öyle büyük işler başarmıştır ki onun on senede gerçekleştirdiğini Osmanlılar yüz elli senede gerçekleştirememişlerdir. Muhtemelen onun bu konudaki mülâhazası şuydu: “Şayet benim yerimde Ebu Bekir olsaydı, bu yapılanların birkaç katını yapardı. Çünkü o, benim on senede yaptığımı iki buçuk senede yapmıştı.”

Bu sebeple insan çok büyük başarılara imza atsa, yaptığı çalışmalarla insanlığın önüne yeni ufuklar koysa, çağ kapayıp çağ açsa bile yine de gurura kapılmamalıdır. Yaptığı hiçbir işi takdir ve alkışa bağlamamalıdır. Amellerinin karşılığını ahirete bırakmalı, bunlar karşısında herhangi bir dünyevî beklentiye girmemelidir. Yani her şeyi sadece Allah için yapmalı ve bütün güzellikleri O’na nispet etmelidir.

Bir insan, meydana gelen başarıların Allah’a nispet edilmesinden ne kadar inşirah duyuyorsa, imanı o oranda kuvvetlidir. Allah’a gönülden inanmış bir mü’min, başarıların kendisine nispet edilmesinden fevkalâde rahatsızlık duyar ve “Neden insanlar böyle yakışıksız bir nispette bulundular?” der. Böyle bir düşünce küçük olanı büyük, damlayı derya, zerreyi güneş, hiç ender hiç olanı da her şey yapar.

   Tercih Hatası Yapmama

Bu itibarla insan, tercihini doğru yapmalı. O, salonları veya meydanları doldurmuş pek çoğu itibarıyla da ne dediğinin farkında olmayan kalabalıkların “Seninle iftihar ediyoruz.” demelerindense, yerde ve gökteki bütün ruhanilerin, “Seninle iftihar ediyoruz.” demesini tercih etmelidir. Eğer tercihinizi uhrevî nimetler istikametinde kullanırsanız yani Allah’ı seçerseniz siz de O’nun tarafından “seçilmiş” olursunuz. Nitekim enbiya-i ızâm’a “Mustafeyne’l-Ahyâr (seçilmiş hayırlı insanlar)” denilmesinin sebebi, onların bu mevzuda isabetli bir tercihte bulunmalarından kaynaklanır. Burada seçim isabetli yapılmalıdır ki ahirette Cennet ve Cehennem’e gidecekler seçilirken doğru tarafta yer alabilelim.

Bir mü’minin kullukta derinleşme, i’lâ-i kelimetullah vazifesini deruhte etme, tevbe ve istiğfar kahramanı olma, Allah karşısında haşyetle gerilme, iç-dış bütünlüğünü yakalama, bütün başarıları Allah’tan bilme gibi hususlarda muvaffak olabilmesi kâmil bir imana sahip olmasına bağlıdır. Kur’ân, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler, iman edin.” (Nisâ sûresi, 4/136) buyurmak suretiyle mü’minlere sürekli imanlarını tazeleme ve imanda derinleşme yolunu gösteriyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ “İmanınızı yenileyiniz…” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359) sözleriyle aynı hususa dikkat çekiyor.

Bu açıdan insan her sabah güne uyanırken ter ü taze bir imanla o güne başlamaya azmetmelidir. Daha doğrusu her gününü imanda daha bir derinleşmek suretiyle canlandırmalı, hayattar hâle getirmelidir. İmanı arttıkça, “Allah’ım, nasıl olmuş da ben dün Seni böyle duyamamışım!” demelidir. Mâbud-u bi’l-hak ve Maksûd-u bi’l-istihkak olarak sadece O’nu görmelidir. Duyduğu, gördüğü her şeyi analiz ve sentezlere tabi tutarak onlardan yepyeni komprimeler çıkarmalı, yeni formüllere ulaşmalıdır. Hz. Pir’in yaklaşımıyla bir “Hel min mezîd” kahramanı olarak uğradığı her menzilde dağarcığını doldurmaya çalışmalı ve oradan başka bir menzile geçmelidir. Doyma bilmeyen bir arzuyla sürekli kanatları gergin hep yukarılara daha yukarılara daha yukarılara yükselmelidir.

 الجَرَّة المشروخة: ثقافة البيعة

Herkul | | العربية

   سؤال: ثمة أشخاص لا يعرفون ماهية حركة الخدمة، فراحوا يتهمون من أحب هذه الحركة وتعلق بها بـ”أن عقولهم أسيرة ومرهونة للآخرين” و”أنهم بايعوا الخدمة بلا شرط أو قيد”؛ فما نصيب هذه الادعاءات من الحقيقة؟

   الجواب: جدير بالذكر أن البيعة أساسٌ مهمٌّ في الإسلام وإن لم تكن وُلدت معه، وكما وردت البيعة في آيات عديدة في القرآن الكريم وأحاديث كثيرة في السنة النبوية، فقد طُبقت أيضًا على أرض الواقع بأشكال وصور مختلفة في حياة رسول الله وخلفائه الراشدين أيضًا، والبيعةُ أن يتعهّد المرء بالولاء لدين أو نظام أو شخص يمثل ذلك النظام، وأن يفي بالتزامات هذا الولاء.

ومن خلال أوسع معانيها في الثقافة الإسلامية فالبيعةُ تعني العقد المُبرم بين الشعب والحاكم المنتخب رئيسًا للدولة، يُبايع المواطنون رئيسَ الدولة ويحافظون على الولاء له طالما التزم بصلاحيّاته وقام بما وُكل إليه من مهام.

   البيعة في الإسلام

ترد في القرآن الكريم والسنة النبوية ممارسات مختلفة تتعلق بالبيعة؛ فيقول الله تعالى: ﴿وَإِذْ أَخَذَ اللهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/81) في هذه الآية يتحدث الله عز وجل عن العهد الذي أخذه على النبيين السابقين، وذلك طلبٌ إلهي بالبيعة.

إن معظم الأنبياء الذين أُخذت منهم هذه البيعة لم يلتقوا بمن أُرسل بعدهم من الأنبياء الآخرين، ولم يُعاصِرْ أحدٌ منهم النبيَّ محمدًا صلى الله عليه وسلم، وبالتالي فإن الأنبياء وإن بدوا هم المخاطب والمعنيّ الأول بهذا العهد، فالحقيقة أن هذه رسالة بعثت من خلالهم إلى أممهم.

أجل، يتحدث الله تعالى في هذه الآية الكريمة عن العقد الذي أبرمه مع أنبيائه ومع أممهم في شخصهم، ووفقًا لهذا العقد فإنه جلّ وعلا يطلب منهم أن “آمِنوا بأي نبي تدركونه يأتي من بعدكم، وصدقوا به، وصدِّقوا بموسى عليه السلام إن أدركتموه، وبعيسى عليه السلام أيضًا إن تدركوه، وإن أدركتم محمدًا المصطفى صلى الله عليه وسلم فصدّقوا وآمنوا به أيضًا”، واستجابة لهذا قَبِل وأقرَّ بذلك الأنبياء أجمعون، ولا ريب أن خُلفَ مثلِ هذا الوعد بعد أخذه والنكوص عن مثل هذه البيعة بعد تحقُّقها إثمٌ عظيمٌ أمام الله ووبالٌ على فاعله، فإذا وصلَ النكوصُ إلى درجة قبول بعض الجوانب الخاصة به صلى الله عليه وسلم على مضض فهو ضلالة؛ أما إن كان النكوصُ عن عقيدةٍ وقناعة فهو ارتدادٌ والعياذ بالله.

ولقد طبَّق سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في مختلف مراحل عمره حقيقة البيعة التي أخذها من الحق تعالى والراسخة الثابتة في سنن النبيين، فمثلًا أخذ صلى الله عليه وسلم البيعة من مسلمي المدينة الذين التقوا به عند العقبة في العام الحادي والثاني عشر من بدء الرسالة؛ إذ صافحهم رسول الله صلى الله عليه وسلم هناك واحدًا واحدًا، وأخذ منهم العهد على أن يحموه عندما يأتي إلى المدينة مما يحمون منه أنفسهم، وأن ينصروا الإسلام، وعندما سألوا ما جزاؤهم على بيعة كهذه؛ أجابهم رسول الله بأنّ جزاءهم “الجنة”؛ فَرَضوا بذلك وبدا عليهم السرور والحبور، وفي تلك الأثناء قال لهم سيدنا العباس رضي الله عنه الذي كان مرافقًا لرسول الله صلى الله عليه وسلم “هل تدرون علامَ بايعتم؟!”، (أي هل أنتم مدركون تمامًا إلى تبِعاتِ ما ستُلقيه تلك البيعةُ على كاهلكم) فلفت الانتباه إلى أهمية المسألة وعبئِها.

وبالشكل نفسه عندما شرَّف رسول الله المدينة المنورة جاءه أهلها، فبايعوه واحدًا تلو الآخر، وحتى بعد أن مرت سنوات على هجرة رسول الله إلى المدينة جاءه المسلمون الجدد وبايعوه، وأثبتوا صدقهم وإخلاصهم، بل إنه عندما وصل مفخرةَ الإنسانية، وهو بالحديبية، خبرٌ بأن سيدنا عثمان رضي الله عنه الذي أرسله إلى مكَّة رسولًا قُتل قام بجمع الصحابة الذين بايعوه في السابق وأخذ منهم البيعة مرة أخرى.

هذه البيعات التي أخذها سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم من أصحابه تعني الالتزام إزاء النظام الذي جاء به الإسلام، وإزاء ممثّل هذا النظام، وواضعِ هذا النظام، وبالتالي فهو بمثابة العهد مع الله عز وجل.

ولقد ترسخت البيعة بين الصحابة بمرور الزمان، وصارت نظامًا، وأصبحت عرفًا وتقليدًا، ولذلك استمرت في عهد الخلفاء الراشدين أيضًا، فعندما انتُخب سيدنا أبو بكر فسيدنا عمر فسيدنا عثمان ثم سيدنا عليٌّ خلفاءَ بايعهم الصحابة، وإن حدث في التطبيق اختلافات، وأُخرجت المسألة من محورها الأساسي أحيانًا إلا أنها حافظت على وجودها بين المسلمين في العصور التالية أيضًا، أي إن المواطنين يعلنون من خلال البيعة أنهم قبلوا الإداريين الذين يرأسونهم، بل إن البيعة لم تقف عند حد اختيار رئيس الدولة من قِبل المواطنين فحسب، فأحيانًا ما أخذ شيوخ طرق مختلفة البيعة من مريديهم.

   العقيدة والاشتراك في الغاية المثالية

وبعد هذا الشرح المختصر الذي قدمناه زيادة في فهم الموضوع يمكننا الآن الوقوفُ على جانب المسألة المتعلق بحركة الخدمة.. بداية يجب القول إن من يزعمون أن متطوعي الخدمة بايعوا “مديريهم وروادهم” دون شرط ولا قيد لا يدرون شيئًا عن ماهية المسألة، فمثل هذه المزاعم تكشف أن أصحابها لا يعرفون حركة الخدمة؛ لأن الرابطة التي تجمع متطوعي الخدمة وتوحّدهم ليست نظامًا هرميًّا، ولا سلسلة من الأوامر والتعليمات، ولا أيضًا مبايعة بين أفراد، بالعكس إن وحدة العقيدة والفكرة والغاية المثالية تجمعهم معًا، وتُوجِّههم إلى الأهداف المشتركة، ويمكننا أن نُشبِّه حالهم هذا بحال من يجتمعون في الجامع لصلاة الجمعة أو العيد، أو من يتحلقون حول الكعبة من أجل الطواف، أو من يقفون بعرفات أداءً لمناسك الحج، فكما أن المعتقدات والأهداف المشتركة تجمع هؤلاء الناس وتجعلهم يؤدّون نفس العبادات فإن مجموعة من المعتقدات والأفكار المثالية تجمع متطوعي الخدمة وتضمن تحرّكهم معًا.

فما هي تلك الأهداف المشتركة؟ على سبيل المثال: مكافحة الجهل والفرقة والفقر، هذه الأمراض الثلاثة الخطيرة التي تحدث عنها الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي هدفٌ مهمّ بالنسبة لمتطوعي الخدمة، ذلك أن متطوعي الخدمة بدؤوا استنفارًا علميًّا جادًّا للقضاء على الجهل حتى اليوم، وبحسب إمكاناتهم المتاحة أنشؤوا المدن الطلابية ومراكز التدريس والدراسة والمدارس والجامعات؛ ونادوا بالمحبة دائمًا من أجل القضاء على الخلافات والنزاعات التي بين الناس، ومن خلال أنشطتهم حول التسامح والحوار استطاعوا احتضان الجميع؛ وعبر مجموعة من الفعاليات التنظيمية بذلوا الجهد لمساعدة رجال الأعمال، ومدِّ يد العون للمحتاجين.

ولو توسعنا قليلًا في شرح المسألة، فسنجد أن المحرك الأساس الذي يجعل الناس تجتمع تحت اسم حركة أو جمعية ما؛ هو معقولية الأفكار والتصورات والفعاليات والمشاريع التي تضعها تلك الحركة، وتوافق أفكارها مع القواعد الدينية وتماشيها مع مقتضيات الزمان، وتلبيتها في الوقت ذاته احتياجات الناس، ولذلك فاستمرارية الخدمات لا يقتضي تقديم البيعة لفلان أو لعلان، ولا الدخول تحت لواء هذا أو ذاك، وكما يسارع الناس لصلاة الجمعة إذا سمعوا النداء، ويتجمعون في صباح صلاة العيد أفواجًا، أو يتوافد الحجيج على عرفات في اليوم التاسع من ذي الحجة، فكذلك يسارع إلى الخدمة هؤلاء الذين يجدون أفكار الخدمة وفعالياتها مثالية وتتناسب مع أهدافهم.

وبمعنى أخر، فالناس إذا رأوا أن ما تقدمه الخدمة في حدود المعقولية القرآنية، وإذا تيقنوا أن الطريق الذي تسلكه الخدمة هو طريق النبي صلى الله عليه وسلم، وإذا أدركوا أن الهدف من تقديم هذه الخدمات والفعاليات هو العمل المشترك وإحلال الصلح والسلام، فحينها سيدعمون هذا العمل، ولذلك فكما شرحنا آنفًا لا وجود للبيعة داخل حركة الخدمة، فها هو الأستاذ النورسي لم يطلب أخذ البيعة من أحد على الإطلاق، وعلاقته مع طلبته لم تكن علاقةَ الشيخ بالمريد، بالعكس كانت علاقةَ أخوة كما عبّر بنفسِه عن ذلك، وبناءً عليه فلا محلّ للبيعة لأي شخص في حركة الخدمة مهما حاز ذلك الشخص من مكانة فائقة على غيره بسبب عمره أو قدمه أو علمه.

   البيعة الضمنية (المعنوية): التضحية والتفاني

ولكن على كل حال يمكن للأشخاص الذين حرّكهم شعور التضحية والتفاني فنذروا أنفسهم للخدمة أن يعقدوا هذه البيعة لأنفسهم، فمثلًا من الممكن أن يقولوا لأنفسهم “سأظل بإذن الله وعنايته طوال عمري منطلقًا في هذا السبيل القويم، وسأسعى جاهدًا لنشر اسم الله الجليل واسم حبيبه ونبيه محمد صلى الله عليه وسلم في كل البقاع، ولن تكون لي أية تطلعات خارج الخدمة، وسأضحي بكل الفيوضات الدنيوية والأخروية في سبيل الخدمة، وإلى أن أموت لن أترك هذا الطريق حتى ألقى الله سبحانه وتعالى هكذا”.

إن الإرشاد والتبليغ من الأمور المهمة التي كلَّفَنا بها القرآن الكريم والسنة النبوية المطهرة ومن ثم يتوجب على الفرد أن يفيَ بما قطعه على نفسه من عهود، لأنه إذا نذر القيام بأعمال مشروعة في الدين وجب عليه الإيفاء بنذره.

فإذا ذُكرت البيعة في الخدمة، فهي تعني إيفاء الشخص بالعهد الذي قطعه بينه وبين نفسه بعدم ترك طريق الخدمة، فهذه البيعة يمكن أن نطلق عليها بيعة ضمنية وليست صريحة، وإذا كانت البيعة على عهد النبي صلى الله عليه وسلم تُعقد على مستوى الأصلية فإن هذه البيعة ستجري على مستوى الظلية.

إن الخدمات الجليلة التي تتحقق في بقاع مختلفة من العالم، وهذا التبادل الثقافي والمعرفي الذي يجري مع أهالي البلاد التي يهاجر إليها رجالُ الخدمة، والخطوات المهمة التي تُتّخذ من أجل إحلال السلام في العالم؛ كل هذا وأكثر قد تمّ بفضل هؤلاء الذين عاهدوا أنفسهم على التضحية في ذلك السبيل، فهم يواصلون أعمالهم وخدماتهم الإنسانية دون أن ينتظروا أي مقابل مادي أو معنوي، وإذا لزم الأمر يتقاضون مرتبات يسيرة تعادل المنح المقدمة للطلاب، وهم ببذلهم تلك التضحيات والإيثار يُكِنّ لهم كثيرٌ من الناس من أقاصي إفريقيا إلى قلب الشرق الأقصى كل مشاعر الامتنان والشكر والعرفان.

وكما نظهر كل التقدير للبيعة التي عقدت على مستوى الأصلية في عهد الرسول صلى الله عليه وسلم والخلفاء الراشدين رضوان الله عليهم، فلا يسعنا إلا تقدير تلك البيعة التي تجري على مستوى الظلية والتي تعني التفاني والتضحية، وعندما أفكر في الإخوة الذين أوقفوا أعمارهم من أجل الخدمة وانطلقوا متفرقين في ربوع الأرض لتحقيق غايتهم العليا يختلج صدري المشاعر الآتية: إنني لا أدري هل ننجو في الآخرة أم لا، وهل سنُمنح فرصة الشهادة لهؤلاء الإخوة أم لا، ومع ذلك لا أيأس من رحمة الله تعالى ولو للحظة، فإن مُنحتُ الفرصة هناك للشهادة لهؤلاء فسأقول: “إلهي إنني أشهد أن هؤلاء تفرقوا في شعاب الأرض مضحين بحياتهم من أجل إبلاغ العالم القيم التي ورثناها عن نبينا صلى الله عليه وسلم”، وكما ذكرت، أنا لا أدري هل سيسمح لي في ذلك الموقف بالشهادة أم لا، فهذا أمرٌ لا يعلمه إلا الله، ولكن تلك هي مشاعري.

   الارتباط بالعقل الجمعي

من جانب آخر فإن كل ما يجري من أعمالٍ داخل الخدمة يخضع للعقل الجمعي وللاستشارة، وعلى ذلك فلا وجود لما يسمى “تقييد العقل وأَسْره”.. فكما التزمنا الأخذ بالاستشارة حتى يومنا الحاضر، فلن يتغير الأمر بالنسبة لنا في المستقبل، ولقد ذكرت مرارًا وتكرارًا: إن كان هناك إنسان يفوق “يوليوس قيصر” أو “الإسكندر الأكبر” أو “نابليون” في عقله ودهائه بعشرة أضعاف وتحرك وفقًا لرأيه الشخصي، فلن يتفوق على عقل شخصٍ استشار ثلاثة أشخاص في الأمر، فالاستشارة مهمة لوضع ملاحظات مختلفة لأي مسألة، وإعمال الفكر لإيجاد حل ومخرج للمشكلة، وللوصول إلى القرار الصائب، ولهذا السبب قال فخر الإنسانية صلى الله عليه وسلم: “مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ“.

وكذلك فرسولنا صلى الله عليه وسلم ومع كونه رسولًا يوحى إليه من قبل الله سبحانه وتعالى، إلا أنه في الأمور التي لم يرد في شأنها أمر من المولى سبحانه وتعالى كان يستشير الصحابة الكرام رضوان الله عليهم أجمعين، وفي الاستشارة كان يعرض رأيه ويستمع لآراء الصحابة الكرام، ويتم اتخاذ القرار وفقًا للقناعة العامة، بل إنه صلى الله عليه وسلم وفي بعض الأحيان كان يخالف الصحابة رضوان الله عليهم في رأيه، ومع ذلك كان يأخذ برأيهم؛ حتى يعطي الاستشارة حقها ويُرسي قواعدها، وكما حدث في غزوة أحد فالرسول صلى الله عليه وسلم لم يكن موافقًا على أن تكون المعركة في ساحة مفتوحة، وكان يرجّح البقاء في المدينة للدفاع عنها، إلا أنه نزل على رأي الصحابة، وانطلق المسلمون يقاتلون المشركين في ساحة المعركة وكانت النتيجة استشهاد سبعين صحابيًّا، وقد طبق الرسول صلى الله عليه وسلم مبدأ الشورى بنفسه ونقله من حيز النظرية إلى ساحة التطبيق رغم توقعه لمثل هذه النتيجة لكي يُرسي قواعد الشورى عملًا وتطبيقًا، ولا تظل حبيسة النظرية والقول.

وبهذا الاعتبار فعلى كل إنسان أن يسلّم بالقرار الذي يتمخض عن الشورى حتى وإن كان يعتقد اعتقادًا جازمًا أن رأيه أصح وأولى، وذلك لأن الاجتهاد في طلب الصواب يكسب الإنسان الثواب تمامًا كما هو الحال في الصلاة والصيام، وكذلك من يتراجع عن رأيه احترامًا لمبدإ الشورى فهو كَمَنْ يُبعِد نفسَه وينأى بها عن الملذات المحرّمة، فهذا نوعٌ من أنواع الصبر الذي يُثابُ صاحبهُ عليه، أما الذي يثق في رأيه فقط ويظن أنه على علم بكل شيء، ويسير وفقًا لعقله فهذا طريقه الخسران والخيبة.

بل إن الإنسان لو كان في مكانة عالية بسبب سنِّه أو بسبب ما لديه من تجربة وعلم يفوق بها من حوله فيحترمونه ويقدرونه، ولا يعترضون على ما يفعل، فهذا الشخص ليس لديه أدنى حق في إجبار الآخرين على الاقتناع بأفكاره، وعليه ألا يحوّل الاحترام الذي يشعر به الناس تجاهه إلى وسيلة من وسائل القهر والاستبداد، عليه أن يعرض أفكاره بصورة صريحة وواضحة، وعليه أن يُبدي اهتمامًا لتقييم الأشخاص الذين يشاركونه الدرب نفسه، فالرؤى والقرارات لا تكون بحسب ما يدلي به أحدهم بسبب موقعه ومكانته، بل يتم تقييمها واتخاذها وفقًا لصوابها ومعقوليتها، ولا شك أن تطبيق هذا على وجهه الأتم مرهون باستيعاب عميق للتربية الإسلامية.

وفي النهاية فكل عمل يخضع لتفعيل مبدإ الشورى لا مجال فيه لتقييد العقول من قِبل الآخرين، فالمكان الذي تصدر فيه القرارات بعد مراجعة أفكار الجميع لا محلّ فيه لفكرة “الطاعة العمياء”، بل على العكس تمامًا، إنه مكانٌ تسوده حرية التفكير والآراء.

Kırık Testi: ROL MODEL OLARAK SAHABE

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara nasıl arz edilmelidir?

   Cevap: Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinledikleri, O’nun huzurunun boyasıyla boyandıkları ve O’nun fırçasıyla şekillendikleri için ayrı bir hususiyet kazanmışlardır. Onlar, mükemmel bir dinin kusursuz bir temsilcisi olan İnsan-ı Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördükleri ve dinledikleri için İslâm’ı doğrudan doğruya bu saf ve duru kaynaktan öğrenmişlerdir. Dolayısıyla da Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış, makâsıd-ı İlâhiyeye vâkıf olmuş ve ömürlerini hep marzî-i ilâhîye müteveccih yaşamışlardır. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, birçok hadis-i şeriflerinde sahabe-i kiramın mümtaz ve müstesna konumuna dikkat çekmiş ve kendi sünnetinin yanı sıra onların yoluna tâbi olunması gerektiğini de ifade etmiştir. Çünkü onlar hakikaten örnek alınacak insanlardır.

Bu açıdan sahabe-i kiramın günümüz insanları tarafından iyi tanınıp bilinmesi çok önemlidir. Zira onlar tanındıkça daha çok sevilecek, sevildikçe örnek alınacak ve hayat tarzları benimsenecektir. Onlara ittiba etmek ve adım adım yollarını takip etmek sahil-i selamete ulaşmaya vesile olacak; onlardan ayrı düşmek de çok ciddi kopuklukların yaşanmasına sebebiyet verecektir. Zira onların yolunu takip etmek Allah Resûlü’ne ittiba adına çok önemli bir vesile olduğu gibi, Allah Resûlü’ne uyma da Allah’ın emirlerine ittiba etme demektir.

Eğer insanlar sahabeyi tanır, sever ve onların yolunda yürümeye başlarlarsa bir süre sonra onların ahlâkıyla ahlâklanırlar. Zamanla sahabe sevgisi onların içinde neşv ü nema bulacağı, filizleneceği ve boy atıp gelişeceği için, onlar da hâl, tavır ve davranışlarıyla sahabeye benzemeye çalışacaklardır. Hiç şüphesiz bu ölçüde sahabe sevgisiyle dolu olan bir insanın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmemesi, Allah aşkıyla yanıp tutuşmaması düşünülemez.

Esasında bir insanın gerçek insanlığı duyması da bunlara bağlıdır. Kalbinde Allah’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve O’nun sadık temsilcilerinin sevgisi olmayan bir insanın insan-ı kâmil ufkuna kanatlanması çok zordur. Gerçek insanlığa yükselmenin yolu, o Zat’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer. Çünkü O’nun ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır.

   Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti

Öte yandan sahabe-i kiram iyi bilinmez, onların dini yaşama ve yorumlama tarzlarına vâkıf olunmazsa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da tam olarak kavranamaz. Zira sahabe-i kiram Resûlullah’a ulaşma adına bir köprü gibidir. Hatta onların marziyat-ı ilâhiyeye, rü’yete ve rıdvana ulaşma adına birer köprü oldukları da söylenebilir. Onlar tanınmadan siyerin, Kur’ân ve Sünnet’in, dinin maksatlarının doğru anlaşılması çok zordur. 

Eğer biz günümüzde özellikle genç nesillerin önüne takip edilmesi ve örnek alınması gereken rol modeller çıkarmak istiyorsak, peygamberlerden sonra bunu en başta hak edenler sahabe-i kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla biz, ele aldığımız konuları misallendirirken sürekli onların hayatlarına atıf yapmalı ve onları nazara vermeliyiz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat etme, O’na yürüdüğü yolun realitelerini gösterme, çektiği sıkıntılar karşısında O’nu teselli etme gibi hikmetlere mebni olarak pek çok sûrede peygamber kıssalarına yer vermiştir. Her ne kadar tarihi tekerrürler devr-i daimi içerisinde insanlık çok farkı dönemler yaşamış olsa da bütün zamanları bütün hususiyetleriyle bilen Allah Teâlâ, geçmiş peygamberlere ait bir kısım hâdiseleri Makam-ı Cem’in Sahibi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır. Zira bu kıssalardan alınacak öz ve usare bütün zamanların insanları için yol gösterici olacaktır.

Aynen bunun gibi biz de bir kısım dinî ve ahlâkî meseleleri anlatırken, sürekli sahabenin hayatından kesitler arz etmeliyiz. Zira onlar, İslâmî hakikatleri tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ve Efendimiz’den öğrendikleri her bir dinî meseleyi realize etmeye çalıştıkları için geride örnek alınması gereken bir hayat bırakmışlardır. Mesela Hz. Ebu Bekir’in hayatına baktığımızda şunu görürüz: O, iki küsur yıllık halifeliği döneminde her birisi günümüzdeki terör örgütleri nispetinde on bir tane irtidat hadisesinin üstesinden gelmiştir. Bu kısa halifelik döneminde çok büyük işler başarmıştır. Fakat buna rağmen o, vefat ettiğinde arkada hiçbir mal varlığı bırakmamıştır. Öyle ki kendisine takdir edilen maaşın bile tamamını harcamamıştır. Kendisine orta dereceli bir insanın hayatını ölçü alan Hz. Ebu Bekir, ihtiyacı olan miktarı aldıktan sonra maaşının geri kalanını bir testiye koyup bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Zira ona göre maaşının ihtiyaç fazlası, tekrar devlet hazinesine iade edilmelidir.

Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz. Ömer, bu testiyi görünce gözyaşlarını tutamamış ve “Senden sonra senin gibi yaşama adına bize imkân bırakmadın.” demiştir. Ne var ki onun yaşayışı da Hz. Ebu Bekir’den farklı olmamıştır. O da oldukça sade, mütevazı ve müstağni bir hayat sürmüştür. Mesela kıtlık olduğu bir dönemde halk ne yiyorsa o da onu yiyip içmiş, zeytinyağına bandığı ekmekle karnını doyurmuştur. Bir seferinde önüne et yemeği getirildiğinde, halkın bunu yiyip yiyemediğini sormuş, yiyemediğini öğrendiğinde de yemeği geri göndermiştir.

Aynı şekilde bir Mus’ab İbn Umeyr’in hayatına baktığımızda, ders alınması gereken örnek bir yaşayış görürüz. Müslüman olmadan önce lüks içerisinde yaşayan ve oldukça rahat bir hayatı olan Hz. Mus’ab, Müslüman olduktan sonra sahip olduğu bütün imkânları ve nimetleri elinin tersiyle itmesini bilmiş ve Uhud’da şahadet şerbeti içeceği âna kadar dini adına büyük kahramanlıklar ve fedakârlıklar ortaya koymuştur. Öyle ki o, Uhud’da Allah Resûlü’nü koruyabilme adına kendisine yönelen oklar ve kılıç darbeleri önünde son nefesine kadar siper olmuştur. Üzerini örtebilecekleri bir kefen bile bırakmadan da bu dünyadan göç etmiştir.

Esasında Allah Resûlü’nün etrafındaki hangi sahabeyi ele alsak, onun ayrı hususiyet ve faziletinin olduğunu görürüz. Zira onlar canları pahasına İslâm davasına sahip çıkmışlar, i’la-i kelimetullah’ı hayatlarının en yüce gayesi hâline getirmişler ve bu yolda olağanüstü fedakârlıklar sergilemişlerdir. Bu fedakârlıklar karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Sadece Allah rızasını hedeflemiş ve ömürlerini çok ciddi bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla geçirmişlerdir. Bu açıdan onların her biri, ümmet için birer örnektir.

Dolayısıyla onların mutlaka günümüz insanlarına kendi enginlik ve derinlikleri içerisinde tanıtılmaları gerekir. Zira insan, bildiğini sever; bilmediğine karşı da alâkasız kalır. Eğer günümüz insanları Allah’ı delice sevmiyor, O’nu andıklarında burunlarının kemikleri sızlamıyorsa, O’nu yeterince tanımadıklarındandır. Aynı şekilde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı çok ciddi bir aşk u alâka duymuyor, O’nu andıklarında dizlerinin bağı çözülüp yere yığılmıyorlarsa, O’nu iyi bilmediklerindendir. Aynen bunun gibi eğer insanlarda bir Ebu Bekir olma, Ömer’e benzeme duygusu oluşmuyorsa, bunun sebebi onların bu şanlı sahabileri yeterince tanımamalarıdır.

O halde yapılması gereken, insanlarda “Ben de onlar gibi olayım!” duygusunu uyaracak şekilde bu büyük sahabîlerin kendi büyüklükleri içerisinde anlatılması ve sevdirilmesidir. Müslümanlar, sahabileri yeterince tanımadıklarından kimin arkasından gideceklerini de bilemiyorlar.

Bu yolda, ashâb-ı kiram efendilerimizden bahsederken kullanılacak üslup da çok önemlidir. Onlar sadece tarihin belli bir diliminde yaşayıp gitmiş insanlar olarak anlatılmamalıdır. Yoksa muhataplar sadece onların kahramanlıklarıyla teselli bulacak fakat onlara benzeme ve onlar gibi olma azm u cehdine sahip olmayacaklardır. Bu açıdan sahabe, her zaman içlerde yaşatılması ve hayatları örnek alınması gereken birer rol model olarak takdim edilmelidir.

Öte yandan, tarihî hâdiselerin tekerrürü ayniyet değil misliyet ölçüsünde gerçekleşmektedir. Bu açıdan sahabe-i kiramın hayatları nazara verilirken mutlaka günümüz şartlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Farklı bir tabirle insanlara, “Böyle bir hayat yaşanmaz.” dedirtmeme ve aynı zamanda onları tenakuza düşürmeme adına sahabenin hayatları anlatılırken konjonktürün dikkate alınması çok önemlidir. İnsanların, sahabe hayatlarının yaşanabilir olduğuna inandırılması gerekir. Bunun için de Siyer’in temel felsefesiyle ve arka plânıyla bilinmesine ihtiyaç vardır. Maalesef bugüne kadar siyer felsefesi üzerinde yeterince durulmamıştır. Hz. Pir’in Kur’ân tefsiri mevzuunda ortak akla işaret etmesi gibi, Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin de temel mantık örgüsü ve kendi derinlikleriyle ele alınıp günümüz insanlarının nazarına, istifade edilebilir ve yaşanabilir bir bilgi muhassalası olarak takdim edilmesi için böyle bir ortak aklın çalışmasına ihtiyaç vardır.

   Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri

Babam, iki şeye âşıktı; Osmanlı ve sahabe. Yanında sahabeden bahsedilince gözleri dolar, âdeta başı dönerdi. Bu sebeple çocukluğumdan itibaren babamın kütüphanesindeki Osmanlıca yazılmış eserlerden sahabe hayatlarını okuyarak büyüdüm. Henüz yedi sekiz yaşında olmama rağmen onların hayatları beni derinden etkiliyordu. Âdeta onlarla oturup onlarla kalkıyordum. Yaşım ilerledikçe bir taraftan sahabeye duyduğum hayranlık artıyor, diğer yandan da gözlerim yaşadığım çağda onların hayatlarını temsil eden insanlar arıyordu. Sürekli kendi kendime, “Yok mu bunların bu çağda bir örneği!” diyordum.

Nihayet medrese talebesi olduğum yıllarda Erzurum’a Bediüzzaman’ın talebelerinden birisi gelince aradığımı buldum. Hz. Pir, talebesi olan Muzaffer Arslan’ı irşat için buraya göndermişti. Bu zat, oturuşu kalkışı, giyim kuşamı, tavır ve davranışlarıyla beni çok etkiledi. Kendi kendime, “Demek ki sahabe sadece kitap sayfaları arasında kalmamış. Bu asırda da onların temsilcileri varmış.” dedim. Zira o, sinesi dolu, gözü yaşlı tam bir aşk ve heyecan insanıydı. Daha sonra da Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde onun sohbetlerini hiç kaçırmadım.

Evet, günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına sahabe gibi yaşayan insanları da çıkarmak gerekir. Ta ki kendilerine anlatılanların tarihin bir döneminde kalmadığını, aynı fedakârlık ve diğerkâmlık duygularıyla dine hizmet eden insanların kendi yaşadıkları devirde de bulunduğunu görsünler. Eğer sahabe ruhunu temsil eden bu tür insanlar genç nesillerin karşısına çıkar ve gönüllerinin ilhamlarını onlara boşaltabilirlerse Allah’ın izni ve inayetiyle yeni bir sahabe nesli oluşacaktır.

İşte böyle bir neslin yetişebilmesi adına, yaşatmak için yaşayan fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Öyle ki onlar, “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamalıdırlar. Onlar, başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmalı, toprak olup kuvve-i imbatiyeleriyle onları omuzlarında taşımalı, güneş olup şualarını onların başından aşağı boşaltmalıdırlar. Kısaca hayatlarını bütünüyle insanlığa hizmete vakfetmelidirler. Bu ölçüde samimi olunabildiği ve böyle bir fedakârlık ortaya konulabildiği takdirde peygamber âşığı, sahabe sevdalısı bir neslin yetişmesi de mümkün olacaktır.

Kırık Testi: BİAT KÜLTÜRÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Meselenin mahiyetini bilmeyen bazı kimseler Hizmet hareketine gönül vermiş insanları “akıllarını birilerine ipotek etmekle” ve “koşulsuz şartsız biat etmekle” suçluyorlar. Bu iddiaların gerçeklik payı var mıdır?

   Cevap: Bilindiği üzere biat, İslâm’la beraber doğmamış olsa da İslâm’da önemli bir esastır. Kur’ân ve Sünnet’te konuyla ilgili pek çok âyet ve hadis yer aldığı gibi, Allah Resûlü’nün ve Raşit Halifelerin hayatlarında da biat, farklı şekillerde tatbik edilmiştir. Arapçadaki ifadesiyle bey’at veya Türkçe’deki yaygın kullanımıyla biat, insanın bir dine, sisteme veya o sistemin temsilcisi olan şahsa bağlı kalacağına ve bu bağlılığın gereklerini yerine getireceğine dair söz vermesidir.

Biat, İslâm kültüründe en geniş anlamıyla devlet başkanı seçilen yöneticiyle halk arasında yapılan akdi ifade eder. Bu akde göre devlet başkanı ehliyetini koruduğu ve kendisine düşen görevleri yerine getirdiği sürece vatandaşlar da ona itaat etmeye ve bağlı kalmaya devam edeceklerdir.

   İslâm’da Biat

Kur’an ve Sünnet’te biatla ilgili farkı uygulamalar yer almaktadır. Mesela Kur’ân-ı Kerim, وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ “Hatırla ki Allah peygamberlerden şöyle bir söz almıştı: ‘Size kitap ve hikmet verdiğimde, ardından, size verilenleri tasdik eden bir peygamber gelirse, ona mutlaka iman edecek ve mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu kabul edip bana kesin bir şekilde söz veriyor musunuz?’ buyurmuştu. ‘Kabul ettik.’ dediler. ‘O hâlde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.’ buyurdu.” (Âl-i İmrân, 3/81) âyetiyle Allah’ın, Hz. Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki peygamberlerden söz almasından bahsetmiştir ki bu, Allah tarafından bir biat talebidir.

Esasında kendilerinden böyle bir biat alınan peygamberlerin birçoğu kendilerinden sonra gönderilen diğer peygamberlerle karşılaşmadıkları gibi, onların hiçbirisi Hz. Muhammed’le de (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) karşılaşmamıştır. Dolayısıyla böyle bir sözün birinci muhatapları peygamberler gibi görünse de gerçekte bu, onların şahsında ümmetlerine bir mesajdır.

Evet, Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede, peygamberleriyle ve onların şahsında ümmetleriyle yapmış olduğu bir mukaveleden bahsetmektedir. Bu mukaveleye göre onlardan şunu talep etmektedir: “Sizden sonra gelen hangi peygambere yetişirseniz ona iman edin ve onu kabullenin. Musa’ya yetişirseniz onu kabullenin. Davud’a yetişirseniz onu kabullenin. İsa’ya yetişirseniz onu kabullenin. Muhammed Mustafa’ya (aleyhimü’s-salâtu ve’s-selâm) yetişirseniz de onu kabullenin.” Bunun karşılığında peygamberler de topyekûn bunu kabul ve ikrar etmişlerdir. Artık böyle bir söz alma ve biat gerçekleştikten sonra bundan dönme Allah’a karşı büyük bir günah ve büyük bir vebaldir. Eğer döneklik, O’na ait bazı hususiyetleri içine sindirememe seviyesinde ise dalâlet; itikat seviyesinde ise irtidattır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Cenâb-ı Hak’tan aldığı ve peygamberler geleneğinde rüsuh ve sübut bulmuş biat hakikatini ömrünün farklı dönemlerinde tatbik etmiştir. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğin başlangıcının on birinci ve on ikinci senelerinde Akabe’de bir araya geldiği Medine’li Müslümanlardan biat almıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada teker teker onların ellerini sıkmış ve Medine’ye gittiğinde kendisini canları gibi koruyacaklarına ve İslâm’a hizmet edeceklerine dair onlardan söz almıştır. Onlar böyle bir biat karşılığında ne kazanacaklarını sorduklarında Allah Resûlü, “Cennet” cevabını vermiş; onlar da buna razı olmuş ve bundan duydukları memnuniyeti izhar etmişlerdir. Bu sırada Allah Resûlü’nün yanında bulunan Hz. Abbas onlara, “Siz, neye biat ettiğinizi (bu biatınızın size nasıl bir sorumluluk yüklediğini) biliyor musunuz?” diyerek meselenin önemine ve ağırlığına dikkat çekmiştir.

Aynı şekilde Allah Resûlü, Medine-i Münevvere’yi teşrif ettiğinde Medine halkı tek tek gelerek Efendimiz’e biat etmişlerdir. Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinin üzerinden yıllar geçtikten sonra bile yeni Müslüman olanlar O’nun yanına gelerek biat etmiş ve sadakatlerini ortaya koymuşlardır. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu, Hudeybiye’de bulunduğu sırada Mekke’ye elçi olarak gönderdiği Hz. Osman’ın öldürüldüğü yönünde haberler gelince, daha önce kendisine biat etmiş olan sahabeyi toplayarak onlardan bir kere daha biat almıştır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabından almış olduğu bu biatlar, İslâm’ın getirmiş olduğu sisteme, bu sistemin temsilcisine ve bu sistemi vaz eden Zat’a, dolayısıyla Allah’a karşı bir söz verme manasına geliyordu.

Biat, zamanla sahabe arasında oturmuş, sistemleşmiş ve bir gelenek hâlini almıştır. Dolayısıyla bu uygulama Raşit Halifeler döneminde de devam etmiştir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali halife seçildiklerinde sahabe onlara biat etmişlerdir. Uygulanma şeklinde değişiklikler olsa ve zaman zaman mesele asıl yörüngesinden saptırılsa da bu uygulama daha sonraki asırlarda da Müslümanlar arasında varlığını devam ettirmiştir. Yani bir yönüyle vatandaşlar biat vasıtasıyla başlarındaki yöneticiyi kabul ettiklerini ortaya koymuşlardır. Hatta bu uygulama sadece devlet başkanıyla vatandaşlar arasında olmamış, zaman zaman değişik tarikatların başında bulunan şeyhler de kendilerine bağlı olan insanlardan biat almışlardır.

   İnanç ve İdeal Ortaklığı

Konunun daha iyi anlaşılması adına biatla ilgili yaptığımız bu kısa izahtan sonra şimdi meselenin Hizmet hareketine bakan yönü üzerinde durabiliriz. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Hizmet gönüllülerinin kayıtsız şartsız “üstlerine” biat ettiğini iddia eden kimseler meselenin mahiyetinden habersizdirler. Bu tür iddialar, iddia sahiplerinin Hizmet’i bilmediklerini gösterir. Zira Hizmet gönüllülerini bir araya getiren ve bir arada tutan bağ ne hiyerarşik bir sistemdir ne emir-komuta zinciridir ne de birilerine verilen biat sözüdür. Bilâkis inanç, mefkûre ve gaye birliği onları bir arada tutmakta ve ortak hedeflere yönlendirmektedir. Bunu, Cuma veya bayram namazı kılmak için camide toplanan veya tavaf yapmak için Kâbe’nin etrafında halkalanan ya da hac menasikini yerine getirmek için Arafat’ta duran insanların hâline benzetebiliriz. Nasıl ki ortak inançlar ve müşterek hedefler bu insanları bir araya getiriyor ve aynı ibadetleri yaptırıyorsa, bir kısım ortak inanç ve idealler de Hizmet gönüllülerini bir araya getiriyor ve onların beraber hareket etmelerini sağlıyor.

Nedir bu ortak hedefler? Mesela Hz. Pir’in dile getirdiği üç büyük hastalık olan cehalet, iftirak ve fakirlikle mücadele etmek Hizmet gönüllüleri için çok önemli bir hedeftir. Nitekim bugüne kadar Hizmet gönüllüleri cehaleti giderme adına ciddi bir ilim seferberliği başlatmış ve imkânları el verdiğince yurtlar, dershaneler, etüt merkezleri, okullar ve üniversiteler açmış; insanlar arasındaki çatışma ve ihtilafları giderme adına sürekli sevgi demiş, hoşgörü ve diyalog faaliyetleriyle herkesi kucaklamaya çalışmış; bir kısım organizasyonlarla işadamlarına yardımcı olmaya ve muhtaçlara el uzatmaya gayret etmişlerdir.

Biraz daha açacak olursak, insanları bir cemaat veya hareket adı altında bir araya getiren temel faktör, ortaya konulan fikir, düşünce, faaliyet ve projelerin makuliyeti, bunların hem dinî kurallara hem de zamanın şartlarına uygunluğu ve aynı zamanda günümüz insanlarının ihtiyaçlarına da cevap veriyor olmasıdır. Bu itibarladır ki yapılan hizmetlerin devam ettirilmesi adına ne falana filana biat etmeye ne de “falancı” “filancı” olmaya gerek yoktur. İnsanların, salayı duyduğunda Cuma namazına koşmaları, bayram sabahı olduğunda bayram namazında toplanmaları veya Zilhicce’nin dokuzuncu günü geldiğinde Arafat’a akın etmeleri gibi, hizmet adına ortaya konulan düşünce ve faaliyetleri kendi ideal ve hedefleriyle uyumlu bulan kimseler de hizmete koşmaktadırlar.

Farklı bir ifadeyle insanlar, yapılan hizmetleri Kur’ânî makuliyet çerçevesine uygun bulduğundan, yürünen yolun peygamber yolu olduğuna inandığından, yapılan hizmetlerin birlik ve beraberliği, sulh ve barışı sağlayacağını düşündüğünden bu işe destek vermektedir. Dolayısıyla Hizmet hareketi içerisinde yukarıda bahsedildiği şekliyle bir biat söz konusu değildir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de hiç kimseden biat istememiş, kendisiyle talebeleri arasındaki ilişkinin şeyh-mürit ilişkisi olmadığını, bilakis bir kardeşlik ilişkisinden ibaret bulunduğunu ifade etmiştir. Bu itibarla Hizmet hareketi içerisinde yaşıyla, kıdemiyle, ilmiyle önde görünen her kim olursa olsun, herhangi bir şahsa biatta bulunma söz konusu olamaz.

   Zımnî Biat: Fedakârlık ve Adanmışlık

Ne var ki ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla kendilerini hizmete vakfeden insanlar kendi kendilerine söz verebilirler. Mesela onlar, “Allah’ın izni ve inayetiyle, ömrüm vefa ettiği sürece, isabetli bulduğum böyle bir yola revân olacağım. Nam-ı Celil-i İlahi’nin ve Ruh-u Revan-ı Muhammedi’nin her yerde duyulması adına soluk soluğa koşturacağım. Hizmetin dışında hiçbir mülâhazaya kapılmayacağım. Dünyevî-uhrevî füyuzat hislerinden fedakârlıkta bulunacağım. Ölünceye kadar bu yoldan ayrılmayacak ve Allah’ın huzuruna da böyle gideceğim.” diyebilir.

İrşat ve tebliğ, Kur’ân ve Sünnet’in bize emretmiş olduğu önemli bir amel olduğuna göre kişinin yapmış olduğu böyle bir ahde bağlı kalması gerekir. Zira temeli dinî bir meşruiyete dayanan ameller nezredildiğinde, bu nezirlerin yerine getirilmesi gerekir.

İşte Hizmette bir biattan bahsedilecekse kişinin kendi kendisine sadık ve vefalı bir mü’min olarak hizmetten ayrılmayacağına dair söz vermesi anlamında böyle bir biat söz konusu olabilir. Buna da sarih değil zımnî biat denilebilir. Zira Efendimiz döneminde yapılan biatlar asliyet planında olduğuna göre, böyle bir biat zılliyet (gölge) planında kalacaktır.

Eğer günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde çok güzel hizmetler yapılıyor, gidilen ülkelerdeki insanlarla ciddi bir kültür alış-verişi oluyor ve dünya barışı adına önemli adımlar atılıyorsa, bütün bu hizmetler kendi kendilerine böyle söz vermiş adanmışlar sayesinde gerçekleşmektedir. Onlar maddî-manevî hiçbir karşılık beklemeden gerektiğinde burs seviyesinde aldıkları maaşlarla insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler. Onların bu fedakâr ve diğerkâm tavırları sayesinde Afrika’nın derinliklerinden Uzak Doğu’nun içlerine kadar birçok insan onlara karşı minnet ve şükran hisleriyle doluyor.

Özellikle Allah Resûlü ve Raşit Halifeler döneminde yapılan asliyet planındaki biatı alkışladığımız gibi, adanmışlık anlamına gelen zılliyet planındaki böyle bir biatın da takdirle yâd edilmemesi düşünülemez. Kendilerini hizmete vakfetmiş ve mefkûrelerini gerçekleştirme adına dünyanın dört bir yanına dağılmış arkadaşları düşündüğümde içimden şu düşünceler geçiyor: Ahirette kurtulur muyuz kurtulamaz mıyız bilemiyorum. Orada bize hüsn-ü şehadette bulunma imkânı verirler mi vermezler mi onu da bilemiyorum. Fakat hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Eğer orada bana böyle bir imkân verilirse, “Allah’ım, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen değerleri duyurmak için dünyanın dört bir yanına dağılan fedakâr insanlar için hüsn-ü şehadette bulunuyorum.” derim. Söylediğim gibi, bana onu dedirtirler mi dedirtmezler mi, ben o ufkun insanı mıyım değil miyim, bunlar ancak Allah’ın bileceği şeyler. Fakat hissiyatım bu yönde.

   Ortak Akla Bağlı Kalma

Öte yandan hizmet içerisindeki işler ortak akla ve istişareye bağlı olarak yürüdüğü için “aklın ipotek edilmesi” gibi bir durum söz konusu olamaz/olmamalıdır. Biz, bugüne kadar ısrarla istişare üzerinde durduğumuz gibi, bundan sonra da farklı bir şey söylemeyeceğiz. Şu düşüncemi bugüne kadar defalarca dile getirmişimdir: Bir insan Sezar, Büyük İskender veya Napolyon’un kafasının on katına sahip bir dâhi bile olsa ve şahsî görüşüne göre hareket etse, böyle birisi, üç insanla istişare eden bir kimsenin seviyesine ulaşamayacaktır. Zira herhangi bir meselede farklı mülâhazaların ortaya konulması, bunlar üzerinde i’mal-i fikirde bulunulması ve problemin çözümü adına çareler aranması isabetli karar verme adına çok önemlidir. Bu sebeple İnsanlığın İftihar Tablosu, istişare yapan insanın kayıp yaşamayacağını beyan etmiştir.

Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olduğu hâlde Allah tarafından vahiyle bir emir gelmediği sürece bütün işlerini sahabe-i kiramla istişare etmiştir. O, kendi fikirlerini istişareye arz etmiş, sahabenin fikirlerini almış ve ortaya çıkan ortak kanaate göre hareket etmiştir. Hatta bazı durumlarda kendisi farklı düşünüyor olsa bile, sırf istişarenin hakkını verme ve istişare disiplinini oturtabilme adına sahabenin görüşüne göre hareket etmiştir. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud savaşıyla ilgili savunma yapılmasını düşündüğü, açık alanda düşmanla yaka-paça olmanın neye yol açacağını bildiği hâlde, sahabenin görüşüne muvafakat ederek düşmanla göğüs göğüse çarpışmış ve neticede yetmiş şehit vermiştir. Zira o gün istişare disiplininin oturması için, onun sadece teoride kalmaması, bizzat Allah Resûlü’nün temsiliyle tatbik sahasına taşınması çok önem arz ediyordu.

Bu açıdan bir insan, kendi düşüncesinin doğruluğuna ne kadar inanırsa inansın eğer istişarede ortaya çıkan ağırlıklı görüş farklıysa kendi görüşünden vazgeçebilmelidir. Zira doğruyu bulma mevzuunda ceht ve gayret ortaya koyma tıpkı namaz kılma ve oruç tutma gibi insana sevap kazandırdığı gibi, kendi görüşünden geriye dönebilme de günahlara veya belalara sabretmede olduğu gibi negatif yönden insana yine sevap kazandırır. Kişinin aklına güvenmesi, her şeyi bildiğini zannetmesi ve kafasına göre hareket etmesi ise kaybettirici hususlardır.

Hatta insan, yaşı, tecrübesi, bilgisi veya bulunduğu konum itibarıyla başkalarının kendisine saygı duyacağı ve itiraz etmekte zorlanacağı bir pozisyonda dursa bile, kendi fikirlerini asla başkalarına dayatmaya kalkmamalı, kendisine duyulan saygı ve güveni başkaları üzerinde bir baskı ve istibdat vesilesine dönüştürmemelidir. Fikirlerini arz ederken çok açık ve rahat olmalıdır. Beraber olduğu insanların değerlendirmesine ehemmiyet vermelidir. Düşünce ve kararlar, onları ortaya atan kimsenin konumuna göre değil, doğruluk ve makuliyetine göre değerlendirmeye alınmalıdır. Hiç şüphesiz bütün bunların eksiksiz olarak uygulamaya konulabilmesi de İslamî terbiyenin tam olarak hazmedilmesine bağlıdır.

Netice itibarıyla işlerin istişareyle yürüdüğü bir yerde hiçbir akıl başkası tarafından ipotek altına alınamaz. Kararların alınmasında herkesin fikrine müracaat edildiği bir yerde “kayıtsız şartsız itaat”ten bahsedilemez. Bilakis burada fikir ve düşünce özgürlüğü vardır.

الجَرَّة المشروخة: مكاسب الإيمان والأمل

Herkul | | العربية

   سؤال: وقعت في السنوات الأخيرة بعضُ الأحداث المأسوية القاسية؛ مما أدى إلى سيطرة اليأس على أصحاب القلوب المؤمنة ورؤيتهم المستقبل مظلمًا، فما هي أفكاركم وتوقعاتكم فيما يتعلق بالمستقبل؟

   الجواب: إن كل قناعة تُذكر في هذا الشأن ما هي إلا قناعات ذاتية ومشاعر شخصية؛ لأنه لا يعلم الغيب إلا الله، والمؤمن لا علاقة له بالادعاءات ولا الكهانة، ولذلك فإن المعلومات التي سنقدمها فيما يتعلق بالمستقبل اعتمادًا على تحليلات وتفسيرات مبنية على بعض الأحداث التي وقعت في أيامنا وعلى مدار التاريخ لن تكون بالمعلومات الموضوعية الدقيقة مطلقًا، فمن المفيد أخذ هذا الأمر بعين الاعتبار.

وبعد هذا التنويه أقول: لم أشعر في أي وقت من الأوقات بالتشاؤم حيال مستقبل تركيا أو مستقبل الخدمة، وكنت دومًا أتمسك بهذا الأمل حتى في الآونة التي لا أجد فيها حولي إلا ثلاثة أو خمسة أشخاص، فقد تظهر الفتن، ويكثر الهرج والمرج، ويتعرض المؤمنون الصادقون لمعاملات قاسية من قِبل بعض المستبدين، وينسحقون تحت نير الظلم والاضطهاد، لكن لم يفتّ هذا في عضدهم ولم يثبط عزيمتهم؛ لأن الإنسان طالما آمن بالله وتشبث بالسعي واستعان بالحكمة لا يساوره خوف ولا ينتابه يأس؛ فإذا ساوره القلق وشعر بالخوف وانتابه اليأس؛ فهذا بدوره سيتسبب في إثارة الذعر في الناس المحيطين به السائرين معه على الدرب نفسه، وسيسوقهم إلى تشتت أفكارهم ووقوعهم في التردد، وبعد ذلك يبدأ الانزلاق والانفضاض.

   صحة الطريق وسلامة النية

فالمهم بالنسبة للمؤمن هو صحة الطريق وسلامة النية، فإذا سعيتم إلى إعلاءِ كلمة الله، وغرسِ الأمن والأمان في جميع البقاع عن طريق التسامح والتعليم، وأوقفتم الخدمات التي تبذلونها على رضا الله تعالى؛ فهذا يعني أنكم تسيرون في الطريق الصحيح؛ وهذا هو الطريق الذي يأخذ الإنسان إلى الجنة، ويوصّله إلى الرضا والرضوان، أما الباقي فلا يعنيكم؛ لأن النجاح قد حالفكم منذ البداية بسبب سلامة نواياكم ومقاصدكم ومساعيكم، علاوة على ذلك فإن تحقيق غاياتكم وجني ثمار خدماتكم هو أمرٌ منوط بالله تعالى ليس إلا.

فأحيانًا يكتب الله النجاح للجهود التي تُبذل في سبيل إعلاء كلمته، وأحيانًا لا تترتب أي نتيجة مرجوة على هذه الخدمات لِحِكَمٍ لا يعلمها إلا الله، ففي الحالة الأولى يخطئ المؤمنون حين يدّعون أحقيتهم في النجاحات التي أحرزوها وينسبونها لأنفسهم، وفي الحالة الثانية يخطئون على نفس الدرجة حين يشعرون بالإحباط والتشاؤم لعدم إحرازهم أي شيء، لأن ما يقع على عاتقنا هو مراعاة الأسباب التي تسهم في تحقيق غاياتنا، أما النتيجة فمآلها إلى الله سبحانه وتعالى.

من جانب آخر فإن اليأس عائقٌ كبير يحول دون الوصول إلى الغايات السامقة، يقول الشاعر الإسلامي محمد عاكف معبرًا عن مدى خطورة هذا البلاء:

اليأسُ مستنقع عميق الغور، إذا وقعتَ فيه فأنت غريقُ

فتمسك بالأمل بقوة، وانظر ما ستؤول إليه حالك يا صديقُ

إن من يحيا يحيا بعزيمته وبأمله المنشودِ

واليائس يغلّل روحه وضميره بقيد حديديٍّ منضودِ.

ولهذا فإن اعتبار المستقبل مظلمًا قد يجعل المستقبل بالفعل مظلمًا، ويجعل الطرق الواصلة إلى الكمالات عثرة وعرة.

أجل، إننا نؤمن اعتمادًا على البشارات التي تزفّها إلينا العديد من الآيات الكريمة والأحاديث الشريفة بأن المستقبل مشرقٌ، أما ما يقع من بلايا ومصائب فمجرد زوابع مؤقتة على الطريق الموصِّل لهذا المستقبل المشرق، ومن ثمّ فلو أن يأجوج ومأجوج زلزلوا الأرض، ودمروا كلَّ ما فيها فإننا نؤمن أو ينبغي لنا أن نؤمن بأن التعمير والإصلاح سيحل بفضل الله وعنايته في النهاية، فكلٌّ من الإيمان والأمل مصدرُ قوةٍ يساعدنا على الصمود والثبات، ومواصلةِ السير في الطريق إلى أن نفوز برضا الله تعالى.

عند فتح مكة نظر أبو سفيان إلى وضع الصحابة رضوان الله عليهم آنذاك، وتذكّر بداية الأمر، ثم أخذته الحيرة والدهشة وتذكّر كيف بدأت الدعوة النبوية بامرأة وصبي وعبد، ثم وصلت في النهاية إلى هذه الأبهة والعظمة.. والحق أن النبي صلى الله عليه وسلم قد حقق هو وعددٌ قليلٌ من صحابته الضعفاء الفقراء نجاحات عظيمة خلال فترة وجيزة، ولا ريب أن هذه النجاحات ترجع -من ناحية الأسباب- إلى الإيمان والأمل والعزم والثبات، فقد آمن هؤلاء بحقٍّ بالطريق الذي يسيرون فيه، ولم يفقدوا آمالهم عندما واجهتهم البلايا والمصائب، وواصلوا سيرهم في طريقهم الصحيح دون تردد، واستغلوا كل الفرص ليحدِّثوا الآخرين عن الدعوة التي يؤمنون بها، وعاشوا متمسكين بآمالهم على الدوام، وفي النهاية لم يخزلهم الله ولم يضيع جهودهم.

قد يتعرض السائرون على نهج النبي صلى الله عليه وسلم إلى بعض البلايا والمصائب، وربما ينسحقون تحت وطأة الظلم والاضطهاد الذي يمارسه بعض المستبدين الذين عميت أعينهم عن كل شيء سوى أنفسهم ومصالحهم الشخصية، إلا أن الوحدات الآلية والطائرات والمقذوفات والمدافع التي يملكها غيرهم هي أشياء بسيطة وتافهة للغاية أمام مصدر القوة الذي يعتمد عليه هؤلاء المؤمنون في دعوتهم، ولذا فإنه من الصعوبة بمكان أن تتسبب الهجمات والاعتداءات الوافدة من الخارج في إبعاد هؤلاء المؤمنين الذين ارتبطت قلوبهم بدعوةٍ ما عن الطريق الذي يسلكونه، أو في إنهاء الخدمات التي بدؤوها، المهم هو حفظ التناغم في الداخل، وإحياء شعور التضامن والاتحاد، وعدم الوقوع في شراك التفكك والاختلاف في الداخل، وإذا كان لا بد من القلق فيجب أن نقلق من أنفسنا.

وفي هذا الصدد حُكي لنا أن الأستاذ النورسي كان يقول: “لو قالوا لي إن روسيا على وشك الهجوم عليكم بوحداتها الآلية فسأضع إحدى رجليّ على الأخرى، وأقول لزبير[1]: اصنع لي فنجانًا من القهوة يا زبير، ولكن لو قالوا وقع خلاف بين الأصدقاء في الداخل؛ فحينها سأنزوي في غرفتي وأظل أجهش بالبكاء”.

وعلى ذلك فإذا كان لا بدّ من القلق فيجب أن نقلق من أن نفقد قوامنا ومكانتنا، بل يجب أن نسأل أنفسنا دومًا: هل يا ترى سنقدر على إنجاز المهمة التي تقع على عاتقنا لنعطي موقعنا حقه، وهل نحن نحمل روح التفاني والتضحية من أجل القيام بالخدمات المنوطة بنا؟ إلى جانب ذلك علينا أن نحاسب أنفسنا على الدوام، فلو وجدنا قصورًا في أيٍّ من هذه الأمور فعلينا أن نسعى لتلافيه، وهذا ما ينبغي أن يعنينا بداية، أما ما سوى ذلك من حوادث مؤلمة فهي أشياء مؤقتة عابرة، لا داعي للانشغال بها كثيرًا، ولكن يجدر بنا إذا نخرت دودة في جسدنا -حفظنا الله- فقطّعت أوردتنا، ومصَّت دمنا أن نجلس ونبكي على حالنا.

ومع ذلك نجد أنفسنا أحيانًا نترك ما يجب علينا التركيز عليه وننساه، لنغرق في الواقع ونشغل أنفسنا بالمسائل اليومية ونتيجة لذلك نقع في الفوضى، بينما الشيخ سعيد النورسي يقول “لا نملك سوى يدين، ولو كانت لنا مائة من الأيدي ما كانت تكفي إلّا للنور (يعني للقيام بالخدمة)”[2]، ومن هذه الجهة فالوظيفة المتعينة على الأرواح المؤمنة هي توجيه كل همتهم وتكثيفها لتحقيق ما يجب عليهم فعله من خدمات، وعليهم ألا يتهاونوا في تلك الوظيفة وأن يتمموها بلا أي نقصان أو إهمال، لأنه كما أن من سبقونا قدموا أعمالًا ناقصة وغير مكتملة بسبب القصور والإهمال ونحن نحاول بصعوبة ملء ما تركوه من فراغ، فكذلك الجيل الذي سيأتي من بعدنا سيحاول بصعوبة شديدة ملء ما نتركه من فراغ وسيذموننا من خلفنا.

إن الطريق الموصل للثناء والدعاء بالرحمة لنا من قبل الأجيال اللاحقة، هو القيام بالوظائف الواقعة على عاتقنا على أكمل وجهدون قصور أو نقصان، ولو أننا قمنا بواجبنا على الوجه التام، فسيقولون: “رضي الله عن أجدادنا، فبرغم أقدامهم المكبلة والمصفدة، كافحوا دون توقف”.

وعلينا أن نؤمن إيمانًا قطعيًّا بأنه لو أننا سرنا في طريقنا بإيمان خالص وبأمل راسخ وأدينا ما يتوجب علينا فعله من وظائف على أكمل وجه فإن الله سبحانه وتعالى لا يتخلى عن عباده المؤمنين، لأنه سبحانه يقول في بيانه العالي القرآن الكريم ﴿وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/139)، فطبقًا للآية القرآنية الجليلة فإن المؤمنين من البداية هم الأعلون، فهؤلاء الذين لديهم القابلية للتفوق، لو أنهم داوموا على التدرب بعزم وبإرادة فسينالون التفوق والعلوّ.

وكذلك رسولنا صلى الله عليه وسلم أجاب صاحبَه أبا بكر الصديق رضي الله عنه عندما لجأ إلى سلطنة غار ثور، فقال له ﴿لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/40)، ولذا فإن كان الله معنا فلا حاجة إلى الاغتمام والتكدر، والمهم هنا أن نكون في مشاعرنا وفي أفكارنا وفي إذعاننا وفي قبولنا متواجدين داخل إطار المعية الإلهية، وإذا استطعنا تحقيق ذلك فإن الله جل جلاله سيقابل توجهنا إليه بتوجه من لدنه، وهكذا في مواجهة ملاحظة المعية السبحانية لن تكونوا بمفردكم وسيقابل توجهكم لمعيته بمعية خاصة من عنده.

   المداومة على حسن الظن بالله سبحانه وتعالى

ومن جهة أخرى فعلى كل شخص تحل به مصيبة أو يتعرض للابتلاء أن يتوجه بمحاسبة نفسه أولًا وإعادة النظر في مسؤولياته وتقييمه، بمعنى عليه أن يقول “إننا الآن لو هزمنا أو تقهقرنا أو اهتززنا فإن هذا بسببنا، لربما ارتكبنا أخطاء وقصرنا في علاقتنا مع الله سبحانه وتعالى”، ومن المهم النظر للمسألة هكذا للمحافظة على حسن ظننا بالله تعالى، لأننا واثقون أن الله جل جلاله لا يظلم عباده مقدار ذرة.

فمن المهمّ أثناء تقييمنا للأحداث هو أن نصل إلى وجهة النظر الصائبة وأن نتناول المسائل من كافة جوانبها، فأحيانًا مايكون الأمر ظاهره فيه الشر لكن باطنه من قبله الرحمة، فالله سبحانه وتعالى يستخدم تلك الابتلاءات ككفارات للذنوب وهكذا ينقينا من الآثام والخطايا، فمن خلال زلزلتنا يوجهنا إلى فتح أعيننا ويوقظنا ويوجهنا لرؤية الصواب بصورة واضحة، ويوصلنا لحقيقة التوحيد، ويسوقنا إلى التوجه التام له سبحانه.

فالله سبحانه وتعالى من أجل أن يوقظ من ضل عن الطريق ومن وقع في الغفلة وليعيدهم إليه يشوكهم بطرف الإبرة، فإن لم يستيقظوا يوكزهم بإبرة أغلظ، وإن لم يكفِ هذا لتنبيههم وَكَزَهَم بطرف السهم، وأحيانًا يبتلي بأشياء أكبر من ذلك، وما كل ذلك إلا لطمات الشفقة الإلهية، فلو أننا نظرنا إلى هذه الأمور من الناحية الظاهرية فقط وقيمناها بصورتها السطحية لظننّا أنها متوجهة ضدنا ونقمة علينا، بينما الله سبحانه جل شأنه من خلال تلك الابتلاءات يوقظنا ويفتح بصائرنا ويحفظنا من الابتلاءات الأخروية.

ولو توسعنا في شرح المسألة قليلًا، فإن الحق جل جلاله يزلزل المؤمنين الذين أتبعوا أنفسهم هواها ونسوا هدفهم وانطلقوا يطلبون الدنيا، ويتركون الحساب وراء ظهورهم، يهزهم بمجموعة من الابتلاءات والمصائب، وهكذا يسوقهم إلى وظيفتهم الأصلية، بمعنى أن تلك الابتلاءات ما هي إلا تنبيهات للإنسان على وجود فوضى داخل حياته القلبية، وقد يكون هذا التنبيه في شكل آفة طبيعية كالزلازل أو العواصف والأعاصير، أو السيل أو القحط.. كذلك أيضًا قد يظهر التنبيه من خلال إيقاظ روح العداوة ضدهم فيأتي التنبيه في صورة ظلم وغدر يقع عليهم، وفي هذه الحال يتعين فهم الدرس واستيعاب التنبيه.

وفي الأصل فإن الله سبحانه وتعالى من عظيم نعمته على المؤمنين أنه لا يترك أخطاءهم وقصورهم للعقاب الأخروي وإنما يبتليهم بالمصائب حتى ينقيهم من الذنوب والمعاصي وهم في الدنيا، لذا يتعين عليهم النظر إلى هذه التنبيهات على أنها نوع من الالتفات والغنيمة، وأن يصلحوا أنفسهم ويعملوا على تنظيم أحوالهم وأطوارهم، وعليهم أن يفكروا بالصورة التالية “لقد انغمسنا ووقعنا في الوحل، ومرشدنا ومربّينا سبحانه أمسكنا من آذاننا وأخرجنا من المستنقع، ونبه علينا ألا نتجول في ذلك المستنقع ثانية”.

والرسول صلى الله عليه وسلم يقول: “عَجَبًا لِأَمْرِ المُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ”[3]، وقد أرشد رسولنا صلى الله عليه وسلم عبر هذا الحديث إلى الكيفية التي تتحول بها المصائب والبلايا إلى خير للمؤمن.

ولذلك فالمؤمن سواء حاز بعض التوفيق، أو تعرض لبعض المشكلات، فطرق الفوز والفلاح مفتوحة أمامه، ولا مكان للخسران في حياته، والشرط الوحيد لأن يكون مظهرًا لذلك هو أن يحافظ على “وقفة المؤمن” أمام الله والأحداث، أما الخسران فهو واقع لأهل الضلال والنفاق والكفر والظلم، فهؤلاء وإن انخدعوا ببعض النجاحات الشكلية، أو حازوا علوًّا دنيويًّا بطريق الخداع والمكر، فإنهم في هذه الحياة وفي الآخرة لن يستطيعوا النجاة من الاضطراب وسيعيشون خسرانًا فوق خسران.

***

[1] زبير كوندوز ألب (1920-1971م): ولد في مدينة “قونيا”، ظل عشر سنوات ملازمًا للأستاذ وفي خدمته ليل نهار حتى وفاة الأستاذ النورسي.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السادسة عشرة، ص 143.

[3] صحيح مسلم، الزهد، 64.

Kırık Testi: İMAN VE ÜMİDİN KAZANDIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep olabiliyor. Gelecekle ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz nelerdir?

   Cevap: Geleceği mutlak anlamda sadece Allah bildiği için bu konuda dile getirilen her türlü tahmin sadece şahsî hislerin ve sübjektif kanaatlerin dile getirilmesinden ibaret görülmelidir. Yoksa bir mü’minin iddiayla ve kehanetle işi olamaz. Dolayısıyla biz, tarihteki ve günümüzdeki bir kısım hâdiselerden yola çıkarak gelecekle ilgili yorum ve analizler yapsak da bunlar hiçbir zaman kesin ve objektif bilgiler olmayacaktır. Öncelikle bu hususun hatırda tutulmasında fayda vardır.

Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra ifade etmeliyim ki, ben ne Türkiye’nin ne de Hizmet hareketinin akıbetini hiçbir zaman karanlık görmedim. Çevremde sadece üç-beş insanın bulunduğu dönemlerde bile bu ümidimi hep canlı tuttum. Zaman zaman karışıklıklar olabilir, bir kısım hercümerçler yaşanabilir. Samimi mü’minler bir kısım despotların zalimce muamelelerine maruz kalabilir. Zulmün paletleri altında ezilebilir. Fakat eğer -Akif’in ifadesiyle- Allah’a inanmış, sa’ye sarılmış ve hikmete râm olmuşsanız hiç endişe yaşamamalı ve ümitsizliğe düşmemelisiniz. Zira siz endişe etmeye, korkmaya ve ümidinizi kaybetmeye başladığınız anda, beraber yürüdüğünüz insanlarda paniğe sebebiyet verir, onları fikir dağınıklığına düşürür ve tereddüde sevk edersiniz. Sonrasında da kaymalar ve dökülmeler başlar.

   Niyet ve Maksadın Doğruluğu

Bir mü’min için asıl önemli olan husus, girdiği yolun ve yöneldiği hedefin doğruluğudur. Eğer siz, Zât-ı Ulûhiyet’i bütün dünyaya doğru bir şekilde duyurmaya çalışıyor, eğitim ve hoşgörü vasıtasıyla bütün dünyada sulh ve selametin hâkim olması için gayret ediyor ve yaptığınız bütün hizmetleri de sadece Allah rızasına bağlıyorsanız doğru yoldasınız demektir. Bu, insanı Cennet’e götürecek, rıza ve rıdvana ulaştıracak bir yoldur. Gerisi sizi çok alâkadar etmemelidir. Çünkü siz daha baştan bu niyetiniz, maksadınız ve gayretinizle kazanmışsınız demektir. Bunun ötesinde sizin bu gaye-i hayalinizin gerçekleşmesi, yapılan hizmetlerin meyve vermesi Cenâb-ı Hakk’ın bileceği bir iştir.

Bazen Allah Teâlâ i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlere büyük kazançlar ihsan eder. Bazen de bilemediğimiz bir kısım hikmetlere binaen yapılan hizmetlerin karşılığını arzu ettiğimiz şekilde göremeyebiliriz. Birinci durumda mü’minlerin elde ettikleri başarıları sahiplenmeleri ve kendilerinden bilmeleri ne derece yanlışsa, ikinci durumda da onların karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri o kadar yanlıştır. Çünkü bize düşen vazife, gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına sebeplere riayet etmektir. Sonuçları yaratmak ise Allah’a aittir.

Öte yandan ümitsizlik, Hz. Pir’in de ifade ettiği üzere, yüce gayelere ulaşmanın önünde büyük bir engeldir. Mehmet Akif de ye’sin nasıl bir bela olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır:

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,

Ümide sarıl sımsıkı, bak ne olursun.

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar,

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”

Bu yüzden geleceği karanlık görmek, geleceği gerçekten karanlık hâle getirebilir ve kemalâta giden yolları yürünmez kılabilir.

Evet, pek çok âyet ve hadisin de müjdesiyle biz inanıyoruz ki gelecek aydınlıktır. Yaşanan bela ve musibetler ise bu aydınlık geleceğe ulaştıran yoldaki gelip geçici bir kısım fırtınalardır. Bu itibarla yeryüzünü Ye’cüc ve Me’cüs sarsa, bunlar her şeyi tarumar etse, yıkmadık ve devirmedik hiçbir şey bırakmasalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz yine de sonunda bir tamir ve ıslahın vuku bulacağına inanırız/inanmalıyız. Bizim ayakta durabilmemiz, yolumuzda yürümeye devam edebilmemiz ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmemiz adına böyle bir iman ve ümit çok önemli birer güç kaynağıdır.

Ebu Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de işin bidayetini düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek hayretini ortaya koyuyor. Hakikaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi. Hiç şüphesiz bu başarının arkasındaki -sebepler açısından- en önemli dinamikler de iman, ümit, azim ve kararlılıktı. Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı yaşamışlardı. Neticede Cenâb-ı Hak da onları inkisara uğratmamıştı.

Peygamber yolunun yolcuları her zaman bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirler. Kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi gözü görmeyen bir kısım tiranların baskı ve zulümleri altında ezilebilirler. Fakat başkalarının mekanize birlikleri, uçakları, topları, gülleleri, onların dayandıkları güç kaynağı karşısında çok cılız şeylerdir. Dışarıdan gelen bu tür saldırı ve tecavüzlerin bir davaya gönül vermiş insanları yollarından alıkoyması ve onların başlatmış oldukları hizmetleri bitirmesi çok zordur. Yeter ki içteki ahenk korunabilsin, birlik ve beraberlik şuuru canlı tutulabilsin. Yeter ki içte bir çözülme ve bozgun vetiresine girilmesin. Dolayısıyla eğer bu konuda endişe edilecekse kendimizden etmeliyiz.

Konuyla ilgili Hazreti Bediüzzaman’ın şu mealde sözler söylediği nakledilir: “Bana deseler ki Rusya mekanize birlikleriyle sizin üzerinize geliyor. Ben bacak bacak üstüne atar, Zübeyir bana bir kahve yap, derim. Fakat bana deseler ki içte arkadaşlar arasında bir kırılma ve çatlama var. İşte o zaman bana odama kapanıp ağlamak düşer.”

Bu açıdan biz eğer bir şeyden endişe duyacaksak kendi kıvamımızı kaybetmekten endişe duymalıyız. Sürekli, “Konumumuzun hakkını verme adına acaba gereken performansı ortaya koyabiliyor muyuz? Acaba yapılması gereken hizmetler adına layıkıyla bir fedakârlık ve adanmışlık ruhu taşıyor muyuz?” demeli ve kendimizi muhasebeye tâbi tutmalıyız. Eğer bu konularda bir eksiğimiz varsa onun telafisine çalışmalıyız. Bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur. Bunun dışındaki can yakıcı hâdiseler gelip geçicidir. Bunları çok fazla önemsemeye gerek yoktur. Fakat -Allah muhafaza- kurt gövdenin içine giriyor, damarlarımızı kesiyor ve oradan kanımızı emiyorsa işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.

Ne var ki biz bazen asıl odaklanmamız gerekli alanı unutup çok fazla aktüaliteye dalıyor, günlük meselelerle çok fazla meşgul oluyoruz. Bunlar da bizde dağınıklık hâsıl ediyor. Hâlbuki Hz. Pir, “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura (yapılacak hizmetlere) kâfi gelir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 131) demiştir. Bu açıdan inanmış gönüllere düşen vazife, bütün himmetlerini, yapmaları gerekli olan hizmetlere teksif etmektir. Onlar burada kusur etmemeli ve ihmale sebebiyet vermemelidirler. Çünkü nasıl ki biz, bizden öncekilerin eksik, kusur ve ihmalleri neticesinde meydana gelen boşlukları doldurmada çok zorlanıyorsak, bizden sonraki nesiller de bizim bıraktığımız boşlukları doldurmada çok zorlanacaklardır. Bu sebeple de arkamızdan, “Allah atalarımızın müstehakkını versin!” diyeceklerdir.

Sonraki nesiller arasında yâd-ı cemil olmanın ve rahmetle anılmanın yolu, günümüzde üzerimize düşen vazifeleri arızasız kusursuz yerine getirebilmektir. Eğer biz bu konuda üzerimize düşeni yaparsak onlar da, “İki ayakları bir kap içinde olduğu hâlde hiç durmadan canhıraşane mücadele etmişler. Allah onlardan razı olsun!” diyeceklerdir.

Şuna kat’iyen inanmalıyız ki eğer biz sağlam bir iman ve ümit ile yolumuza devam eder ve üzerimize terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getirirsek Allah da kendisine inananları yalnız bırakmayacaktır. Zira O, Yüce Beyanında şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/139) Âyet-i kerimenin de ifade ettiği üzere Allah’a iman edenler daha başta üstünler demektir. Potansiyel olarak böyle bir üstünlüğe sahip olan insanlar, eğer azim ve kararlılıklarını devam ettirirlerse pratikte de bu üstünlüğü elde edebilirler.

Aynı şekilde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevr sultanlığına sığındıklarında Hz. Ebû Bekir’e, لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe Sûresi, 9/40) demiştir. Bu sebeple Allah bizimle beraber olduktan sonra gam u tasaya gerek yoktur. Önemli olan duyguda, düşüncede, iz’anda, kabulde hep maiyyet-i ilâhiye çerçevesi içinde bulunabilmektir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse Allah (celle celâluhu) da bu teveccühe teveccühle karşılık verecek, böyle bir maiyy.et mülâhazası karşısında sizi yalnız bırakmayacak ve maiyyet teveccühüyle mukabele edecektir.

   Allah Hakkında Hüsn-ü Zandan Ayrılmama

Öte yandan herkesin maruz kalınan bela ve musibetleri öncelikle kendi şahsı, sonrasında da mesul olduğu alan çerçevesinde ele alıp değerlendirmesi gerekir. Yani şunu diyebilmelidir: “Şu anda hırpalandık, ırgalandık ve sarsıldıksa bu, bizim yüzümüzdendir. İhtimal ki Allah’la münasebetlerimiz açısından hata ve kusur yaptık.” Allah hakkındaki hüsn-ü zannımızı koruyabilmemiz adına meselelere böyle bakmamız çok önemlidir. Zira biz biliyoruz ki O (celle celâluhu), kullarına zerre miktarı zulmetmez.

Ayrıca hâdiseleri değerlendirirken doğru bakış açısını yakalama ve meseleleri arka planlarıyla birlikte ele alma da çok önemlidir. Bazen hakkımızda şer gibi görünen olaylar, bizim için pek çok hayırlar vaat ediyor olabilir. Mesela Cenâb-ı Hak bunları bizim için birer keffaretü’z-zünûb yapar ve böylece bizi günah kirlerinden arındırır; bizi ırgalamak suretiyle gözümüzü açar ve doğruları daha iyi görmemizi sağlar; bizi gerçek tevhide ulaştırır; kendisine karşı teveccühümüzü tamamlamaya sevk eder.

Allah, yolunu şaşırmış veya gaflete düşmüş olanları uyandırmak ve kendilerine getirmek için bazen onlara iğnenin ucuyla dokunur, o yetmiyorsa çuvaldızın ucuyla dokunur, o da az geliyorsa bir mızrağın ucuyla dokunur. Bazen çok daha ağır şeylere de müptela kılar. Bunların her biri birer şefkat tokadıdır. Biz bu tür hâdiseleri sadece zahiri yönleri itibarıyla değerlendirecek olursak onların aleyhimizde olduklarını zannedebiliriz. Hâlbuki Allah, bunlarla gözümüzü açar ve bizi uhrevî felâketten muhafaza buyurur.

Biraz daha açacak olursak, Cenâb-ı Hak, kendini salan, adanmış olduğunu unutarak dünyaya talip olan ve kendi hesaplarının arkasına düşen mü’minleri, zahirî yüzleri itibarıyla acı olan bir kısım bela ve musibetlerle sarsar. Böylece onları yeniden asıl vazifelerine sevk eder. Yani bunların her biri, kalbî hayatla ilgili bir yerde dağınıklığa düşmüş insanlara yapılan tembihlerdir. Bir mü’min gerek zelzele, fırtına, sel, kuraklık gibi tabiî âfetleri, gerekse düşmanlık duygularına kilitlenmiş bir kısım insanların yapmış olduğu zulüm ve gadirleri birer tembih (uyarı) olarak anlamalı ve gereken dersi almaya çalışmalıdır.

Aslında Allah’ın mü’minlerin hata ve kusurlarını ahirete bırakmayıp bu tür musibetlerle onları daha dünyada iken arındırması onlar için büyük bir nimettir. Bu açıdan mü’minlere düşen, kendilerine yapılan bu tür ikaz ve tembihleri birer iltifat ve ganimet gibi görmek, kendilerini ıslaha çalışmak, tavır ve davranışlarını düzeltmektir. Şöyle düşünmelidirler: “Biz bir çamurda dolaşıyorduk. Bizi irşat ve terbiye eden Zât, kulağımızdan tuttu, bizi çamurdan dışarıya çıkardı ve bir daha orada dolaşmamamızı tembihledi.”

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ “Mü’minin durumu şayan-ı takdir ve şaşırtıcıdır! Zira her hali onun için bir hayırdır. Bu durum sadece mü’mine hastır, başkasına değil: Memnun olacağı bir şeye mazhar olsa şükreder ve bu onun için hayır olur. Onu dağidar edecek bir duruma maruz kalırsa da sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, zühd 64) şeklindeki sözleriyle, bela ve musibetlerin bile mü’min hakkında nasıl bir hayra dönüşeceğini ifade buyurmuştur.

Dolayısıyla mü’min, ister bir kısım muvaffakiyetler elde etsin, isterse bir takım sıkıntılara maruz kalsın; her hâlükârda kazançlı çıkma yolları ona açıktır, onun için bir kayıp söz konusu değildir. Buna mazhar olmanın tek şartı, onun, Allah ve hadiseler karşısında “mü’min duruşu”nu koruyabilmesidir. Asıl kaybedecek olan ehl-i dalâlettir, ehl-i nifaktır, ehl-i küfürdür, ehl-i zulümdür. Onlar dünyadaki suri başarılarına aldansalar ve değişik komplolarla dünyada üstünlük elde etseler de burada da ötede de ızdıraptan kurtulamayacak ve kayıp üstüne kayıp yaşayacaklardır.

الجَرَّة المشروخة :الحرية الحقيقية

Herkul | | العربية

   سؤال: “ليس هناك مقام ولا منصب أسمى من العبودية (لله)، وإن وُجِد فهو الحرية التي هي في الأصل بُعدٌ من أبعاد العبودية”، فما معنى هذا الكلام؟ وكيف ينبغي أن يكون مفهوم الحرية لدى المؤمنين في هذا العصر الذي أكثر فيه الناس من الحديث عن الحرية؟

   الجواب: إن العبودية الحقيقية لله تقتضي تخليص صاحبها من جميع العبوديات المخزية والمزرية والمبتذلة، والإنسان الذي يعي هذا الشعور بالعبودية لله ينسلخ من عبوديته للمخلوقات، ولا يقع أسيرًا لرغباته وشهواته.

   معوقات نيل الحرية

أما من لم يستطع أن يكون عبدًا حقيقيًّا لله فإنه معرَّض للابتلاء بشتى صنوف العبوديات، فأحيانًا يصير عبدًا لرغباته وشهواته، ويعيش حياة بوهيمية لا تقيم وزنًا للأعراف والقواعد، وأحيانًا ينهزم أمام أطماعه، ويدخل في مضاربات شتى لجمع الأموال والثروات بغضّ النظر عن حلها أو حرمتها، وأحيانًا أخرى يقع أسيرًا للمقام والمنصب، ويستغل موقعه، ويطمح للاستيلاء على مال الشعب وأملاكه.

وقد يصير عبدًا لحسده وضغائنه، فيحقد على الذين يسعون في طريق الخير ويعملون على فتح قلوب الناس، وبسبب ما يستولي عليه من حقد وحسد يحرص على أن يعيق أعمال هؤلاء ويقف حجر عثرة في طريقهم، ولا شك أنه بذلك يجلب على نفسه أضرارًا جسامًا، ففي الدنيا يكاد يهلك نفسه عندما يرى النجاحات التي حقّقها هؤلاء، وفي الآخرة يُبطِل عمله، وفي هذا الصدد يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “الْحَسَدُ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ“.

ثمة عبودية أخرى يُبتلى بها الذين لا يستطيعون أن يكونوا عبادًا حقيقيين لله تعالى، ألا وهي حب الشهرة، فمحبو الشهرة يلتمسون كل الطرق لأن يُشار إليهم بالبنان، وليتوجه إليهم الناس بالتصفيق والتقدير، ولو حقق هؤلاء المساكين نجاحًا صغيرًا وقدموا شيئًا من التضحيات فإنهم يأملون أن يقول الناس عنهم: “أنتم فخر بلدنا”.. إنهم لا يتكلمون دون تصفيق، ولا يقدمون شيئًا دون تقدير، التصفيق يستهويهم ويجعلهم يغيبون عن وعيهم، وهكذا يصبح هؤلاء الناس الذين يحملون هذه الروح الأنانية عبيدًا للشهرة.

وهناك أيضًا عبيدٌ للدعة والراحة والمال والمصالح والمنافع، وهؤلاء البائسون -غير القادرين على تذوق العبودية لله ولا على معرفة قيمتها- يظلون يركضون طوال عمرهم وراء رغباتهم وأطماعهم وأهوائهم وولعهم وشغفهم وميولهم، ويلتمسون كل الأبواب في هذا السبيل، ولكن لا يقنعون ألبتة ولا يُحرزون السعادة الحقيقية.

والواقعُ أن أساس الوثنية هو ضعفُ شعور العبودية لله، فنظرًا لأن المشركين لم يستطيعوا أن يكونوا عبادًا لله بحق ولم ينالوا نصيبًا من حظوظ العبودية فإنهم قد لجؤوا إلى طرق مختلقة لسد جوعهم وإرواء ظمئهم، فوقعوا تحت تأثير بعض الأفكار الشيطانية؛ مما جعلهم مثلًا ينصبون شيئًا على الأرض حتى يهطل المطر، أو يتوسلون لأهل القبور كي تتحقق مطالبهم، أو يربطون خرقًا بالأضرحة ويوقدون الشموع بغية الوصول إلى أهدافهم، وبذلك وقعوا رويدًا رويدًا في وديان الشرك.

وهناك بعض من الناس يعارضون مسألة العبودية لله، بحجة أن هذا -حاشا لله- ينافي كرامة الإنسان، وأن الإنسان الذي يتوجه بعبوديته لله سيعتاد على العبودية، وبالتالي سيوجه عبوديته للمخلوقات، بمعنى أنهم اعتقدوا أن العبودية لله تنافي الحرية، علمًا بأن هذا هو السبيل لإحراز الحرية الحقيقية، وعندما يكون الإنسان عبدًا لله يتحرر من كل العبوديات الأخرى، ويجب أن نسلّم بداية بأن الإنسان يختار دين الإسلام بمحض إرادته، ويؤمن بأركان الإيمان بكامل حريته، ويؤدي عباداته بكل أريحية، باختصار يؤدي عبوديته لله بإرادته الحرة.

لأجل ذلك توجد علاقة وطيدة بين الحرية وبين العبودية، فمن لم يستطع أن يتخلص من طوق الشهرة وحب الراحة والخمول والدعة وغير ذلك من الأطواق فإنه لا يستطيع أن يكون حرًّا، كما لا يمكن أن يكون عبدًا لله بالمعنى الحقيقي، فكما أن الحرية لازمة للعبودية الكاملة، فكذلك إحرازُ الحرية الحقيقية يتوقف على العبودية الحقة لله تعالى، فإذا أراد الإنسان أن يقطع علائقه عما سوى الله وأن يتحرر من أهوائه ورغباته ومن عبودية المخلوقين وأن يمحو من قلبه كل المخاوف سوى خشيته من الله تعالى فعليه أن يعمل على أن يكون عبدًا حقيقيًّا لله تعالى.

فإذا كان الله سبحانه وتعالى قد وهب الإنسان نعمة جليلة مثل الإرادة فعليه أن ينظر فيما يستغلها، وأن يتشوّف إلى عظائم الأمور، وينأى بمطالبه عن الأذواق والحظوظ الدنيوية حتى لا يضرّ بشرفه وكرامته، وعليه ألا يضيّع رأس عمره في الجري وراء الصغائر التافهة، وألا يقع أسيرًا للمشاعر الجسمانية والنفسانية، وألا يخشى أحدًا سوى الله تعالى، وألا يخنع أمام هذا أو ذاك، وألا يركع ولا يحني عنقه، ولا يتصرّف كالمتسول، إنما ينحني ويركع إلى مَن هو جدير بالانحناء والركوع وهو الحق سبحانه وتعالى.

وهكذا فكما أن هذا هو السبيل لإعطاء الإنسان إرادته حقها فكذلك هو أيضًا السبيل للحرية الحقيقية، فإن الإنسان بفضل عبوديته لله ينسلخ من المشاعر السلبية كالحسد والطمع، ومن المخاوف والتطلعات الدنيوية، وحينذاك يطمئن عالمه الداخلي ويرتاح، ومثل هذا الشخص لا ينسحق أمام أي قوة دنيوية بسبب أنه على أهبة الاستعداد للرحيل في أي وقت عن الدنيا كما جاء إليها.

   هل هناك ما يُعرف بالحرية المطلقة؟

ومن الناس من يفهم الحرية على أنها حرية مطلقة لا تعترف بأي قيد، ولا تتقيد بأي شرط، ولا تخضع لأي مبدإ، ولكن مثل هذه الحرية لا وجود لها في أي مكان بالعالم، فلا النظام الرأسمالي ولا النظام الليبرالي ولا النظام الشيوعي سمح للناس بأن يعيشوا كما يحلو لهم بلا قيد أو شرط، بل وضعوا قواعد وشروطًا تقيد الحرية بشكل ما، فمثلًا رغم أن الأنظمة الشيوعية قد أبرزت مفهومًا يوسِّع من دائرة المباح في كثير من الموضوعات ويخاطب رغبات الناس وأهوائهم، فإنها قد تعاملت بشدة كبيرة للغاية في مسألة التبعية لأنظمتها، فكشفت عن استبداد كبير في تصرفاتها، وبذلك سلبت الناس حقوق الملكية، وقتلت رغبتهم في السعي والعمل، وعرّفت المجتمعات بالعديد من القوانين التي تتنافى مع طبيعة الإنسان وعقله.  

وعلى غرار ذلك فرغم أن بعض الدول في عصرنا الحالي قد اعترفت بقدر كبير من الحرية لمواطنيها فإنها لم تسمح ألبته بأي أفكار تناهض الأيديولوجية الرسمية للدولة، بل وضعت بعض القيود حتى في الأماكن التي يُنادَى فيها بحرية الفكر والوجدان، وعندما برزَتْ أفكارٌ تناقض مفاهيمها اتّجهت إلى وضع بعض العقوبات المشددة التي تمنعها، ورغم كثرة كلامهم عن الحرية فإنهم لم يتحملوا أدنى مخالفة لأنظمتهم. أجل، إن القصد من ذكر كل هذا هو أن الحرية المطلقة لا تكون إلا في الرؤى والأحلام، فحتى الآن لم تظهر حرية مطلقة غير مقيدة في أي مكان بالعالم.

والواقع أن سلامة حياة المجتمع وتناغمها يتطلب وضع بعض الضوابط التي تقيِّد الحريات، فلو فُهمَت الحرية على أنها تلبية كل الرغبات والشهوات دون قيد أو شرط فهذا من شأنه أن يتسبب في اختلال الأنساب، وتشتت الأسر، وتشوّه المجتمع، وعلى الشاكلة نفسها فلا يمكن إقرار بعض الأفعال التي تقع باسم الحرية مثل إهانة المقدسات، وازدراء الدين، والسخرية من قيم الأمة؛ لأن في هذا تدميرًا لكل القيم الأخلاقية، وكذلك لا يمكن تشريع العمل ضد الدولة والأمة بحجة الحرية؛ لأن هذا سيُفضي إلى ضعف مفهوم الأمة والدولة، وإلى صعوبة تعايش الناس مع بعضهم.

ولكل هذه الأسباب سنّت جميع الأنظمة الحقوقية قوانين تحقق المحافظة على الدين والنفس والنسل والمال والعقل، وطبقت عقوبات مشددة على الجرائم التي تهدد هذه الكليات الخمس؛ بمعنى أن الدول جميعها قد شعرت بالحاجة إلى تقييد الحريات فاستصدرت لذلك بعض القوانين والتشريعات، وقديمًا قالوا: “تنتهي حريتك عندما تبدأ حرية الأخرين”، بتعبير آخر: مهما كان للمواطنين من حقوق وحريات فإنها تقف عند الحد الذي يبدأ عنده حرية الآخرين، ولو تناولنا المسألة من وجهة نظر إسلامية نقول: إن حرية الإنسان تقف عند الحدود التي وضعها الله ورسوله ودينه.

وعلى ذلك فإن مفهوم الحرية المطلقة الذي يدعو إليه البعض في أيامنا ليس له مسوّغ من وجهة النظر الإسلامية أو المنطق الإنساني، ولذا قال البعض إن مفهوم الحرية المطلقة الذي يبيح للإنسان أن يفعل ما يشاء لا يصلح إلا في عالم الحيوانات، ومع ذلك فقد شاهدنا في بعض البرامج الوثائقية أنه حتى الحيوانات لا تستطيع أن تواصل حياتها وفقًا لهذا المنهج، حيث إن لديهم أيضًا حدودًا وساحات معينة، فإذا هم أحدهم بانتهاك حدود الآخر والتعدي على حقوقه وقعت المواجهات بين بعضهم البعض، بل قد يتحول الأمر إلى عراك ونزاع، وعندها يضطر المغلوب إلى أن يدع الساحة للآخر.

وكذلك فإن العديد من الحيوانات تعيش فيما بينها في جو من التعاون والتضامن، فمثلًا إذا نظرنا إلى حياة طيور البطريق في القطب الجنوبي فستأخذنا الدهشة والعجب من النظام الذي أسَّسَته تلك الطيور فيما بينها، حتى إن العديد من القراء والمفكرين وأصحاب المحاكمات العقلية والمنطقية من الناس لا يستطيعون القيام بنفس الأعمال التي قامت بها هذه الطيور، ولو أن الناس أسّسوا فيما بينهم نظامًا هكذا لعاش الجميع في راحة وطمأنينة، وعلى ذلك فإن الحيوانات قد استطاعت بالسوق الإلهي وليس بإرادتها أن تمارس حياتها ضمن حدود وضوابط معينة؛ بمعنى أنه لا وجود بينها للحرية المطلقة.

لقد وضع الله في عقول الحيوانات قسمًا من القوانين لتعيش داخل نظام وانتظام، فهي تعيش وفقًا لتلك القواعد بدافع إلهي، بينما الإنسان كائن ذو عقل وإرادة، بل يمكننا القول إن العقل والإرادة من لوازم الإنسان غير المفارقة له، بمعنى أنها خصائصه الأساسية التي لا يمكن التفكير في إنسانيته بدونها، فالإنسان ليس مجموعة متراكمة من الأخشاب ولا نبتة كسيقان نبات دوار الشمس، ولكي يستطيع الناس العيش مع بعضهم داخل نظام وانتظام وتناغم عليهم أن يراعوا الحدود ويتحملوا المصاعب بمحض إرادتهم.

إن إعطاء الإرادة حقَّها أمرٌ في غاية الأهمّية، وإذا ما التزم الإنسانُ به فلن يُحقق التناغم الداخلي المجتمعيّ فقط، بل سيتسنى له تجاوزُ الملائكة الكرام.. إن مفخرة الإنسانية جمعاء عليه الصلاة والسلام -وهو من استخدم الإرادة على وجهها الصحيح- قد تجاوز جبرائيل عليه السلام في رحلة المعراج، لذلك فالتنعم بالجنان والفوز برؤية الرحمن سبحانه وتعالى مرتبط دائمًا باستخدام الإرادة في موضعها الصحيح.. وبتعبير آخر لو أن الإنسان التزم -من خلال الإرادة- بالنطاق الذي حدده الله، وسار في الطريق الذي رسمه له، وراعى المبادئ الموضوعة له نال رضا الله سبحانه ورضوانه، ولذلك على الإنسان أن يتنازل عن بعض جوانب الحرية، وأن يخضعها بالإرادة لشيءٍ من المبادئ.

ومن جهة أخرى فالحرية نعمة كبيرة منَّ المولى عز وجل بها على الإنسان، ولذلك فإن معرفة قدر هذه النعمة وقيمتها والمحافظة عليها مسؤولية هامة تقع على عاتق الإنسان، لأن وظيفة المؤمن هي استخدامه نعمَ اللهِ عليه وفقًا لمراد الله تعالى وأوامره.

فلو أنه جل جلاله منحَنا بعض الحقوق وأحسن علينا بها كي نظل في دائرة الإيمان ونرتب فلسفتنا وأفكارنا وحياتنا وفقًا لها، فلا يمكننا التضحية بأي من تلك الحقوق، لأنه إذا لم نستطع حمايتها والمحافظة عليها فلن نستطيع المحافظة على وجودنا كأفراد وعائلات وأمة، ولن نعيش الإسلام بالتمام، لأن عيش الإسلام بصورة كاملة لا يمكنه أن يتأتى إلا في مجتمع صُمّم وفقًا للأسس الإسلامية.

ولو أن العالم الإسلامي اليوم أضاع -نتيجة للكسل والإهمال- مثل هذه النعمة التي منَّ الله تعالى عليه بها، وانصاع لأشكال عديدة من الوصايات المختلفة، أي إنهم لو لم يحافظوا على حريتهم فسيُسألُون عن ذلك أمام الله تعالى، والأدهى من ذلك أنهم إن كانوا لا يشعرون بوقوعهم تحت وصاية كهذه، ولا يظهرون أية حماسة أو غيرة من أجل الخلاص منها، ولا يحاولون استرداد ما سُلب من أيديهم من إمكانات، فهذا معناه أنهم يهينون حريتهم ودينهم وإيمانهم.

ومن هذه الجهة فإن معرفة قيمة نعمة الحرية التي منَّ الحق تعالى بها علينا، والاستمساك بها واستخدامها في مكانها أمر في غاية الأهمية، لأن بقاء ذاتيتنا الخاصة وعدم تبدّلنا وتغيّرنا مرتبطٌ بذلك، فينبغي لكل مسلم أن يكون على وعي بالعصر الذي يعيش فيه، وأن يضع الخطط والمشاريع المستقبلية، وعليه وفقًا لإدراكه الخاص أن يخطو خطوات تدفعه إلى الأمام وإلى مستقبل أفضل، وإهمالُ هذا يحمل في طياته إهانةً لما يؤمن به من قيم، كما أن الاستسلام للغفلة في هذا الشأن جرمٌ.

لو أن الأجيال السابقة حافظت على حقوقها وحريتها وعزتها وشرفها، وأدَّت وظيفتها على أكمل وجه وبلا تقصير، لما عاش المسلمون اليوم الوصاية والتشرذم الذي هم فيه، إنني دائمًا ما أقدم خالص احترامي للأجداد وأحاول أن أذكرهم بالخير دائمًا، إلا أنني حين أنظر إلى ما يتعرض له المسلمون اليوم من وصايات بعضها فوق بعض لا أستطيع منع نفسي من عتابهم بعض الشيء؛ لماذا عجزوا عن قراءة الواقع في عصرهم قراءة صحيحة؟ لماذا لم يستطيعوا تمييز عدوهم؟ لماذا فقدوا مكانتهم كعنصر موازنة في العالم؟ لماذا فقدوا حرياتهم وأسلموها لآخرين؟ لماذا أدخلوا أنفسهم في ربقة الذل والهوان؟ ولماذا أصبحوا أسرى وأذلاء عند الآخرين؟!

والأمر نفسه بالنسبة للمسلمين اليوم فلو أنهم لم يقوموا بما يجب عليهم من أجل إنقاذ أنفسهم من هذه المشكلة التي هم واقعون فيها، ولم يتحلوا بفضيلة تحمل الصعاب في سبيل ذلك، فإن أجيال المستقبل ستواجههم بمثل تلك الكلمات، وستُطلِق الأسف والتعسَ على الإخلال بحقّ الوظيفة، وعلى عدمِ إنشاء مجتمعٍ جديد، وعلى العجز عن إرشاد الأحفادِ إلى طرق الانبعاث، وعلى تفكيرهم المنحصر في المنافع والراحة الشخصيّة! ومن يدري ربما لن تتكلم تلك الأجيال القادمة بحَيطةٍ وحذرٍ مثلنا، وربما تصلُ بنقدها إلى صبّ اللعنات عليهم. 

ولذلك يجب على المؤمنين أن يستخدموا ما أنعم الله تعالى عليهم به من آلاء ونعم وإمكانات بصورة عملية لتأمين مستقبلهم مبتغين رضا الله سبحانه، وعليهم أن يبذلوا في هذا الطريق كل ما بوسعهم من طاقة، وأن يضربوا أروع الأمثلة في التضحية؛ لدرجة أنهم لن يبخلوا بالتضحية بأرواحهم في سبيل تحقيق ذلك، يجب عليهم أن يضعوا النهاية والخلاص لخمسة قرون من الكسل وقرنين من الركود التام، عليهم أن يُعوِّضوا المسؤوليات التي أضعناها خلال تلك الفترة.

   الفكر الحر في العلم

تعرض المسلمون بعد القرن الخامس الهجري لمرحلة من التوقف في البحوث العلمية، لذلك فإن أحد الأعمال الواجبة اليوم هي تمرير العلوم من منشور الفكر الإسلامي وصياغتها من جديد، وإعادة تشكيلها وترتيبها وتصنيفها وفقًا لخريطتنا الفكرية. نعم، لقد وضعنا -حتى القرن الخامس الهجري- قواعد البحث بصورة مباشرة عبر القامات العلمية آنذاك، إلا أن هذا الأمر انتقل إلى الغربيين في العصور التالية، فوضعوا العلوم في قوالب مختلفة من وضعية ومادية وطبيعية.

إننا لا نستطيع اليوم فيما نقوم به من أعمال وأبحاث في مختلف مجالات العلوم أن نخرج عما وضعوه من مناهج واصطلاحات، فنواصل دراساتنا في إطار قوالبهم، لذلك فإننا عاجزون عن التفكير بشكل مختلف عنهم، وبالتالي لا تقودنا أبحاثُنا إلى الحقيقة التي نسعى إليها، لذلك يجب على علماء المسلمين أن يتخذوا الفكر الحرّ مبدأً لهم، وأن يعيدوا النظر مرة أخرى في المكتسبات العلمية من بدايتها، وأن يتخلصوا من الوضع القائم وينفكوا من التبعية العلمية ويناقشوا كل شيء، لأنه من دون المناقشة لا يمكن تأسيس شيء جديد، ولذلك يجب أن نتوقع احتمالية خطإ المعلومات التي حصلنا عليها جاهزةً ولو بنسبة قليلة، فمثلًا الدكتور المتخصص في مجال الطب يجب عليه أن يعيد النظر في كل ما تعلمه ليتأكد من صحة تلك المعلومات من عدمها، وأن يُخضعَ تلك المعلومات للاختبار. 

هذا العمل ليس سهلًا ألبته، ويتطلب عشقًا حقيقيًّا للعلم والبحث والحقيقة، والأكثر من ذلك قد يستلزم قدرة الإنسان على وقف حياته من أجله، وتحمل المصاعب والمشقات وتقديم تضحيات حقيقية، وإذا كان الغرب قام بثورة صناعية وقطع مسافة طويلة في العلوم التقنية فقد تحقق هذا على أيدي منْ وقفوا أعمارهم وسنِي حياتهم من أجل هذا العمل، فمنهم من وقف حياته من أجل الدراسة والتدقيق في حياة الحيوانات، ومنهم من فعل ذلك من أجل كشف خبايا التاريخ وأسراره، ومنهم من أراد أن يفك شفرة الحوادث الطبيعية، لكن هؤلاء في النهاية أسندوا أعمالهم إلى الأسباب المادية والطبيعية، ومن أجل اجتياز الوضع الراهن يجب إسناد كل ما يتوصل إليه من حقائق علمية متعلقة بالوجود والأشياء إلى الذات العلية الخالق سبحانه، وكما يتم نقض الغزل وإعادة نسجه في حُلة جديدة منمّقة، يجب أيضًا أن يتم فعل ذلك في موضوع العلم، وقد نُصيب أحيانًا ونخطِئ أخرى في أثناء قيامنا بذلك، ونطور بعض المسائل إلى أحسن مما هي عليه، ونسير على نفس الخطى مع الآخرين في بعض المسائل، بل إننا قد نطلب المساعدة منهم.

ولكن هذه الأمور، لا تتم على أيدي أناس عاديين؛ إذ إن تحقّقها يستلزم جدية تامة وعزمًا حقيقيًّا، وطالما أنه لم يُبذل مثل هذا الجهد والعمل، فلن يتمكن المسلمون من التخلص من الازدواجية، ولن يستطيعوا القضاء على صراع العلم والدين، وكما أن القرآن الكريم كتاب جاء من صفة كلام لله تعالى، فإن الكون أيضًا كتاب آخر مستمد من قدرة الله سبحانه وتعالى وإرادته، ولأن هذين الكتابين من المصدر ذاته فلا يمكن أن يكون هناك تعارض بينهما.

نعم، كما تؤلمني الوصاية المفروضة على الإرادة، تؤلمني الوصاية المفروضة على العلم، أما تناول المسائل بصورة مستمرة على شاكلة قال فلان هكذا وقال فلان هكذا، وعدم إضافة فكر جديد، فهذا ليس إلا همهمات أرواح بائسة أسلمت أنفسها للوصاية المفروضة عليها، وأقول كما قال الشاعر محمد عاكف “عشت حرًّا منذ الأزل، وسأعيش حرًّا، أتعجب أهناك مجنونٌ يستطيع تقييدي بالأغلال!”.. والحقيقة أنه ينبغي أن يكون هذا شعار كل مؤمن، على الشخص أن ينظر إلى ماضيه المجيد وأن يتوجه بنظره إلى جذوره الروحية والمعنوية، ثم يعيد النظر إلى حاله البائس اليوم ويتفكر، ويعيبُ ذلك على نفسه، ثم يتوجه لإنشاء دنياه من جديد عبر تخلصه من تلك العيوب.

ولأن هذا الإحياء لن يحققه إنسانٌ يرزحُ بأفكاره تحت الوصاية؛ فلا بد من وجود أفكارٍ حرَّة، فالأساس أن الحرية تبدأ في الفكر، والإنسان الذي ينقاد في أفكاره للآخرين لا يمكن أن يكون حرًّا، وعليه فقد ظل إنسانُنا تحت الوصاية لعدة قرون؛ ففقَد عشقَه وحماسَتَه، ودخل تحت وصاية الآخرين.. إن ما يؤسَفُ له أن هذا الجيل المسكين البائس أصبح يتسوّل كلّ شيء من غيره، وما يجب عليه الآن هو أن ينجو من التسول وأن يحصل على حرّيته الحقيقية.

BİR NEFES (16)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla, konjonktür itibarıyla, zannediyorum meseleyi seferberlik şeklinde ele almak lazım; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkesin yapabileceği şeyi yapması lazım.

* Falan-filan kötülük yapmış, zulüm etmiş, haksızlıkta bulunmuş; ee bir şey deme, katlan sen de ona ama durağanlık içinde… Hayır, öyle değil!.. Esasen şimdi bu şartlar, benim durumum, bu konumum, konumlandırıldığım bu durum neler yapmaya müsait ise, onları yapmalıyım.

* Şu anda dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiş olma mevzuu, esasen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem bir isteğinin, hem de bir gâye-i hayalinin realize edilmesi açısından önemli bir adım gibi geliyor bana. 

* İşte üslupta hata etmeden, anlatacağınız şeyleri anlatmalısınız; bu pozisyonu iyi değerlendirip anlatmanız lazım. Herkes duydu, bu bir fırsattır. Dolayısıyla nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin -Kendi buyurduğu gibi- ism-i şerifleri, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak.

* Bunda da belki en başta gelen şey, entegrasyon. Bulunduğumuz ülkede, kılığımız ile, kıyafetimiz ile, saçımız ile, sakalımız ile bir farklılık arz ederek din-i mübînin emirleri çerçevesinde yapacağımız şeyleri yaparız; hemşirelerimizin şu anda yaptıkları gibi, sizin yaptıklarınız gibi.

* Aklı başında olan insanlar, genç nesiller, kadın-erkek hepsi, şebâben ve şuyûhen (genciyle ve yaşlısıyla) entegrasyonda kusur etmemeliler. Öyle ki o insanlar, “Bunlar bizden!” falan demeliler. Ancak konuştuğunuz zaman “Yahu siz, bizden değilmişsiniz!” falan diyebilmeliler. Bunun gibi…

* Fakat bir diğer taraftan da bu kadar yakın durduğunuz zaman, bir asimilasyon yılanı, çıyanı baş gösterebilir bu mevzuda.

* Buraya gelen Amerikalı akademisyenlerden birisi -Efendimiz’i de tanıyor, “Peygamber” olarak biliyor, “Muhammedun Rasûlullah!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem- bize yalvarırcasına dedi ki: “Aman hocam, ne olur, Allah aşkına!.. Bakın, buraya gelmişsiniz; erimeyin bu toplum içinde!.. Ne iseniz, öyle devam edin! Sizden evvel gelenler, değişik yerlere dağıldılar; fakat immün sistemleri zayıftı, mukavemet edemediler; o çağlayana kendilerini saldılar, bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamadılar.”

* Bütün bunların yanında bir de bir araya geldiğimiz zaman, “Sohbet-i Cânân”. “Keşke sevdiğimi sevse, kamu halk-i cihan / Sohbetimiz her zaman sohbet-i Cânân olsa.” dediği gibi şâirin.

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://herkul.org/bamteli/bamteli-kadin-hizmet-entegrasyon-ve-asimilasyona-karsi-surlar/

Bamteli: KADIN, HİZMET, ENTEGRASYON VE ASİMİLASYONA KARŞI SURLAR

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kadın ve erkek bütün adanmış ruhlar bir seferberlik mülahazasıyla hizmet etmeliler!..

İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla, konjonktür itibarıyla, zannediyorum meseleyi seferberlik şeklinde ele almak lazım; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkesin yapabileceği şeyi yapması lazım.

Bizim dinimizin temel disiplinleri zaviyesinden bakacak olursak, bu (kadın erkek herkesin dine hizmeti) Asr-ı Saadet’te belki açıktı. Hani hadis ricâlini okurken görüyoruz: Âişe validemizden, ricâlden (hadis râvîsi erkeklerden) dünya kadar insan ilim alıyor; mübarek validemizden, beş bin kadar hadis rivayet ediliyor ki, o da (hadîsin şartlarına uygun bulunup) rivayet edilenler; bir de rivayet edilmeyen şeyler vardır. Sahih buldukları şeyleri alıp, kitaplarında, “Kütüb-i Tis’â” dediğimiz “dokuz kitap”ta (Buharî’nin Sahihi, Müslim’in Sahihi, Ebu Davud’un Süneni, Tirmizî’nin Süneni, Nesaî’nin Süneni, İbni Mâce’nin Süneni, Darimî’nin Süneni, İmam Mâlik’in Muvattâsı, Ahmet İbni Hanbel’in Müsnedi’nde) naklediyorlar. O dokuz kitapta, onun (radıyallâhu anha) o mübarek sözlerini, Efendimiz’den naklettiği şeyleri değerlendirmişler.

Tâife-i nisâ (kadınlar), hemşirelerimiz, bacılarımız, o günkü analarımız, zannediyorum erkekler kadar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda hizmet etmişlerdir. Fakat sonra mesele belli bir dönemde çığırından çıkmış; belli bir dönemde de meseleyi militarizm kontrol altına almış; dolayısıyla tâife-i nisâyı eve kapamışlar, tamamen hayattan tecrit etmişler. Çok nadir sahneye çıkan -Hürrem Sultan gibi, Kösem Sultan gibi- kadınlar olmuş. Osmanlı Devleti’nde böyle olduğu gibi, hani ben Abbasîlere de, Emevîlere de bakıyorum, daha ziyade ricâl istihdam ediliyor.

Kadınların bazı hususiyetleri var belki, dolayısıyla onlardan sınırlı bir şey beklemek lazım; erkeklerden beklenen şey, onlardan beklenmemeli; onlara mukavemetleri, güçleri kadar vazife yüklemeli. Hemen her günlerinin -bir yönüyle- aktif bulunmaya müsait olması, ayrı meseleler… Bu hususları birer realite olarak görüp gözetmeli; fakat bunun dışında onları da mutlaka hayatın içinde -devr-i Risâletpenâhi’de olduğu gibi- mütalaa etmek lazım. Ne var ki, edilemedi.

Cumhuriyet döneminde de onlar -esasen- sadece kadını sahneye sürdüler; kadını hemen her hususta figüre ettiler; bağışlayın, başkalarını baştan çıkarma, çok özür dilerim hemşirelerimizden, insanları bohemliğe atma mevzuunda onu öyle kullandılar. Meşrutiyet yıllarında bu yanlışlık başladı, Cumhuriyet’te devam etti, gırtlağa kadar devam etti.

Ama meşrû dairede, kendi disiplinlerimize sımsıkı bağlı kalarak, bunu (kadınların hayatın her birimine katılımını) devam ettirmek, zannediyorum günün şartları ve konjonktürün de gereği. Bu açıdan da “seferberlik” dedim bu meseleye; yani umumî bir hareket, kadın-erkek… Nasıl Ebu Süfyân, Yermük’e hanımı ile gitmiş; hanım orada o kılıcı çekmiş, kocanın yanında düşmana karşı savaşmış!.. Aynen öyle bir mantık, öyle bir felsefe ile kadın-erkek bir seferberlik içinde bu işi yapmaları lazım. Birinci mesele, bu; âcizâne, haddim değil, onlar benden iyi bilirler o meseleyi ama kendi duygularım, düşüncelerim çerçevesinde ifade ediyorum.

   Üslupta Hataya Düşmemeli!..

İkinci mesele: Bu mevzuda, yanlışlıklara düşmemek, üslup hataları ile insanları kaçırmamak. “Toplayalım, cem’ edelim; Allah’ı (celle celâluhu), Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirelim!” mülahazası taşırken üslup hataları ile insanları kaçırmamak için meseleleri mutlaka müzakere ve müşavere süzgecinden geçirmek lazım. Öyle bir kalibrasyona tâbî tutmadan, herkes bildiği gibi konuşur ise, çok kırılmalar olabilir. Yemek yemenin de bir usulü var ise şayet, evvela çorba geliyor ise, salata geliyor ise, bunun dışında diğer yemekler geliyor ise, sonra börek geliyor ise, sonra kadayıf geliyor ise, baklava geliyor ise… Bu, çok ciddî meselede, Allah’ı, Peygamberi sevdirmede, dinimizi sevdirmede, ona imrendirmede, en azından kendi dünyamız içinde onun şehbal açması ve dalgalanması istikametinde bir şey yaparken, mutlaka meseleyi “ortak akıl” gücüne havale etmek lazım, emanet etmek lazım. Aksi halde, yanlış yapabiliriz; hani kör hâkime “Kör hâkim!” demek gibi ki bazen yanlışlık yaparak öyle diyebiliriz.

Şimdi asıl meselemiz, derdimiz nedir? Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Allah’ı, Allah’ın kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin!” Şöyle bir rivayet yok: حَبِّبُوا رَسُولَ اللهِ إِلَى أُمَّتِهِ وإِلَى اْلإِنْسَانِيَّةِ، يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ Onu da diyeyim, o da -mana itibarıyla- doğru olur: “Allah Rasûlü’nü ümmetine, insanlığa sevdirin ki, Allah Rasûlü de sizi sevsin!” Bu mesele, doğru; bu bir esastır, bir usuldür, bunu yapmak lazım, herkesin vazifesi; bu, herkese düşen bir sorumluluktur. Gücü, takati, aklı, mantığı, muhakemesi, branşı, hayat içinde aktif olma disiplinleri açısından farklılık arz etse de temelde mesele, herkes için aynıdır. Tâife-i nisâ, hemşirelerimiz, bacılarımız, annelerimiz için de öyledir; erkekler için de aynı şey, öyledir.

Evet, Efendimiz’i sevdireceğiz. Diyelim ki bir Hristiyan ile, bir Yahudi ile karşılaşıyorsunuz, bir Budist ile, bir Brahman ile, bir Konfüçyüsist ile karşılaşıyorsunuz; hemen Efendimiz’i öne sürdüğünüz zaman, onlara O’nu sunduğunuz zaman, tepkiye sebebiyet verebilirsiniz. “Neden Buda değil, Brahman değil? Neden Upanişad değil?!.” falan derler. Bu açıdan da üsluba dikkat etmelisiniz.

Düşünün, antrparantez arz ediyorum: Efendimiz, Mekke’de Peygamberliğinin ilk yılları esnasında, sokaklarda dolaşınca, her karşılaştığı insana قُولُوا لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، تُفْلِحُوا diyor; “Allah’tan başka Ma’bûd-i bi’l-hak, Maksûd-i bi’l-istihkak yoktur deyin, kurtuluşa erin!” diyor. Bakın Kendi adı yok; oysaki işte orada (tabloda) لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ bittiği yerde مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ var. Zayıf bir rivayette, Hazreti Âdem, kırk sene başını semaya kaldırmadı, hicabından dolayı, “zelle”den dolayı. Bir sürçmedir o sadece; yürüdüğü yer buz idi, farkına varmadan bir adımını atarken isabetli atamadı. İçtihad; dolayısıyla sürçtü. Ama kırk sene başını -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’a teveccühünün ifadesi olarak semaya çevirmedi. Hep رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ dedi. “Allah’ım! Havva ve Ben, kendimize zulmettik. Yarlığamaz isen, mağfiret ve merhamet buyurmaz isen, hüsranda, ziyanda, kaybedenler içinde oluruz.” dedi, yalvardı. Bir zaman sonra aklına geldi bu; Cennet’ten uzaklaştırılırken, O’nu görmüş idi orada. “Yâ Rabbî, Hazreti Muhammed hürmetine beni bağışla, yarlığa!” dedi. Cenâb-ı Hak, O’na dedi ki, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” “Ben, Cennet’ten ayrılırken, baktım o Cennet’in kapısı -işte, kale kapısı gibi, enbiyâ-ı izama açık o kapı her neyse- üzerinde, Cennet kapıları üzerinde -levhalarda olduğu gibi- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ yazılı. Baktım iki isim yan yana. Anladım ki nezd-i Ulûhiyetinde O’ndan daha kıymetli biri yok: Onun için O’nu şefaatçi yaparak Sana teveccüh ediyorum, Beni bağışla!” Bağışlanması adına o yalvarışlara bir kafiye koymak lazımdı; bu kafiyeyi koyunca, o da Cenâb-ı Hakk’ın o engin rahmetine, mağfiretine mazhar oluyor. -Antrparantez idi bu, arz ettim.-

Fakat bu insan, o ilk Mekke müşriklerine on üç sene “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtuluşa erin!” diyor. Esasen burada zımnen o nübüvvetini ifade ediyor. Sen kim oluyorsun, hangi salahiyet ile böyle “Şunu deyince insanlar, Cennete girer!” diyorsun?!. Şimdi bu mevzuda Sen, semaların bir vazifelisi, O’nun bir vazifelisi değil isen, bunu söyleyemezsin ki!.. Zımnen bunu diyor fakat karşı tarafta enâniyet âbideleri var. Günümüzün insanının her birisi bir enâniyet âbidesi kesildiği gibi, birer egoist, egosantrist kesildiği gibi, o günün o putperestleri, “Lât”çıları, “Menat”çıları, “Uzza”cıları, “İsaf”çıları, “Nâile”cileri de her birisi âdeta bir put; herkes, kendisine tapılsın istiyor. Günümüzdeki bazı kimseler gibi, “Dokunursan, ibadet olur!” deniyor, bayılıyor adam ona. “Sana tapıyorum!” deniyor, bayılıyor ona. “Bakara, makara!” deniyor… Bayılıyor onlara, hiç birine itiraz etmiyor. Bu, enâniyete yenik düşme, nefse yenik düşme, hevâya yenik düşme… Onlar, hevâlarına yenik düşmüşler; kalkar derler ki, “Abdulmuttalib’in torunu, yetim aynı zamanda, anasız-babasız büyümüş bir çocuk, kalkmış bize diyor ki: Muhammedun Rasûlullah! Ben, Allah’ın elçisiyim, semaların sözcüsüyüm; burada ben ne dersem, ona uyulması lazım!” Böyle derler. Fakat üslup, bu.

Esas nedir orada? لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Anahtar, o; işin içine girişin anahtarıdır. Açılmaz kilitleri, o anahtar açar ve insan, öbür âleme yürürken de onu söylediği zaman, Allah’ın izni-inayetiyle kurtulur. Kabre o anahtar elinde, onun ile girer ise şayet, Münker-Nekir de belki bakar ona, sadece sûret-i haktan söylerler: مَنْ رَبُّكَ، وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ “Rabbin kim; Peygamberin kim?” O da zaten diyeceğini biliyordur. Fakat o anahtar kelimenin -bir yönüyle- dişlerinden birini -o ilk dönemde- söylemiyor Allah Rasûlü; oysaki o, iki dişli bir anahtar orada: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Fakat onların enâniyetine dokunduğunuz ve üslup açısından hata ettiğiniz zaman, antipatiye sebebiyet verirsiniz.

   “Umumun ızdırabını duyuyorum!..”

Yine farklı, küçük bir meseleyi arz edeyim: Hep kendi kendimi sorgularken diyorum ki: “Geçmişte şunu şöyle yapsaydık, bunu böyle yapsaydık… Herhalde yapamadık, idrakimiz o ufukta değildi. Dolayısıyla bazı hatalar yaptık. İçlerinde hazımsızlık taşıyan insanlar, hazmedemediler; bu şekilde zâlimâne, hâinâne, hâsirâne üzerimize geldiler. Dünya kadar insanı zulme uğrattılar, gadre uğrattılar, azlettiler. Türkiye’nin elli-altmış seneden beri kazanılmış elit sınıflarını tamamen yok etti, kendilerini cehalet çağlayanına saldılar. Şu anda öyle… Acaba onlara -“kemik” demeyelim de, insan nihayet onlar da- böyle ballı-kaymaklı bir lokma ekmek atsaydık… Falan… Hani bunu derken ne demek istediğimi anlarsınız siz; bir sürü müessese vardı; bir misyon, bir fonksiyon onlara da verilebilirdi; “Alın, bir ulufe gibi bunu da siz alın!” denebilirdi. Hani padişahların ulufeleri vardır, liyakati olmayan insanlar da bazen gelirler, tufeylî gibi oraya sığınırlar. El-Kulûbu’d-Dâria’da bu tabiri kullananlar var; çok, evliyâullahtan. İyi-kötü tefrik etmeden orada herkese mutlaka bir şey veriliyor. Siz de öyle bir şey verseydiniz, acaba!..

Ama arkadaşlarım diyorlar ki: Hiç onlara kanaat etmezlerdi. Tamamen inhisâr-ı fikir var; tahabbüb-i nefisten geliyor; nefislerine öyle tapıyorlar ki, kendilerinden başka kimseye teveccühün olmasına tahammülleri yok. Çekememezlik ve hased içinde yürüyorlar. Çekememezlik ve hased öyle bir hastalık ki, Üstad hazretleri de diyor: “Hâsid, herkesten evvel kendini yakar.” Hasan Basrî hazretleri de diyor ki: “Ben, hased edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim!” Hâsidden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim çünkü kendine ediyor esasen, huzurunu kaçırıyor. Evet, diğer bir ifade ile şöyle diyebilirsiniz: Bu çekememezlik, hazımsızlık öyle bir maraz ki, psikiyatri kliniklerinde bile tedavi edilemez, tımarhanelerde bile tedavi edilemez.

Şimdi insanlar, böyle bir ruh haleti taşıyorlar ise, ille hep “Ben!” diye Ramazan davulu gibi ses çıkarıyorlar ise, zannediyorum ne verirseniz veriniz onlara, hiçbir zaman seslerini ney sesine çevirmeyeceklerdir bunlar. Hep güm güm bir ses duyacaksınız onlardan. Bu; arkadaşlarımızın genel düşüncesi, bu.

Fakat ben kendimi sorgulamadan edemiyorum. Hani herkes kendi yakını, bildiği-ettiği adına, annesi-babası adına ızdırap çeker. Fakat Fakir; bir yönüyle hakkım olmadığı halde, ircâ’ mahalli olması itibarıyla el-âlem meseleyi size bağlıyor. Hani sizin adınıza “terör” dediler, falan… Dolayısıyla şöyle-böyle sizinle irtibatı olanları, iltisakı olanları derdest edip götürüyorlar. Hiç olmayacak şeylere müebbetler veriyorlar. Ve öyle oldu; çok kıymetli insanlar, çok elit insanlar şu anda o cendere içindeler. Bütün bunları birden düşününce, kendimi affetmiyorum. Neredeyse günümün yarısında bunlar benim kafamı meşgul ediyor. Bunu şikâyet mahiyetinde demiyorum. Hiç uyuyamadığım gün oluyor; yatakta deniyorum, yastığı bir öyle bir böyle koyuyorum, oturarak uyumaya çalışıyorum, ağzıma bir tane pastil alıyorum belki o bir şey yapar… Ama bir türlü bunları kafamdan atamıyorum. Onları kafamdan atamama neticesinde, kelâm-ı nefsî ile, iç konuşma ile bu defa onlara cevap vermeye başlıyorum; hep onu düşünüyorum, “Al sen de ağzının payını, al sen de ağzının payını!” diyor, gereksiz şeylere giriyorum; israf-ı zaman ediyorum, uykumu kaçırıyorum, gündüz yapacağım şeyleri de yapamıyorum; mesela, iki aydır ben kalemi elime alıp müsvedde kağıtlarımı önüme koyup bir yazı yazamadım, düşünün burada! Bunlar, benim zaafımdan, yetersizliğimden, güçsüzlüğümden belki, kadere rızasızlığımdan… Cenâb-ı Hak, beni de size bağışlasın, inşaAllah..

Ama tabiî böyle bir dönemde Efendimiz’in mukavemetini düşününce, saldım kendimi!.. Dedim: “Ben, Sen değilim ki yâ Rasûlallah! Sen, Cenâb-ı Hakk’ın hususî matmah-ı nazarısın, O’nun te’yîdi altındasın sürekli; hep Sana moral veriyor, ediyor, arkanda olduğunu söylüyor. Mesela, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا diyor, Sevr sultanlığında: “Dostum, tasalanma! Allah, bizimle beraberdir!” إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا “Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi.” (Tevbe, 9/40) diyor. Ben de öyle çok duygulanarak, “Ama ben Sen değilim ki!..” dedim. Bu açıdan da konumumu da bilmem lazım, zaafımı bilmem lazım, aczimi bilmem lazım. Burada ne kadarına dayanabileceksek, dayanmalıyız ona.

   Bir Kere Daha Aktif Sabır

Durağanlığa girmemek lazım; günümüzü ifade için, günümüzdeki sabra “aktif sabır” diyoruz zaten. Falan-filan kötülük yapmış, zulüm etmiş, haksızlıkta bulunmuş; ee bir şey deme, katlan sen de ona ama durağanlık içinde… Hayır, öyle değil!.. Esasen şimdi bu şartlar, benim durumum, bu konumum, konumlandırıldığım bu durum neler yapmaya müsait ise, onları yapmalıyım. İşte, sizin -Allah’ın izniyle- yaptığınız şey de o; hem erkekler ile, gençler ile, hem bu hemşirelerimiz ile, sizin annelerimiz dediğimiz anneleriniz ile…

Bir gün bu mesele tabii bir hal alınca -belli bir dönemde o himmetlerin, o okul açmaların, o üniversitelerin, o üniversiteye hazırlık kurslarının, bu insanların ablaları ile, bunların ağabeyleri ile gerçekleştirildiği gibi, realize edildiği gibi- bunların da daha büyük şeyleri realize edeceklerine inanıyorum. Şu anda dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiş olma mevzuu, esasen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem bir isteğinin, hem de bir gâye-i hayalinin realize edilmesi açısından önemli bir adım gibi geliyor bana. Madem Allah saçtı, savurdu; işte üslupta hata etmeden, anlatacağınız şeyleri anlatmalısınız; bu pozisyonu iyi değerlendirip anlatmanız lazım. Herkes duydu, bu bir fırsattır. Dolayısıyla nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin -Kendi buyurduğu gibi- ism-i şerifleri, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak.

Evet, böyle bir gâye-i hayale insanın kendini salması lazım; Allah, onu mutlaka deryaya ulaştırır. Sonra o da yolunu bulur oradan, bu defa buhar olur havaya çıkar damlalar halinde; pozitif-negatif yan yana gelir, yine yağmur damlalarına dönüşür, yine yerin bağrına akar; yine insanlığın imdadına koşar, nebatatın imdadına koşar, yine çağlayan olur, yine deryaya akar… Hani tıpta bir tabir vardır: “Fâsid daire”; şimdi “kısır döngü” diyorlar. Buna karşılık biz de buna “sâlih daire” diyoruz, “doğurgan döngü”; evet öyle bir şeye vesile olur, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Beslenme kaynaklarımıza bir kere de günümüzün şartları ve ihtiyaçları açısından odaklanmalıyız!..

Belki zaruretler karşısında “Yahu biraz daha dişimizi sıkıp bazı şeyleri mütalaa etmemiz lazım; Siyer felsefesine bakmamız lazım; Efendimiz’in hayat-ı seniyyesini bir kere daha gözden geçirmemiz lazım; Risaleler’e bir kere daha baştan bakmamız lazım; bu asrın, bu çağın sözcüsü; dolayısıyla çağın derdini en iyi keşfeden insanlardan birisi, o.” demeliyiz. Günümüzün nesilleri de o türlü şeyleri mütalaa etme zaruretini hissedeceklerdir; sorumlulukları, o insanları bu türlü şeylerde derinleşmeye sevk edecektir, zorlayacaktır; kendilerini mecbur hissedeceklerdir.

Ben bunu Komünizmin revaçta olduğu belli bir dönemde, Türkiye’de hep yaşadım. O kürsülerdeki o konuşmalara şahit olmuşsunuzdur. O gençler, bazıları abdestsiz-mabdestsiz, camiye gelirlerdi; böyle hep sorular sorarlardı; irticali, verilen cevaplardı onlar. Ee şimdi de, buradaki insanların dertleri, problemleri nelerdir? Dolayısıyla onlara makul ve onları ürkütmeyecek-kaçırmayacak şekilde cevap vermek için fikir cehdi ortaya konmalı. Günümüzde düşünen insanlar ne demişler, tabii onlara müracaat edeceğiz, bakacağız. Esasen zaman, şartlar, konjonktür, o insanları, bir yönüyle yaptıkları işe kendilerini ehil hale getirmeye zorlayacaktır. Bazılarının belki arkadan ittirmeye ihtiyaçları olur: “Kabiliyetin var, donanımın var, maşallahın var; maksadını da çok rahat ifade ediyorsun; böyle Firdevsî’yi okuyormuşsun gibi geliyor konuştuğun her şey, insanı bayıltıyor.” Böyle kabiliyetler var ise, bunları pozitif şeylere biraz arkadan ittirmek lazım, dürtmek lazım.

Dünyanın, bu sesi-soluğu duymaya ihtiyacı var. Çünkü eskiden beri bazıları zaten Müslümanları terörist görüyorlardı; şimdi dünyanın değişik yerlerinde Müslümanlığı, onun kaderini temsil eden insanlar, ona doğrudan doğruya “terörist” dedirttiler, Müslümanlığa “terörist” dedirttiler. Onun böyle olmadığını, onun esasen hümanizmin üstünde çok önemli semâvî bir din olduğunu anlatmak lazım. İnsanların o mevzuda kendi ihtiyarları ile seçeceği bir yolu seçmiş oldukları, kendi ihtiyarları ile yaşayacakları şeyleri yaşıyor bulundukları anlatılmalı. Hepsi, bu; hür irade ile, adalet mülahazası ile, hürriyet düşüncesi ile yapıyorlar. Bunun için, sistem ona göre sergilenmeli, adeta bir ütopya oluşturulmalı.

   Entegrasyon

Bunda da belki en başta gelen şey, entegrasyon. Bulunduğumuz ülkede, kılığımız ile, kıyafetimiz ile, saçımız ile, sakalımız ile bir farklılık arz ederek din-i mübînin emirleri çerçevesinde yapacağımız şeyleri yaparız; hemşirelerimizin şu anda yaptıkları gibi, sizin yaptıklarınız gibi.

Fakat, hatta belki böyle bir şey (cübbe) ile görünme… Beni böyle görseler, yadırgamazlar veya burada mâbed gibi bir yerde görünce yadırgamazlar ama hayatın içinde böyle olduğunuz zaman yadırgayabilirler. Bence detaya ait bu meselelere takılıp kalmamak lazım; yoksa usulde kayba uğrarsınız.

Entegrasyon çok önemlidir. Aklı başında olan insanlar, genç nesiller, kadın-erkek hepsi, şebâben ve şuyûhen (genciyle ve yaşlısıyla) entegrasyonda kusur etmemeliler. Öyle ki o insanlar, “Bunlar bizden!” falan demeliler. Ancak konuştuğunuz zaman “Yahu siz, bizden değilmişsiniz!” falan diyebilmeliler. Bunun gibi…

Fakat bir diğer taraftan da bu kadar yakın durduğunuz zaman, bir asimilasyon yılanı, çıyanı baş gösterebilir bu mevzuda. Bu da daha ziyade -zannediyorum- böyle bir kısım hevâ-i nefsine uymuş gençler için, çocuklar için tesirli olur.

   Asimilasyona Karşı Surlar

Buraya gelen Amerikalı akademisyenlerden birisi -Efendimiz’i de tanıyor, “Peygamber” olarak biliyor, “Muhammedun Rasûlullah!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem- bize yalvarırcasına dedi ki: “Aman hocam, ne olur, Allah aşkına!.. Bakın, buraya gelmişsiniz; erimeyin bu toplum içinde!.. Ne iseniz, öyle devam edin!” Siz de duydunuz, değil mi? Evet, yalvardı, yalvarırcasına konuştu; arkadaşlar da şahit burada. “Sizden evvel gelenler, değişik yerlere dağıldılar; fakat immün sistemleri zayıftı, mukavemet edemediler; o çağlayana kendilerini saldılar, bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamadılar.” Yalvardı bize burada.

Şimdi onun için de esasen, birinci mesele, entagrasyon; ikincisi de asimilasyona karşı seralar oluşturma.

Bunun çâre-i yegânesi; mümkünse kabiliyetli, donanımlı, idealist, esasen kendini bu işe adamış insanları yönlendirmek, tayin etmek. Bizim bulunduğumuz bölgede/ülkede yok ise, başka yerlerde olan insanları transfer etmek lazım; kabiliyetli, donanımlı o adanmış insanlara, o işi yaptırmak lazım.

Bütün bunların yanında bir de bir araya geldiğimiz zaman, “Sohbet-i Cânân”. “Keşke sevdiğimi sevse, kamu halk-i cihan / Sohbetimiz her zaman sohbet-i Cânân olsa.” dediği gibi şâirin. Bence mesele Allah ile, Peygamber ile başlamak, dinimiz ile başlamak, “şartlandırmak” o insanları… Âdetâ onları duymaya içlerinde hâhiş uyarmak, istek uyarmak, hepsini teşne hâle getirmek… Öyle ki, keşke şu ufka ulaşılsa: “İstanbul’u fethedecekmişiz!” Bu tâlî derecedeki bir iş, ne olacak!.. Esas önemli olan şey nedir? Cenâb-ı Hakk’a imanı, Efendimiz’e imanı gönüllerde ihya etmektir. Gerçek diriliş, odur, gerçek “ba’s-u ba’de’l-mevt” odur. Üstad Necip Fazıl, o tabiri kullanırdı, “ba’s-u ba’de’l-mevt” tabirini kullanırdı. Ba’s-u ba’de’l-mevt… Bütün dünyevî meseleleri tâlî bir mesele haline getirmek; onda öyle yoğunlaşmak ki, gönlü tamamen ona bağlamak…

Hakikaten gönlümüzü ona bağlamalıyız; böylece bir gün belki biz de onu tabiatımıza mal ederiz. Buyuruyor ki Efendimiz: “Sizin cismanî hazlardan lezzet aldığınız gibi, Ben, Rabbime karşı teveccüh ve ibadetten lezzet alıyorum!” Bu, işin tabiata mal olması; insan tabiatının, manevî anatomisinin bir buudu/derinliği haline gelmesi demektir. “Manevî anatomi” nedir? İnsanın vicdanı, kalbi, hissi, ihsasları, iradesi, şuuru, idraki; bu, “maddî anatomi”mizin yanında. Bunun bir derinliği haline getirmek lazım onu; bir yönüyle sürekli -o “dürtü” tabirini bu büyük şeylerde kullanmak doğru değil fakat karşılığında başka kelime bilemediğim için- o dürtü ile hareket etmek lazım. Yani, delillere bakarak değil artık; tabiatımıza öyle sinmiş, öyle içtenleştirilmiş ki… Mesela namaz vakti olunca, ezan-ı Muhammedî’yi duymadan hemen harekete geçmeli; hep kalbimiz, kulağımız mâbette olmalı; “Yahu bir gelseydi, şu; bir secdeye kapansam, içimi bir kere daha Rabbime dökseydim!” falan demeli. Bu hale getirme meseleyi…

Bu, birden bire olmaz. Meselenin tâlibi/râgıbı olursanız, bir gün o zirveye ulaşırsınız. مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ “Bir insan, bir şeyin arkasına düşer ve ciddiyet ile onu takip ederse, talep ederse, mutlaka umduğuna nâil olur.” Diğer bir söz, atasözü yine, Arapça: مَنْ جَالَ، نَالَ “Bir insan, kendisini cevelana salar ise, bir şeyin arkasına takılır ise, sürekli küre-i arzın güneş etrafında dönüp durduğu gibi, o gâye-i hayâlin etrafında döner-durur ise, mutlaka bir gün umduğuna, hayal ettiği şeye -Allah’ın izni ve inayeti ile- ulaşır.”

Bu açıdan özellikle o tatil aralıklarını genç nesillere karşı, kadın-erkek çocuklara karşı bu surette değerlendirmek suretiyle, burada bir kayıp yaşamayız, Allah’ın izni-inayetiyle. Bir taraftan entegrasyon gerçekleşmiş olur; bir diğer taraftan da başka zeminlere kaymanın önünü bizim oluşturduğumuz seralar ile engellemiş oluruz, Allah’ın izni-inayetiyle.

Fakat, bunlar ara vermeden yapılmalı!.. En kötü şartlarda, hatta darbelerin olduğu dönemlerde, -arkadaşlar bilirler- arkadaşları rehabilite etme adına, belki moralize etme adına hep kamplar yapılıyordu. Askerler basıyorlardı o kampları ama günümüzdekiler gibi insafsız değillerdi. Basıyorlardı, bir şey değil, götürüp istintak ediyorlardı; bazen hemen bırakıyorlardı, bazen de belki bir-iki ay yatan oluyordu. Böyle “müebbed” filan yoktu o zaman. Evet, o tehlikeli günlerde dahi hakikaten okuma kampları, programlar artırıldı; zannediyorum bütün Türkiye’ye de yayıldı, her yerde yapılmaya başlandı. Sonra o mevzuda da modernizasyona geçildi, bu defa otellerde-motellerde yapılmaya başlandı.

Kim bilir, gelecek, bu gidişle, daha neler vadediyor; şimdiden kestirmek mümkün değil. Burada öyle donanımlı yetişmiş, aynı zamanda immün sistemi gelişmiş nesillerle… Mukavemeti gelişmiş, artık her türlü mikroba karşı vücudunun bir mukavemeti var; mikrop, kendini vücuda salınca, kendi kendini tehlikeye atmış oluyor; âdetâ sürekli antibiyotik alıyor gibi bir şey oluyor, Allah’ın izni-inayetiyle.

Burada yetişmiş nesiller öyle mukavemetli olacak. Bunu göreceksiniz!.. Biz gideriz öbür tarafa da geldiğiniz zaman sorarım ben size, “Nasıl oldu diye!” İnşaallah. Cenâb-ı Hak, beni size bağışlasın, orada bir araya getirsin inşaallah.

Evet, bu da meselenin diğer bir yanı idi; burada kendimizi, neslimizi korumak için bunları dedim. Sözü uzattım, baş ağrıttım; hakkınızı helal edin.

Cenâb-ı Hak, içtenliğiniz ile, vicdan enginliğiniz ile sizi pâyidar eylesin! Çok önemli hizmetlere vesile kılsın, Hizmet’te birlerinizi bin eylesin!..

Kırık Testi: VESÂYETTEN KURTULMA VE GERÇEK HÜRRİYET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “Kulluktan daha yüksek bir paye ve mansıp yoktur. Eğer varsa o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir.” sözünü nasıl anlamalıyız? Herkesin hürriyetten bahsettiği günümüzde mü’minlerin hürriyet anlayışı nasıl olmalıdır?

   Cevap: Allah’a hakikî kul olan bir kimse, kendisini rezil edecek, sefil hâle düşürecek, bazen bir dilenci gibi kapı kapı dolaştıracak ve hatta pes bayağı şeylere baş vurduracak bütün kulluklardan kurtulur. Kulluk şuurunun farkında olan bir insan mahlûkata kulluktan sıyrılacağı gibi heva ve heveslerinin de esiri olmaz.

   Hürriyetin Mânileri

Allah’a hakiki kul olamayan insanlar ise türlü türlü kulluklara müptela olurlar. Onlar bazen arzu ve şehvetlerinin kölesi olur ve bohemce bir hayat yaşarlar. Bazen hırslarına yenik düşer ve helâl haram olduğuna bakmadan servet yığma adına değişik spekülasyonlara girerler. Bazen de makam ve mansıba esir düşer ve bulundukları konumu istismar ederek milletin malına mülküne göz dikerler.

Hayatını derin bir kulluk şuuruyla yaşamayan insanlar bazen de hasedin kölesi hâline gelir ve hayır yolunda koşturan, insanların gönlünü fethetmeye çalışan insanları bile çekemezler. Çekemedikleri için de onların işlerine ket vurmak ve onları yürüdükleri yoldan alıkoymak için yanar tutuşurlar. Fakat onlar bu hâlleriyle en büyük zararı da kendilerine verirler. Dünyada haset ettikleri insanların başarıları karşısında kendi kendilerini yiyip bitirdikleri gibi uhrevî amellerini de mahvederler. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi hasedin de sevapları yiyip bitireceğini ifade buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, edeb 44; İbn Mâce, zühd 22)

Allah’a sağlam kul olamayanların maruz kalacakları diğer bir kulluk da şöhretperestliktir. Şöhretperestler parmakla gösterilme, alkışlanma ve takdir edilme adına her yolu denerler. Bu zavallılar küçücük bir başarı ortaya koysalar, ufak bir fedakârlıkta bulunsalar hemen birilerinin, “Ülke seninle gurur duyuyor!” demesini beklerler. Alkış olmadan konuşmaz, takdir edilmeden bir şey vermezler. Alkışlar karşısında da zevkten zevke girer ve kendilerinden geçerler. İşte bencil ruhlu bu tür insanlar da şöhretin kulu kölesi olmuşlardır.

Bunların dışında rahat ve rehavetin, korkunun, para ve servetin, çıkar ve menfaatlerin kulu-kölesi olan insanlar da vardır. Allah’a yapılan kulluğun tadına eremeyen ve kıymetini bilemeyen bu tür bahtsızlar ömür boyu kendi isteklerinin, hırslarının, arzularının, tutkularının ve tiryakiliklerinin arkasında koşar dururlar. Bu yolda ne dövmedik bir kapı ne de aşındırmadık bir eşik bırakırlar. Ne var ki bir türlü tatmin olamaz ve hakikî mutluluğu yakalayamazlar.

Aslında putperestliğin temelinde de Allah’a kulluk duygusunun zayıflaması vardır. Müşrikler Allah’a hakkıyla kul olamadıklarından ve kulluğun hazzına eremediklerinden ötürü, bu açlıklarını gidermek için farklı yollara tevessül etmişlerdir. Şeytanî bir kısım mülâhazaların da etkisiyle mesela yağmur yağması için yere bir şey dikmiş, başka bir isteklerinin gerçekleşmesi için mezardakilere müracaat etmiş, türbelere bağladıkları bezlerle veya oralarda yaktıkları mumlarla maksatlarına ulaşmak istemiş ve yavaş yavaş şirk gayyalarına yuvarlanıp gitmişlerdir.

Bazıları ise insan onuruna aykırı olduğu gerekçesiyle -haşa- Allah’a kullukta bulunmaya da karşı çıkmışlardır. Allah’a kul olan birisinin kulluğa alışacağını ve mahlûkata da kullukta bulunabileceğini iddia etmişlerdir. Yani onlar Allah’a kullukta bulunmayı da hürriyete zıt zannetmişlerdir. Hâlbuki insanın gerçek hürriyeti elde etmesinin yolu buradan geçer. İnsan Allah’a kul olduğu zaman başka kulluklardan âzâde olabilir. En başta şunu kabul etmek gerekir ki bir insan Din-i Mübin-i İslâm’ı hür iradesiyle seçer. İman esaslarına hür iradesiyle inanır. İbadet u taatini hür iradesiyle yapar. Kısaca Allah’a kulluğunu hür iradesiyle ortaya koyar.

Bu açıdan hürriyet ile ibadet/ubudiyet arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Boynundaki şöhret tasmasını, tenperverlik tasmasını ve daha başka tasmaları çıkarıp atamayan bir insan hür olamayacağı gibi gerçek anlamda Allah’a kul da olamaz. Yani kâmil bir ubudiyet adına hürriyet elzem olduğu gibi, hakikî bir hürriyetin elde edilebilmesi de Allah’a hakkıyla kul olabilmeye bağlıdır. Eğer insan masivaullahla bağlarını koparmak, heva ve heveslerinin esiri olmamak, kula kulluk yapmamak, Allah korkusundan başka bütün korkuları kalbinden silip atmak istiyorsa, Allah’a iyi bir kul olmaya bakmalıdır.

Eğer Cenâb-ı Hak insana irade gibi çok önemli bir dinamik bahşetmişse, insanın onu nerede kullanacağını çok iyi bilmesi gerekir. O, istek ve dilekleriyle çok büyük şeylere talip olmalıdır. Basit bir kısım dünyevî haz ve zevklere talip olmak suretiyle onur ve şerefini zedelememelidir. Ömür sermayesini çok küçük şeyler arkasında koşturmakla zayi etmemelidir. Cismaniyet ve nefsaniyete ait duyguların esiri olmamalıdır. Allah’tan başka hiç kimseden korkmamalıdır. Asla falanın filanın karşısında temenna durmamalı, bel kırmamalı, boyun bükmemeli ve dilenci vaziyetini almamalıdır. O, sadece eğilmesi gerekli olan yerde yani Allah huzurunda eğilmelidir.

İşte iradenin hakkını verme bu olduğu gibi gerçek özgürlüğün yolu da buradan geçer. Allah’a kulluk sayesinde hırs ve haset gibi kötü duygulardan, dünyevî beklentilerden ve korkulardan sıyrılan insanlardır ki iç dünyaları itibarıyla itminana kavuşur ve rahata ererler. Onlar dünyadan,  geldikleri gibi çıkıp gitmeye hazır olduklarından hiçbir dünyevî güç karşısında ezilmezler.

   Mutlak bir hürriyet mümkün mü?

Bazıları özgürlüğü, hiçbir kayıt tanımayan, hiçbir şarta bağlı bulunmayan, hiçbir disiplinle sınırlandırılmayan mutlak bir serbestlik şeklinde anlıyorlar. Ne var ki böyle bir özgürlük bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde mümkün olmamıştır. Ne kapitalist sistemlerde ne liberal sistemlerde ne de komünist sistemlerde insanlar arzu ettikleri gibi sınırsızca yaşayabilmişlerdir. Bütün sistemler bir şekilde hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım kurallar koymuşlardır. Mesela komünist sistemler pek çok konuda mubah sınırlarını genişletip insanların heva u heveslerine hitap edebilecek bir anlayış ortaya koymalarına rağmen, sisteme bağlılık noktasında olabildiğine katı davranmış ve çok ciddi bir tiranlık sergilemişlerdir. Mülkiyet haklarını insanların elinden almış, teşebbüs hürriyetini öldürmüş ve toplumları, insan tabiatına ve akla aykırı birçok yasakla tanıştırmışlardır.

Aynı şekilde günümüzün bazı devletleri, pek çok konuda vatandaşlarına ciddi bir serbestiyet tanısalar da, devletin resmi ideolojisine aykırı fikirlere hiçbir zaman müsaade etmemektedirler. Düşünce ve vicdan özgürlüğü dedikleri yerde bile mutlaka bir kısım sınırlamalara gitmekte, kendi anlayışlarına aykırı bir kısım fikirler dile getirildiği zaman ağır bazı müeyyideleri devreye sokmaktadırlar. Ne kadar hürriyetten bahsetseler de kendi sistemleri adına çok küçük çapta bir muhalefete bile tahammül edememektedirler. Bütün bunları ifade etmemin maksadı, mutlak bir hürriyetin ancak hülyalarda ve rüyalarda olabileceğini anlatmaktır. Zira bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde insanlara sınırsız bir özgürlük verilmemiştir.

Esasında toplum hayatının selameti ve ahenk içerisinde yürümesi de hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım disiplinlerin konulmasını gerektirir. Eğer hürriyet, bütün arzu ve heveslerin sınırsızca tatmin edilmesi olarak algılanır ve yaşanırsa bu, neseplerin bozulmasına, ailelerin dağılmasına ve toplumun da dejenere olmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde kutsala saygısızlık yapma, dine sövüp sayma, milletin değerleriyle dalga geçme gibi fiil ve eylemleri hürriyet adı altında tecviz etmek mümkün değildir. Zira bu takdirde bütün ahlâkî değerler tarumar olup gidecektir. Keza ülke veya millet aleyhinde hareket etmenin de özgürlük denerek meşru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu durumda millet ve ülke kavramları önemsizleşecek ve insanların bir arada yaşaması zorlaşacaktır.

İşte bütün bu sebeplerden ötürüdür ki hemen hemen bütün hukuk sistemleri din, can, nesil, mal ve aklın korunmasını teminat altına almak için kanunlar çıkarmışlar ve bunları tehdit eden suçlara da ağır müeyyideler uygulamışlardır. Yani bütün devletler çıkardıkları bir kısım kanun ve kurallarla hürriyetin sınırlarını belirleme ihtiyacı duymuşlardır. Esasında hürriyet tarif edilirken de, “Başkasının hürriyet sınırlarının başladığı yerde sizinki biter.” denilmiştir. Farklı bir tabirle her ne kadar bütün vatandaşlar bir kısım hak ve özgürlüklere sahip olsalar da bunlar başkalarının hak ve özgürlüklerinin başladığı sınıra kadardır. Hatta bir Müslüman açısından meseleye bakacak olursak, Allah’ın, Peygamber’in ve dinin de onun üzerinde bir kısım haklarının bulunduğunu ve bunların da kendisi adına bir sınır oluşturduğunu ifade edebiliriz.

Bu itibarla günümüzde bazılarının savunduğu sınırsız bir hürriyet telakkisinin ne İslâmî anlayış açısından ne de insanî mantık açısından savunulabilir bir yanı yoktur. Bazıları her istediğini yapma anlamına gelen böyle bir hürriyet anlayışının ancak hayvanlar âleminde geçerli olduğunu söylemişlerdir. Fakat belgesellerde de görüldüğü üzere hayvanlar bile hayatlarını böyle bir çizgide sürdürmemektedir. Onların bile bir kısım sınırları ve alanları vardır. Birisi diğerinin sınırını aştığı ve hukukuna tecavüz ettiği zaman birbirlerine müdahale ederler. Hatta alan ihlâli karşısında onların birbirleriyle kavgaya tutuştukları ve mağlup olanın, alanı diğerine bıraktığı görülür.

Aynı şekilde onların birçoğu kendi aralarında müthiş bir dayanışma ve yardımlaşma içerisinde hayatlarını sürdürmektedirler. Mesela Güney kutbunda yaşayan penguenlerin hayatlarına baktığımızda kurdukları sistem karşısında başımız dönüyor. Bunca okuyan, düşünen ve muhakeme geliştiren insanlar bile onların yaptığı şeyleri yapamazlar. Eğer insanlar kendi aralarında böyle bir sistem kurabilselerdi hepsi huzur içinde yaşarlardı. Dolayısıyla hayvanlar da iradeleriyle olmasa da sevk-i ilâhî ile hayatlarını kendi sınırları çerçevesinde ve belli kurallar dâhilinde sürdürüyorlar. Yani onların da mutlak bir hürriyetleri yoktur.

Allah, nizam içerisinde yaşayabilmeleri adına hayvanların beyinlerine bir kısım kurallar yerleştirmiştir. Onlar da sevk-i ilâhî ile bu kurallara uygun yaşıyorlar. Ama insan akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Hatta bunlar onun lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, yani kendisinden ayrılması düşünülemeyen en temel özellikleridir. İnsan, ne üst üste yığılan bir ahşaptır ne de gündöndü sapı. Bu açıdan onun insanlarla bir arada nizam ve ahenk içerisinde yaşayabilmesi adına akıl ve iradesiyle bazı sınırlara riayet etmesi ve bir kısım sıkıntılara katlanması gerekir. Bu da iradenin hakkını verme adına çok önemlidir.

İnsan, iradesinin hakkını verdiği takdirde, değil sadece toplumsal hayata uyum sağlayabilmesi, melekleri bile geride bırakabilecek bir varlıktır. Nitekim iradesini yerinde kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç yolculuğunda Hz. Cibril’i (aleyhisselâm) geride bırakmıştır. Dolayısıyla Cennetlerin peylenmesi ve rü’yetullah’a mazhar olunması hep iradenin yerinde kullanılmasına bağlıdır. Farklı bir ifadeyle eğer insan, iradesi sayesinde Allah’ın çizdiği çerçevede kalır, onun belirlediği güzergâhta yol alır ve onun vaz’ ettiği disiplinlere riayet ederse Allah’ın rıza ve rıdvanına nail olabilir. Bunun için de hürriyetin bazı yanlarının feda edilmesi, iradeyle onun belli bir disiplin altına alınması gerekir.

Öte yandan hürriyet, Allah’ın insana bahşettiği büyük bir nimettir. Dolayısıyla bu nimetin kıymetinin bilinmesi ve onun muhafaza edilmesi insan için önemli bir sorumluluktur. Zira mü’mine düşen vazife, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bütün nimetleri O’nun muradı ve isteği istikametinde kullanmaktır. Eğer O (celle celaluhû) bize, mü’mince kalabilmemiz, kendi hayat felsefemize ve düşünce dünyamıza göre yaşayabilmemiz adına bir kısım haklar vermiş ve ihsanlarda bulunmuşsa biz, onların hiçbirini feda edemeyiz. Zira biz, bu hakların bütününü koruyamaz, fert, aile ve millet olarak varlığımızı koruma altına alamazsak, Müslümanlığı tamamiyet içerisinde yaşayamayız. Zira Müslümanlığın mütekamil bir şekilde yaşanabilmesi, ancak İslamî esaslara göre dizayn edilmiş bir toplum içinde mümkündür.

Eğer bugün İslâm dünyası Allah’ın kendilerine ihsan ettiği böyle bir nimeti ihmal ve tembelliklerinden ötürü ellerinden kaçırmışlar, farklı şekillerde vesayet altına girmişler, yani hürriyetlerini muhafaza edememişlerse Allah katında mes’ul olacaklardır. Dahası onlar böyle bir vesayetin farkında değil, bundan kurtulma adına gayret göstermiyor ve ellerinden kaçırdıkları bir kısım imkânları yeniden istirdat etmeye çalışmıyorlarsa, hürriyetlerinin yanında kendi din ve diyanetlerine de ihanet ediyorlar demektir.

Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği hürriyetin kıymetini bilme, ona sahip çıkma ve onu yerinde kullanma çok önemlidir. Zira başkalaşmamamız ve kendimiz olarak kalabilmemiz buna bağlıdır. Bu açıdan her bir Müslümanın, yaşadığı çağı bilmesi, ileriye matuf öngörülerinin, plan ve projelerinin olması ve kendi idraki ve imkânları ölçüsünde istikbal vaat edecek adımlar atabilmesi gerekir. Bunun ihmal edilmesi bir yönüyle inandığı değerlere ihanet anlamı taşır. Bu konuda gaflete düşmek de aynı şekilde günahtır.

Eğer bizden evvelki nesiller haklarını, hürriyetlerini, izzetlerini ve onurlarını koruma noktasında kendilerine düşen vazifeleri arızasız ve kusursuz olarak yapabilselerdi bugünün Müslümanları yaşamış oldukları vesayet ve derbederliği yaşamazlardı. Ben elimden geldiği nispette her zaman atalarıma karşı fevkalâde saygılı olmaya ve onları hayırla yâd etmeye çalışırım. Ne var ki Müslümanların günümüzde maruz kalmış olduğu üst üste vesayetlere bakınca bazen onlara karşı şu serzenişleri dile getirmekten de kendimi alamıyorum: “Neden içinde yaşadıkları dünyayı doğru okuyamadılar? Neden düşmanlarını fark edemediler? Neden dünyada muvazene unsuru olma konumunu kaybettiler? Neden hürriyetlerini başkalarına kaptırdılar? Neden boyunduruk altına girdiler? Neden başkalarının esiri ve zebunu hâline geldiler?…”

Aynı şekilde bugünün Müslümanları da içine düştükleri bu sıkıntıdan kurtulma adına yapmaları gerekli olan işleri yapmaz ve bu yolda bir kısım sıkıntılara katlanma faziletini göstermezlerse, gelecek nesiller de aynı sözleri onlara karşı söyleyeceklerdir. Mesela diyeceklerdir ki, “Yapmaları gerekli olan vazifeleri bilemedikleri, toplumu yeniden inşa edemedikleri, onlara yeniden dirilişe giden yolları gösteremedikleri ve sadece kendi şahıslarını ve rahatlarını düşündükleri için yuh olsun onlara!” Kim bilir belki de onlar bu konuda bizim kadar da ihtiyatlı konuşmayacak ve bu eleştirilerini lânet okumaya kadar götüreceklerdir.

Bu itibarlardır ki mü’minler, Allah’ın kendilerine ihsan ettiği bütün nimetleri ve imkânları yine O’nun rızası istikametinde gelecek adına çok rantabl olarak değerlendirmelidirler. Bu yolda ellerinden ne geliyorsa yapmalı, olağanüstü bir fedakârlık örneği sergilemeli ve hatta gerekirse bu yolda canlarını bile vermeye âmâde bulunmalıdırlar. Onlar beş asra varan tembelliğimize ve son iki asırdır da büsbütün durgunlaşmamıza bir son vermeli, bu dönemde fevt ettiğimiz sorumlulukları telafi etmeye çalışmalıdırlar.

   İlimde Hür Düşünce

Müslümanlar ilmî çalışmalarda da hicri beşinci asırdan sonra bir duraklama dönemine girmişlerdir. Bu yüzden günümüzde yapılması gereken çalışmalardan birisi de ilimlerin İslamî düşünce menşurundan geçirilerek yeniden ifade edilmesi, kendi düşünce blokajımız üzerinde yeniden şekillendirilerek bir kere daha tasnif ve tertibe tâbi tutulmasıdır. Evet, hicri beşinci asra kadar, yetişen devasa kametler sayesinde, doğrudan doğruya kendi araştırmalarımızla ilmî prensipler ortaya konulmuş olsa da sonraki asırlarda bu iş Batılıların eline geçmiştir. Onlar da ilimleri pozitivizm, materyalizm ve natüralizme dayanan farklı kalıplara dökmüşlerdir.

Bugün biz farklı ilim dallarına ait çalışmalarımızda onların terminolojisinin dışına çıkamıyor ve araştırmalarımızı onların kalıpları içinde sürdürüyoruz. Dolayısıyla da farklı düşünemiyoruz. Araştırmalarımız bizi arkasında olduğumuz hakikate götürmüyor. Bu sebeple Müslüman ilim adamlarının yeniden hür düşünceyi kendilerine ilke edinerek, ilim adına ortaya konulan bütün müktesebatı mebde’den başlayarak bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar bunu yaparken statükoya bağlılıktan kurtulmalı ve her şeyi sorgulamalıdırlar. Çünkü sorgulamadan yeni bir şey tesis edilemez. Bunun için önümüzde hazır bulduğumuz bilgilerin az dahi olsa yanlış olabileceğine ihtimal vermeliyiz. Mesela tıp alanında ihtisaslaşan bir doktor, o güne kadar öğrendiği bütün bilgileri bir kere daha gözden geçirebilmeli ve bunların doğru olup olmadığını yeniden test etmelidir.

Elbette bu, kolay bir çalışma değildir. Çok ciddi bir ilim aşkı, araştırma aşkı ve hakikat aşkı gerektirir. Dahası bir ömrü bu yola vakfedebilmeyi, ciddi sıkıntıları göze alabilmeyi ve ciddi fedakârlıklarda bulunabilmeyi gerektirir. Eğer Batı’da bir sanayi inkılabı gerçekleşmiş, ilim ve teknikte ciddi mesafeler katedilmişse bu, ömrünü bu işe adamış insanlar sayesinde olmuştur. Kimisi ömrünü hayvanların hayatını incelemekle, kimisi tarihi kalıntıların sırrını keşfetmekle, kimisi de tabiat olaylarının dilini çözmekle geçirmiştir. Fakat onların bu çalışmaları nihayetinde gidip materyalizm ve natüralizme dayanmıştır. Mevcut bu durumun aşılması ve ilimlere dair ele alınan her bir hakikatin mutlaka varlık ve eşyanın arkasında bulunan Zat’a dayandırılması gerekir. Bir kazağın sökülüp yeni bir desenle yeniden örülmesi gibi her şey sökülüp yeniden inşa edilmelidir. Bunu yaparken bazen isabet eder bazen de yanılabiliriz. Bazı meseleleri mevcut hâlinden daha ileriye götürür bazı meselelerde de başkalarıyla birlikte yürürüz. Hatta onların yardımına başvururuz.

Fakat bunlar, sıradan insanların yapacağı işler değildir. Çok ciddi bir azim ve kararlılık gerektirir. Fakat böyle bir ceht ve gayret ortaya konulmadığı sürece Müslümanların düalizmden sıyrılmaları, din-bilim çatışmasını izale etmeleri mümkün değildir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim Allah’ın Kelam sıfatından gelen bir kitabı olduğu gibi, kâinat da O’nun kudret ve iradesinden gelen diğer bir kitabıdır. Bu iki kitap da aynı kaynaktan geldiğine göre bunlar arasında bir tearuzun bulunması mümkün değildir.

Evet, idarede vesayet ağırıma gittiği gibi ilimde vesayet de çok ağırıma gidiyor. Meseleleri sürekli falan şunu demiş, filan şunu demiş şeklinde ele almak ve bir türlü ortaya yeni ve orijinal fikirler koyamamak, ancak vesayete teslim olmuş sefil ruhların hırıltıları olsa gerek. Akif’in dediği gibi diyorum: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.” Esasında her mü’minin bu onuru taşıması lazım. O, şanlı mazisine bakmalı, ruh ve mana köklerine yönelmeli sonra da içinde bulunduğu perişaniyeti düşünüp kendi kendine “Ayıp değil mi bu!” demelidir. Arkasından da mutlaka bu ayıplardan sıyrılarak kendi dünyasını inşa etmeye yönelmelidir.

Vesayet altındaki düşünceler böyle bir dirilişi gerçekleştiremeyeceği için mutlaka hür düşüncelere ihtiyaç vardır. Esasında hürriyet de düşüncede başlar. Düşüncede başkalarının zebunu olan insanların hür olmasından bahsedilemez. Bu açıdan birkaç asırdır vesayet altında kalan, bu yüzden de aşk u heyecanını kaybetmiş, başkalarının güdümüne girmiş, her şeyi başkalarından dilenir hâle gelmiş zavallı ve meflûç durumdaki bu neslin ne yapıp edip dilencilikten kurtulması ve gerçek hürriyetini elde etmesi gereklidir.

الجَرَّة المشروخة: في الصلح خيرٌ

Herkul | | العربية

   سؤال: في أيامنا هذه نجد النزاعات والمشاجرات منتشرة بصورة كبيرة بداية من نطاق العائلة إلى غيرها من قطاعات المجتمع بأنواعها المختلفة، فهل هذا بسبب قلّة المصلحين الذين ورد ذكرهم في القرآن الكريم؟ ولو كان الأمر هكذا فكيف يمكن تلافي هذا القصور؟

   الجواب: لقد وضع القرآن الكريم مبدأً في غاية الأهمية في هذا الموضوع بقوله ﴿وَالصُّلْحُ خَيْرٌ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/128)، وقد نزلت تلك الآية الكريمة في سياق الحديث عن حل النزاعات بين الزوجين مبيّنةً ضرورة استهداف الصلح عند حدوث ذلك، ولكن لا ريب أن الآية قد وضعت في الوقت ذاته مبدأً موضوعيًّا عامًّا لحل كل النزاعات والمشاكل التي قد تحدث داخل المجتمع بقطاعاته المختلفة؛ فالعبرة بعموم اللفظ لا بخصوص السبب؛ وهكذا نجد القرآن يوصينا باتخاذ الصلح والتفاهم حلًّا لكل الإشكالات والمشاكل التي قد تثور بين أفراد الأسرة أو بين فئات المجتمع على حد سواء.

وإذا نظرنا للأمر من الناحية التاريخية فسنجد أنه بداية من عصر الرسالة والعصور التي تليه تنبه المسلمون لأهمية الصلح في تحقيق الاطمئنان والاستقرار داخل المجتمع، فحاولوا قدر استطاعتهم حلّ الخلافات الناشئة بين الأفراد والجماعات عن طريق الصلح.. وكانت الدولة تفعّل ذلك المبدأ القرآني في إطار مؤسّساتٍ عاملة بأسماء وعناوين مختلفة؛ بمعنى أن الدولة كانت ترعى بنفسها تلك المسألة، فإذا ما وقعَ خلافٌ بين الأفراد توجّهوا لهيئة تحكيمٍ وسيطة من أجل حلّ المشكلة وإزالة الخلاف، وفي يومنا لو أن الدولة اهتمت بالمسألة ووضعت القوانين واللوائح التي تنظمها؛ فلا بد أن هذا سيسهم بصورة كبيرة وسيكون له مردود إيجابي، فما يقع على عاتقنا نحن المسلمين اليوم هو بث الحياة في هذا المبدأ القرآني العظيم ومحاولة تفعيله فيما بيننا أو استخدامه في المواضع التي تمضي فيها كلمتنا.

   سمات الغرباء الذين نالوا بشرى رسول الله

وفي هذا الصدد يَقُولُ سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا، ثُمَّ يَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ” قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ، وَمَنِ الْغُرَبَاءُ؟ قَالَ: “الَّذِينَ يُصْلِحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ[1].

 أي إن النفاق والشقاق والخلاف والفرقة سيكثُر وينتشر بين الناس في هذا العصر الذي سيصبح الإسلام فيه غريبًا، وهذا الاختلاف والتنازع سيُظهِر نفسه في كل قطاعات المجتمع وبين الناس بعضهم البعض بدءًا من علاقة الأفراد داخل الأسرة الواحدة وحتى الرؤساء والمرؤوسين، فمن الضروري في مثل هذا الزمن أن تكون هناك زمرة لا تتدخل في مثل تلك النزاعات، وتنأى بنفسها عن كل أشكال الفرقة والاختلاف، وتوجِّه كل طاقتها وسعيها لنشر الوفاق والاتفاق، وإلى جانب كل تلك المساعي تنشد رضا الله والتوفيق الإلهي، فإذا تحقق على أيديهم الصلح والوفاق نسبوا ذلك إلى العون والتوفيق الإلهي، وهؤلاء هم الغرباء الذين جاءتهم البشارة في الحديث الشريف.

وبعبارة أوضح نقول: إن هؤلاء الغرباء هم الذين سيتمسكون بحبل الصلح والوفاق عند إفساد المفسدين وتلاشي كل جميلٍ بسبب إفسادهم، وسيقفون في مواجهة كل أشكال العنف والتطاحن، بل إنهم في قنواتهم التلفزيونية وفي جرائدهم اليومية يبتعدون عن الجدالات العنيفة والمناقشات العقيمة، ولن يكونوا ألبتة أداة للنزاع والشقاق حتى وإن كانت فئات المجتمع تتنازع وتتصارع ويأكل بعضها البعض، إنهم على العكس تمامًا؛ سيحاولون إصلاح ما حدث من تدمير وتخريب، ورغم سيطرة السلوكيات والأطوار الوحشية على مجتمعهم مثل مشاعر الثأر والانتقام والنعرات الدموية وجنايات الشرف؛ فلن تجد أبدًا في قاموس هؤلاء الغرباء وأسلوب حديثهم أيًّا من ذلك ألبتة؛ لأنه مخالفٌ كلّيّةً لمبادئ الدين الأساسية، فمثلًا إضافة كلمة “شرف” لجناية القتل لا يعطي تلك الجناية أية مشروعية، فالشرف يكمن في الأعمال والسلوكيات التي تقبَّلها المجتمع المسلم بعد أن اختبرها بالأدلة الشرعية ومرّرها بمصفاة الشرع، فاكتسبت الذيوع والانتشار، لكنّ قتلَ الإنسان لا يمكن توفيقه مع النصوص الدينية، ولذلك فكل تلك الأفعال تدخل تحت قائمة “الفساد” الوارد في الحديث النبوي الشريف.

ففي وجه كل فساد وإفساد يجب أن يكون هناك فريقٌ من المصلحين يقفون في صف السلام، ويتنفّسون الصلح دائمًا، ويوقفون أنفسهم لمهمة التوسط من أجل الإصلاح ونشر السلام؛ لأن مثل هذه الأفعال الشنيعة والدنيئة يصعب حلها عبر ما تضعه الدولة من قوانين وعقوبات وتشريعات فحسب، ولكن ما يجب أن يتم هو؛ إقناع العقول بالبعد عن مثل ذلك الفسق والفجور، واستنهاض القلوب والضمائر، وكذلك غرس حب الإنسان في نفوس أفراد المجتمع، وتطوير مشاعر الحب والاحترام، وشرح فوائد الصلح والوفاق.

ومن ناحية أخرى يجب تقوية مشاعر الإيمان بالآخرة والحساب، لأنه لا يملأ فراغ الإنسان شيء مثل التفكير في الآخرة والحساب أمام المولى سبحانه وتعالى، وفي يومنا هذا لم تستطع القوانين الجنائية ولا العقوبات القانونية أن تسدّ هذا الفراغ، ولا أن تمنع جرائم السرقة، ولا أن تتغلّب على الظلم والجور.

 فلطالما لم يستقر في وجدانك الضمير الذي يلجمك ويردعك فإن تلك القوانين لن تعني لك شيئًا، فحتى وإن وضعتم أغلظ العقوبات وأشدها على النفس فإن المجرمين سيجدون طريقة ما للتملص منها، وسيبتكرون خططًا وإستراتيجيات لأفعالٍ إجراميةٍ لا تخطر على بال.

 فإذا كان المجتمع يعيش حالة من الانحلال والتفسّخ كما يُشاهد في عصرنا هذا خاصة، ويسوده الانحطاط الأخلاقي فلا يمكن تجاوز تلك المعضلات دون إعمار القلوب بالإيمان بالله وبالآخرة، ولذلك فتقوية الإيمان وإرشاد الناس إلى طريق الإيمان التحقيقي من أهم طرق نشر الصلح والصلاح بين الناس.

   مشكلات يمكن حلها بالسلم والتفاهم

فمثلًا مشكلة الإرهاب مشكلةٌ خطيرة قائمة منذ سنوات في تركيا، فلو أننا كنا استخدمنا السلم والتفاهم في حلها لكانت انتهت منذ وقت طويل، لو أن موظفي القضاء والموظفين المدنيين -وحتى المؤسسات الأمنية والموظفين العسكريين ورجال الدين الذين نشؤوا نشأة طيبة- أُرسلوا إلى المناطق التي تندلع فيها المشاكل بدلًا من محاولة قمع الناس هناك وسحقهم عبر استخدام القوة والسطوة، واستطاعوا احتضان ذلك المجتمع بمودة واحترام وتسامح؛ لكان شرق تركيا وجنوب شرقها تخلص اليوم من كونه مشكلة تزعج تركيا.

وعلى الرغم من أن سلطات الدولة تجاهلت مثل هذه التوصيات، ولم تشرع في عملٍ كهذا، وأصرت على مواصلة الاستعانة بالقوة الغاشمة إلا أنَّ ثمارًا طيبة للغاية تحققت نتيجة وجود بعض الأنشطة التعليمية والخيرية في فترة ما مثل توزيع متطوعي الخدمة للحوم الأضاحي، ومدهم يد العون للمحتاجين، وتبنيهم للأجيال الشابة من خلال المدارس والمراكز التعليمية المفتوحة، ولو أن مثل هذه الخدمات الجميلة لم يمنعها الظالمون والمعتدون لربما كان سيحدث تلاحم وتماسك حقيقي بين هؤلاء الفئات التي فُرِّق بينها منذ سنوات طويلة، واتخذت خطوات مهمة للغاية من أجل ضمان وحدة البلاد وسلامتها.

ما أردت قوله هو: لتفكِّرْ سلطاتُ الدولة أو شرائح المجتمع كما يشاؤون، ويفعلون ما يفعلون، ولكن يجب على متطوعي الخدمة الذين نذروا أنفسهم للإصلاح أن يواصلوا السير في طريقهم الذي بدؤوه، ينبغي لهم بذل قصارى جهدهم لجعل القيم الإنسانية والعالمية مثل السلام والتسامح والتوافق والحوار تسود في المجتمع، بل وفي العالم بأسره، ويستخدمون لذلك جميع الوسائل المشروعة.

فإذا كان هناك مجتمعٌ يتشاجر الناس فيه باستمرار، ويضرب بعضهم بعضًا، وتتفاقم فيه مشاعر الحقد والكراهية والعداء؛ فهذا يعني أن ذلك المجتمع يعيش حالة هذيان خطيرة، وغالبًا ما يؤدي مثل هذا الهذيان إلى انفصام الشخصية المجتمعية، وهذا خطر يهدد مستقبل المجتمع وسلامة الناس وسعادتهم؛ وبالتالي لا يجب تجاهله بأيّةِ حالٍ، لذلك يتحتم التدخل المباشر لحل مشاكل هذا المجتمع، وذلك من خلال اغتنام كل فرصة وإيجاد طرق بديلة مختلفة تمامًا، فإذا ما اعترضكم أحدٌ وحطّم الجسور التي تجتازونها وأنتم تسيرون في هذا الطريق، وجب عليكم سلوك طريق آخر على الفور والاستمرار في المضي قدمًا إلى هدفكم دون توقف.

   التخلق بالأخلاق الإلهية

 يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “رَجُلانِ مِنْ أُمَّتِي جَثَيَا بَيْنَ يَدَيْ رَبِّي عَزَّ وَجَلَّ، فَقَالَ أَحَدُهُمَا: يَا رَبِّ خُذْ لِي مَظْلَمَتِي مِنْ أَخِي، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: أَعْطِ أَخَاكَ مَظْلَمَتَهُ، فَقَالَ: يَا رَبِّ مَا بَقِيَ مِنْ حَسَنَاتِي شَيْءٌ، فَقَالَ: يَا رَبِّ فَلْيَحْمِلْ مِنْ أَوْزَارِي“، وَفَاضَتْ عَيْنَا رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، ثُمَّ قَالَ: “وَإِنَّ ذَلِكَ الْيَوْمَ لَيَوْمٌ عَظِيمٌ يَوْمٌ يَحْتَاجُ فِيهِ النَّاسُ إِلَى أَنْ تُحْمَلَ عَنْهُمْ أَوْزَارُهُمْ“، ثُمَّ قَالَ: “قَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِلطَّالِبِ بِحَقِّهِ: ارْفَعْ رَأْسَكَ فَانْظُرْ إِلَى الْجِنَانِ، فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَرَأَى مَا أَعْجَبَهُ مِنَ الْخَيْرِ وَالنِّعْمَةِ، فَقَال: لِمَنْ هَذَا يَا رَبِّ؟ قَالَ: لِمَنْ أَعْطَانِي ثَمَنَهُ، قَالَ: وَمَنْ يَمْلِكُ ذَلِكَ يَا رَبِّ؟ قَالَ: أَنْتَ، قَالَ: بِمَاذَا؟ قَال: بِعَفْوِكَ عَنْ أَخِيكَ، قَالَ: يَا رَبِّ فَإِنِّي قَدْ عَفَوْتُ عَنْهُ، قَالَ: خُذْ بِيَدِ أَخِيكَ فَادْخُلَا الْجَنَّةَ”، ثُمَّ قَالَ: وَقَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ”[2].

ربما تُعزى صفة “مصلح” إلى الحق تعالى انطلاقًا من مفهوم هذا الحديث الشريف، لكننا لا نجد مثل هذا الاسم لا بين الأسماء الحسنى التسعة والتسعين المشهورة، ولا بين الثلاثمائة اسم التي ذكرها “محي الدين بن عربي”، ولا بين الألف اسم الواردة في الجوشن الكبير، فالأسماء الحسنى “توقيفية”، أي إننا لا نستطيع أن نعزو إلى الذات الإلهية اسمًا لم يرد في القرآن الكريم أو في السُّنة النبوية، ولكن يمكن نسبته إلى الله عز وجل بمنظور ومقاربات بعض العلماء الذين يضعون مسمّى للمعاني التي تعبر عنها الأفعال المنسوبة إلى الله تعالى في القرآن والسنة، وينسبون هذا الاسم إلى الله، من جانب آخر فإننا وفقًا لما ورد في الأثر لا نعرف جميع أسماء الله تعالى، إننا نعرف الأسماء التي تتعلق بحياتنا الشخصية والعائلية والاجتماعية، أو ترتبط بصلتنا بالحق تعالى؛ وبعبارة أخرى: إن ما نعرفه في الأسماء الإلهية هو ما يعنينا مباشرة.

علاوة على ذلك فإننا لا نعرف جميع الأسماء التي ستتجلى في الآخرة، كما أننا لا نعرف الأسماء التي ستتجلى حتى تلك اللحظة التي ستتواجد فيها العوالم المادية، لذلك يمكن أن يكون اسم “مصلح” بين تلك الأسماء.

وأخيرًا بما أن التخلّق بأخلاق الله تعالى يُعدّ هدفًا مهمًّا بالنسبة للمؤمنين فإنه يجب على كل المؤمنين أن يكونوا مصلحين، وينبغي لهم العمل على تهيئة جوٍّ من الصلح والسلم الدائم في كل الدوائر التي تعنيهم بدءًا من أقرب دائرة إليهم إلى أبعد دائرة؛ وذلك من خلال القضاء على كل أنواع البغضاء والشحناء، وتهدئة الصراعات والمنازعات ونشر السلم والسلام.

***

[1] مسند الإمام أِحمد، 27/237.

[2]  الحاكم: المستدرك، 4/620.

الجَرَّة المشروخة: أخلاقيات النقد والانتقاد

Herkul | | العربية

   سؤال: ما هي الأمور التي يجب على الناقد والمنتقَد أخذها في الاعتبار؟ وما هي المعوقات التي تحول دون الإنصاف وإحقاق الحق وغير ذلك من الأخلاقيات التي أولاها الدين أهمية كبيرة؟

   الجواب: النقد هو عبارة عن التدقيق في الأقوال والأفعال والتصرفات والأعمال التي يقوم بها شخص ما أو مجموعة من الأشخاص والكشف عما فيها من نواقص وزلَّات، فإذا ما صدر النقد وفقًا للأصول المتعارف عليها صار عاملًا مهمًّا في تصويب بعض الأخطاء وتلافي النقائص والزلات، وفي المقابل هناك النقد الهدّام وهو الذي يكبِّر المشكلة ويهوِّلها ويعمِّق من التخريبات، وبتعبير آخر هو استخدام أسلوب من شأنه تثبيط الروح المعنوية لدى الناس، واللجوء إلى الاستقصاء والاستجواب لدرجة تسوق إلى اليأس وتثبط الهمم عن القيام بأي فعاليات، أو تعميم القضايا وتهميشها، وهذا النوع من النقد غير مطلوب وغير مستحسن.

 ولذلك فالنقد يختلف عن السلوكيات والأساليب التي تهدف إلى الاعتراض من أجل الاعتراض مثل الغوغائية والمغالطة والتشهير بالطرف الآخر أو ذمّه والقدح فيه.

   النقد في الثقافة الإسلامية

وإذا ألقينا نظرة على التاريخ الإسلامي فسنجد أن النقد قد حافظ على وجوده من بداية نزول الوحي على الرسول صلى الله عليه وسلم، ولكن بصور وأشكال وقوالب مختلفة، فعلى سبيل المثال يمكننا النظر إلى ما وضعه العلماء المسلمون من قواعد لنقد متون وأسانيد الأحاديث للتفريق بين الأحاديث الصحيحة والموضوعة، فلقد استخدم العلماء المسلمون النقد كأداة لتصفية الأحاديث الشريفة مما نُسب إليها كذبًا وزورًا، ومن خلال الفحص والتدقيق في رواة الأحاديث ومتونها والشروح والتعليقات المتصلة بها أسهم هؤلاء العلماء في أن تظل الأقوال الزائفة الملفّقة خارج دائرة الدين.

وكما هو معلوم فالقرآن الكريم نُقل إلينا كله متواترًا، ومن هذه الجهة فكل آياته قطعية الثبوت، ولكن كما أن بعض الآيات قطعية الدلالة فهناك قسم من الآيات القرآنية الكريمة ظنية الدلالة، ولذلك فمن أجل التيقن من المعنى الصحيح وضع العلماءُ كلَّ الاحتمالات، وأعادوا النظر في كل التأويلات والتفسيرات المطروحة، وكان غرضهم من كل هذا التدقيق هو الوصول إلى الحكم الأصح، وبذلك خضعت حتى الآيات القرآنية الكريمة لفحصٍ وتدقيقٍ شديدين للوصول إلى المعنى الصحيح لمدلولات الألفاظ.

ورغم أن العلماء يعون جيدًا أن نقدَ رواة الحديث أو علماء الدين قد يكون سببًا في اقتراف بعض الذنوب مثل الغيبة وسوء الظن وتتبّع عورات الناس إلا أنهم ورغم خوفهم الشديد من الوقوع في مثل هذه الذنوب قد فعلوا ذلك من أجل المحافظة على الدين، فمثلًا الإمام “شعبة بن حجاج” -وهو من كبار علماء الحديث- كان قبل قيامه بنقد الأسانيد يقول “تعالوا حتى نغتاب في الله عز وجل”[1]، مبينًا بذلك مدى حساسية المسألة وأهميتها، فهؤلاء العلماء لم يحبذوا الصمت عند الحديث عن الدين أو عند إسناد حديث إلى الرسول صلى الله عليه وسلم؛ لأن مثل هذا الصمت قد يؤدي إلى وقوع بعض التصدعات والانكسارات في الدين.

وفي ظل تبادل الأفكار ومناقشتها تطور علم المناظرة، فأثناء المناظرة تُناقش كل الأفكار المطروحة وتخضع للنقد بغية الوصول إلى الحقيقة في النهاية، ولقد كانت تُراعى قواعد المناظرة وآدابها من أجل الوصول إلى الهدف المنشود منها وظهور الحقيقة عيانًا بيانًا.

وكل هذه الجهود التي قدمها علماء السلف جديرة بالتقدير والاحترام، ونحمد الله آلاف المرات على أن هؤلاء هم أسلافنا، لأن كل ما بذلوه من جهود رائعة في خدمة القرآن الكريم والحديث النبوي الشريف والعلوم الدينية كان هدفه الحفاظ على الإسلام، وتمهيد السبل التي توصلنا إلى الله ورسوله، فكانوا لنا هُداة مهديين لنسير على الطريق المستقيم دون أن نضل السبيل، ولا يمكن فهم أو إدراك قيمة هؤلاء دون الدخول إلى عالمهم والتدقيق الشديد في حياتهم.

   الإنصاف في النقد

لقد أعطى السلف أهمية كبيرة للإنصاف داخل منظومة النقد وعلم المناظرة؛ ولقد جعلوا الأساس في الانتقاد هو ظهور الحق أكثر من ظهورهم محقين في انتقاداتهم، بل إنهم كانوا يرون الشخص الذي يسعد بظهور الحق على يديه ويتباهى بذلك أنه يفتقد إلى الإنصاف، ومن جهة أخرى كانوا يرون أن من خرج منتصرًا في المناظرة لم يكسب شيئًا جديدًا، وأن المنهزم هو من استفاد لأنه تعلم شيئًا جديدًا.

والحادثة التالية المروية عن سيدنا عمر رضي الله عنه خيرُ مثالٍ على ما نقوله في هذا الصدد: خَطَبَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ النَّاسَ فَحَمِدَ اللهَ تَعَالَى وَأَثْنَى عَلَيْهِ وَقَالَ: “أَلَا لَا تُغَالُوا فِي صَدَاقِ النِّسَاءِ، فَإِنَّهُ لَا يَبْلُغُنِي عَنْ أَحَدٍ سَاقَ أَكْثَرَ مِنْ شَيْءٍ سَاقَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوْ سِيقَ إِلَيْهِ إِلَّا جَعَلْتُ فَضْلَ ذَلِكَ فِي بَيْتِ الْمَالِ”، ثُمَّ نَزَلَ، فَعَرَضَتْ لَهُ امْرَأَةٌ مِنْ قَرِيبٍ، فَقَالَتْ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَكِتَابُ اللهِ تَعَالَى أَحَقُّ أَنْ يُتَّبَعَ أَوْ قَوْلُكَ؟ قَالَ: “بَلْ كِتَابُ اللهِ تَعَالَى، فَمَا ذَاكَ؟” قَالَتْ: نَهَيْتَ النَّاسَ آنِفًا أَنْ يُغَالُوا فِي صَدَاقِ النِّسَاءِ وَاللهُ تَعَالَى يَقُولُ فِي كِتَابِهِ: ﴿وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا فَلاَ تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/20)، فَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ: “كُلُّ أَحَدٍ أَفْقَهُ مِنْ عُمَرَ” مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا، ثُمَّ رَجَعَ إِلَى الْمِنْبَرِ فَقَالَ لِلنَّاسِ: “إِنِّي كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ أَنْ تُغَالُوا فِي صَدَاقِ النِّسَاءِ أَلَا فَلْيَفْعَلْ رَجُلٌ فِي مَالِهِ مَا بَدَا لَهُ”[2].

ولكن مع الأسف فإن البرامج الحوارية التي تُقدّم في التلفاز، والأطوار والأساليب التي يتخذها السياسيون تجاه بعضهم البعض، وثقافاتنا الحديثة التي تفشّت فيها الأنانية؛ قد أفسدت كثيرًا من أفكارنا وأساليبنا وأقوالنا، وحوَّلتنا إلى كائنات هجومية، وأبعدتنا عن إنسانيتنا وعن امتثالنا وحبنا للحق والعدالة، فالناس اليوم عندما يتحدثون مع بعضهم البعض أو يتناقشون أو ينتقدون لا يفعلون ذلك ابتغاء الوصول إلى الحق والحقيقة، ولكن هدفهم هو إخضاع الطرف الآخر لأقوالهم وأفكارهم، والجميع يريد أن يكون هو المحِقّ، وأن ينفذ كلامه، وأن ينال التقدير والاستحسان من الجميع، وعندما يكون الوضع كذلك فإن ضرر النقد يكون أكبر من نفعه.

   العوامل التي تؤدي إلى عمى البصيرة

ولا شك أن هناك عواملَ كثيرةً تؤدي إلى عدم موضوعية الشخص الناقد في بحثه عن الحق والحقيقة وتجعله ينتقد بصورة ينقصها الكثير من الإنصاف، بل إن الإنسان الذي يتعرض لتلك العوامل تجعله لا يرى الحقيقة بل ربما تجعله يراها شيئًا أخر ولذلك تجد هذا الشخص يرى الأبيض أسود، والأسود أبيض، أو تجعله يرى المعوجّ مستقيمًا، والمستقيم معوجًّا.

فمثلًا من العوامل التي تؤدي لعماء بصيرة الإنسان حب الشهرة، فتصرفات الإنسان إن كان يقيسها بمدى تحقيقه لشهرته فوجهة نظره ستصبح ضيقة لهذا الحد، لأن مثل هذا الشخص لن يلفت نظره سوى الأشياء والأفعال التي ستوصله إلى أفق الشهرة الذي يرجوه فقط، بل الأكثر من ذلك سيكون كل بحثه وهمه هو البحث عن الأدوات والوسائط التي توصله إلى الشهرة، ولذلك فهذا الشخص وإن تصرف بموضوعية في بعض المسائل إلا أنه لن يكون موضوعيًّا بالمعنى العام.

وكذلك الشخص الذي ينصبّ كل تفكيره على مستقبله ومصالحه الشخصية فقط فهذا سيكون على عينيه غشاوة دائمة، فمن الصعب على من تطلع للوصول للرئاسة والسلطة وتقلد المقامات المختلفة أن يفكر أو يحلل الأمور بصورة سليمة، لأن تفكير هذا الإنسان وملاحظاته تتشكل وفقًا للأهداف التي يريد تحصيلها، وإن كان صائبًا في بعض الأمور إلا أنه بوجه عام سيحيد بفكره عن طريق الصواب، وحتى وإن كان هذا الشخص صالحًا ولديه عقل راجح إلا أنه سينظر إلى الأمور ويربطها بمصلحته ومنفعته الذاتية.

وثمة عامل أخر من العوامل التي تؤدي إلى عماء بصيرة الإنسان هو اتباعه أيديولوجية ما دون تدبّر وتبصّر.. نعم، فمن ينساق بلا وعي وراء أيديولوجية ما من الصعب عليه أن يرى الحقيقة وأن يكون موضوعيًّا، فهؤلاء أيا كانت الأيديولوجية التي يتبعونها، فإن تقييمهم للقضايا سيكون وفقًا لما تراه أيديولوجيتهم من صواب؛ ولهذا السبب سيضللون كثيرًا من الناس؛ لأنهم يريدون إجبار المجتمع على ما يرونه صحيحًا، ولذلك فكثيرًا ما سيؤدي هذا إلى انكسارات وانشقاقات وتغيرات غير طبيعية داخل المجتمع.

وإن الانحياز، والأنانية الذاتية، والأنانية الجماعية؛ يمثلون أحد أهم العوامل لعماء بصيرة الإنسان، فمن يحاولون إرغام الآخرين على مشربهم المنتمين إليه ويسعون إلى فرض آرائهم على الآخرين لن يروا المسائل بشكل موضوعي، لأنهم سيقيمون المسائل التي يتناولونها وفقًا للمعاني التي تعبر عنها بالنسبة لهم، ولكن عباد الله الذين تخلصوا من كل العبوديات ولا يريدون انفكاكًا عن عبوديتهم لربهم سبحانه وتعالى هم فقط الذين يمكنهم رؤية كل شيء حقيقة أو قريبًا منها.

والقوة أيضًا من أهم الأسباب التي تؤدي إلى عماء البصيرة، والأصل أن هناك حكمة من وجود القوة، فالقوة المستندة في وجودها للعقل والمنطق والمحاكمة العقلية فنِعمّ هي، أما القوة المتجردة من العقل والمنطق والتي يرى فيها صاحبها أنها الحل لكل مشكلة لن تؤدي بصاحبها إلا إلى أسارة عقله؛ ولذلك كنت دائمًا أنظر إلى مثل هذا الشخص بنسبة ثلاثة أرباع أعمى، ولا يمكن الاكتفاء بما يُعرَض من حلول ويجب البحث عن حلول بديلة، وكما أن هذا الشخص ستكون قوّتُه بلاءً على نفسه فكذلك سيكون بلاء على الأمة التي يتواجد فيها.

كثيرًا ما أتألم حين أنظر إلى تاريخنا؛ وذلك لاستخدام القوة في حل مشكلات كان يجب حلها عن طريق العقل والمنطق والتفكير، حتى إنني انتقدت بعضًا ممن أحبهم كثيرًا، وقلت متأسّفًا: “ليتهم حلوا تلك المشكلة بالتفكير والتدبّر، وليس بالقوة!”.. لقد حزنت بشدة لأن من يمتلكون القوة لا يبحثون عن حلول بديلة ولا يقومون بحل القضايا بطريقة أكثر ليونة وإنسانية؛ ففي رأيي أنه من الصعب للغاية حلُّ المشكلات من جذورها بواسطة القوة بعيدًا عن العقل والمنطق؛ حيث تزداد احتمالية تجدّدها مرة أخرى بعد فترة ما، وقد شهد تاريخ البشرية أمثلة عديدة على هذا حتى الآن؛ حيث تمرد المضطَهَدون والمقهورون لاحقًا بطرق مختلفة انطلاقًا من مشاعرهم.

لا يمكن الحديث عن الإنصاف في النقد الذي يوجهه من يعانون هذا النوع من العمى؛ فعندما ينتقدون أحدًا يتحدثون دائمًا بقصد تشويهه، بل إنهم لا يعتقدون أنهم ربما يكونون مخطئين، وبحسب ما يقول العامة “يحاولون دائمًا تقديم أنفسهم كملعقة بيضاء خرجت حديثًا من اللبن”، لذلك لا يمكن الاستفادة من كلامهم.

أجل، على المرء أن يبتعد عن كل هذه المظاهر من العمى حتى يكون منصفًا في نقده ويخدم ظهور الحقيقة.. ومن يرغبون في تنوير المجتمع بأفكارهم وإرشاد من حولهم إلى القبلة الحقيقية دائمًا ينبغي لهم التزام جانب الحق وعدم التضحية به أبدًا، وإلا فإن المصابين بأنواع العمى المذكور أعلاه ربما يُضِلُّون بأفكارهم أو كلماتهم أو كتاباتهم الآخرين في أحيان كثيرة، لأنهم في معظم الأحيان قد يعتقدون أن مشاعرهم وعواطفهم أفكارًا.

وعليه فينبغي لمن يتحدثون ويعلقون وينتقدون ما يتصل بالقضايا الاجتماعية أن يراجعوا أنفسهم جيدًا إذا كانوا يريدون خدمة الحق والحقيقة، عليهم أولًا أن يعرفوا كيف يحترمون الحقيقة، ولا يليق بهم التكلم دون تفكير ولا تدبرٍ.. وحتى وإن اعتقدوا لسنوات طويلة أن الفكرة التي قبلوها صحيحة؛ فيجب عليهم أن يعرفوا كيف يغيرون رأيهم وقناعتهم بسهولة شديدة حين يجدون الحقيقة كامنةً في فكرة معاكسة لما اعتنقوه؛ فيقول الواحد منهم: “المسألة ليست كما أعرف، كنتُ مخطئًا في ذلك، وهذا يعني أنني كنت أسيرًا لأهوائي الشخصية حتى يومنا هذا؛ فظننتُ أن أهوائي وحماسي فكرًا”.

   الانتباه إلى المنهج والأسلوب في النقد

هناك عامل مهم آخر يجب مراعاته في النقد حتى يتقبله الآخرون ألا وهو الأسلوب المستخدم فيه؛ فطريقة الحديث مهمة للغاية بقدر أهمية صحة الكلام المطروح ومعقوليته، ولكيلا يُزعج النقدُ الطرفَ الموجه إليه يجب أن يكون الأسلوب صحيحًا ونمط العرض إنسانيًّا أيضًا، فإذا حدث هذا وُضعت في الحسبان اقتراحاتكم وأفكاركم التي تهدف إلى حل المشكلة أو تصحيح الخطإ، بل وتسنى لها أن تكون وسيلة لحدوث حالة من الانفراج.

وعليه فمن الأهمية بمكان مراعاةُ الحالة العامة للمخاطب قبل توجيه النقد إليه واستخدامُ الأسلوب الذي يناسبه، فإن كان المخاطب لن يستطيع استيعاب ما نقوله، فلا فائدة من التحدث إذًا؛ لأن الكلمات التي تقال لمثل هذا الشخص سوف تستفزه، وستُحرك فيه مشاعر عدم احترام الحق.

فأحيانًا ما يكون الأسلوب الذي نستخدمه حائلًا بيننا وبين المخاطب أكثر من الموضوع ذاته الذي ننتقده فيه، مما يؤدي إلى أن يرفض ولا يستسيغ النقد أبدًا، فإذا وجّهنا إليه النقد على شكل مطرقة ثقيلة وكأننا نضربها بها على رأسه أصابته الكلمات التي نقولها بصدمة روحية، وحتى إن اعتقد مثلُ هذا الشخص أن كلامنا صحيحٌ فقد لا يرغب في قبوله لأنه منزعج من الطريقة التي نتحدث بها.. بل إنه قد يختلق أنواعًا مختلفة من الفلسفات ليُثبت أنه على صوابٍ أو ليُلبس الباطل بلباس الحق، وبالتالي نكون قد جعلناه نائبًا ومتحدثًا بلسان الملاحظات والآراء الشيطانية.

وإلى جانب أهمية مسألة النقد وأسلوبه فهناك أهمية أخرى خاصة بشخص الناقد؛ لدرجة أن الشخص الذي يعترض بشدة على ما نقوله له ربما يتقبّله ذاته ويفرح به عندما يسمعه من شخص آخر، وهذا يرتبط إلى حد ما بالعلاقة بين الناقد والمنتقَد؛ فالمرء قد يرى نقد من يحبهم نوعًا من التقدير والثناء.. وعليه يجب ألا نصرّ على أن نذكر بأنفسنا بعض السلوكيات التي نراها خاطئة، وألا نعاند في هذا الأمر، بل يجب أن نُحيل الأمر إلى مَن نراه أكثر فعالية وتأثيرًا منا، فإن كان المهم هو أن تتقبل بعضُ الصدور الحقيقةَ، وتنتصر للحقّ، فما أهمية من يعبر عنه؟! 

هناك نقطة أخرى يجب مراعاتها من حيث المنهج وهي: إذا كان المخاطب سينزعج إذا صارحناه مباشرة بأخطائه، فيمكننا أن نبحث عن بيئة يتسنى له أن يتعلم منها الدرس، ونتحدث إلى الجمهور؛ فلقد حدث عدة مرات أن استخدم رسول الله الطريقة نفسها للحديث عن أخطاء رآها؛ فقد جمع صلى الله عليه وسلم أصحابه بالمسجد بسبب خطإ رآه من أحد الناس، فتحدث على العموم لا على الخصوص، وبالتالي تمكن الشخص الذي أخطأ من إدراك خطئه وتصحيحه دون أن تتأذى نفسه ولا يُساء إليه.

وفي عالم اليوم المشحون بالأنانية صار من الأهمية بمكان الانتباه إلى مثل هذه التفاصيل الدقيقة في باب النقد؛ فترى الأنانيّين -مثل الجبال الجليدية التي في القطبين- عاجزين تمامًا عن تحمل النقد والانتقاد، وإذا أردنا في مثل هذه المرحلة ألا يُزدرى الحق والحقيقة، فعلينا إيجاد الإجراء والأسلوب الذي نعتقد أنه صحيح وفعّال في هذا الصدد.

   الانتباه للانتقادات ومقابلتها باحترام

وعلى الجانب الآخر، فعلى من تعرض للنقد أن يكون منصفًا، بل وأن يعرف كيف يشكر من بيّن له أخطاءه، وعلى حد قول بديع الزمان: “إن نبهني أحدٌ على وجود عقرب في أي جزء من جسمي، عليّ أن أرضى عنه، لا أمتعض منه”.

وبتعبير آخر: إذا انبعث الدخان من مكان في منزلنا، وعندها قال أحدهم: “تُرى هل هناك حريق في هذا المنزل؟”؛ فيجب التحرك وفحص جميع الغرف، والتصرف وفقًا لهذا الوضع، وإلا فإن محاولة إسكات ذلك الشخص بقولنا: “كم أنك رجل شؤم! لماذا تقول ذلك!”؛ لن تُفيد أحدًا على الإطلاق.. فلسنا ندري؛ ربما يكون الشخص المتحدث يدُلُّ وينبّه إلى كارثة بالفعل، ولكن الطريق إلى فهم ذلك يتمثّل في مراجعة المسألة التي انتقدها مرة أخرى.

في السنوات الماضية جاءني ضيفٌ مثقفٌ وعلى دراية ووعي، وعندما همّ بالمغادرة مال عليَّ قليلًا ودون أن يُسمع الجلوس قال: “ليت الإخوة يقرؤون الكتب قليلًا”، وانتقد بطريقة ضمنية قلة قراءة الكتب، فكان ما يجب القيام به إزاء هذا النقد هو التأكد إن كان ثمّة نقصٌ في هذا الجانب حقًّا أم لا، ومحاولة تلافيه إن وُجد بالفعل؛ أي بذل الجهد اللازم من أجل تطوير أشكال جديدة من القراءة مثل تكليف الناس بقراءة كتب مفيدة، وتمكينهم من معرفة دينهم والعالم الذي يعيشون فيه معرفة أفضل، وتوفير المناخ لتكون قراءةُ الكتب عمليةً أكثر انتظامًا مع المواظبة عليها، وتطوير أساليب القراءة كاللجوء إلى المذاكرة والمدارسة دفعًا للإلف والتعود، واستيعابها وفهمها بشكل أكبر.

ربما لا تكون الانتقادات الموجهة دقيقةً وصائبةً أحيانًا، وقد تحتوي على أحكام مسبقة وضغائن، لكننا إن اعترضنا على الانتقادات، وطرحناها كلها جانبًا فقد أضَعْنا السمين مع الغث، فإن استطعنا بدلًا من ذلك أن ننظر باحترام وبقدر معين إلى النقود النحاس والحديد بل والمزيفة إلى جانب النقود الذهبية والفضية فقد مهدنا الطريق للاستفادة منها هي الأخرى.

من جانب آخر إذا كنا نريد أن تُحترم أفكارنا وآراؤنا وتنال التقدير فعلينا أن نقدر أفكار الآخرين وآراءهم حق قدرها، وإن كنا نريد مقابلة المعقول بطريقة معقولة فعلينا أولًا أن ننظر إلى أفكار الآخرين غير المعقولة وكأنها معقولة، وبمعنى أصح: يجب علينا أن نبحث عن جانب معقول في هذه الأفكار؛ ففي مثل هذه القضايا ينبغي التخلي عن الإساءة والفظاظة، ولا بد من مراعاة اللين والدفء في تصرفاتنا وسلوكياتنا، وفتح صدورنا حتى للأفكار التي تبدو مخالفة لنا.

والحقيقة أنه لا مكان في الإسلام للأفكار القاسية غير المهذبة ولا المنقحة، لقد تناول الإسلام بعض الأفكار وعالجها وشكلها وجعلها على نحو يسهل دخولها منه إلى كل قلب، هذه هي الطريقة التي يجب أن نستخدمها في النقد، فإذا استطعنا أن نكون رَحْبِيِّي الصدور، ونتبنى مبدأ احترام الحق، ونتحمل الأفكار المختلفة فسنحول دون أن تكون بعض الانتقادات سببًا للصراع والشجار.

ذات مرة اقترحت على الأصدقاء أن يتخذ كل واحد منهم أخًا ينصحه وينبهه إلى أخطائه، وليقل له: “يمكنك بكل سهولة أن تخبرني بكل الأخطاء التي تراها تقع مني فيما يتعلق بديني وحياتي الدينية، وما أقوم به في عملي وعلاقاتي الإنسانية”؛ لأننا عندما ننظر إلى حياة ساداتنا الصحابة، نرى أن بعضهم كان يُصارح بسهولة شديدة البعضَ الأخر بأخطائه، وإن لم تكن لدينا معلومات قاطعة بوجود مثل هذا الاتفاق بينهم، فهم بالنسبة لنا نجوم ومصادر نور تضيء طريقنا في ليالينا المظلمة.

***

[1] أبو نعيم الأصفهاني: حلية الأولياء وطبقات الأصفياء، 7/152.

[2]  البيهقي: السنن الكبرى، 7/380.

Kırık Testi: SULHTA HAYIR VARDIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Günümüzde aileden toplumun farklı katmanlarına kadar çeşitli düzeylerde çatışmaların varlığını sürdürmesinde, Kur’an’da geçen “Muslihûn”un (arabulucu ve uzlaştırıcı kimseler) eksikliğinin etkisi var mıdır? Varsa bu eksiklik nasıl telafi edilebilir?
   Cevap: Allah Teâlâ, وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh hayırlıdır.” (Nisâ sûresi, 4/128) kavl-i kerimiyle bu konuda çok önemli bir disiplin vaz’ etmiştir. Aslında bu âyet-i kerime eşler arasındaki problemlerin çözümüyle ilgili nazil olmuştur. Burada Cenab-ı Hak aile içi problemlerin sulh yoluyla çözülmesini hedef göstermiştir. Fakat aynı zamanda âyet-i kerimenin toplumdaki bütün ayrışma ve çatışmalar için de umumî ve objektif bir disiplin vaz’ ettiğinde şüphe yoktur. Çünkü sebebin hususiliği, hükmün umumî olmasına mâni değildir. Yani her ne kadar bu âyet hususî bir mesele hakkında nazil olmuş olsa da âyetin ortaya koyduğu hüküm geneldir. Bu sebeple ister aile fertleri isterse toplumun farklı kesimleri arasında olumsuz bir kısım tavır ve davranışlar ortaya çıktığında Kur’ân’ın bize tavsiye etmiş olduğu çözüm yolu sulhtur, anlaşma ve uzlaşmadır.
Gerek devr-i risaletpenahide gerekse sonraki dönemlerde Müslümanlar, toplum huzurunun sağlanabilmesi adına sulha çok önem vermişler ve ellerinden geldiği kadar hem fertler hem de gruplar arasındaki anlaşmazlıkları sulh yoluyla çözmeye çalışmışlardır. Mesela Osmanlılar farklı ad ve ünvanlarla Kur’ân’ın bu disiplinini müesseseleştirmişlerdir. Yani bu meseleye bizzat devlet tarafından sahip çıkılmış ve toplumun her alanında yaygınlaştırılmıştır. Aralarında ihtilâf çıkan kişiler de problemlerini çözme adına hakem heyetlerine müracaat etmişlerdir.
Esasında günümüzde de bu meselenin devlet çapında ele alınması, kanun ve mevzuatlarla bir çerçeveye oturtulması çok etkili olacaktır. Bugünün Müslümanları olarak bize düşen vazife, Kur’ân’ın bu prensibini öncelikle kendi aramızda veya sözümüzün dinlendiği yerlerde hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.
   Müjdelenen Gariplerin Özellikleri
Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), İslâm’ın garip olarak başladığını, yani gariplerle temsil edildiğini ve bir gün, başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacağını ifade etmiş ve arkasından da, طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ “Gariplere müjdeler olsun!” buyurmuştur. Sahabenin, gariplerin kim olduğunu sorması üzerine ise şu cevabı vermiştir: الَّذِينَ يُصْلِحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ “Onlar, insanların bozulduğu bir dönemde ıslahçı olanlardır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 27/237)
Demek ki İslâm’ın yaşadığı bu gurbet döneminde insanlar arasında nifaklar, şikaklar, iftiraklar, ihtilaflar çoğalacaktır. Bu ayrılık ve çatışma, aile içi münasebetlerden toplum fertlerine, oradan yöneten ve yönetilen ilişkilerine kadar toplumun çok farklı kesimlerinde kendisini hissettirecektir. İşte böyle bir dönemde bir zümrenin bu tür çatışmalara dâhil olmaması, kendisini her türlü ihtilâf ve iftirakın dışında tutmaya çalışması, hep vifak ve ittifak peşinde koşması ve bu gayretleriyle tevfik-i ilahiye çağrıda bulunması çok önemlidir. Onlar, kendi sa’y ve gayretleriyle ıslah adına yapmaları gerekli olan işleri yaparlarsa Cenâb-ı Hak da tevfikat-ı sübhaniyesiyle onlara yardımda bulunacaktır. İşte hadiste müjdelenen garipler de bunlardır.
Biraz daha açacak olursak bu garipler, bozguncuların bozgunculuk yaptıkları ve her şeyin bozguna kurban gittiği bir dönemde hep sulhun yanında yer alacaklardır. Onlar her türlü vuruşmanın ve dövüşmenin karşısında olacak; hatta televizyonlarda veya gazete köşelerinde çokça örneği görülen polemiklerden ve kısır tartışmalardan bile uzak duracaklardır. Toplumun değişik kesimleri birbiriyle yaka paça olsa ve birbirini yese de onlar asla bu tür kavgalara alet olmayacak; bilakis ortaya çıkan kırık ve çatlakları tamir etmeye çalışacaklardır. Toplumda intikam alma, rövanş duygularıyla yaşama, kan davası gütme veya töre cinayeti işleme gibi canavarca tavır ve davranışlar bulunsa da onların lügatinde bunların hiçbirinin yeri yoktur.
Esasında bütün bunlar dinin temel prensiplerine de taban tabana zıt davranışlardır. Mesela bir cinayetin başına “töre” kelimesi eklenmekle o meşrulaştırılamaz. Haddizatında töre, Müslüman bir toplum içinde ortaya çıkan ve şer’i delillerle test edildikten veya onların filtresinden geçirildikten sonra da benimsenen ve yaygınlık kazanan bir kısım tavır ve davranışları ifade eder. Habuki bir insanı öldürmenin dinî naslarla telif edilebilir bir yanı yoktur. Dolayısıyla da bu tür davranışların hepsi hadiste geçen “fesat” kategorisine girer.
İşte bütün bu bozgunculuk ve ifsatlara karşı mutlaka bir ıslah topluluğu olmalıdır. Onlar hep barışın yanında olmalı, sürekli sulh soluklamalı, uzlaştırıcı ve barıştırıcı olmayı kendilerine misyon edinmelidirler. Çünkü toplumda ortaya çıkan bu tür şenaat ve denaetlerin sadece mevzuatla ve devletin kanunî müeyyideleriyle önlenmesi çok zordur. Asıl yapılması gereken, bu tür fısk u fücurun kötü olduğu ve bundan uzak durulması gerektiği noktasında akılları ikna etmek, kalb ve vicdanlara seslenmektir. Dahası toplum fertlerine insan sevgisini aşılamak, onlar arasında saygı ve hürmet hislerini geliştirmek ve onlara sulh ve uzlaşının faydalarını anlatmak gerekir.
Bir diğer yandan da insanlarda ahirete iman etme ve hesap verme duygusu güçlendirilmelidir. Zira ahiret düşüncesinin, Allah’a hesap verme duygusunun boşluğunu doldurabilecek başka bir şey yoktur. Bu boşluk ne ceza hukukuyla ne kanunî müeyyidelerle doldurulabilir. Nitekim günümüzde mevcut kanun ve müeyyidelere rağmen ne kapkaççının önü alınabiliyor, ne insanlar eşkıyalıktan alıkonabiliyor, ne de zulüm ve haksızlıklarla başa çıkılabiliyor. Hz. Pir’in yaklaşımıyla siz vicdanlara bir yasakçı yerleştireceğiniz âna kadar da bunlarla başa çıkamazsınız. En akıllıca, en sert müeyyideleri koysanız bile, suçlular bir şekilde onların içinden sıyrılmanın bir yolunu bulacak, şekavet adına akla hayale gelmedik stratejiler geliştireceklerdir.
Özellikle günümüzde olduğu gibi eğer bir toplum içinde çok ciddi bir çözülme ve dejenerasyon yaşanıyor ve toplumun her yanında korkunç bir ahlakî çöküntü gözleniyorsa, gönülleri, Allah’a ve ahirete iman duygusuyla mamur hâle getirmeden bu problemlerin üstesinden gelemezsiniz. Dolayısıyla insanlar arasında sulh ve salâhın sağlanmasının önemli yollarından birisi de imanın takviye edilmesi, insanlara tahkikî imana giden yolun gösterilmesidir.
   Sulh ve Uzlaşıyla Çözülebilecek Problemler
Eğer şimdiye kadar bu yapılabilseydi mesela Türkiye için uzun yıllardan beri ciddi bir problem olarak varlığını devam ettiren terör problemi çoktan halledilmiş olurdu. Güç ve kuvvet kullanarak insanları bastırmaya ve ezmeye çalışmak yerine, şayet iyi yetişmiş adliye ve mülkiye amirleri ve memurları hatta emniyet teşkilatı, askerî personel, ilahiyat ve diyanet camiası problem olan bölgelere gönderilse ve onlar da sevgi, saygı ve hoşgörüyle o toplumu kucaklayabilselerdi şimdiye kadar çoktan Doğu ve Güneydoğu bölgeleri Türkiye için problem olmaktan çıkmış olurdu.
Her ne kadar devlet yetkilileri bu türlü tavsiyelere kulak tıkamış, böyle bir çalışma başlatmamış ve ısrarla kaba kuvvetten medet ummaya devam etmiş olsalar da; bir dönem Hizmet gönüllülerinin buralarda kurban eti dağıtma, muhtaçlara el uzatma, açılan okullarla ve etüt merkezleriyle genç nesillere sahip çıkmaya çalışma gibi bir kısım hayır ve eğitim faaliyetlerinin çok güzel semereleri olmuştur. Eğer yapılan bu güzel hizmetlere bir kısım zalim ve mütecavizler tarafından engel olunmasaydı, belki de uzun yıllardır birbirinden ayrı düşmüş/düşürülmüş insanlar arasında ciddi bir kaynaşma olacak, ülkenin birlik ve bütünlüğünün sağlanması adına çok önemli adımlar atılmış olacaktı.
Demek istediğim şu ki devlet yetkilileri veya toplumun farklı kesimleri ne düşünürse düşünsün ve ne yaparsa yapsın, kendilerini ıslaha adamış Hizmet gönüllülerinin, çıktıkları yolda yürümeye devam etmeleri gerekir. Onlar, sulh, hoşgörü, uzlaşı ve diyalog gibi insanî ve evrensel değerleri toplumda ve hatta bütün dünyada hâkim hâle getirme adına ellerinden geleni yapmalı ve bütün meşru yolları kullanmalıdırlar.
İnsanların sürekli birbiriyle didiştiği, birbirini hırpaladığı, kin, nefret ve düşmanlık duygularının köpürtüldüğü bir toplumda çok ciddi bir hezeyan yaşanıyor demektir. Bu tür hezeyanlar çok defa toplumsal bir şizofreniye sebebiyet verir. Bu ise toplumun geleceği, insanların huzur ve mutluluğu açısından göz ardı edilecek bir tehlike değildir. Dolayısıyla böyle bir şizofreninin yaşandığı bir topluma, her fırsat değerlendirilerek ve çok farklı alternatif yollar bulunarak mutlaka doğru müdahalelerde bulunulması gerekir. Eğer siz böyle bir istikamette yürürken birileri önünüzü kesecek, geçtiğiniz köprüleri yıkacak olursa hiç duraklamadan hemen başka bir yol kullanmalı ve hedefinize yürümeye devam etmelisiniz.
   Allah Ahlâkıyla Ahlâklanma
Bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hakk’ın, ahirette iki mü’minin arasını bulacağından bahsedilir. Bunlardan birisi, Allah’ın huzurunda, mü’min kardeşinde olan bir hakkını talep eder. Allah Teâlâ’nın, kul hakkına giren kişinin hiç sevabı kalmadığını söylemesi üzerine alacaklı olan kişi, kendi günahlarının ona yüklenmesini ister. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona Cennet’ten bir kısım manzaralar gösterir. Onun bu Cennet nimetlerinin kime ait olduğunu sorması üzerine ise Allah, mü’min kardeşini affetmesi karşılığında bunları kendisine vereceğini söyler ve o da bu hakkından vazgeçer. Sonra da Allah, “Kardeşinin elinden tut ve onu da Cennet’e sok.” buyurur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirete ait böyle bir tabloyu resmettikten sonra şöyle der: اتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُصْلِحُ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ “Allah’tan korkun ve birbirinizle iyi geçinin. Muhakkak ki Allah Teâlâ mü’minlerin arasını ıslah eder.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/620)
Hadis-i şerifin ibaresinden belki Cenâb-ı Hakk’a “Muslih” ismi/sıfatı nisbet edilebilir. Fakat ne meşhur doksan dokuz isim arasında ne Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri’nin zikrettiği üç yüz isim arasında ne de Cevşen-i Kebir’de yer alan bin isim arasında böyle bir isme rastlamıyoruz. Esma-i Hüsna “tevkifîdir” yani Zat-ı Uluhiyet’e, Kur’an veya Sünnet’te geçmeyen bir isim izafe edemeyiz. Fakat bazı ulemanın yaklaşımıyla, belki, Kur’an ve Sünnet’te Rabbimiz’e izafe edilen fiillerden, onların ifade ettiği mana isimleştirilerek O’na nisbet edilebilir.
Öte yandan, -bir hadis-i şerifin ifadesiyle (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 6/247)- Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini de bilmiyoruz. Biz sadece şahsî, ailevî veya içtimaî hayatımızla veya Cenâb-ı Hak’la irtibatımızla ilgili olan isimleri biliyoruz. Yani esma-i ilahiye içinde bizim bildiklerimiz, bizi doğrudan ilgilendirenler. Bunun dışında mesela fizikî âlemler var olacağı âna kadar tecelli eden isimleri bilmediğimiz gibi ahirette tecellî edecek isimlerin hepsini de bilmiyoruz. Dolayısıyla bu isimler arasında “Muslih” isminin de olması mümkündür.
Hâsılı, mü’minler için Allah ahlâkıyla ahlâklanma önemli bir hedef olduğuna göre, onlara düşen vazife ıslahçı olmaktır. Onlar, en yakın daireden en uzak daireye kadar, küskünlük ve kırgınlıkları gidererek, kavga ve çatışmaları yatıştırarak, farklı duygu ve düşüncedeki insanları bir araya getirerek… alakadar oldukları bütün alanlarda hep bir sulh atmosferi oluşturmaya çalışmalıdırlar.

Kırık Testi: ELEŞTİRİ VE TENKİTTE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Eleştiri yapan ve kendisine eleştiri yöneltilen kimseler nelere dikkat etmelidir? Dinde çok önem verilen insaflı ve hakperest olmanın önündeki engeller nelerdir?

   Cevap: Kritik etme, tenkitte bulunma gibi kelimelerle de ifade ettiğimiz eleştiri, herhangi bir şahsın veya grubun ortaya koyduğu iş, tavır, davranış ve sözlerin gözden geçirilip eksikliklerinin ortaya dökülmesi demektir. Eleştiri, usûl ve üsluba dikkat ederek ortaya konulduğunda bir kısım hataların düzeltilmesinde ve eksikliklerin telafi edilmesinde önemli bir faktördür. Buna mukabil olumsuz ve yıkıcı bir tarzda yapılan eleştiri ise problemi daha da büyütecek, tahribatı daha da derinleştirecektir. Farklı bir tabirle insanların kuvve-i maneviyesini kıracak bir üslup kullanma, onları ümitsizliğe düşürecek ve aktivitelerinden geri bırakacak ölçüde sorgulamalara girme veya her şeyi kökünden nefyedecek şekilde genellemelere gitme matlup bir eleştiri tarzı değildir. Dolayısıyla eleştiri, körü körüne itiraz etme, sırf muhalefet etmek için demagoji ve mugalataya başvurma, karşı tarafı karalama veya yerme gibi davranışlardan farklıdır.

   İslâmî Kültürde Eleştiri

İslâm tarihine göz atacak olursak, vahyin başlangıcından itibaren farklı şekil ve kalıplarda eleştirinin varlığını devam ettirdiği görülecektir. Mesela sahih hadisleri, uydurma olanlardan ayırma adına ortaya konmuş çok önemli birer disiplin olan metin ve senet tenkidine bu gözle bakabiliriz. İslâm âlimleri, tenkidi bir filtre olarak kullanmak suretiyle uydurma bir kısım sözlerin Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri içine karıştırılmasının önüne geçmişlerdir. Onlar, hadis ravilerini, rivayet edilen hadis metinlerini, metinlerle ilgili yapılan yorum ve şerhleri vs. çok ciddi sorgulamak suretiyle sahte ve yanlış söz ve yorumların dinin dışında kalmasını sağlamışlardır.

Malum olduğu üzere Kur’ân’ın tamamı mütevatiren nakledilmiştir. Bu yönüyle bütün âyetlerin sübutu kat’idir. Fakat bir kısım âyet lafızlarının delâlet ettiği manalar kat’i olsa da, bir kısmı da zannîdir (lafzın manaya delaletinde kesinlik yoktur). Bunların manasının doğru tespit edilmesi adına bütün ihtimaller değerlendirilmiş, ortaya konulan her türlü tefsir ve tevil gözden geçirilmiş, yapılan ciddi sorgulamalarla en doğru hükümlere ulaşılmak istenmiştir. Bu itibarla lafzın delâlet ettiği doğru mananın bulunması adına âyetler bile böyle bir sorgulama ve kritiğe tâbi tutulmuştur.

Ulema, hadis nakleden ravilerin veya din hakkında konuşan âlimlerin tenkit edilmesinin gıybet, su-i zan ve tecessüs (insanların gizli hâllerini araştırma) gibi günahlara sebebiyet verebileceğinin farkında olsalar ve bu tür günahlara girmekten çok korksalar da dinin muhafazası adına bunu yapmışlardır. Hadis ilminin dev imamlarından Şube İbn Haccac, senet kritiği yapmadan önce, “Gel Allah rızası için biraz gıybet (!) edelim.”[1] diyerek meselenin hassasiyetine ve inceliğine dikkat çekmiştir. Onlar, din adına konuşulduğu veya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis isnat edildiği bir yerde susmayı doğru bulmamışlardır. Zira bu, dinde bir kısım çatlama ve kırılmalara sebebiyet verirdi.

Aynı şekilde karşılıklı fikir teatisi içerisinde farklı konuların ele alındığı münazara ilmi geliştirilmiştir. Münazara esnasında ortaya konulan farklı fikirler tartışılmış, tenkide tâbi tutulmuş ve neticede hakikate ulaşmaya gayret edilmiştir. Karşılıklı yapılan müzakerelerin hedefine ulaşması ve hakikatin ayan beyan ortaya çıkması adına da münazara adabı üzerinde durulmuştur.

Selefin ortaya koymuş olduğu bütün bu gayretler takdir edilmeyecek gibi değildir. Allah’a binlerce hamd u sena olsun ki böyle seleflerimiz var. Zira onlar Kur’ân, hadis ve diğer ilimlere dair ortaya koymuş oldukları olağanüstü gayretlerle İslâm’ı muhafaza etmiş, bizi Allah’a ve Peygamber’e ulaştıran yollar açmış ve bu yollarda patikalara sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmemiz için bize rehberlik yapmışlardır. Onların âlemine girmeden, inceden inceye hayatları tetkik edilmeden kıymetleri bilinemez. Onlar adeta bir melekler topluluğudur.

   Eleştiride İnsaflı Olma

Selef, tenkit sistemini ve münazara ilmini geliştirirken insaflı olmaya çok önem vermişler; eleştirilerinde haklı çıkmaktan ziyade hakkın ortaya çıkmasını esas almışlardır. Hatta münazarada hakkın kendi elinde ortaya çıkmasından memnun olan kişinin insafsız olduğunu ifade etmişlerdir. Diğer taraftan, münazarada haklı çıkan ve kazanan bir insan gerçekte hiçbir şey kazanmamıştır. Kaybeden ise yeni bir şey öğrenmiş olur.

Hz. Ömer’le ilgili nakledilen şu hâdise bu konuda güzel bir misaldir. Hz. Ömer, halife olduğu dönemde hutbe verirken meseleyi evliliğe getirir. Evliliği kolaylaştırma adına bir kısım stratejilerden bahseder. Bunlardan birisi olarak da mehirlerin herkesin kaldırabileceği bir seviyeye indirilmesi gerektiğini ifade eder. Aslında Hz. Ömer’in bu yaklaşımı oldukça makuldür. Fakat arka taraftaki maksurede oturan yaşlı bir kadın perdeyi sıyırır ve bu görüşün Kur’ân’a mı dayandığını yoksa kendi görüşü mü olduğunu sorar ve arkasından, “Eşinizden ayrılıp da yerine başka biriyle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da içinden ufak bir şey bile almayın.” (Nisâ sûresi, 4/20) âyetini hatırlatarak Hz. Ömer’in görüşüne itiraz eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Herkes Ömer’den daha akıllı!” şeklinde mukabelede bulunur. (el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 7/233)

Maalesef günümüzde hem televizyonlarda tartışma adıyla yapılan programlar hem siyasilerin birbirlerine karşı tavır ve davranışları hem de benlik ve enaniyetin çok ileri gittiği modern kültür bizim düşüncelerimizi, ağzımızı ve üslûbumuzu çok bozdu. Bizleri saldırgan birer yaratık hâline getirdi. İnsanlıktan ve hakperestlikten uzaklaştırdı. Günümüz insanı birbiriyle konuşurken, tartışırken veya birbirini eleştirirken hak ve hakikatin ortaya çıkmasına değil, kendi dediklerini karşı tarafa kabul ettirmeye çalışıyor. Herkes haklı çıkma, sözünü geçirme, alkışlanma ve takdir edilme derdinde. Durum böyle olunca da eleştiriler faydadan çok zarar veriyor.

   İnsanda Körlük Hâsıl Eden Faktörler

Hiç şüphesiz insanın hak ve hakikat arayışında objektif olmasının, eleştiri ve tenkitlerinde insaflı hareket etmesinin önüne geçen bir kısım körlükler vardır. Bunlardan birisine maruz kalan bir insan, gerçeği göremeyebilir veya olduğundan farklı görebilir. Bu yüzden de çok defa aka kara, karaya da ak der. Veya eğriyi doğru, doğruyu da eğri olarak görür.

Mesela insanda körlük hâsıl eden faktörlerden birisi şöhretperestliktir. Bir insanın davranışlarını ne ölçüde şöhret tutkusu şekillendiriyorsa, onun bakışı o ölçüde daralacaktır. Zira böyle birisinin, sadece kendisini arzu ettiği şöhret ufkuna ulaştıracak şeyler dikkatini çekecektir. O, daha ziyade şöhrete ulaşacağı vasıtalarla ilgilenecek ve onunla ilgili argümanları görecektir. Dolayısıyla böyle bir kişi bazı meselelerde objektifliğini korusa da umumi manada objektif olamayacaktır.

Aynı şekilde bir kişinin sadece kendi istikbal ve çıkarlarını düşünmesi de onu bakar kör kılar. Zira gözünü müdürlük, müsteşarlık, vekillik ve bakanlık gibi makamlara dikmiş bir insanın umumi anlamda doğru düşünmesi ve doğru değerlendirmeler yapması çok zordur. Çünkü böyle bir kişinin mülâhazaları hep arzu ettiği hedeflere göre şekillenecektir. Bir kısım doğrular bile onun düşüncelerinde çizgi kaymasına maruz kalacaktır. Zira o, iyi bir Müslüman olsa ve sağlam bir muhakemeye sahip olsa bile ele aldığı meseleleri farklı bir yörüngeye çekerek değerlendirecektir.

Körü körüne bir ideolojiye sahip olma da insanda körlük hâsıl eden faktörlerden bir diğeridir. Evet, bir ideolojiye körü körüne bağlanan bir insanın doğru görmesi ve objektif olması çok zordur. Hangi ideolojiye bağlanmış olursa olsun bu türden insanlar, ele aldıkları meseleleri kendi belirledikleri doğrular açısından değerlendireceklerinden çok defa insanları yanıltırlar. Çünkü kendi doğrularını topluma da dayatmak isterler. Bu yüzden de çok defa toplumda bir kısım çatlamalara, yarılmalara, patlamalara yani gayr-i tabiî bir kısım değişimlere sebebiyet verirler.

Tarafgirliğin, aidiyet mülahazasının ve cemaat enaniyetinin de önemli bir körlük sebebi olduğunu ifade etmek gerekir. Kendi meşrebini hâkim kılmaya ve kendi düşüncesine göre bir yere varmaya çalışan insanlar da görmeleri gerekli olan şeyleri objektif bir şekilde göremezler. Çünkü onlar bütün meseleleri hep kendileri için ifade ettiği manaları itibarıyla değerlendirmeye alırlar. Ancak bütün kulluklardan kurtulmuş Hakk’ın azat kabul etmez kullarıdır ki her şeyi doğru veya doğruya yakın görebilirler. 

Çok önemli körlük sebeplerinden bir diğeri de kuvvettir. Aslında kuvvetin bir hikmet-i vücudu vardır. Aklın, mantığın ve muhakemenin kendisi için ayrı bir derinlik olduğu kuvvet alkışlanabilir. Fakat bunlardan yoksun olan ve her problemin çözümü olarak görülen bir kuvvet insanda akıl tutukluğu meydana getirir. Bu yüzden ben, böyle bir kuvveti elinde bulunduran insanlara hep dörtte üç kör nazarıyla bakmışımdır. Dolayısıyla onların bir kısım problemlere çözüm adına ortaya attıkları düşüncelerle yetinmemeli, farklı alternatif çözümler araştırılmalıdır. Böyle bir kuvvet onu elinde bulunduran şahsın başına bela olacağı gibi, bu şahsın bulunduğu yere göre milletin de başına bela olacaktır.

Kendi tarihimize bakarken akıl, mantık ve muhakeme ile çözülmesi gereken bir kısım problemlerin kuvvetle çözülmesi karşısında hep inkisar yaşamışımdır. Hatta yer yer çok sevdiğim bazı zatların kuvvet kullanarak çözmeye çalıştıkları bir kısım icraatlarını eleştirmiş ve “Keşke şu problemi kuvvetle değil de akıl yürütmeyle çözselerdi!” deyip hayıflanmışımdır. Kuvveti elinde tutanların alternatif çözüm yolları araştırmamaları, meseleleri daha yumuşak ve insanî yollarla çözmemeleri karşısında ciddi teessür duymuşumdur. Zira bana göre akıl ve mantıkla üzerine gidilmeyip güç ve kuvvetle bastırılan problemlerin kalıcı olarak çözülmesi çok zordur. Bunların bir süre sonra yeniden hortlama ihtimalleri yüksektir. İnsanlık tarihi bugüne kadar bunun çok sayıda misalini görmüştür. Baskı altına alınan ve ezilen insanlar bir süre sonra kendi hissiyatlarına göre farklı şekillerde başkaldırmışlardır.

Bu tür körlükler yaşayan insanların eleştiri ve tenkitte de insaflı olmalarından bahsedilemez. Onlar birilerini tenkit ederken hep karşı tarafı karalamaya matuf konuşurlar. Kendilerinin haksız olabileceğini akıllarına bile getirmezler. Halk ifadesiyle kendilerini hep “sütten çıkmış ak kaşık gibi” göstermeye çalışırlar. Bu sebeple de onların sözlerinden çok fazla istifade edilemez. 

Evet, bir insanın eleştiri ve tenkitlerinde insaflı olması ve hakikatin ortaya çıkmasına hizmet etmesi için bütün bu körlüklerden uzak durması gerekir. Düşünceleriyle toplumu aydınlatmak ve doğru bir ibre gibi sürekli çevresindekilere gerçek kıblelerini göstermek isteyen insanların çok hakperest olması ve hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmemesi gerekir. Yoksa yukarıda zikredilen körlüklerle malul olan insanlar çoğu zaman kendi his ve duygularını fikir zannedebilecekleri için düşünceleriyle, sözleriyle veya yazılarıyla başkalarını yanıltabilirler.

Bu itibarladır ki toplum meseleleriyle ilgili konuşan, yorum ve eleştiri yapan kimseler eğer hak ve hakikate hizmet etmek istiyorlarsa kendilerini çok iyi gözden geçirmelidirler. Onlar öncelikle doğrulara karşı saygılı olmasını bilmeli ve enine boyuna düşünüp taşınmadan konuşmamalıdırlar. Kabullendikleri bir fikrin uzun yıllar doğru olduğunu zannetseler bile, kural ve kaideleriyle bunun aksi bir fikir ortaya konulduğunda çok kolaylıkla kanaatlerini değiştirmesini bilmeli ve şöyle diyebilmelidirler: “Mesele benim bildiğim gibi değilmiş. Ben, bu konuda yanılmışım. Demek ki bugüne kadar kendi kaprislerimin esiri olmuş, heva ve heveslerimi fikir zannetmişim.”

   Usûl ve Üsluba Dikkat Etme

Tenkidin faydalı olması ve muhataplarca dikkate alınması adına dikkat edilecek diğer önemli bir faktör de kullanılan üsluptur. Söylenilen sözlerin makul ve doğru olması kadar onların sunuluş tarzı da çok önemlidir. Tenkidin karşı tarafta bir rahatsızlık hâsıl etmemesi adına üslup doğru, sunuş tarzı da insanî olmalıdır. Böyle olursa sizin bir problemi çözmeye veya bir yanlışı düzeltmeye matuf teklif ve düşünceleriniz dikkate alınır ve hatta bir açılıma vesile olabilir.

Buna göre, eleştirmeden önce muhatabın genel durumunu göz önünde bulundurma ve ona göre bir üslup kullanma çok önemlidir. Eğer muhatabımız bizim söylediklerimizi sindiremeyecekse konuşmanın bir faydası yoktur. Çünkü böyle bir kişiye karşı söylenecek sözler onu tepkiye sevk edecek ve onda hakka karşı saygısızlık duygularını uyaracaktır.

Bazen tenkit ettiğimiz mevzudan ziyade kullandığımız üslup karşı tarafı hazımsızlığa sevk eder. Eğer biz, maksadımızı balyozla onun kafasına vuruyor gibi ifade edersek, söylediğimiz sözler bir yönüyle ona ruh travması yaşatır. Böyle bir kişi bizim sözlerimizin doğru olduğuna inansa bile söyleniş tarzından rahatsız olduğu için kabullenmek istemeyebilir. Hatta kendisinin haklı olduğunu ispat etmek veya bâtılı hak göstermek için kafasında türlü türlü felsefeler oluşturur. Dolayısıyla biz, onu şeytanî mülâhazaların vekili hâline getirmiş oluruz.

Eleştiri mevzuunun ve üslubun yanında bazen eleştiriyi kimin yaptığı da önem arz eder. Öyle ki bazı şeyleri biz söylediğimizde büyük bir tepkiyle karşılayan bir şahıs, aynı şeyleri bir başkasından duyduğunda iltifat gibi görebilir. Bu, biraz da eleştiren ve eleştirilen arasındaki münasebetle ilgilidir. İnsan, çok sevdiği kişilerin tenkitlerini bile takdir gibi görebilir. Bu açıdan hatalı gördüğümüz bazı davranışları ille de kendimiz söylemeye çalışmamalı, bu konuda inat etmemeli, bize göre sözünün daha tesirli olacağına inandığımız insanlara havale etmeliyiz. Asıl olan, hakikatin bazı sinelerce kabul edilmesi ve hakkın tutulup kaldırılması ise hak ve hakikatin kim tarafından dile getirildiğinin ne önemi var?

Usul adına dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir nokta da şudur: Eğer birinin hatalarını yüzüne söylediğimizde rahatsız olacaksa, onun da ders alabileceği bir ortamı kollayarak umuma konuşmayı düşünebiliriz. Zira pek çok defa Allah Resûlü’nün, gördüğü hataları dile getirme tarzı da bu şekilde olmuştur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), birinin bir yanlışı karşısında ashabını mescide toplamış ve umuma konuşmuştur. Böylece hatası olan kişi de incinmeden ve rencide olmadan yaptığı yanlışın farkına varıp ve onu düzeltme imkanı bulmuştur.

Özellikle enaniyetin çok ileri gittiği günümüz dünyasında eleştiri adına bu tür inceliklere dikkat etmek daha da önem kazanmıştır. Kutuplardaki aysbergler gibi enaniyete sahip olan insanlar eleştiri ve tenkide karşı oldukça tahammülsüz hâle gelmişlerdir. İşte böyle bir dönemde hak ve hakikatin saygısızlık görmemesini istiyorsak mutlaka bu konuda doğru ve etkili olduğuna inandığımız usul ve üslubu bulmaya çalışmalıyız.

   Eleştirileri Dikkate Alma ve Saygıyla Karşılama

Bütün bunların yanında elbette kendilerine eleştiri yöneltilen kimseler de insaflı olmalı ve hatta hatalarını gösteren kimselere teşekkür etmesini bilmelidirler. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, eğer birisi bizi koynumuzdaki akrebe karşı uyarmışsa, ona yapılacak muamele teşekkür etmek olmalıdır.

Farklı bir tabirle eğer evimizin bir yerinden duman çıkıyor, evin içini koku sarıyor ve birisi de kalkıp, “Acaba bu evde bir yangın mı var?” diyorsa, yapılması gereken davranış kalkıp odaların hepsini kontrol etme ve duruma göre tedbir almadır. Yoksa, “Sen ne şom ağızlı bir insansın! Ne diye bu tür şeyler konuşuyorsun!” diyerek onu susturmaya çalışmanın hiçbir kimseye faydası yoktur. Bilemiyoruz, gerçekten konuşan kişi felaket tellallığı yapıyor da olabilir. Fakat bunu anlamanın yolu, onun eleştirdiği meselenin bir kere daha gözden geçirilmesidir.

Önceki yıllarda bir misafirim gelmişti. Bilgili ve kültürlü bir insandı. Giderken umuma duyurmadan biraz eğilip, “Hocam, arkadaşlar biraz kitap okusalar.” demiş ve zımni olarak az kitap okunmasını eleştirmişti. Şimdi bunun karşısında yapılması gereken davranış, hakikaten bu konuda bir eksiğin bulunup bulunmadığına bakma ve eğer varsa bunu telafi etmeye çalışmadır. Yani insanlara faydalı kitapları okutma, hem dinlerini hem de içinde yaşadıkları dünyayı daha iyi tanımalarını sağlama, kitap okumayı daha sistemli hâle getirme, kitapların çok ciddi bir anlama cehdiyle okunmasını temin etme, ülfet ve ünsiyeti giderme adına müzakereli okuma gibi yeni okuma şekilleri geliştirme adına gerekli gayreti göstermedir.

Bazen yöneltilen tenkitler isabetli olmayabilir. Hatta bazen dile getirilen düşüncelerde önyargı ve garaz da bulunabilir. Fakat biz, eleştirilere müspet yaklaşmaz, onların hepsini kaldırır bir kenara atarsak, boşların yanında doluları da zayi etmiş oluruz. Böyle yapmak yerine gümüş ve altın paraların yanında bakırlara, demirlere ve hatta sahte olanlara da belli ölçüde saygıyla yaklaşmasını bilirsek, onlardan istifade etmenin de önünü açmış oluruz.

Öte yandan eğer biz, kendi düşüncelerimize saygı gösterilmesini ve değer verilmesini istiyorsak, başkalarının düşüncelerine gereken değeri vermeliyiz. Makulün makulce karşılanmasını arzuluyorsak, öncelikle başkalarının makul olmayan düşüncelerini bile makul karşılayabilmeli, daha doğrusu bu düşünceler içerisinde makul bir taraf araştırmalıyız. Bu konularda saygısızlık ve kabalığı bir kenara bırakmalı, tavır ve davranışlarımızın yumuşak ve sıcak olmasına dikkat etmeli ve bize aykırı gelen fikirlere bile sinemizi açabilmeliyiz.

Esasında yontulmamış ve rötuşlanmamış kaba düşüncelerin İslâm’da yeri yoktur. İslâm, bazı düşünceleri ele almış, evirmiş, çevirmiş, şekillendirmiş ve her gönle girebilecek kıvama getirmiştir. İşte bizim kullanmamız gereken metot da budur. Bu ölçüde geniş sineli olabilir, hakka saygı prensibini benimseyebilir ve farklı fikirlere karşı tahammüllü hâle gelebilirsek, bir kısım eleştiri ve tenkitlerin çatışma ve kavga vesilesi olmasının da önüne geçmiş oluruz.

Bir zamanlar arkadaşlara şunu tavsiye etmiştim: Hepiniz hata ve yanlışlarınızı size karşı rahatça söyleyebilecek birer kardeş edinin ve ona şöyle deyin: “Gerek din ve diyanet yaşantıma, gerek hizmetin işleyişiyle ilgili yaptıklarıma, gerekse insanî ilişkilerimdeki tavır ve davranışlarıma dair gördüğün her türlü yanlışlığı rahatlıkla bana söyleyebilirsin.” Zira sahabe efendilerimizin hayatlarına baktığımızda, onların aralarında böyle bir anlaşma olduğuna dair kesin bir bilgimiz olmasa bile onların, gördükleri hataları birbirlerine çok rahatlıkla söylediklerini görürüz ve bizim için onlar birer yıldız, karanlık gecelerimizde yollarımızı aydınlatan birer ışık kaynağıdır.

***

[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/152; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye s. 45; İbn Battal, Şerhu Sahihi’l-Buhârî 9/247.