Yazarın Arşivi

Bamteli: NUR VE KARANLIKLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Allah, iman edenlerin velîsi (dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları karanlıklardan nura çıkarır.”

“Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Her yana yeniden nurlar yağacak / Dere-tepe, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak!..” Işık gelip karanlığı boğacak…

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfre girenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tâğûttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.” (Bakara, 2/257)

İman etmek suretiyle Allah dostluğuna erenleri, Allah (celle celâluhu), kat kat, muzaaf, mük’ab karanlıklardan kurtarır; tutar ellerinden, onları ışığa çıkarır.

Âlem, meseleye nasıl bakarsa baksın, olup biten şeyler karşısında sadece kendi yüreğini yaksın; fakat O’nun dediği olur; O (celle celâluhu) ne murad buyurmuşsa, gelir kendi otağına kurulur. “Ben iyiliğin-güzelliğin bütün dünyaca duyulmasını istiyorum!” derse, öyle olur.

Şeytan da boş durmaz; değişik yerlerde kendi ocaklarını yakar, tüttürür. Yer yer ortalığı sadece onun tüttürdüğü ocakların sisi-dumanı sarar ve göz gözü görmez olur, yer yer. وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “O günler ki, onları biz insanlar arasında çevirip dururuz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazen ötekine).” (Âl-i Imrân, 3/140) Ama “zaman/dehr”, O’nun (celle celâluhu) tecellilerinden bir tecellidir ki, zamanın başka bir adı olan “Dehr”i, O, kendisine bir ad, bir unvan olarak alıyor. O; “Hüve” ile ifade edilen O (celle celâluhu), koca bir “O” ile ifade edilen O (celle celâluhu).

Evet, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Nankörlere gelince… وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ Esas, “küfre girenler”, kalblerindeki inanma duygusunu -bir yönüyle- boğup, öldürüp, kefene sarıp gömenler demektir. “Küfür”, setretmek demektir. “Kâfir”in lügat manası da, “örten, setreden” demektir. Onun için -bir yönüyle- toprağa tohumları saçıp üstünü örtene de Arap dilinde “kâfir” derler. Küfre düşen kimseye de kalbindeki o inanma duygusunu sarıp sarmalayıp mezara koyduğundan dolayı “kâfir” denmiştir.

Oysaki vicdanın şehadeti var: Cenâb-ı Hakk’ın, ruhlara أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine karşılık ruhlar, بَلٰى “Evet, Rabbimizsin.” (A’râf, 7/172) diyorlar. “Vicdan, yalan söylemez!” O ruhlar âleminde, misâk âleminde, “Evet!” diyorlar; tabiat “Evet!” diyor buna, “mâhiyet-i insaniye”, “Evet!” diyor; genel âhenk ve nizam “Evet!” diyor bu meseleye.

Fakat zamanla şeytan insanlara -Onlara içirdiği bir şeyle mi?!.- farklı şeyler söyletiyor. Hani şimdilerde bazıları, insanları, kendi arzularına göre konuşturmak için bir şeyler içiriyorlar. Sonra da önüne yazılı bir kâğıt koyuyorlar; cömertçe (!) davranıyor, kalemi koymayı da ihmal etmiyorlar. Sonra “Sen, bu kâğıdın altına imza at, bunları demiş gibi!” diyorlar. İçtiği o zehirli suyla fikren, ruhen zehirlenmiş, beyin aktivitelerini yitirmiş -bir yönüyle- nöronları itibarıyla felç olmuş o insan, kendisine ne telkin ederlerse, o sesi çıkarıyor. Bazılarının da -böyle- şeytana bir borazan, bir zurna, bir kaval olması ihtimali var; o üfleyince, ona göre ses çıkarırlar. O üfler herkese; kimisine sağdan gelir, sağa ait argümanları kullanır: Mesela, “Din” der, “İman” der, “Cennet” der, “Cemâlullah” der, “Rü’yetullah” der. Ama bunları söylerken -esasen- kendi itibarını yükseltmeye matuf söyler; el-âlem alkışlasın, takdir etsin ve sürüler halinde arkasından sürüklensin diye. Şeytanın, insana taarruz ettiği noktaların en tehlikelisi de “sağ tarafından gelmesi”dir; kutsal bir kısım argümanları kullanarak, insanın kutsala karşı saygı hissini istismar etmesidir.

   “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.”

Siz de saygı hissinizden dolayı şeytanın bu oyununa bazen yenik düşebilirsiniz. Zira siz, mü’min olarak, Allah’a inanan insanlar olarak, her zaman doğruluk ve doğrular peşinden koşarsınız. Dolayısıyla da -bir yönüyle- “adem-i itimâd” kapılarını kapatırsınız, arkasına da sürgüler sürersiniz. Oysa ki “Hüsnü zan, adem-i itimâd!..” esastır.

Evet, elektronik levhalardaki iki mısralık yazıyı hatırlayın: “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” Sizin hüsnüzanla bakışınız, onlar tarafından sizin kullanılmanıza yardımcı olur, sizi kullanmaya müsait hale getirir. Onlara bakışınız: Hüsnüzan. Fakat nereden bileceksiniz ki değişik bir ayak oyunu peşindeler, bir künde peşindeler, bir el-ense peşindeler?!. Bilemezsiniz; en azından meselenin çerçevesini tahmin edemezsiniz, görüp ettiğiniz şeyler itibarıyla. Bayramda yanınızda görüyorsunuz, İbn Selûl’ü; namazda en ön safta görüyorsunuz, İbn Selûl’ü. Dışarıya çıkarken en önde çıkıyor veya halk da koşuyor: “Şu nûr-efşân cemâli görelim biz! Şehrâhımın/şehrâhımızın cemâlini görmekle şereflenelim!..” Hani “Dokunmak, ibadettir!” diyorlar ya!.. Hani “Bütün evsâf-ı İlahî’yi hâiz!..” diyorlar ya!.. Ee canım böyle birisini insan, temâşa etmek istemez mi, ona dokunmak istemez mi, onu takdir etmek istemez mi, alkışlamak istemez mi?!. “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’ye teşriflerinde, sahabe-i kiram -bildiğiniz gibi- O’nu coşkuyla karşıladı. Bunları hadisteki sağlam kriterlerle ifade ettiğiniz zaman, elenecek bazı şeyler olabilir; fakat rivayetlere göre, طَلَعَ الْبَدْرُ عَلَيْنَا * مِنْ ثَنِيَّاتِ الْوَدَاعْ *** وَجَبَ الشُّكْرُ عَلَيْنَا * مَا دَعَا لِلَّهِ دَاعْ “Seniyye-i Veda’dan bir Ay doğdu. Her dua ve davette bulunan, dua ve davette bulunduğu müddetçe üzerimize şükür vâcib oldu.” sözlerini, o gün tef vuruyor gibi, dümbelek vuruyor gibi nağmeli olarak, koro halinde söyledi ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu böyle bir cûşîşle, herkesi heyecana getirebilecek bir tabloyla, bir tavırla karşıladılar.

Fakat bir şey diyeyim: Orada, İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun devesine -Devesine de kurban olayım; o da kurban olsun, onu öyle karşılayan da kurban olsun!..- yaklaşıp -kendine has bir işve ile- o yalancı gülmeleriyle, en fazla tebessümle, “Misafirimiz ol yâ Rasûlallah!” diyen İbn-i Selûl’dür. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek firâsetiyle ve fetânetiyle, gayr-ı metlûv vahiy ile, içine doğan vahiy ile, kimin ne olduğunu çoktan biliyordur. Belki Allah, önceden de bildirmiş olabilir; ona dair bir şey görmedim ama bunların hepsi ihtimal dâhilinde şeylerdir. Fakat şurası muhakkak; İnsanlığın İftihar Tablosu’na, oraya gelenler arasında en şirin görünmek için, yalancı tebessümleriyle, yüz takallüslerinde, gözünün irisinde, dudaklarının kıpırdanışında, el-ayak hareketlerinde en samimi bir insan tavrı sergileyen odur.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldanmaz. Aldanmayan, Allah’ın aldatmadığı, aldanmaz. Ama biz aldanırız. Çünkü her zaman bir yâr-ı sâdık ararız, bir sadâkat emaresi görünce de arkasına takılırız ve sonra da hiç bilmeden/bilemeden, farkına varmadan, onun yaktığı ateşte yakılırız. Ve şimdi her yerde o fitne ateşlerini yakıyor, sizleri yakmaya, kül etmeye çağırıyorlar.

   Diriliş kahramanlarının, kendi içinde bulundukları zamanı, toplumu, sosyal yapıları ve konjonktürü doğru okuyup iyi değerlendirerek, isabetli teşhis ve reçeteler ortaya koymaları çok önemlidir.

Ama varsın yaksınlar, kül etsinler; Nesîmî ifadesiyle, “Ger beni yandırsalar / Toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar / Settâr Senden dönmezem.” diyecek Hakk’a dilbeste olmuş gönüller, O’na yürekten bağlanmış gönüller. “Yâr, yüreğim yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var.” (Yunus Emre) diyecek, elin-âlemin gülmesini de ağlamasını da nazar-ı itibara almadan, o şehrâh-ı sâdık arkasından at koşturup duracaklardır. At koşturma değil, günümüzde en hızlı uçaklarla, İnsanlığın İftihar Tablosu’na yetişmeye çalışacaklardır. Amellerini katlayacaklardır; insanî duygularını, hümanist düşüncelerini katlayacaklar ve herkese bağırlarını açacaklardır.

Asıldığı zaman söylemişti Nesîmî bunu: “Bir cefâkeş âşıkam, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar, Senden dönmezem!..” mısraları ile başladığı sözlerine sonunda bunun ile noktayı koyuyordu; “Ger beni yandırsalar / Toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar / Settâr Senden dönmezem.” diyordu. Onu anlamayanlar, anlamamıştı. Ama o, deryanın dibinde sudan başka, mercan adalarında orada görüp-duyduğundan başka bir şey duymama ufkunu ihraz ettiğinden dolayı, kendisine “Sen nesin?” denince, “Ben, suyum yahu!” diyordu, “Ben bu mercanlardan birisiyim!” diyordu. Bu bir “ihsas” idi. Duyup ettiği şeylere rağmen, kalkıp orada “isneyniyet” mülahazasıyla, “Ben falanım; O da falan!..” filan deseydi, o andaki “ihsas”ları ve “ihtisas”ları (iç duyuşları) açısından bir tenakuz sergilemiş olurdu. Dolayısıyla, farkına varmadan öyle diyordu.

Bunu çok iyi anlayan, kendinden bir-iki asır sonra gelen, Evliyanın Şâhı… İnsanlığın İftihar Tablosu’nun neslinden…-“Ben Hasanîyim!” diyor fakat seyyid olarak bilinir; manzum eserinde, kasidesinde “Hasanîyim!” diyor, onlara “nakîb” denir.- Abdulkadir Geylânî hazretleri,  diyor ki: “Ben o dönemde olsaydım, ortaya atacağım düşüncelerle onu kurtarırdım! ‘Dediği sözlerin manası şuna geliyor!’ derdim.” Herhalde maktul Sühreverdî için de aynı şeyi düşünüyordu; herhalde Muhyiddin İbn Arabî için de aynı şeyi düşünüyordu. Herhalde çağın tercümanı olan zatın, kapı kapı dolaştırıldığı, sürgünden sürgüne gönderildiği, yirmi sekiz sene boyunca çekmediği ezâ, görmediği cefâ kalmadığı bir dönemde olsaydı -zannediyorum- onun için de aynı şeyi söyleyecekti: Siz, bu zatı anlamıyorsunuz! O, esasen bu çağda yeni bir insan düşüncesi/âbidesi ikame etme peşinden koşuyor; insanı yeniden inşâ etme peşinde koşuyor veya asıl unsurları değerlendirerek, her şeyi yerli yerine yerleştirmek suretiyle “Bak, sen busun işte!” deme peşinde koşuyor.

O Üstad’ın -Hazreti Bediüzzaman’ın- eserlerinde, o kadar beyandan beyana atıf var, o kadar oradan oraya haşiye ile atıf var, ondan ona o kadar şerh ile atıflar var ki, bakıyorsunuz bir yerde on yere birden göndermede bulunuyor. Onların hepsinde, bir çırpınış seziyorsunuz. Bu çırpınışın altında mahiyetinden uzaklaşmış insanın parçacıklarını -esasen- kalbini, ruhunu, hissini, vicdan mekanizmasını, ahsen-i takvîme mazhariyetini bir araya getirmek suretiyle insanın kendisini doğru okuması peşinde koşma vardı. İnsan, onu doğru okuduğu zaman o fihristte -o fihriste tam bakınca- kâinatı da doğru okuyacaktı ve diyecekti ki: “Vallahi de Allah var! Billahi de Allah var! Tallahi de Allah var! Allah var!..” Bunun peşinde koşuyordu.

Her büyük zat, tecdîd ruhu taşıyan ve tecdîd peşinde koşan her insan, yani “ba’s u ba’de’l-mevt” kahramanları… ve zılliyet planında olanlar… -İnşaallah, arkadaşlarımızı da o kategoride mütalaa etmede mahzur olmasa gerek; bu, mübalağa olmasa, bir aidiyet mülahazası olmasa gerek. İnşaallah öyledir. Fakir, öyle görüyor olabilir; hani bir aidiyet mülahazasına bağlı olması açısından da endişelerimi izhar etmem lazım burada.- Evet, her dönemde, “tecdîd” düşüncesine sahip bu farklı insanlar, kendi içinde bulundukları zamanı doğru okuyarak, sosyal yapıları doğru okuyarak, konjonktürü çok iyi değerlendirerek, yazdıkları/ortaya koydukları reçeteleri ona göre belirleyerek -bir yönüyle- zamanın dili/dalı haline gelmiş, tam zamanı aksettirici hale gelmişlerdir.

Günümüzün problemleri nedir? Bir inanma problemi.. insanın mahiyetinden uzaklaşması problemi.. değişik yerlerde çok farklı mülahazalara bağlı, korkunç bir radikalizm mülahazası… Dolayısıyla, yaşadığımız dönem itibarıyla ihtimam gösterilmesi gerekli olan husus ne ise şayet, restorasyon isteyen şey ne ise şayet, onun üzerinde yoğunlaşma, dağılmama, konsantrasyonu kaybetmeme lazımdır ki, faydalı/yararlı bir şey ortaya koyabilesiniz. İnsanlığın derdi/problemi, budur; çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak, çok önemlidir. Yoksa siz “reçete” diye sunduğunuz şeylerle işi azdırmış olursunuz. Kansere, metastaz yapma yollarını açmış olursunuz; neşteri vurursunuz, o kanser, metastaz yapar, her tarafa yayılır, üstesinden gelinmez bir hal alır.

   Allah’ın nurundan nasiplenememiş bir kimse için herhangi bir ışık söz konusu değildir; artık o iç içe karanlıklarla kuşatılmıştır da parmaklarının ucunu dahi göremeyecek haldedir.

Başa dönelim: اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Allah’a dost olmak ve o dostlukta zirve yapmak, iman etmekten, inanılacak şeylere inanmaktan, -esasen- O’na inanmaktan geçiyor. Dolayısıyla fâil olarak “Allahu” geliyor veya mübteda olarak “Allah” geliyor; Allah. وَلِيُّ الَّذِينَ Onun haberi. Allah, onların velîleri, dostlarıdır ki, O’nun, himayesine aldığı insanlara öyle deniyor. أَلاَ إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “İyi bilin ki, Allah’ın velîleri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu değildir ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.” (Yûnus, 10/62) ayetinde de اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا beyanında olduğu gibi veli/evliya deniyor. “Velî”, Kur’an-ı Kerim’de çok geçen bir kelimedir.

Baştan beri işaret ettiğimiz beyan, Bakara sûre-i celîlesinde, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Ayetü’l-Kürsî’nin de bulunduğu sayfa, bir sayfa sonra. “Allah, o kimselerin velîsidir ki…” Bir de “ism-i mevsûl” geliyor orada. Hani, evvela bir meselede bir düşündürme söz konusu. “Sıla” ile belli olacak bir şeyden bahsediliyor; dolayısıyla sizi bir düşünme ufkuna çağırıyor burada. Yani, niye اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ dedi? Bu “Ellezîne”den sonra gelecek “sıla” nedir? Hani az dilden, Nahiv’den anlayanlar, anlarlar: “Mevsûl” ve “Sıla” ne demektir? آمَنُوا “İman ettiler” diyor baştan. Yürekten iman ettiler; âfâkî-enfüsî tefekkür, tedebbür, teemmül neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın onların kalblerinde yaktığı nuru elde ettiler. اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا Bu ufku idrak eden insanlar… آمَنُوا diyor. Bu da fiil, fiil-i mazi ile diyor. Bir kere iman etmekle kalmazlar bunlar; çünkü fiil, teceddüde delalet eder. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler! İmanlarınızı yenileyin.” (Nisâ, 4/136)

Bu meseleyi çok iyi kavrayan sahabî, birbirleriyle karşılaştıklarında bazen, تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً “Gel hele şöyle, birkaç dakika iman edelim!” derlermiş. “Bir kere daha imanımızı yenileyelim, gözden geçirelim; bir kere daha pekiştirelim onu, bir kere daha restorasyona tabi tutalım.” demek gibi bir şey. Evvelki sohbetlerde geçmişti; Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurduğunu hatırlayın:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

Bakın, sonra karanlıktan nura çıkarma anlatılırken, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ buyurularak, iç içe karanlıklara dikkat çekiliyor, يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ deniyor. Demek ki insan -esasen- Allah ile olan irtibatını kaybettiği zaman, sadece bir ışığı kaybetmiyor, bütün ışıkları kaybediyor. Bir kere gündüzün ışığını kaybediyor, gecenin yıldızlarını kaybediyor; şafağın kâzibini de, sâdıkını da kaybediyor; mumu da kaybediyor. Dolayısıyla da iç içe zulümât…

Onun için Kur’an-ı Kerim, başka bir yerde şöyle buyuruyor: أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ “(O küfre düşenlerin hali) derin bir denizi kaplamış yoğun karanlıklara da benzer ki, dalga dalga üstüne ve en yukarıda da kapkara bulutlar. Birbiri üstüne kat kat karanlıklar. Bu karanlıklar içinde insan, elini dışarı uzatacak olsa neredeyse onu bile göremeyecek. Allah her kime nur nasip buyurmamışsa, onun için herhangi bir nur söz konusu olamaz ki!..” (Nur, 24/40) “Hatta elini/parmağını çıkarsa…” İnsana en yakın ama sadece yakın olması da değil.. kendi elinin yakın olmasının yanı sıra, insan zamanla, kullana kullana, refleksleriyle parmağını nereye koyacağını bilir. Şimdi, bir -esasen- insanın uzvu olması itibarıyla yakınlığı var. Bir diğer mesele de el, ayak gibi değil; çünkü sürekli kullanıldığından dolayı, göze-kulağa, dile-dudağa, vücudun değişik yerlerine ulaşır; bağışlayın, bir kaşıntı bile olduğu zaman, neresi kaşınıyorsa şayet, anında tespit eder, çok iyi bir kâşiftir; hemen gelir, orayı kaşır ve o kaşıntıyı giderir. Bu açıdan, ayet-i kerimede, “Elini çıkarsa, neredeyse elini görmez!” deniyor.

Zulümâtın “müzâaf” olması.. aynı zamanda “mük’ab” olması.. “mük’ab der mük’ab” olması.. Hazreti Üstad’ın da ifade ettiği gibi… Risalelerin birisinde, “Kendimi öyle gördüm ben!” diyor, orada “O karanlıklar içinde, iç içe karanlıklar içinde gördüm.” diyor; “Elhamdülillahi alâ nûr’il-iman” diyerek اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okuyup o vakıadan ayıldığını söylüyor.

   Ayette, Nur tekil, zulümât ise çoğul gelmiş; zira göklerin ve yerin yegâne münevviri Allah’ın nurundan mahrum kimseler çok farklı ve iç içe karanlıklara maruz kalırlar.

Ayette, يُخْرِجُهُمْ deniyor; Allah (celle celâluhu) onları çıkarır. Onlar, imanda o sebata ererler ise, “iman”, mazi olursa.. تَصْدِيقٌ بِالْقَلْبِ، إِقْرَارٌ بِاللِّسَانِ Kalb ile tasdik, dil ile ikrar; buna ilave olarak, وَإِذْعَانٌ بِالْفِكْرِ tefekkür ile iz’an halini alırsa; Eş’arî akidesine göre de أَرْكَانٌ بِاْلأَعْمَالِ tavır ve davranışlar ile onu ortaya koyma gerçekleşirse… Dolayısıyla, o kadar vesileye bağlı bulunan netice: يُخْرِجُهُمْ Muzârî kipi ile ifade ediliyor; “Allah, çıkarır; murad buyurur, çıkarır.” deniyor.

Fakat aynı zamanda başına bir “sin” koymak suretiyle, (سَيُخْرِجُهُمْ) “biraz sonra, müteakiben çıkarır”, yok. “Sevfe” koymak suretiyle (سَوْفَ يُخْرِجُهُمْ) “Biraz uzak gelecekte çıkarır.”; o da yok. Bir “sümme” ile (ثُمَّ يُخْرِجُهُمْ) “Daha uzak bir gelecekte çıkarır.” da yok. “Çıkarırım!” diyor. Fakat bir “fâ-i sebebiyye” veya “fâ-i tâkibiyye” koyarak, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا فَيُخْرِجُهُمْ “Hemen arkasından çıkarır”; öyle de değil. Ama “Çıkarır Allah.” Meselenin öyle ıtlak ile ifade edilmesi de şunu gösterir orada: Mesele, biraz içten inanmaya, o mevzuda teveccüh-i tâmma, konsantrasyona, imanı iz’an şeklinde ele almaya bağlıdır. Yürekten inanmışsanız, Allah (celle celâluhu), sizi o bunalım içinden, ne yapacağınızı bilemediğiniz o kat kat zulümâttan kurtarır.

Ayrıca, “zulümât” kelimesi çoğul gelmiş ve dilin hususiyeti öyle olduğundan, müennes olarak cem’ilenmiş. Evet, burada müennes gelmesine bakınca da, “zulümât” kelimesinde ayrı bir mana var. Bakın, ayrı bir espriden bahsediyorum size burada: Aynı zamanda, zulümât, zulümât doğurur; onun doğurganlığına da işaret ediliyor orada. Müennes/dişi bir kelime ile ifade etmesi, “karanlık, karanlık doğurur” manasını vurguluyor. Hani, Tıp dilinde “fasit daire” diye bir şey var; şimdi sadeleştirerek “kısır döngü” dediler. Bir kere insan, bir yanlış yola girdi mi, mesela bir kere yalan söyledi mi, o kapı açılmış olur, ikinci yalanı söyler; bir kere iftira etti mi, ikinci iftirayı yapar; bir kere inkâra doğru bir adım attı mı, bir adım daha atar, hafizanallah. Nurlarda buna da işaret var, hafizanallah. Aslında Kur’an’ın işareti: كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalblerini paslandırmıştır. (onun için âhireti inkâr ederler.)” (Mutaffifîn, 83/14) Bu ayetteki “sekte”de bile bir anlam var. Fakat, teker teker söylediğim her kelimenin inceliğine girmem de doğru değil; kafa karıştırmış oluyorum; bu benim Erzurumlu dağınıklığım!..

Evet, مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ deniyor; Allah, ışığa çıkarır onu; iç içe karanlıklardan. Burada da zulmetler çok.. şeytanın değişik zulmetler meydana getirmesi… Biraz evvel dedim: Sağdan gelip -böyle- olumsuz şeyleri, pozitif gibi göstermesi ve seni öyle çarpması.. soldan gelip, garîze-i beşeriye, cismaniye, hayvaniye, nefsaniye ve bedeniyeyi, bütün bunları gıcıklayarak, o taraftan seni vurması.. ileriye bakarak, senin gelecek ile alakanı kesmesi/koparması, kabri bir zindan, bir zulümât yuvası halinde göstermesi, cennete inandırmaması, Cehennem endişesini içine salmaması; oradan da gelir sana.. arkadan gelir; seni maziden koparır, “Ben, kökü mazide bir âtiyim. Ben, Âdem peygamberin evladıyım. Benim ceddim, Peygamber.” Sonra o peygamber nurânî silsilesi ile, zebercet silsilesi ile, insanlık, bugüne kadar ayakta kalmıştır, kalabilmişse kalmıştır; şeytan o bağı da koparmaya çalışır. Dolayısıyla zulümât çok ve doğurgan; sadece üç tane demeyin ona; bakarsınız, üçü üç ile çarparsınız, dokuz tane olur; dokuzu dokuz ile çarparsınız, seksen bir olur; Allah’ın belası, çoğaldıkça çoğalır, riyazî düşünürseniz burada. Fakat “nur”a gelince, o bir tanedir:

“Nûr”, Cenab-ı Hakk’ın ismidir. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Allah, göklerin ve yerin Nûru’dur.” (Nûr, 24/35) Fakat o ayette, müfessirin-i kiramın büyükleri, “Münevvir” kelimesini kullanmışlardır. “Efendim, burada Nûr’u isim olarak kullanıp, aynı zamanda onu tasarruf yapabilir bir kelimeye çevirmeli.” “Münevvir kelimesine çevirmeleri de çok anlamlıdır. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ Bu açıdan mana şöyle olur: “Allah, gökleri ve yeri her zaman nurlandırandır.” Işık kaynağı, O’dur. Allah her türlü temsilden yücedir ama misalle anlatacak olursak, hani, mum olabilir, günümüzde elektrik lambaları olabilir, projektörler olabilir; burada durup da Samanyolu’nun derinliklerinde bilmem hangi sistemin merkezinde, neyin ne olduğunu görebileceğimiz rasathaneler olabilir. O şekilde, öyle bir “tenvir edici” Allah (celle celâluhu). Burada ona da öyle bakabilirsiniz: يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Sizi her zaman, geleceğinizi nurlandıracak ufka ulaştırır; o ufka, Allah ufkuna ulaştırır.

   Allah’tan gayrı gönül verilip adeta mabud edinilen veya böyle bir neticeye götüren her şey tâğûttur; şovenizm ve radikalizm de günümüzün tâğûtları arasındadır.

Bu, pozitif şeylerin tam anlaşılması için, bazen zıtları ile ifade etmek uygun olur. اَلْأَشْيَاءُ تَنْكَشِفُ بِأَضْدَادِهَا fehvasınca, “Eşya, zıtları ile inkişaf eder.” Daha doğrusu “Eşya, zıtları ile daha iyi inkişaf eder, daha anlaşılır hale gelir.” Onun için ayette yine bir ism-i mevsûl geliyor: وَالَّذِينَ كَفَرُوا “Onlar ki küfretti, nankörlük yaptılar; vicdanlarındaki inanma hissini körelttiler.” Vicdan, yalan söylemez. Bir dönemde أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ’a karşı “Belâ” (بَلَى) demiş vicdan, yalan söylemez. Tekvinî emirler mecmuasına baktığı zaman, aynı zamanda enfüse baktığı zaman, insan anatomisini doğru okuduğu zaman, vicdan, diyeceğini diyecektir orada; yalan söylemez. Fakat onlar, vicdanlarındaki o sâdık dilin ağzına birer fermuar vurmak suretiyle, esasen, bir yönüyle onu gömüyorlar, kâfirlik yapıyorlar; tohumu toprağa gömüyor gibi. وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ Onların dostları da tâğûttur.

Bakın; bir, Allah’ın dost olması var; o Dost bir tane. O tek Dost’u bulmayınca, yalancı elli tane dostun arkasından aptalca koşmaktan kurtulamazsınız. Bütün yalancı dostlardan ve şeytanlardan sıyrılmanın yolu, Hakiki Biricik Dost’u bulmaya vabestedir. Yoksa bazen “Dünya!” der, o yalancı dostun arkasından koşarsınız; bazen “Şehevât-ı nefsâniye!” der, onun arkasından koşarsınız, kendinizi bohemlik çağlayanına salarsınız; bazen “para”nın arkasından koşarsınız; bazen “makam”ın arkasından koşarsınız; bazen “siyasî pâye”lerin arkasından koşarsınız. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ -Bunlar, ikizdir, tev’em; beraber doğmuş ama hangisi evvel doğmuş, onu bilemeyeceğim ben!- Bazen “alkışlanma”nın arkasından koşarsınız, hafizanallah. Bütün bu elli tane, elli bin tane kulluktan sıyrılmanın tek yolu vardır: Tek Bir Zât’a kul olmaktan geçer, o da.

Onun için birincisinde, اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا der; yani, “Allah, inanmış kimseler için tek velîdir, onların tek dostudur.” Diğerlerine gelince, وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ “Onların velileri…” Ve-li-le-ri… Bir sürü velîleri var onların, dost gibi görünen; dost gibi, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl gibi, Ka’bu’l-erzel gibi -“Ka’bu’l-eşref” malum, onu Fakîr değiştiriyor- ve onun arkadaşları gibi insanlar. أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ Onların velîleri, onlara velîlik yapanlar tâğûttur. “Tâğût”, taptıkları şeyler. Bunlar, “Lât, Menât, Uzzâ, İsaf, Nâile”; “Vedd, Yeğûs, Ya’ûk, Nesr” gibiler de Hazreti Nuh döneminden. Fakat her dönemde tapılan şeyler farklı farklı şeyler olabilir.

Hatta denebilir ki, günümüzde, şovenizm/kafatasçılık da ayrı bir puttur. Günümüzde hortlamaya yüz tutmuş. “Bir dönemde öldü, gitti!” falan diyorlar. Biz “tenâsuh”a inanmıyoruz, reenkarnasyona inanmıyoruz; fakat galiba bu mevzuda doğru; tam ölmüyor meret, bu defa ayrı bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir dönemde Lât, Menât, Uzzâ şeklinde çıkıyor; başka bir dönemde de saraylar, villalar, filolar şeklinde, makamlar, mansıplar, pâyeler şeklinde, paraya-zenginliğe doymama şeklinde zuhur ediyor. Aynen, bunların hepsi put; Lat’a, Menat’a tapmaktan farkı yoktur. Bunları da “maksudun bizzat” sayanlar, “evvelen ve bizzat” bunlara teveccüh edenler, “Bunlarsız olmaz!” diyenler, bunları “olmazsa olmaz” kabul edenler, hiç farkına varmadan, hâşâ ve kellâ, -Evet, nâm-ı Celîlini telaffuz ederek söylemeyi O’na karşı saygısızlık saydığımdan, sadece zamirle söyleyeyim.- “O (celle celâluhu) olmazsa da olur ama bunlar olmazsa olmaz!” derler.

Evet, tâğût… يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ “Onları Nur’dan her türlü karanlığa çıkarırlar.” Nankörlük yaptıklarından dolayı, Nur’u bilemediklerinden, o vicdanlarındaki meşaleyi göremediklerinden dolayı… إِلَى الظُّلُمَاتِ deniyor. Zulümât kelimesi -Hay senin boynun kopsun!- bakın yine müennes olarak geliyor burada, doğurgan; karanlık, karanlık içinde; karanlık, karanlık içinde; karanlık… Daha önceki ayeti hatırlayın:ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ “Birbiri üstüne kat kat karanlıklar.” (Nur, 24/40)

   Cennet de ebedîdir, Cehennem de ebedîdir.

Efendim, أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “İşte bunlar…” Yeni, bir kısım mealcilerin ifadesiyle, “Cehennemin yârânlarıdır.” “Cehennem ashabıdır” da diyebilirsiniz, “Cehennemin yakıtları” da diyebilirsiniz. Çünkü Kur’an-ı Kerim, buna benzer tabirlerin hemen hepsini kullanıyor. Bir yerde “yakıt”ı diyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلاَئِكَةٌ غِلاَظٌ شِدَادٌ لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Ey iman edenler! (Kendinizi ve onları Allah’ın hükümleri istikametinde eğiterek) hem kendinizi hem de ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan müthiş bir Ateş’ten koruyun. Onun başında hem görünüş hem karakter itibarıyla sert ve çetin melekler vardır; Allah onlara ne emrederse asla karşı gelmezler ve kendilerine her emredileni yerine getirirler.” (Tahrîm, 66/6) Onun yakıtı, hiç yanmıyor gibi görülen taşlar ve bir de -hafizanallah- dünyada gönlü ile O’na (celle celâluhu) bağlanamamış, O’nun için yanmamış/yakınmamış insanlar; bunlar, orada, o Cehennem’de yakıt olacaklar. حَفِظَنَا اللهُ وَإِيَّاكُمْ

Orada onunla -bir defa yanmakla- da kalmayacak, هُمْ فِيهَا “Onlar orada…” O “zamir-i fasl” da ayrı bir mana ifade ediyor: “İşte bak, dikkat et; onlar, orada, o Cehennem’de…” فِيهَا خَالِدُونَ diyor. O da müennes; böyle iç içe zulmetler, doğurgan zulmetler karşısında orada da iç içe böyle karanlıklar, birbirini tevlîd eden, peşi peşine gelen reaksiyonlar ile, yeni patlamalar ile, yeni lav dalgaları ile etrafı saracak şeyler. Birbirleriyle çok irtibatlı bunlar.

Bir de خَالِدُونَ Hafizanallah, bir de “Orada upuzun kalacaklardır.” diyor. “Hâlid” kelimesine, bazıları “uzun zaman kalma” manasını veriyorlar. Oysaki “hâlidûn” kelimesinin dışında Kur’an-ı Kerim’de on iki yerde de “ebed” kelimesi kullanılıyor; “ebed” kelimesi…

Cennet de ebedîdir, Cehennem de ebedîdir. Cenâb-ı Hak, sizi, arkadaşlarınızı, ızdırap içinde inleyen kardeşlerinizi, mazlumiyet, mağduriyet yaşayan, sürgün yaşayan, ihtifâ yaşayan, değişik tehlikelere rağmen, şartlara ve konjonktüre göre hâlâ kalbleri hizmet arzusuyla çarpıp duran kardeşlerinizle beraber hepinizi ebedî Cennet ile serfirâz kılsın; Rasûl-i Ekrem’e komşu eylesin, Firdevs ile sevindirsin, Cehennem’den de fersah fersah uzak kılsın!.. Vesselam.

Kırık Testi: MUHÂCİRİN DUASI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Dua Mecmuası’nda da yer aldığı üzere Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edeceği bir beldeyi gördüğü zaman, “Allah’ım, bizi bu belde halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir.” diyerek dua ediyor. Dünyanın dört bir tarafına açılan hizmet sevdalıları için Efendimiz’in fem-i güherinden sâdır olmuş bu dua neler ifade eder? Lütfeder misiniz?

   Cevap: Malum olduğu üzere dua ile alâkalı yapılan taksimattan biri de onun fiilî ve kavlî olarak ikiye ayrılmasıdır. Üstad Bediüzzaman hazretlerinin verdiği örnekle anlatacak olursak, bir çiftçinin toprağı işlemesi fiilî bir duadır ki, bununla hazine-i rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalmış olur. Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir atiyyesi olmadıkça, toprağa tohum atmadan o tarladan bir ürün almanın mümkün olmadığı açıktır. Dolayısıyla esbap adına ne gerekiyorsa mutlaka ortaya konulmalıdır. Fiilî duaya riayet etmek sebepler dünyası içinde yaşayan biz insanoğlu için kaçınılmazdır. Dolayısıyla fiilî dua esbabı nazar-ı itibara almak ve o sebeplerin gerektirdiği şekilde davranmakla olur.

Ayrıca Cenâb-ı Allah sebepleri izzet ve azametine perde yapmıştır. Bizim de o perdeye saygılı olmamız iktiza eder. Onları görmezlikten gelmek bu açıdan Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Diğer bir açıdan da, esbaba riayet etmeme bizi, insan iradesini reddeden Cebrîlik düşüncesi içine sürükler ki, bu da akîde ve inanç açısından çok tehlikelidir. Evet, irade ve şuur sahibi insanoğluna düşen, sebepleri görmek ve onlarla uyum içinde yaşamaya çalışmaktır.

Bir bütün olarak ekosisteme bakıldığında apaçık bir nizam ve intizam görülmektedir. Demek ki, her varlık Allah’ın meşîet ve iradesiyle o sisteme uymaktadır. Bununla beraber ekosistemin irade ve şuur sahibi müstesna bir parçası olan insanoğlu, zaman zaman bilgisizce davranıp Hakk’ın muradına muhalif işlerin içine girebilmekte ve böylece o mükemmel sisteme zarar verebilmektedir. Tabiî, kendisi de o sistemin bir parçası olduğundan dolayı zarar eninde-sonunda dönüp insan hayatını negatif şekilde etkiler hâle gelmektedir.

Kavlî duaya gelince o da, toprağı işledikten sonra, ürün alabilme dileğiyle elleri açıp Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak gibidir. Bu mânâda dua sebepler üstü, Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccühün unvanıdır. Zira, O Kudreti Sonsuz, sebeplere bağlı olarak verebileceği gibi, dilerse hârikulâdeden hususî bir atiyye olarak sebeplere bağlı olmadan da lütufta bulunabilir. Ne var ki, ne Peygamberimiz ne de diğer enbiya-i izam (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) plan ve projelerini bu kabîl hârikulâdeliklere bina etmemişlerdir.

   Sevginin Aksettiği Mücellâ Ayna

Sizin sorduğunuz soruda da Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm’ın böyle kavlî bir duası yer almaktadır. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir beldeyi teşrif buyurduğu esnada;

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حَيَاهَا وَأَعِذْنَا مِنْ وَبَاهَا وَحَبِّبْنَا إِلَى أَهْلِهَا وَحَبِّبْ صَالِحِي أَهْلِهَا إِلَيْنَا اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِيهَا 

“Allah’ım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Bizi bu beldenin halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir. Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.” şeklinde dua ediyordu.

Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) insanların gönüllerini kazanabilmek, oralara sevgi tohumları ekebilmek için hem gerekli sebeplere müracaat etmiş, meselâ onlarla hep diyalog hâlinde bulunmuş, münasebetlerin kesilme noktasına gelmemesi için perdeyi yırtmamış, hem de kavlî dualarıyla, muhataplarının gönüllerinde sevgi yaratması için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmıştır. Allah da o en sevdiği kulunu hiçbir zaman huzurundan boş çevirmemiş, hususî atiyyeleriyle sevindirmiş, göklerde ve yerde O’nun için sevgi vaz’etmiştir. Hatta bir mânâda sevgi, varlığın çehresine Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) aynasından yansımıştır.

Evet, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakıldığında, fem-i güher-i nebevîden dökülen bu duanın dergâh-ı ilâhîde kabul edildiğine şahit olursunuz. Meselâ, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduklarında Medine halkı, O Habîb-i Kibriya’yı çok sevmiştir. İçten içe bütün bütün dejenere olmuş bir kısım münafıklar ve İslâm düşmanlığıyla gözü dönmüş bazı kâfirler istisna edilecek olursa, Medine’de Rasûlullah’a gösterilen sevginin büyüklüğü ortadadır. Evs ve Hazreç kabileleri de dâhil olmak üzere Medine halkı Efendimiz’in orayı teşriflerinden çok kısa bir zaman sonra O’nun etrafında âdeta pervane gibi dönmeye başlamışlardır. Aslında O Nebiler Serveri her nereye şeref-kudüm buyurmuşsa orada hüsnükabul görmüştür. Aynı şekilde Efendimiz de Medine’yi çok sevmiştir.

Konuya, ümmetine emanet etmiş olduğu nurlu mesaj perspektifinden bakılacak olursa, Altın Çağ’dan bugüne hüsnükabul görmeye devam ettiği apaçık ortadadır. Evet, siz de kalblerinizde İnsanlığın İftihar Tablosu’nun o müstesna yerine baktığınızda, O’nun, tarihte başka hiç kimseye nasip olmayan nasıl emsalsiz bir sevgi çağlayanına mazhar olduğunu anlarsınız. İçinizdeki O’nu her şeye tercih etme mülâhazası, sizdeki O’na karşı alâkanın en büyük emaresidir. Siz böyle olursanız, O da öbür âlemde, ruhunun ufkunda size karşı ciddi bir sevgi ve alâka duyar. Zaten O’nun gönlünde size karşı sevgi yoksa, sizde de O’na karşı sevgi olmaz/olamaz. Zira sevginin bir mânâda kaynağı O’dur. Allah’tan gelen sevgi O mücellâ aynaya akseder ve sonra ümmetine tevzi edilir, dağıtılır. Dolayısıyla sevginiz ölçüsünde O’nun nezdinde seviliyor olduğunuz mülâhaza, ümit ve recâsını taşıyabilirsiniz.

Kâinatın İftihar Tablosu şereflendirdiği beldelerde böyle hüsnükabul gördüğü gibi, O’nun has temsilcileri de, derecesine göre gittikleri yerlerde hep sevgi, saygı ve kabul görmüşlerdir. Meselâ irşad niyetiyle Yemen’e giden Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) etrafında çok kısa bir zaman diliminde binlerce insan toplanarak halkalar oluşturmuşlardır. Onlar Hazreti Ali’yi sevmiş, Hazreti Ali de onları sevmiştir. Zaten Hazreti Ali (radıyallâhu anh) sadece harp meydanlarının kahramanı değil, aynı zamanda mânâ âleminin de bir sultanıdır. Böyle zülcenaheyn olması yönüyle de o, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehiyyât ve etemmütteslimât) en hakiki vârislerinden birisidir. Ona duyulan sevginin neticesindedir ki, Ebû Musa el-Eş’arî ve Abdullah ibn Cerîr el-Becelî gibi (radıyallâhu anhüm ecmaîn) çok kıymetli Müslümanlar samimi olarak İslâm’a bağlanmışlardır.

   Sevgiyle Gidilen Yerlerde Kalıcı Olunabilir

Diyalog adına, inancınızdan kaynaklanan güzellikleri gittiğiniz yerlerdeki insanların sinelerine boşaltma hesabına hadis-i şerifte zikredilen sevginin ne kadar ehemmiyetli olduğu âşikardır. İslâm tarihine bakıldığında Müslümanların, gönülleri kazanmak niyetiyle gittikleri yerlerde kalıcı olabildiklerini görürüz. Meselâ, Asya, Balkanlar, Küçük Asya dediğimiz Anadolu, Afrika’nın bazı yerleri hep böyledir. Müslümanlar gittikleri bu beldelerin ahalisini sevmiş, onlar da Müslümanlara karşı hep muhabbetle yaklaşmış ve zamanla İslâm’ın güzellikleri içerisinde eriyip gitmişlerdir. Yine bunu da Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) genel tavrının bir neticesi olarak görmek gerekir. Yani siyeri, felsefesiyle iyi anlayan sonraki Müslümanlar gerçek fethin ancak gönüllerin fethiyle olabileceğini kavramış ve hareketlerini bu mülâhaza üzerine bina etmişlerdir.

Bugün de arkadaşlarımız, tarihte eşine ender rastlanacak bir şekilde dünyanın birbirinden çok farklı beldelerine hicret etmekte, gidiş maksatlarına muvafık olarak da o beldelerde pek çok kesimden değişik insanlarla muhatap olmaktadırlar. Yukarıda da arz edilmeye çalışıldığı gibi önce fiilî duayı yerine getirmek gerekecektir. Bu da o yörelerdeki farklı kültür ortamlarını, değişik hissiyatları hesaba katarak hazırlıklı gitmek suretiyle olur. Nelere, ne kadar değer atfettiklerini bilmeden ve –en azından başlangıçta– ona göre bir duruş sergilemeden o beldelerin halkıyla diyalog kurmanız imkânsız sayılır. Gerçi umumi mânâda insana insan olmasından dolayı gösterilmesi gereken saygıyı ortaya koyduğunuzda hemen her yerde gönüllerden vize alabilir, hemen her yere adım atabilirsiniz. Ne var ki, adım attığınız yerde kalıcı olmayı istiyorsanız, o insanları iyi tanımak ve ona göre iyi bir duruş sergilemek mecburiyetindesiniz.

Zâhirî esbap açısından yapılması gerekli olan da budur. Bununla beraber, bizim doğru hareket etmek, yanlış yapmamak, gittiğimiz beldenin halkını sevmek ve onlar tarafından sevilmek için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmamız da bu hususta duanın kavlî olanıdır. Biz de Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptıkları duayı tekrarlar ve “Allah’ım, o belde halkının salihlerini bize, bizi de onlara sevdir.” deriz.

   Allah’ım! Hakkımızda “Vüdd” Vaz’ et!..

Bununla beraber her gün belki defalarca,

اَللّٰهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللّٰهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَاشْرَحْ صُدُورَنَا وَصُدُورَ عِبَادِكَ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ إِلىَ الْإِيمَانِ وَالْإِسْلَامِ وَالْإِحْسَانِ وَالْقُرْآنِ وَإِلَى خِدْمَةِ الْإِيمَانِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ 

“Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et!” diye dua ederiz.

Bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da salih kullarına vermiş olduğu bir müjdedir: “İman edip salih ameller işleyenler için Rahman, sevgi ve hüsnükabul vaz’ eder.” (Meryem, 19/96). Yani onları başkalarına da sevdirir ve kabul ettirir; hem kendi indinde, hem de mahluklar nezdinde onları sevimli kılar. Bu sevgi ve hüsnükabul Cenâb-ı Hakk’ın Vedûd isminin bir tecellisi olmaktadır.

Hatırlanacağı üzere bir hadis-i şerifte de, “Allah bir kulunu sevince Cebrail’e, ‘Ben falan kulumu sevdim, sen de sev!’ ferman buyurur. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) da onu sever ve diğer meleklere, ‘Allah, falan kulunu sevmiştir, siz de seviniz!’ diye nida eder. Göklerdekiler sevince yeryüzünde o kul için bir vüdd/sevgi vaz’edilmiş olur.” (Buhârî, bedü’l-halk 6; edeb 41)

Hakkında hüsnükabul vaz’ edilen, bir şahıs olabileceği gibi, şahıslar ya da bir heyet, bir topluluk da olabilir. Tabiî bu, ayette de ifade edildiği üzere salih amel işlemeye, salaha kilitlenmeye ve Allah’ın rızasından başka bir şey gözetmemeye bağlıdır. Bu ufkun kahramanları için Hakk’ın vaadi tahakkuk eder ve haklarında sevgi vaz’ edilir. Bir kere de vaz’ edildi mi, Allah’ın izniyle onlara açılmadık hiçbir kapı kalmaz. –Yeter ki, ahde vefada bir kusur gösterilmesin– Bu perspektiften hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’deki arkadaşlarınızın baştan bu yana dünyanın değişik yerlerine gittiklerinde karşılaştıkları hüsnükabul ve sevgi de bu hakikatin apaçık bir delili sayılır.

 

AĞIR BASKI VE ZULÜM, HİZMET GÖNÜLLÜLERİNİ ŞİDDETE SEVKEDER Mİ?

Herkul | | HERKUL NAGME

“Kötülük yapanları, kalben ölmüş insanları, nefis ve enâniyet cihetiyle hortlamış insanları, Allah’ım, insanlık ufkuna hidayet eyle! Gönüllerine lüyûnet lütfeyle. وَإِلاَّ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım kalblerini yumuşat; iman, İslâm, ihsan, sadâkat, istikamet ve muhabbete karşı, hizmetimize, hareketimize, cemaatimize, müesseselerimize karşı kalblerini yumuşat! Şayet muradın bu değilse, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” diyoruz. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz! Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” Gücümüz yetmiyor, ne diyelim?!. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ

Gücümüz olsa bile, “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” diyoruz. Silahla, hoyratlıkla üzerimize gelenlere, yumruğumuzla bile mukabele etmiyoruz. Yüz ekşitmekle bile mukabelede bulunmuyoruz, sert bir kelimeyle bile mukabelede bulunmuyoruz; çünkü bunları, insanî karakterimize aykırı buluyoruz.

El-âlem yapmış bunu fakat biz yapmayacağız; ahd ü peymânımız var, yapmayacağız!.. Ezseler bile, onlar gibi davranmayacağız! Öldürseler dahi onlar gibi davranmayacağız!.. Onlar gibi davranmaktansa, on defa ölmeyi tercih edeceğiz, yirmi defa ölmeyi tercih edeceğiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah’a güvenmenin ve Allah yolunda olmanın gereği budur. Katlanacağız bunlara. Nöronlarımızı kontrol altına alacağız, şeytanın nüfuz etme deliklerini kapayacağız; meleklere nüfuz etme pencereleri, kale kapıları açacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Cenâb-ı Hak’tan gelen o şeyleri hep hoşnutlukla karşılayacağız.”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinin tamamı “NE GÜZEL YOL, NE İYİ ARKADAŞLAR!..” başlığıyla şu linktedir: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-ne-guzel-yol-ne-iyi-arkadaslar/

Bamteli: NE GÜZEL YOL, NE İYİ ARKADAŞLAR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Öbür tarafta Sırât’ı rahatlıkla geçebilmek, burada sırât-ı müstakîm üzere yaşamaya bağlıdır!..

Ötede, Sırât’ı rahat geçecek olanlar, burada sırât-ı müstakîm üzere yaşayan insanlardır! Sırat-ı müstakîm, yani “doğru yol” üzere yaşamak lazım. Kur’an-ı Kerim, bu yolun yolcularını şöyle anlatıyor: وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler, işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar kıldığı nebîler, sıddîklar, şehitler, sâlih kişilerle beraber olacaklardır. Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisâ, 4/69) اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ beyanının tefsirinde -yukarıdaki ayete de işaret edilerek- hep bu söyleniyor; hemen hemen tefsirlerde ittifak halinde denebilir.

“Sırât-ı Müstakîm” nedir? Dosdoğru, eğrisi-büğrüsü olmayan şehrâh.. herkesin çok rahatlıkla gözlerini kapayıp yürüyeceği kadar rahat yol.. tepesi, tümseği olmayan yol. O, sırât-ı müstakîm. İfrat ve tefrite düşmeden yürüme, Allah’ın (celle celâluhu) emrettiği gibi yürüme ve Nebî’nin arkasında inhiraf yaşamadan yürüme: Sırât-ı Müstakîm.

O yol, kimin yolu? فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ Allah’ın in’âmına mazhar olanların… أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ diyor. Nimetsizlikten, nimet haline Allah’ın i’lâ buyurduğu insanlar; sağanak sağanak nimetlerini onların başlarından yağdırdığı insanlar. Bakın, bu beraat-i istihlal bir merak uyardı: “Allah Allah, kim bunlar?” أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ Allah’ın, in’âmât-ı sübhâniyesini -insanların utûfet-i şahânesini, lütf-u şahânesini değil, Kendi utûfetini- sağanak sağanak başlarından yağdırdığı insanlar.. o sırât-ı müstakîm erbabı.. burada o yolu öyle düzgün götürenler.

Kim bunlar? فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ O in’âm-ı İlahîye mazhar olanların bir kısmını “Nebîler” teşkil ediyor. Âyet-i kerimede geçen “min” (مِنْ) harf-i cerri, (“onlardan bir kısmı” manasına gelen) “teb’îz” için değil, (“onlar şu kimselerdir” manasına gelen) “beyan” içindir. Nebîlerin bütünü kastedilmektedir. Onun (Allah’ın nimetlerine mazhar olanların) bir kısmını nebîler teşkil ediyor, demektir.

Fakat nebîlerde kıskançlık ve hased yoktur. “Bu yolda sadece biz yürürüz, siz yürüyemezsiniz!” filan değil; arkalarında yürüyenlere de yollar açık, bilmem nereye kadar. Onun için, مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ Peygamberler topluluğu zikredildikten sonra, arkadan “sıddîkîn” geliyor; Allah’a karşı sürekli sadâkat içinde bulunanlar…

   Nübüvvetten sonraki en büyük mertebe sıddîkıyet, o makamın en âbide şahsiyeti de Hazreti Ebû Bekir’dir; bununla beraber, Allah her dönemde nebîlere ve peygamber vârislerine sıddîklar lütfetmiştir.

Onlardan bazıları, peygamberleri adım adım izliyorsa, diğerleri de her dönemde yaşayan sıddîkları öyle takip ediyorlardır. Her halde, Hazreti Âdem’in yanında da öyle bir sıddîk vardı; mesela, kardeşine “Ben sana elimi uzatmam!” diyen Hâbil de herhalde öyle birisi idi. Hazreti Nuh’un gemisine binenler arasında, öyle bir sıddîk vardı. Hazreti İbrahim’in yanında, Hazreti Lût vardı, amca çocuğu; Sodom-Gomore’ye gönderildi, Allah onu da peygamberlik ile serfirâz kıldı.

Sıddîk… Hazreti Musa’nın yanında, Mü’min-i Âl-i Firavun vardı. O, Firavun ordularının başkomutanı, Âsiye validemizin de ağabeyi idi. Hazreti Musa’ya bir kötülük yapılacak diye o güne kadar imanını -Kur’an diyor- ketmetmiş, sağlam saklamış. Halk arasında âdetâ halvet yaşamış; fakat kalbi hep Allah için çarpmış ve hep Hazreti Musa’nın yanında bulunmuş. Onların tuğyan ve dalaleti karşısında da en son sözü şöyle olmuş: فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ إِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Bugün size söylediklerimi çok geçmeden hatırlayacak (ve bana hak vereceksiniz). Ben ise, tam bir teslimiyet içinde işimi Allah’a bırakıyorum. Allah, elbette kullarını çok iyi görmektedir.” (Mü’min, 40/44) Hani, onun için bir âkıbet görünür gibi oluyor. Ne var ki, orada, rivayet muhtelif. Bazı zayıf rivayetlere göre, ona bir şey yaptılar. Kuvvetli rivayetlere göre ise, ona bir şey yapmıyorlar; seyyidinâ Hazreti Musa, Beni İsrail’i yanına alıp da Mısır’dan ayrıldıktan sonra, Mısır’ın kaderine o hâkim oluyor.

Diş sıkıp sabredenler… مَنْ صَبَرَ ظَفِرَ Sabreden insan… Doğru, bu ifadede, biri hariç, bütün harekeler fetha; hepsi fetha, fetha, fetha: Fütuhât. Ondan sonra karşı tarafın belini kırar: Kesre. Aynı zamanda, kendi zaferini ortaya koyar, yine sonunda “ra” harfinde fetha.

Hazreti Îsâ’nın yanında da var öyle sıddîklar… فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللهِ آمَنَّا بِاللهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “Ne zaman ki Hazreti Îsâ onların inkârlarında ısrar ettiklerini hissetti, ‘Allah’a giden yolda bana yardım edecek kim var?’ dedi. Havârîler: ‘Allah yolunda yardımcılar biziz. Biz Allah’a iman ettik. Ey Îsâ, bizim Müslüman olup Allah’a itaat ettiğimize sen de şâhid ol!’ dediler.” (Âl-i Imrân, 3/52) Böyle diyorlar, göğüslerini geriyorlar, o Sultân-ı Zîşân’a (aleyhisselam) kanat açıyorlar; kanatlarını geriyor, koruyor, sıyânet altına alıyorlar O’nu. O’nun nezdindeki sâdıklar da, onlar idi.

Evet, مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ İkisi de çoğul. Yine kıskançlık yok; مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ Onlardan sonra da şehitler geliyor. مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim, Allah adının/dininin en yüce olması için mukâtele ederse, o Allah yolunda demektir.” Kılıcın kınından çıkıp meselelerin -biraz- kılıç ile, mızrak ile, ok ile, yay ile halledildiği dönemde, o mevzuda göğsünü gererek güle güle ölüme yürüyen insanlar… Hani bir İbn Cahş heyecanıyla bir sahabî heyecanını değerlendirebilirsiniz. Uhud’da bir kayanın dibine sinmiş. Arkadaşlarından bir tanesi yanına sokulduğunda, “Allah’ım! Bir kılıç darbesiyle bir kolumu koparsınlar, öbür kılıç darbesiyle de öbür kolumu. Bir kılıç darbesi ile bacağımı kessinler; öbür bacağıma da bir kılıç darbesi indirsinler. Sonunda, boynumu koparsınlar. Nezd-i Ulûhiyetine geldiğim zaman, ‘Abdullah, sana ne oldu?’ diyesin. Ben de ‘Senin yolunda, Allah’ım!..’ diyeyim!” diyor. Ölesiye savaşıyor orada; göğsünü geriyor, Allah Rasûlü’nün önünde. Ve dilediği/istediği o şeyler, başına geliyor. Mus’ab İbn Umeyr ile beraber, âdetâ melekler hızında, Allah’a yükseliyor.

Şehit… وَالشُّهَدَاءِ deniyor. مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ Nâm-ı Celîl-i İlahî şehbal açsın ve nâm-ı celîl-i Muhammedî dört bir yanda câmi minarelerinde asılan mahyalar gibi, hep pırıl pırıl parıldasın diye mücâhede eden.. ve dünyanın dört bir yanına şedd-i rihâl için çantasını eline alıp ama ihtiyârî ama cebrî göç eden, dört bir yana tohumlar gibi saçılan, saçılıp toprakta çürüyen, çürüyüp başaklara yürüyen insanlar: الشُّهَدَاءِ

   Maddî kılıcın kınına girdiği günümüzde selâm ruhu bizim tek sermayemiz, Kur’an’ın elmas düsturları sağlam vesilelerimiz ve temsîl de en tesirli dilimizdir.

Günümüzde maddî kılıç kınına girdiğinden dolayı, Kur’an’ın elmas düsturları ile, o elmas düsturların hâle intikali ile, tabiatın bir derinliği haline gelmesi ile, hâl ve temsil diliyle doğru Müslümanlığı anlatmak esastır. İnsanlar, sazınıza, sözünüze, neyinize, nayınıza (sazınıza) bakarak değil, sizi gözleriyle temâşa ederek, tavırlarınızda sizi okuyarak Müslümanlığı tanımalılar. Ama bir sene, iki sene, üç sene, dört sene, beş sene… Çizgi aynı, hiç değişmiyor. Kalb, aynı ritimde hep, yetmişin üzerine geçmiyor; gayet ritmik, aritmi yok o kalbde. Nabzı tutuyorlar, aynen; her şey sağlam. Öyle bir inandırıcı tavır sergiliyorlar ki!.. İşte, o hal diliyle, temsil diliyle anlatmaktır. Allah, öyle anlatmada sâbit-kadem eylesin!..

“Tenzîl dili”ne, tebliğine mukabil, Allah Rasûlü’nün gürül gürül ayrı bir ikinci dili vardı; o da “temsil” dili. Hayat-ı seniyyelerinde kendine “Emîn” dedirtmişti, “Sâdık” dedirtmişti. Peygamberlerin sıfatları “sıdk”, “emanet”, “tebliğ”, “ismet”, “fetânet” diyebilirsiniz. Bir de “ayıplardan münezzehiyet/müberreiyet”; arkasında olan insanların tiksinti duymayacakları şekilde kıvamında insan olmaları; edalarıyla, endamlarıyla, görkemleriyle hep imrendiren tipler. Evet, bu da şimdiye kadar kabul edilen şeylerin dışında altıncı bir sıfat oluyor onlar için.

Sıdk ve sadâkat içinde, Allah Rasûlü, kendisine yüklenen o büyük, o ağır, o dağları paramparça edebilecek sorumluluğu her şeye katlanarak mübarek omuzlarında taşıdı. Omuzuna değil, O’nun ayaklarının altına kurban olayım!.. Kuddûsî’nin dediği gibi, “Ol Medine izi-tozu bu Kuddûsî’nin yüzüne tûtiyâdır.” Ayağını bastığı yerleri, İmam Mâlik gibi… Ayakkabısız gezerek, “Buraya belki basmıştır! Ama ben ayakkabı ile oraya basamam!” Medine’de, “Buraya basmıştır belki, buraya basmıştır!..” diyor. “Ol Medine izi-tozu, bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır!”

Evet, Allah Rasûlü’nün temsili öyle müessir olmuştu ki, “Emîn” diyorlardı, “Sâdık” diyorlardı, “Vazifesini bihakkın yapıyor!” diyorlardı. Aynı zamanda, “Mâsum” idi; o gayr-ı meşru hiçbir şey karşısında eğilmemişti, Allah’ın izni-inâyetiyle; onlar da itiraf ediyorlardı bunu. Fakat hazımsızlıkları, başka şeyden dolayı idi: Onlar, öyle bir pâyeyi başkasına, mesela Velid İbn Muğîre’ye ve Tâif’teki Urve İbn Mes’ûd es-Sakafî’ye yakıştırıyor; “Nübüvvet olacaksa, bunlara gelmeli!” diyorlardı. Urve, Haccâc-ı Zâlim’in dedesi. Oğlu, Müslüman oluyor da, o olmuyor; Haccâc’ın babası, Müslüman. Kur’an-ı Kerim, ifade ediyor: وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ “Ve şunu da söylediler: Bu Kur’ân, şu iki şehirden önde gelen büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhrûf, 43/31) Yani, siz belirleyeceksiniz Allah’ın takdirini?!. Hâşâ ve kella; O’ndan iyi bileceksiniz?!.

Maddî kılıç, kınına girdiğine göre, bundan sonra insanlar, anlatacakları şeyleri, hâl dili ile anlatacaklar. Millet, kulak kesilecek, onları “hal”leri ile dinleyecek; kulak kesilecek, onları “temsil”leri ile dinleyecek, onları “yaşayış tarzları” ile dinleyecek, onları “yürüdükleri yol” itibarıyla dinleyecek, onları haram-helal mülahazalarıyla dinleyecek. İslamiyet, “haram-helal” mülahazasını bilmeye bağlıdır. O mevzuda ne kadar hassaslar?!.

Sizin kardeşleriniz.. dünyanın değişik yerlerine sizden evvel açılanlar.. onlardan evvel açılanlar.. yirmi beş, otuz sene evvel açılanlar… Gittikleri yerlerde dikili bir taşları olmadı. Bunu görenler -bağışlayın- aptal değil; diyorlar ki: “Allah Allah! Bu insanların dünya adına bir beklentileri olsaydı, burada bir şey yaparlardı; bir makam kaparlardı, bir mansıp peşinde koşar dururlardı. ‘Üç beş kuruş bir şey elde edelim, dünya adına birkaç yere, birkaç tane taş dikelim!’ derlerdi. Hiç birini yapmadılar. Ya bu insanlar çok aptal!.. Fakat yaptıkları şeye bakınca, çok akıllılar. Zira yabancı bir ülkede eğitim faaliyetleri adına açtıkları okullar sürekli birinci oluyor. Talebeler, dünya birinciliğine seçiliyor. Aynı zamanda dünya olimpiyatlarında birbirleriyle sarmaş-dolaş oluyorlar ki, Hümanistler o meselenin rüyasını bile görmemişlerdir; ütopyacılar öyle bir meselenin rüyasını bile görmemişlerdir. Allah Allah! Bu adamlar, deli ise, deli bunu yapamaz! Bu adamlar, akıllı ise, dünya namına hiçbir şey arkasında koşmuyorlar. Demek ki bunlar, birer vefâ âbidesi, sadakat âbidesi, emanet âbidesi, ismet âbidesi, îsâr kahramanı… Yaşatmak için, dünyanın dört bir yanına açılıyorlar. Yaşamayı, buzdolabına koymuş; yaşatma hissi ile mahmuzlamışlar nefislerini. Koşmuşlar dünyanın dört bir yanına; dört bir yanı, tek bir yan haline getirmek için, öldürücü/kahredici kavgaları durdurmak için, boğuşmaları durdurmak için, insanca yaşama ufkunu göstermek için!..”

   Yakın dönemde, öz yurdunda zulmün paletleri altında kalmaktan, cebrî hicret yollarında farklı musibetlerden ve gurbet diyarlarında biraz da kederden vefat eden yüzlerce insan oldu ki, onlar da birer şehittirler.

Bakın, nereden geçtik buraya; مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ dedik. Şehitler… Şehitler, o dönemde oluyordu; şimdi de şehit olabilir. Evet, antrparantez ifade edeyim: Bu cebrî hicret içinde ve baskılar altında, Meriç’te boğulanların yanında, daha başka yollarda da tedavi imkânı bulamayan, hatta üzüntüden vefat eden insanlar oldu. Belki üzüntü de -zannediyorum- stresler de, anguazlar da metastazı hızlandıran sebeplerdir. Böyle olup vefat eden kahramanlar/şehitler oldu. Çok şehit oldu; zannediyorum Uhud şehitlerinin birkaç katı şehit oldu. Çocuk, şehit oldu; anne, şehit oldu; baba, şehit oldu. Zulüm diyarından başka bir diyara giderken -serbest nefes almak için, üç-beş yudum oksijen yudumlamak için, rahat bir hayat yaşamak için giderken- hayatından oldu bir hayli insan. Yüzlerce… Evet, onlar da yine şehit.

Ayet-i kerimede, şühedâdan sonra وَالصَّالِحِينَ deniyor bir de. Şehitlerin arkasında geliyor bunlar; şehit olmamış fakat aynı yolda koşmuşlar. “Yolumuz, peygamber yolu, başka yolda yürümek, bize haram olsun! Yaşama zevki, bize haram olsun! Allah, yaşatma duygusunu, şeker-şerbet gibi bize duyursun!” demişler; evet biz de diyelim. Dediler, diyeceğiz inşaallah, demeye devam edecek ve o yolda da yürüyeceğiz.

Zira zaten baştan kazanmış oluyorsunuz. Yola çıkarken, size vaad edilenler yazılmış oluyor: “Bunlar, geldikleri zaman, kapıda vize sormayın, içeriye alın!” Kazanmış oluyorsunuz. Üç-beş dakikalık dünya hayatında kaybettiğiniz şeylerin ne önemi olur?!. Öbür tarafa geçtiğiniz zaman, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, karşılıklı koltuklarda oturacak, birbirinize dünyada olan -Hazreti Pîr’in ifadesiyle- muhavereleri tekrar edeceksiniz: “Allah Allah! Ne komik şeyler idi. Bir kısım Şeddâdlar, zâlimler, Saddamlar, Kazzâfîler, Hitlerler böyle zulmediyorlardı. Ne komik adamlardı onlar! Hani biz de ayrılıyorduk ama yolumuzdan ayrılmıyorduk. Sevdiğimiz ülkeden, toprağının her parçasını gözümüze sürme diye çekebileceğimiz bir yerden ayrılıyorduk, içimiz sızlıyordu ama Sen’in için ayrılıyorduk. Ve ilk ayrılan da biz değildik zaten!”

Hazreti Nuh, ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? Hazreti İbrahim, Ulû’l-azim peygamber, Babil’de idi; o da ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? Seyyidinâ Hazreti Musa, ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? Hazreti Lût, ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), -Ayağının tozuna kurban olayım!..- doğduğu maskat-ı re’sinden ayrılmış mıydı ayrılmamış mıydı?!. Kâbe’nin/Beytullâh’ın tev’emi/ikizi. Kâbe, Sidretü’l-müntehânın izdüşümü; Allah Rasûlü de onun ikizi. Dünyada, o yerden daha mukaddes bir yer olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu, orada dünyada gelirdi; Âmine Hatun, orada olurdu; Hazreti Abdullah, orada olurdu; Abdulmuttalib, orada olurdu; Hâşim, orada olurdu. Orası idi; o mübarek yer, orası idi; orada dünyaya gelmişti. O da bir insandı; onun için orayı terk edip ayrılacağı zaman, emniyet alanına ayak bastığı ân, döndü, Kâbe’ye baktı, Mekke’ye baktı; gözleri dolu dolu oldu ve ağladı; “Çıkarmasalardı, çıkmayacaktım!” dedi. O da cebrî hicrete mecbur olmuştu.

Her devirde, Ebu Cehiller olmuştur, Utbeler olmuştur, Şeybeler olmuştur, İbn Ebî Muaytlar olmuştur. Yol, hep o olmuştur ve bu yol “peygamber yolu”dur. Ama -çok duyduğunuz, çok tekrar edilen bir söz- “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!..” Aşılması çok zor tepeler var, gâileler var, belâlar var, musibetler var, handikaplar var; var oğlu var… Ama O (celle celâluhu) var; size ebedî bir varlık vadeden Allah var! Cem Karaca ifade etti: “Allah, yâr!..” Allah, yâr; Allah, yâr; başkası, ağyâr; Allah, yâr!.. O, yâr olduktan sonra başka ayrılıklar ne ifade eder ki?!. Cenâb-ı Hak, Kendi “yâr”lığıyla bizi sâbit-kadem kılsın!…

Ve sâlihler… وَالصَّالِحِينَ Ha, siz de esas o meseleye teşne; yürümüşsünüz, “Ne gelirse gelsin! Gelsin başımıza, ne gelirse gelsin!” diyerek. Ama kimilerine sizden evvel öbür tarafa, ruhlarının ufkuna yürüme müyesser olmuş; kimilerine de olmamış. Ee canım, herkese müyesser olsa, o bayrağı oraya kadar taşımak mümkün olmaz ki! Sahabe-i Kirâm’dan da şehit olanlar oldu, Allah Rasûlü döneminde; aşağı-yukarı yüz yetmiş insana yakın insan, şehit oldu. Ama her biri dünyaya bedel insandı onların; bunları hafife almamak lazım.

Burada -antrparantez- Allah Rasûlü’nün savaşlarının tedâfuî savaşlar, müdafaa savaşları olduğunu bir kere daha hatırlatalım. Peygamber fetâneti ile, çizdiği stratejiler ile öyle savaştı ki, kan dökmeden hedefine ulaştı, her defasında; akıl almaz.

   “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı -yâ Rab- şâd olsun; benimçün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, bermurâd olsun!”

Fakat günümüzde Allah (celle celâluhu) size hayatınızı bağışlıyor ve gittiğiniz yerlerde bir şey yapma imkânı veriyor. Vüdd vaz’ edilmiş; millet, hüsnükabul gösteriyor. Dünyanın değişik yerlerinde, o küçük küçük kümeler, doğruyu kâmet-i kıymetine uygun, doğruluk içerisinde sergiledikleri zaman… Belki kendileri o âkıbeti görecek veya göremeyecekler. O mülahazalarını da şuna bağlayabilirler: “Sen, tohum at git! Kim hasat ederse etsin!” Bir gün mutlaka bastıkları yerler, o hâristanlar, bâğistana, gülistana, bostana dönecektir. Ve dünya, birer yâd-ı cemîl olarak yâd edecektir sizi, sizden öncekileri ve sizden sonrakileri; Allah’ın izni-inâyetiyle.

Varsın birileri kendileri adına Cehennem çukuru kazsın dursunlar. Yolunuz, Peygamber yolu olduğuna göre -hedefinizde de Cennet var, Cemâlullah var, Rıdvan var- kazanmışsınız, emin olun!.. Kur’an’ın düsturları, bunu söylüyor; bakmayın başkalarının mübalağalı ifadelerine.

Gönlümüzü kırmışlar, haysiyet ve şerefimizle oynamışlar, -yine Türkçe’mize gelmiş oturmuş, otağını kurmuş yabancı bir kelimeyle diyeyim- onurumuzla oynamışlar; varsın olsun, varsın olsun!.. “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı -yâ Rab- şâd olsun!” Sebk-i Hindî tarikiyle olduğundan dolayı, orada bir oyun oynuyor şâir; “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı…” diyor. Zaten yıkık olan, harabe olan benim hatırımı yıkan insanlar, yâ Rab, şâd olsun!.. “Benim-çün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, bermurâd olsun!” Vird-i zebânınız olsun: “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımızı -yâ Rab- şâd olsun / Bizim-çün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, bermurâd olsun!”

Allah, Kendisini tanıttırmakla o zâlimleri de bermurâd eylesin! O yalancıları da bermurâd eylesin! Sabah, ayrı bir yalan; öğle, ayrı bir yalan; ikindi, farklı renkte bir yalan; akşam, farklı renkte bir yalan; söylememiş bütününü, bazılarını tehir etmişlerse, “Yatmadan evvel şunu da söyleyelim!” diye, yatmadan evvel söyledikleri yalan… Tenakuzlar dünyasında düşe-kalka yürüyen insanlar; varsın onlar, o bataklık içinde düşe-kalka yürüyedursunlar.

Fakat, Allah (celle celâluhu) onların da gözünü açsın! Kalblerinde şeytanlara açık kapıları kapasın! Ruhânîlere açık yeni -kale kapıları gibi- kapılar açsın! Kalbleri hep meleklerin konağı haline gelsin, ruhânîlerin konağı haline gelsin!..

Evet, hiç endişe etmeyin!.. Bunu da söyleyeyim: “Hak, tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder!..” Bunu görünce, hepiniz vicdanlarınız ile, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ der misiniz, demez misiniz?!. “Hepsi, Allah’tan. Bütün hayırlar, Allah’tan!” Varsa bizim biraz sürçmemiz veya az yüzüstü düşmemiz ya da bazı imkânları rantabl değerlendirmemiş/değerlendirememiş olmamız, Allah Teâlâ bunlardan dolayı kulak çekme mahiyetinde, Hazreti Pîr ifadesiyle şefkat tokadı.. veyahut da huzur-i Kibriyâsına tertemiz, arınmış olarak gitmemiz için -bir yönüyle- belâ kurnalarından geçiriyor, belalar ile bizi arındırıyor. Bu açıdan sabredersek, -başa döndük yine- مَنْ صَبَرَ ظَفِرَ Fethadan fethaya, fethadan fethaya, fethadan fethaya; sonra bir kırılma ama o kırılmadan sonra yine fetha.

   Her zaman inanç, ümit ve azmin sesi-soluğu olmuş Mefkûre Şairi bile hadiselerin boğuculuğu karşısında -istiğfarla bohçalayıp- “Yok musun ey adl-i İlahî?!.”demiştir; musibetlerin ilk şoku yaşanırken sabırlı olmak ve istikameti korumak gerektir.

Bela ve musibetler sağanak sağanak geldiği zaman, bazen insanın duygu ve düşüncesi, daha doğrusu “istikamet mülahazası” kayabilir. Bir yönüyle, o istikamet mülahazasını koruyacak şey de kalbdir, kalbin ruhânîlere ve melekûtî âlemlere açık olmasıdır. Melekûtî âlemlere açık olması lazım ki, mülkî âlemlere kapalı kalsın; melekûtî âlemlere açık olmalıdır ki, melekler, sürekli orayı kontrol altında tutsun ve şeytan oraya nüfuz etme imkânı bulamasın. Kalb, ciddî sıyanet altına alınmalı ve korunmalı. Fakat bazen hadiseler, öyle şok tesiri yapar ki, insan, işte o hadisenin şoku ânında orada istikametini koruyamayabilir.

Şok anında düşünce istikametini koruma, kalb selametini koruma, Allah ile münasebetini koruma çok zor olduğundan, İnsanlığın İftihar Tablosu, اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى buyuruyor, “Sabır, hâdisenin şoku yaşandığı ândadır!” diyor. Hadisenin şoku yaşandığı ânda, özellikle o zaman, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!” demeli. Değişik musibetler karşısında “aktif sabır” demek, dişini sıkıp katlanmak; o hadisenin şokunu yediği ânda, orada dengeyi korumak…

Fakat bazen o zayıf iradelerin -benim gibi iradesi zayıf olan insanların- aklına öyle -İlahî takdiri tenkit ifade eden düşünceler- gelebilir. Onu hemen savmaya bakmak lazım. Bir nöron zehirlenmesi denebilir ona; bir zihin zehirlenmesi denebilir.

Evet, hadisenin şoku yaşandığı ân, denge korunamayabilir. Zannediyorum, milletine çok bağlı, değerlerimize çok bağlı, benim de candan sevdiğim M. Akif’in o sözü: “Yok musun ey adl-i İlahî?!.” Öncesinde de  “Ağzım kurusun!” diyor: “Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî / Ağzım kurusun, yok musun ey adl-i İlahî?!.” Hatta söylerken, böyle evvelâ istiğfar edip sonra günah işleme… Oysaki mesele aksinedir; günah işlemekten uzak durmak lazım; işlemiş ise, sonra “Estağfirullah! Ağzım kurusun; keşke ağzımı o istikamette kullanmasaydım!” diyebilir. Bazen latife-vâri bunu da arz ediyorum.

“Nûr istiyoruz, Sen, bize yangın gönderiyorsun,

‘Yandık!’ diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun.

Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında

Yâ Rab, o cehennemle bu tufan arasında,

Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm;

Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!”

Tarihin, yerin altına gömdüğü o putlar, bütünüyle bir kere daha hortlayacak. Ee Hazretin dediği de olmuş; bütün putlar hortlamış. Mahrutî bakış ile, bütüncül bir bakış ile bakınca, hadiselerin yoğunluğu onun üzerinde öyle bir tesir icrâ etmiş ki!.. Fakat hani ondan sıyrıldığı dönemler var, onu alıp bir kenara elinin tersiyle ittiği ânlar da var.

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki, düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar…”

Bir de böyle gürlediği, ezan sesiyle gürlediği, bir yönüyle her tarafta sesi mâkes bulacak şekilde gürlediği, yankılanacak şekilde sesini yükselttiği ânlar var.

İşte bizim de değişik şeylere maruz kaldığımız zaman, hadisenin şoku yaşanırken, ona sabretmemiz lazım. Yaramıza bir neşter vuruyorlar, bir bıçak vuruyorlar; burada bazen “Of!” dememek mümkün değildir. Onun için “Of!” dedirtmemek için, narkozluyorlar insanları, yarayı duymasın diye. Ee biz de bilemiyoruz, o meseleye karşı nasıl narkoz olacak? Bir de hele günümüzde olduğu gibi, böyle belâ sağanağı gelirse şayet, “Haydi şunun için narkozluyorlar; ya diğer bela?!.” Mesela müesseselerinizi kapattıkları ân beyninize bir balyoz iniyordu, narkozladılar sizi.. muallimleri içeriye attılar, bir daha narkoz.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdılar, bir daha narkoz.. şu kadar yüz çocuğu, bin çocuğu içeriye attılar, bir daha narkoz.. narkoz, narkoz, narkoz… Zannediyorum narkozu icat eden insanlar, “Vallahi yetiştiremiyoruz artık!” diyeceklerdir. Evet, narkoz yetiştiremeyeceğiz o bela sağanağına.

   “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” dedik, hep diyeceğiz; kaba kuvvetle üzerimize gelenlere mukabele etmedik, etmeyeceğiz; ahd ü peymânımız var, ezilsek bile, zalimler gibi davranmayacağız!..

Bu açıdan da aklımıza gelen şeyleri, Cenâb-ı Hakk’a olan güvenimiz ve itimadımız ile tadil etmeliyiz. Ne pahasına olursa olsun!.. Diyoruz ki, “Bugüne kadar lütfettiği şeyler, bugünden sonra lütfedeceği şeyler adına en önemli referanstır!” O (celle celâluhu) sizi, bir doğru yola hidayet buyurmuşsa, O’na doğru yürüyorsanız, O’na doğru yürüyenleri, O, hiçbir zaman yolda yüzüstü bırakmamıştır: Hazreti Âdem’i bırakmamıştır, Hazreti Nuh’u bırakmamıştır, Hazreti İbrahim’i bırakmamıştır, Hazreti Yakûb’u bırakmamıştır, Hazreti Musa’yı bırakmamıştır, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bırakmamıştır. Çekmişler, çektiğinizin yüz katını; fakat lütuflara mazhar olmuşlar ki, mazhar olduğunuz lütufların bin katı; bin katı…

O en son dalgalarla bugün hâlâ bir dirilik sergiliyorsak şayet, o ne müthiş bir kazanımdır?!. Hâlâ bugün, şöyle-böyle, taklidî dahi olsa, o camilerde el-pençe divan durup اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ diyorsak, ani’l-merkez o nûr tayflarının bize doğru gelmesi, ne müthiş bir hadisedir ve O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) için ne büyük bir kazanımdır!.. Allah’a sizi yaklaştırma adına ne büyük bir kazanımdır! “Bir” çekmiş fakat Cenâb-ı Hak, “bin” lütfetmiştir.

Bu açıdan, meselelere böyle bakarak, muvakkat musibet dönemlerine sabretmek lazım; bir ay mı olur, iki ay mı olur, bir sene mi olur, iki sene mi olur?!. Ashâb-ı Kirâm, üç sene Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykota maruz bırakıldılar. Hem de içlerinde inanmayanlar bile vardı; sadece mensubu oldukları kabileden dolayı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mensup olduğu kabile Benî Hâşim’e mensup olduklarından dolayı boykota maruz kalmışlardı. Fakat bir tek kelime ile şikâyet ettiklerini bilmiyorum. Bazılarını ölüm çağlayanı önüne katmış, almış götürmüştü; oradan ayrıldıkları zaman, bizim bildiğimiz Ebu Tâlip ve mübarek validemiz, valideler validesi büyük vâlide, “Kübrâ” diyoruz, Hadîcetü’l-Kübrâ.

O nebîler, sıddîklar, şehitler ve sâlihler refakati adına nelere katlanılmaz ki?!. Balyozların değil, tankların paletleri altına atsınlar.. Bilâl-i Habeşî gibi, üzerinize kocaman kocaman taşlar koysunlar.. insanın beynini kaynatan o sıcakta, çölde, kumun üzerinde sizi yatırsınlar.. sizi tehdit etsinler, ölüm ile tehdit etsinler.. ve yanınızda ölen insanlar olsun… Yine her şeye rağmen, “Ehad, Ehad, Ehad!” (أَحَدْ، أَحَدْ، أَحَدْ) (celle celâluhu) diyeceksiniz; evet, “Tek, Sen’sin! Çifti olmayan tek, Sen’sin! Ehad’sin!”

Belâ ve musibetler sağanağı karşısında, o şokun olumsuz tesirini böyle kırıp Hazretin muvakkaten söylediği, “Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî / Ağzım kurusun, yok musun, ey Adl-i İlahî!” demeyelim. Bizim için de söz konusudur ve Kıtmîr de çok korkuyor. “Allah’ım! Islah eyle onları!” diyor; “Kötülük yapanları, kalben ölmüş insanları, nefis ve enâniyet cihetiyle hortlamış insanları, Allah’ım, insanlık ufkuna hidayet eyle! Gönüllerine lüyûnet lütfeyle. اَللَّهُمَّ لَيِّنْ قُلُوبَهُمْ، لَيِّنْ قُلُوبَهُمْ لِلْإِيمَانِ، وَاْلإِسْلاَمِ، وَاْلإِحْسَانِ، وَالصَّدَاقَةِ، وَاْلاِسْتِقَامَةِ، وَالْمَحَبَّةِ، وَإِلَى خِدْمَتِنَا، وَحَرَكَتِنَا، وَجَمَاعَتِنَا، وَمُؤَسَّسَاتِنَا؛ وَإِلاَّ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım kalblerini yumuşat; iman, İslâm, ihsan, sadâkat, istikamet ve muhabbete karşı, hizmetimize, hareketimize, cemaatimize, müesseselerimize karşı kalblerini yumuşat! Şayet muradın bu değilse, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” diyoruz. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz! Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” Gücümüz yetmiyor, ne diyelim?!. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ

Gücümüz olsa bile, “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” diyoruz. Silahla, hoyratlıkla üzerimize gelenlere, yumruğumuzla bile mukabele etmiyoruz. Yüz ekşitmekle bile mukabelede bulunmuyoruz, sert bir kelimeyle bile mukabelede bulunmuyoruz; çünkü bunları, insanî karakterimize aykırı buluyoruz. El-âlem yapmış bunu fakat biz yapmayacağız; ahd ü peymânımız var, yapmayacağız!.. Ezseler bile, onlar gibi davranmayacağız! Öldürseler dahi onlar gibi davranmayacağız!.. Onlar gibi davranmaktansa, on defa ölmeyi tercih edeceğiz, yirmi defa ölmeyi tercih edeceğiz, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Allah’a güvenmenin ve Allah yolunda olmanın gereği budur. Katlanacağız bunlara. Nöronlarımızı kontrol altına alacağız, şeytanın nüfuz etme deliklerini kapayacağız; meleklere nüfuz etme pencereleri, kale kapıları açacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Cenâb-ı Hak’tan gelen o şeyleri hep hoşnutlukla karşılayacağız: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً diyeceğiz: “Rabb olarak, Sen’den razıyız, hoşnuduz; Peygamber olarak, Hazreti Rasûlullah’tan hoşnuduz; din olarak da İslam’dan tâ dünden hoşnud olageldik, bu gün de hoşnuduz.” Allah’ım, ebedlere kadar da Sen, hoşnut eyle! Âmin!.. Vesselam.

Kırık Testi: Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Münebbihât’ta Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen bir sözde şöyle buyrulmaktadır: إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ: اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ، وَالْعِفَّةُ فِي الْخَلْوَةِ، وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ “Amellerin en zoru şu dört haslettir: Öfke anında affetmek, darlık zamanında cömertlik sergilemek, günahla baş başa yalnız bulunduğu vakit iffetli olmak, kendisinden korktuğu veya menfaat beklediği kimseye karşı hakkı söylemek.” Bu sözde nazara verilen amellerin ve o ameller karşısında elde edilecek mükâfatın izahını lütfeder misiniz?

Cevap: Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen beyanlara, onun Nehcü’l-Belâga’da yer alan sözlerine, üslûbuna ve kullandığı dile baktığımızda, “cahiliyeden yeni çıkıldığı, değişik ilim sahalarına ait mazmun ve mefhumların henüz yeterince inkişaf etmediği, dil ve belâgatla ilgili çalışmaların tam mânâsıyla ortaya çıkmadığı bir dönemde, belli bir literatüre bağlı olarak ifade edilebilecek böyle engin sözlerin söylenmesi pek mümkün görünmüyor. Muhtemelen ilimlerin inkişaf ettiği, farklı ilim sahalarına ait literatürün oluştuğu üçüncü ve dördüncü asırda bazı insanlar, söyledikleri bu sözleri ona nispet ettiler.” diyesi geliyor insanın. Fakat ikinci ihtimal olarak da Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) mâneviyata açık, ilhamları coşkun, vilâyet silsilesinin pederi konumundaki hususiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu türden beyanlar birer ilham eseri olarak onun tarafından söylenmiş olabilir. İsimsiz müsemmanın, isimli müsemma hâline geldiği ve terminolojinin oturduğu dönemde bazı kişiler, söyledikleri güzel sözleri ona nispet etmiş olabileceği gibi, ondan gelen bazı sözleri kendi dönemlerinin mazmun ve mefhumlarıyla zenginleştirerek ifade etmiş olmaları da muhtemeldir. Kestirip atmak mümkün olmadığından, “اَللهُ أَعْلَمُ İşin doğrusunu Allah bilir.” deyip soruda nazara verilen dört amel konusuna geçelim.

Hazreti Ali (radıyallahu anh) bu beyanında, başta, إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ sözüyle, amellerin en zorunun dört tane olduğunu ifade ediyor. Esasen bir yönüyle her amelin kendine göre bir zorluğu vardır. Günde beş defa abdest almak, namaz kılmak, hususiyle uzun ve sıcak günlerde sabahtan akşama kadar oruç tutmak, alın teriyle kazanılan malı infak etmek, hac ibadetini yerine getirmek, anne-babaya “Öf!” bile demeyecek ve yüz ekşitmeyecek şekilde onların hukukuna riayet etmek gibi ibadet ve mükellefiyetlere bakıldığında, bunların her birinin kendine göre bir kısım zorluk ve meşakkatleri olduğu görülecektir. Öyle zannediyorum ki hiç kimse sayılan bu amel ve ibadetler hakkında “Onları yapmak kolaydır.” demeyecektir. Hazreti Ali de yukarıdaki beyanıyla, ameller içinde zorlardan en zor olarak gördüğü şu dört meseleye dikkat çekmektedir:

  1. Öfke Anında Affetmek

Bu hasletlerin ilki, اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ  sözüyle ifade edilen, öfke anında affedici olabilmek. Esasında insanın, gayz ve öfkesinin magmalar gibi köpürdüğü bir anda, öfkesini yutabilmesi ve affedici olabilmesi Kur’ân-ı Kerim’in de üzerinde durduğu ve yapılmasını teşvik ettiği amellerden biridir. Mesela Allah (celle celâluhu), اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ  “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği hâde) öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/134) kavl-i kerimiyle, öfkeyi yutarak affedici olabilmenin takva sahiplerinin özelliklerinden birisi olduğunu beyan buyurmuş; öfkenin yutulmasının, dikenli bir kaktüsün yutulması kadar zor bir iş olduğunu nazara vermiştir. Elbette böyle zor bir ameli başaran insanın sevabı da ona göre kat be kat fazla olacaktır.

Başkaları  tarafından rahatsız edilmeyen, keyfi yerinde olan, takdir görüp sevilen bir insanın affedici olması kolaydır. Asıl mârifet, birileri tarafından rahatsız edildiği, eza ve cefa gördüğü, bundan dolayı da öfkelendiği bir anda insanın iradesinin hakkını vererek mukabelede bulunmaması ve affedici olabilmesidir. Esasında insan, biri ona boynuzuyla dokunduğunda hemen ona karşı başka bir boynuz darbesiyle karşılık verecek bir mahlûk değildir. Allah (celle celâluhu), kemâle giden yolda insanın donanımında hiçbir eksiklik ve boşluk bırakmamış, onu mükemmel bir varlık olarak halketmiştir. İnsana öyle bir irade vermiştir ki, onun hakkını verdiğinde, en ağır amellerin altından kalkabilir, gayz ve öfkesini ayaklarının altına alarak onların üzerinde raks edebilir.

Bildiğiniz gibi “afv”, “bir şeyi silmek” demektir. Yani başkalarının sizi rahatsız eden ve öfkelendiren bir kısım tavır ve davranışlarını görmeyip, âdeta onların üzerine bir daksil çekmeniz; bu tür olumsuzlukların zihninizde yer etmesine ve nöronlarınızda iz bırakmasına dahi müsaade etmemeniz; sizi çatlatacak kadar üzerinize gelseler bile, bütün bunları bir daha hatırlamamak üzere korteksinizden silmenizdir afv. İşte bu şekilde davranmanız, yapılması hakikaten çok zor bir ameldir. Fakat bir insan, fenalıkları unutmaya müheyya (hazır) bir tabiata sahip olduğunda, bunun geriye dönüşü çok farklı olacaktır. İhtimal onun bu affedici tavrı karşılığında, bir kısım hata ve günahları neticesinde maruz kalacağı gazab-ı ilâhî başına gelmeyecek, affetmesi karşılığında ilâhî affa mazhar olacaktır.

  1. Darlık Zamanında Cömertlik Sergilemek

Hazreti Ali (radıyallahu anh), وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ ifadesiyle ikinci olarak sıkıntı ve imkânsızlık içinde kıvranırken civanmertçe davranmanın zorluğunu ve önemini vurgulamıştır. Vereceği mallar, stok ve hazinelerinden ciddî bir şey eksiltmeyen insanın cömertliği kolaydır. Bin lirası olan bir insan, bir lirasını verse neyi eksilir ki! Asıl mühim olan, yokluk zamanında insanın infakta bulunabilmesidir. İnsanın öfkeliyken affedebilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın “Afuv” ismine bir davetiye olduğu gibi, sıkıntı ve darlık anında yapılan cömertlik de yine Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” ismine bir davetiyedir.

Bir yönüyle Hazreti Ali, îsâr duygusuna dikkat çekmiştir. Zira îsâr -bir çeşidi itibarıyla- kendisi aç ve susuz olan bir insanın yiyeceğini bir başkasına vermesidir. Ki Yüce Allah, وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّاۤ أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰۤى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşir sûresi, 59/9)

Yermûk Savaşı’nda, dudakları kurumuş ve ölmek üzere olan bir sahabînin kendisine getirilen suyu tam dudaklarına götürdüğü esnada su isteyen bir başka sahabînin sesini işitmesi üzerine eliyle ona götürülmesini işaret etmesi, onun da aynı şekilde işittiği başka bir inilti karşısında suyu bir başkasına göndermesi ve bu şekilde su dolu mataranın üç kişi dolaşması ve hepsinin şehit olması neticesinde bir yudum suyun onlardan hiçbirine nasip olmaması îsâr hasletinin, başkalarını kendine tercih etmenin, yaşatma duygusuyla yaşamanın, gerçek insanî değerlere bağlı kalmanın en çarpıcı ve güzel misallerinden biridir. (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084)

  1. Günahla Baş Başa Kaldığında İffetli Olmak

Hazreti Ali (radıyallahu anh) وَالْعِفَّةُ فِى الْخَلْوَةِ ifadesiyle günahla baş başa kalan bir insanın iffetli olmasını da gerçekleştirilmesi zorlardan zor üçüncü amel olarak zikretmiştir.

Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreden bahsetmiş ve bunlardan birisinin de,  makam ve cemâl sahibi bir kadının günaha çağırması karşısında, إِنِّي أَخَافُ اللهَ “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek, bu çağrıyı reddeden kimse olduğunu haber vermiştir. (Buharî, zekât 16; Müslim, zekât 91)

Halkın içinde iffetli görünmek bir mânâda kolaydır. Çünkü birçok insanın gözünün sizin üzerinizde ve sizin gözünüzün de onların üzerinde olduğu bir atmosferde insanın günah işlemesi çok zordur. Fakat kendisini günah girdabında bulan ve bir kısım fettanlarca baştan çıkarılmaya çalışılan bir insanın, orada iradesinin hakkını vererek bir iffet âbidesi kesilmesi ve Hazreti Yusuf gibi, مَعَاذَ اللهِ  “(Böyle bir günah işlemekten) Allah’a sığınırım.” (Yûsuf sûresi, 12/23) diye haykırabilmesi; haykırıp baş döndürecek, bakış bulandıracak o günaha karşı net tavır belirleyebilmesi çok zordur. Bir insanın, negatif şeyler içine itildiği bu tür pozisyonlarda hiç sarsılmadan bir dağ cesamet ve rasanetiyle yerinde dimdik durabilmesi hakikaten çelikten bir irade ister. Hiç şüphesiz böyle bir zorluğun üstesinden gelen bir insanın elde edeceği mükâfat da o nispette büyük olacaktır.

Hazreti Ömer Efendimiz’in  hilâfeti döneminde, fettan bir kadın, görkemli ve yakışıklı bir delikanlıya gözlerini diker ve sürekli ona tuzak kurar. Bir gün bir yolunu bularak onun kapıdan içeri bir adım attırmaya muvaffak olur. Muvaffak olur ama, o esnada delikanlının dilinde şu âyet-i kerime dönüp durmaktadır: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَۤائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf sûresi, 7/201) Bunun üzerine gencin o an kalbi durur ve oracıkta vefat eder. Sahabîler, Emiru’l-mü’minîn Hazreti Ömer’e bu durumu haber vermekten çekinirler de bir başkasının evinin önünde vefat eden bu gencin cenazesini alır, defnederler.  Fakat namazda hep ilk safı tutan bu gencin, arkasında yer almadığını fark eden Hazreti Ömer, onun nerede olduğunu sorar. Sahabîler de hadiseyi kendisine haber verirler. Vakayı dinleyen Hazreti Ömer, hemen gencin mezarının başına koşar ve orada ona hitaben وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Rabbinin huzuruna gideceğinden korkan kimseye iki Cennet vardır.” (Rahmân sûresi, 55/46) âyetini okur. Bunun üzerine mezardan, “Ey emire’l-mü’minîn! Cennette, ben onun iki katına mazhar oldum.” sesi yankılanır. (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/280)

Bu hâdise de göstermektedir ki, bir insanın haramla baş başa kaldığında iffetini muhafaza edebilmesi pek çetin, gayet kıymetli ve çok önemlidir. Fakat maalesef, geçmiş birkaç asır pek çok değerimizi alıp götürdüğü gibi, iffet düşüncemizi de yerle bir etti; biz de sefil bir hâle düştük. Kimileri, özgürlük adı altında ahlâksızlığın bütün imkânlarını önümüze sermek suretiyle atmosferimizi ahlâksızlığa açık hâle getirdi. Öyle inanıyoruz ki Allah, her şeye rağmen günümüzde hayâ ve iffetini koruyanlara eltâf-ı sübhaniyesiyle muamelede bulunur, onları iki Cennet’le şereflendirir, rıza, rıdvan ve ru’yetiyle taçlandırır.

  1. Zor Zamanda Hakkı Söylemek

Hazreti Ali (radıyallâhu anh), zorlardan zor gördüğü son ameli de, وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ sözüyle açıklamıştır. Bunun anlamı da bir kişinin korktuğu veya menfaat umduğu kimseye karşı hakkı söylemesidir. İnsan, korktuğu veya kendisine bir kısım nimetlerin vaat edildiği durumlarda dik duruş sergileyemez, hakkı söyleyemez; angajmanlığa girerse, güç ve iktidar sahipleri, bir süre sonra onun boynuna pranga takar, ayaklarına zincir vurur, onu azat kabul etmez bir köle hâline getirir, sonra da ona istedikleri her şeyi yaptırırlar. Günümüzde değişik mahfillerde çokça görüldüğü üzere korku, insanı hak yolunda koştururken gemleyen, iradesini felç eden, elini kolunu bağlayan hatta kolunu kanadını kıran bir faktördür.

Aynı şekilde elde edilmesi ümit edilen menfaatler de insanı zâlim idareciler karşısında dilsiz şeytan konumuna düşürür; bile bile gerçekleri çarpıtmasına, yanlış konuşup yanlış işler yapmasına yol açar. Bugün çok acı misallerine şahit olduğumuz gibi, niceleri önlerine serilen bir kısım imkânlar veya girdikleri bir kısım beklenti ve ümniyeler veyahut da içine düştükleri korku ve endişe yüzünden, dün dediklerinin bugün tam zıddını söylüyor; tıpkı bukalemunların yaptığı gibi şartların değişmesiyle renkten renge giriyor, hem dünya, hem de ahiret hayatlarını mahvedecek şekilde üst üste cinayetler işliyorlar. Onlar, değişik angajmanlıklar karşısında âdeta bir esir hayatı yaşıyor, bir türlü özgürce hareket edemiyor, hür olamıyorlar. İşte korku ve menfaatin hükümferma olduğu bir zaman diliminde hakkı söylemeye devam etmek, gerçek bir kahramanlıktır. Elbetteki bu kahramanlığın, ötede mükafatı da ona göre olacaktır.

Hâsılı, amellerin sevap ve mükâfatı, onların gerçekleştirildiği zaman ve zemine göre farklılık arz eder. Meşakkatli ve zor olan bir amelin sevapta katlanmaya vesile olması, ancak niyetteki hülûsun korunmasına ve sarih-zımnî değişik şikayetlere girilmemesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle insan, o meşakkatli ameli yaparken meşakkat ölçüsünde sevap elde edebilmek için, zorluklardan şikayet etmemesi, her şeye rağmen dişini sıkıp sabretmesi, kadere taş atmaması, o ameli isteyerek ve gönlünden gelerek yapması gerekir.

Bamteli: ŞEYTANIN SANTRALİ VE PEYGAMBER YOLU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nefis belli yollarla tezkiye edilir ve kalb kapıları şeytan sinyallerine karşı sürgülenirse, nefs-i emmâre itminana erip saffet kesbedebilir ve bu sayede, nefis kalbin vefâdâr bir refîkı haline gelebilir.

İmam Bûsîrî meşhur kasidesinde terbiye görmemiş nefsin halini şöyle bir teşbihle dile getirir:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى * حُبِّ الرَّضَاعِ وَإِنْ تَفْطِمْهُ يَنْفَطِمِ

“Nefis tıpkı süt emen bir çocuk gibidir. Şayet (vakti geldiği hâlde onu sütten kesmez de) kendi hâline bırakırsan, süt emme arzusu gittikçe kuvvetlenir. Bir kere sütten kesme iradesini gösterebilirsen, o zaman da sütten kesiliverir.” Evet, nefis de tıpkı bir çocuk gibidir; sütten kesme mevsiminde sütten keserseniz, kesilmiş olur. Yoksa ne yaşlanır, ne başlanır; on yaşına girer, on beş yaşına girer, yine de “Anne sütü!” der, durur. Vaktinde önünü kesmek lazım; siz, onun önünü kesmezseniz, bir yerde durdurmazsanız, o, bütün hayat boyu hep sizin önünüzü keser-durur gideceğiniz “Peygamberler Yolu”nda, Allah’a ulaşma güzergâhında.

Nefis, insanın başına musallat olmuş şeytanın bir sistemi, bir mekanizmasıdır insan mahiyetinde. “Tezkiye” ile, “tasfiye” ile onu “sâfiye”ye, “zâkiye”ye yükseltebilirseniz, o zaman, “Latîfe-i Rabbâniye”nin bir refîk-i sâdıkı olur. Kendi başına kalırsa, şeytanın arkadaşlığı ile sahibini burnunun üstüne hayat boyu süründürür-durur; öyle geldi dilime, “hayat boyu”.

Evet, o iki mısra, mesnevî şeklindeki Kaside-i Bür’e (Bürde)’den. İmam Bûsîrî, Efendimiz’i medh sadedinde söylemiş fakat içinde değişik konular da ifade ediliyor. Burada da nefis terbiyesi ve tezkiyesi ile alakalı iki mısra var. Hazret, yerinde böyle nefsin korkutucu yanını ifade etmenin yanı başında, en son kendisinin Rabbimiz ile münasebeti ve Efendimiz ile alakası açısından durumunu ifade ederken, der ki:

يَا نَفْسُ لَا تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ * إِنَّ الْكَـبَائِـرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ

“Ey nefis! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Koca koca günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasında sadece işin üzerindeki birer dalga, birer köpük gibidir.” Birisi, bu mazmunu, bu mefhumu çok güzel şekilde, Türkçe, yine nazmen şöyle ifade eder: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl!..” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle çok az bir şeydir; deryada damla bile değil.) Son üç tane söz, Arapça. Günahlar, Kafdağı kadar bile olsa… “Ey Celîl!” diyor orada çok haklı olarak; çünkü o, Cenâb-ı Hakk’ın Celâline bakıyor; orada toparlanmak iktiza ediyor. Ama rahmetin bahrına, deryasına nispeten, o çok az sayılır; ne olacak, bir damla!..

Nefis, hepimizin başının belası; teker teker, ferden ferdâ, hepimizi saptırmak, yüz üstü yere vurmak, süründürmek için bize musallat olmuş bir şey. Nefis, mahiyetimize konmuş!.. Bununla beraber, bir şâir-i şehîrimiz, ona, “Allah’ın bir rahmeti” der; çünkü o, bizim mahiyetimizde olmasa, böyle bir düşman ile karşı karşıya olduğumuz duygusu/düşüncesi bulunmaz bizde. Öyle tehlikeli bir düşman ki, bünyemizde taşıdığımızın şuurunda olursak şayet, sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınma duygusu hâsıl olur. اَللَّهُمَّ نَفْسًا مُطْمَئِنَّةً، رَاضِيَةً، مَرْضِيَّةً، صَافِيَةً، زَاكِيَةً “Allah’ım! Sen’den, nefislerimizi doygunluk ve itminana erdirerek “nefs-i mutmainne” ufkuna yükseltmeni.. dahası, onun bir üst mertebesi olan, kullarının Sen’den hoşnutluğunu anlatan, Sen’den ne gelirse gelsin, her zaman şükürle karşılık verip katiyen şikâyet etmeme, bu yolda gülü de dikeni de aynı görme noktası sayılan “nefs-i râdıye” zirvesine ulaştırmanı.. hatta, rızana mazhar edilmenin, bizim küçüklüğümüze göre değil Senin azametine yakışır bir iltifata erdirilmenin unvanı olarak anılan “nefs-i mardıyye” şahikasıyla bizleri serfirâz kılmanı; bunların da ötesinde, doğrudan doğruya Hakk’ı aksettiren, Hakk’ı gösteren ve Hakk’a götüren zâkiye ve sâfiye nefis ikliminden nasiplendirmeni diliyoruz.” der durursunuz. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allah’ım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana hâlis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyoruz!..” der durursunuz.

Bu açıdan, nefsin var oluşunu kötümsememek lazım; fakat onun kötülüklerine meydan vermek ve kapıyı aralık bırakmaktır kötü olan. Kötülüğün anahtarları, yine bizim elimizde; şart-ı âdî planında. Liyakat izhâr edilirse, iradenin hakkı verilirse, Allah, onun burnunu kırar, onu sürüm sürüm süründürür; sizi de üstünde gezindirir onun/nefsin. Ayaklarınızın altında “Tezkiye, tezkiye, tezkiye!” nağmeleri dinlersiniz; “Tasfiye, tasfiye, tasfiye!” nağmeleri dinlersiniz. Sonra birden bire Latîfe-i Rabbâniye dile gelir: “Yahu bu arkadaşımı ne diye çiğniyorsunuz böyle; bakın, aynen benim dediğimi diyor!” der o da. Öyle olma yolu var.

   Tezkiye edilmemiş nefis, insan mahiyetinde şeytanın emrine hazır bir santraldir; ondan gelen sinyalleri alıp çözerek kalbî ve ruhî latîfeleri işlemez hale getirir.

Fakat onu kendi izinde bıraktığınız zaman, bu defa o, sürekli şeytan ile haberleşir; kâh o kendi göndermeciyle onun almacına bir şeyler gönderir; kâh ondan bir şeyler alır. Fakat şifreleri kendi aralarındadır; biz, sadece üzerimizdeki tesirinden onu anlayabiliriz. Kötü bir duygu ve kötü bir düşünce içimizde belirdiğinde anlarız ki, şifre onu ifade ediyor; o şeytanın gönderdiği bir şifreydi, nefis de bir şifre subayı gibi onu çözdü. Çözdü onu; dolayısıyla bizim letâifimize pompaladı veya nöronlarımıza pompaladı. Artık beyin aktivitelerimiz, sürekli o duygu ile oturup-kalkıyor, onu mırıldanıyor.

Nefis, şeytanın santralidir insan mahiyetinde; onu Latîfe-i Rabbâniyenin santralı haline getirmek hedeftir. Hazreti Gazzâlî’nin -“Gazâlî” de diyorlar- ifade ettiği gibi, Latîfe-i Rabbâniye de diyebileceğimiz kalbde menfezler/kapılar var: Şayet o kapıları ruhânîler tutmaz ise… Yani, o sizin alakanıza göre diyeceğiniz şeyler ile… Mesela, onlar “ney” sesine geliyorsa şayet, onları çağıracağınız şey, o ney sesi olmalıdır. Öyle bir ney sesi ile inceden inceye, yumuşakça, “Lütfen!” dercesine, “Lütfen, lütfen!” dercesine ruhânîleri/melekleri çağırmış olursunuz. Onlar da Latîfe-i Rabbâniye’nin kapılarını/menfezlerini tutuverirler; bu sayede, şeytanın nüfuzuna açık olan kapılar kapanıverir. O gelir-gelir, toslar onlara; gelir-gelir toslar.

Kendinizi dinliyorsanız, bu hususları mahiyetinizde hissedersiniz. Mesela, belki sübjektif bir şey ama arz edeyim size; sübjektif bir şey: Namaz kılıyorsunuz; esasen Cenâb-ı Hakk’ı evsâf-ı âliyesi ile anıyorsunuz. Bir kere اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ diyorsunuz; “Bütün hamdler, Rabbü’l-âlemin olan Allah’a mahsustur; ezelden ebede kadar, kimden kime olursa olsun, medh, sena ve şükürlerin hepsi Allah’a mahsustur, Allah’ın hakkıdır, Allah içindir!” Lafza-i Celâlin başındaki “Lâm”ın, “ta’lîl” ve “ihtisas” için olmasına göre, manalarını söyledim. Şimdi bu, Zât-ı Ulûhiyeti tazim, tekrîm, tebcîl ve takdir manasına çok önemli bir kelime; fakat onunla yetinmiyor ve devam ediyorsunuz.

“O, öyle Allah ki!” Hani öyle derlerdi, sıfat ifade ederken. “Er-Rahman, er-Rahîm; dünya ve ahiretin Rahman’ı; âhiretin de Rahîm’i”. Cenâb-ı Hak, orada o “Rahîmiyet”i ile bizlere muamelede bulunsun inşallah; Cemâlî tecellisi ile bizi serfirâz kılsın, Celâlî tecellisi ile kahretmesin!.. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ diyor, iki evsâf-ı âliyesini de böyle zikrediyorsunuz. İsm-i Zât’tan sonra, bir de ism-i sıfat; Rahman ve bir de isim, er-Rahîm. Yetmiyor; bir de مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ diyorsunuz. Bu evsâf-ı âliye ve mezâyâ-yı gâliye ile de tavsif ettikten sonra, artık öylesi karşısında kulluk itirafına gidilir: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyorsunuz.

Bu arada, إِيَّاكَ hitabıyla, “Sen!” deme lütfunda bulunuyor bize. Buna da “Et-tenezzülâtü’l-ilâhiyyetü ilâ ukûli’l-beşer” (اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلإِلَهِيَّةُ إِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ) denir; “Zât-ı Ulûhiyetin beyân-ı Sübhânîsinin beşer idraki seviyesine aksi” demek oluyor. Tenezzülât-ı İlâhiye, güneşin, senin dar aynana, aynan çerçevesinde aksetmesi demek gibi bir şey. Sana diyor ki, “Bana ‘Sen!’ de; Bana. ‘Sen’ de!” O kadar evsâf-ı âliye ile zikrettikten sonra, sana, Kendisine (celle celâluhu) “Sen!” deme kapılarını açıyor. Kurban olayım, canım kurban olsun!.. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5)

Bunu söylerken de, çoğul sigası kullanıyorsun. إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Sana -hepimiz- ibadet ederiz.” O’nu, Kendi azametiyle, kibriyâsıyla, celâliyle görünce, duyunca, hissedince, vicdan O’nun ile ürperince, kendi kulluğunu cılız, deryada bir damla gibi görüyorsun. Hazreti Pîr’in ifadelerine/mülahazalarına bağlayacağım: Sağında-solunda kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe durmuş bütün insanları mülahazaya alıyorsun. Önce, ilk saftakileri düşünüyorsun, sonra diğer halkadakileri, ilk mekândakileri düşünüyorsun, sonra bütün küre-i arzdakileri düşünüyorsun. Daha sonra fezâ-i ıtlaktaki ruhânîleri düşünüyorsun, sonra melekleri düşünüyorsun, sonra “Hamele-i Arş”ı düşünüyorsun, sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya girip çıkanları düşünüyorsun… Trilyon, trilyon, trilyon, trilyon; zerrât-ı kâinat adedince mahlûkat-ı Sübhâniye adına إِيَّاكَ نَعْبُدُ diyorsun. “Allah’ım! Gücüm yetse, bunların dediği her şeyi, kendi namıma Sana takdim ederdim; çünkü bu bile Sana az gelir! Çünkü bana verdiğin şeylerin hadd ü hesabı yok! Hep meccanen vermişsin bunları. Bundan sonra benim Sana yapacağım şey, Sana karşı bu ölçüde bir ubudiyettir.” إِيَّاكَ نَعْبُدُ Hazreti Pîr’in mülahazasına dayandırıyorum. “Fakat yâ Rabbi, bu o kadar zor ki!.. Bütün o mahlukatın ibadetini birden mülahazaya alarak, zerrât-ı kâinat adedince hamd u senada bulunmak, melekler sayısınca hamd u senada bulunmak, ‘Sana kuluz!’ falan demek, çok zor bir mesele!..” Öyleyse, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ve yalnız Sen’den yardım istiyoruz!”

Şimdi meseleyi bu mülahazalara bağlı getirince, orada mesele, tam bir konsantrasyon noktasına gelip ulaşıyor. Artık -bir yönüyle- içinizi orada döküyorsunuz. “Sen!” diyorsunuz. “Ve bizler, Sen’in boynu tasmalı bendeleriniz, ayağı prangalı bendeleriniz! Kapıkulu köleleriniz! Başları kapının eşiğinde kullarınız Sen’in! إِيَّاكَ نَعْبُدُ diyorsunuz. Tam o esnada, konsantrasyon zirvede; إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyorsunuz.

İşte, en çok, böyle bir yerde o şeytan musallat olur. Bilmem denediniz mi orada? O mübarek kelimelere gelince, sizde en azından bir nisyan vaki olur. “Acaba bu ne demek ki?” filan dersiniz; “Şu dediğim şeylerin acaba onda biri akılda kalıyor mu? Acaba bu ne demek?!.” falan… Dahası benim gibi gafillerde tam o esnaya rast getirir, esneme hissi verir. Çünkü “Tesâüb şeytandandır.” buyuruyor, Peygamber Efendimiz, “Hapşırma, Rahman’dandır; tesâüb, şeytandandır.” Tesâüb (التَّثَاؤُبُ) esneme demektir. Efendim, o -bir günahkâr var ya- zavallı, yemin ederek söylüyor, diyor ki: “Oraya geldiğimde, böyle bakıyorum, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ derken esneme geliyor, tam orada.” Yahu, esneyecek yer mi orası; tam konsantre olacağın bir yer!.. Ne yaparım o zaman? İşte o zavallı/gafil diyor: Ne yaparım o zaman? Ben de bir kere daha إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ derim. Fakat yine de kafasına takıldığını söylüyor, bir kere daha إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyor.

   “İçinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf ve herc ü merç göreceklerdir. Siz sünnetime ve doğruya götüren Râşid Halifelerin çizgisine sarılın, yapışın. Bunlara azı dişlerinizle sımsıkı tutunun!”

Bir de اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ، اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ derken… Miraç muhaveresinde, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başkasının yapması mümkün olmayacak şekilde tâzimât-ı Nebeviyesi ile tâzimâtını takdim ettikten sonra, Allah (celle celâluhu) اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ “Ey insanlara mesajımı ulaştıracak Nebî! Sana selam! Dünya ve ahirette esenlik, senin için olsun!” buyuruyor. İşte bir de burası tam konsantre olunacak bir yer. Allah konuşuyor; sen de bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın o dediği şeyi, sanki muvacehe karşısında, Efendimiz’e sunuyorsun. “Benim Rabbimin dediği gibi ben de diyorum: اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

İşte, namazdayken, geliyor geliyor -zavallı anlatıyor- geliyor geliyor, tam orada ya bir gaflet, ya bir duyarsızlık veya bir esneme; tam orada geliyor. Şimdi orada da -biraz evvel arz ettiğim gibi- “Ha, sen orada bana o gevşekliği getirdin, konsantrasyonuma mâni oldun; öyleyse bir kere daha, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ Muvacehede, oradaki parmaklıklar gözünün önünde tebellür edercesine.. Merkad-i Nebevî’yi, ruhunun ufkuna yürüdüğü yeri âdetâ müşahede edercesine.. اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ diyorsun. Sen, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle yürekten içini dökünce, Allah’tan (celle celâluhu) aldığın şeyi, Allah’ın O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) dediği şeyi, “Allah’ın dediği o şeyi emanet olarak ben de aynıyla Sana sunuyorum!” mülahazasıyla, çok ciddî bir konsantrasyon içinde O’na ifade edince, sanki O’ndan da şunu duyuyorsun: اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ “O esenlik ve güven, dünya ve ahirette emniyet, senin de, Benim de, bütün inanan insanların da üzerine olsun!” آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ Âmin, binlerce, milyon kere âmîn; kabul buyur Rabbimiz!..

Bize sunduğu şeyler, nâmütenâhî… O’nun o nâmütenâhî vefakârlığına karşı, nâmütenâhî bir samimiyet ile iltizam etmek, yolunu takip etmek, o yoldan ayrılmamak; gayret, cehd ve azim içinde O’nun yolunda bulunmak!.. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna sefâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” demek… Bütün dünya Yezîd kesilse, Haccâc kesilse, Hitler kesilse ve siz de bütününüzle mazlumiyetin en acısını çeken, mağduriyetin en acısına maruz kalan insanlar olsanız, yine de رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا diyerek, Allah’ın o türlü takdirâtına karşı rızâdâde olarak, rıza duygunuzu ifade etmelisiniz. Sürekli اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allah’ım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana hâlis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyoruz!..” demelisiniz. Allah’ım, dedirt bunu bize.. söylettir kalbimizi bununla.. Sana teveccühte sâbit-kadem eyle.. Habib’inin yolundan bizi zerre kadar ayırma!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir yerde dediğim gibi âcizâne, on üç sene Mekke’de, beş sene de Medine-i Münevvere’de çekti, on sekiz sene. Yirmi üç senelik Peygamberlik döneminde, on sekiz sene hep çekti, şeytanın avenesinden. Ee şeytanın avenesi, her zaman var olmuştur. Bugün de şeytanın avenesinden çekenler, çektiklerine katlanmalı; biraz evvel dediğim şeyi demeli: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا Böyle demeli ve bir yönüyle kafalarına gelip takılan şikâyet duygusunu, bunun ile ayaklarının altına almalı, ezmeli, üzerinde raks etmeli. “Sen, tam ezilecek, böyle preslenecek bir şeysin!” demeli ve o şikâyet duygusunu ezmeliyiz ki, Allah ile münasebetimizi pekiştirmiş olalım. وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا  “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın!..” (Âl-i Imrân, 3/103) hakikatini tam göstermiş olalım.

Siz, o yolun yolcularısınız. Bir konferans, “Peygamber Yolu” şeklinde icrâ edilmişti Türkiye’de, senelerce evvel, zannediyorum. http://www.herkul.org/bamteli/peygamber-yolu/ İsim de isabetli idi esasen; o konferansa mevzu teşkil eden bildiriler de ona göre idi, zannediyorum. “Ona göre idi.” derken, herhalde yine kâmet-i kıymetimize göre bizim; yoksa O’nu tam idrak etmek, O’nu tam aksettirmek, bizim işimiz, bizim kârımız değil. O’nu tam takdir edemeyiz, Cenâb-ı Hak, takdire muvaffak kılsın; takdir etmeden de insan, öyle bir Muktedâ-bih’in arkasında olduğunun şuurunda olamaz. Amanın! O’nun izlerine basmadan geri durmayalım!.. “Basma” mı, “yüz sürme” mi, diyelim? Fakat takip etme manasına daha ziyade, adım adım O’nu takip etme!..

Hele o Râşid Halifeler, hele o Râşid Halifeler… عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” “Benim yolum, yöntemim, yaptığım şeyler, ortaya koyduğum sistem. Bir de Benden sonraki Râşid Halifelerim.” Bû Bekr u Ömer u Hazreti Osman u Ali. Bir şairimizin bir manzumesinin dördüncü mısraı: “Bû Bekr u Ömer u Hazreti Osman u Ali.” Radıyallahu anhüm ecmaîn.

Bu mir’ât-ı mücellâlar, Allah’tan gelen şeyleri tek harfini, tek sinyalini kaybetmeden O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) almışlar Allah’ın izni-inayetiyle ve hayatlarını hep o çizgide sürdürmüşler, Allah’ın izniyle. İnşaallah yanılmıyorumdur, Efendimiz’in gördüğünü görmüşler, duyduğunu duymuşlar, işittiğini işitmişler. Öyle ki Müslim-i Şerif’te okuyoruz; sened açısından çok farklı kanallarla gelen rivayetlerde: “Eğer birinin dostum olması mümkün olsaydı, Ebu Bekir’i dost ittihaz ederdim; onunla hıllet/hullet/hallet tesis ederdim. Ama Allah, benim Halil’imdir!”

   Peygamber yolunun yolcuları tevazu, mahviyet, hacâlet, acz ü fakr mülahazalarına sâdık kalarak sürekli kendilerini nefyetmeli ve “Nefy-i nefiy isbattır” disiplinine bağlı kalmalıdırlar.

Bu, bir hakikatin ifadesidir ama bir yerde kendisini tebcil/takdir manasına: “Halîl!” denince, “O, İbrahim idi!” buyurur. O, benim Efendim’in kemâlidir; kimi O’nun yanında takdirkâr ifade etseniz, hemen onu öne çıkarır. Bir gün deseniz ki, “Hazreti Musa (Musa İbn Imrân) benim Efendimden sonra geliyordur!” Hemen buyurur (sahih hadiste geçtiği üzere): “Beni, Musa İbn İmran’a tercih etmeyin! Zira öbür tarafta haşr u neşr olduğumuz zaman, onu Arş’ın kaidelerine veya örtüsüne tutunmuş olarak göreceğim. Bilemiyorum, O’nun o sâika ile Tûr’daki bayılıp gitmesine mukabil (mükafat) gelmiş de ondan dolayı mı, yoksa Benden evvel dirildi de ondan dolayı mı?!.” Sana kurban olayım; bu ne tevazu, bu ne mahviyet, bu ne hacâlettir?!.

Hiç kimsede kıskançlık duygusu, tepki hissi uyarmayacak şekilde, bir üslup, bir ifade ile öyle gönüllere giriyor ki, katiyen aslı-usûlü, üsluba feda etmiyor; en mütemerrid insanlar bile, “Vallahi buna bir şey denmez!” diyorlar.

Kur’an-ı Kerim, فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلاَ تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ “Rabbinin hükmüne sabret ve balığın yoldaşı zât (Hazreti Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) buyuruyor. Sâhib-i Hût, Hazreti Yunus İbn Mettâ. O, bir içtihad ile, kavmine bela geleceği zaman kavminden ayrılıyor, gemiye biniyor, denize atılıyor, balık yutuyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) diyor. İhtimal ki, bunu Kur’an-ı Kerim’de duyan insanların bazılarının aklından geçebilir: “Acaba Yunus İbn Mettâ ne yaptı ki, Cenâb-ı Hak, böyle yaptı, O’nu -min vechin- tecziye buyurdu? O da kalktı o tecziyeye karşı öyle niyaz etti.” Büyüklerin kendileri ile yüzleşmesi mevzuunda -Çağlayan Dergisi’nde neşredilen “Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku” başlıklı seri makalelerde- o meseleye de temas ediliyor; merak edenler bakabilirler. لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Seni tesbih u takdis ederim; Sen’den başka Ma’bud-u bi’l-hak, Maksûd-u bi’l-istihkak yoktur. Sen, noksan sıfatlardan müberrâsın!.. “Sübhân” kelimesi, bunu ifade ediyor. إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “İnnî” diyor, “Şüphesiz ben, katiyen ben, zâlimlerin tâ kendisinden oldum!” diyor. O, kendi ile yüzleşirken, bunu diyor. Şimdi, zannediyorum, siz de bunu duyduğunuz zaman, “Acaba ne yaptı?” dersiniz. O “Ne yaptı?” mülahazasına, yanlış mülahazasına meydan vermemek için, tevazu âbidesi o Büyük İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Beni, Yunus İbn Mettâ’ya tercih etmeyin!” diyor.

Anlıyor musunuz büyüklüğü?!. Büyüklük; tevazudan, mahviyetten, hacâletten, kendini nefyetmekten geçiyor. Hazreti Pîr’in ifade buyurduğu gibi, “Nefy-i nefiy, isbattır!”; “yok”, yok olsa, “var” olur! Sen, bir “yok”sun, zâtın itibarıyla. Sen nesin? O’ndan gelen -peşi peşine gelen karelerin birbirini sinema şeridinde takip ettiği gibi- bir şeysin! Bu mülahazayı ifade eden bazıları, “vücûd” demiş; her şeyi -bir yönüyle- O’ndan ibaret bilmiş; bazıları “şuhûd” demiş; duyulan ve hissedilen her şeyi O’ndan ibaret görmüş; Batılı düşünürler, Panteizme, Monizme vararak -biraz farkla da olsa- belki aynı mülahazaları seslendirmişler, Mistisizm mülahazası içinde. Evet, sen, osun sadece; peşi peşine gelen, birbirini takip eden, eksiksiz birbirini takip eden karelerden ibaret; hepsi o kadar. Dolayısıyla sen, “yok”sun; “yok” -bence- “var”lık iddiasında bulunmamalı. “Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu / Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan.” diyor şâir.

   Biz zahire göre hükmetmeli ve kimse hakkında nifak, irtidat, küfür isnatlı kesin hükümler vermemeliyiz; ayrıca, bugün milyonlarca insanı ağlatan zalimler hakkında bile Cehennem azabı istememeliyiz.

Böyle yok iken bir insan, kendini bir şey zannediyor, “Varım!” zannediyor. Bir de varlığa erince, günümüzde varlığa eren birileri gibi birden bire kendini villalar içinde bulunca, başı dönüyor: “Bu, yetmedi; bana filolar da lazım! Sadece karalar benim değil ya; ben, denizlerde de arz-ı endam etmeliyim! Herkes beni orada da görmeli!..” Kim bilir belki kendini bir şey zannediyorsa… “Melekler de seyretmeli; ruhânîler de benim orada nasıl balıkların yüzdüğü gibi yüzdüğümü görmeli, o yaptığım/yaptırdığım filolarım ile!” filan… “Üç tane yaptık!.. Yahu, üç bu; kesretin en azı!.. Beş olsa? Neden olmasın? Beş olsun; çünkü اَللهُ وِتْرٌ، يُحِبُّ الْوِتْرَ ‘Allah, birdir; teki sever!’ Beş olsun.” Sonra beş oldu. “Yedi niye olmasın ki.. dokuz niye olmasın ki.. on bir -mübarek bir rakam- niye olmasın ki?!.” Bir tûl-i emel; tevehhüm-ü ebediyet menhus toprağında neşv ü nema bulmuş bir tûl-i emel; sanki dünyada ebedi kalacakmış gibi.

Yahu, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha sonraki gün öbür tarafa gideceksin ve ettiklerinin cezasını göreceksin. Ettiklerine nâdim olup ağlayacaksın. Ağlayıp, sana karşı bile olsa, şefkat duyanların içini dağlayacaksın. Yanacaklar, yakılacaklar. Bugün bile onlar, senin için diyorlar ki: “Allah’ım! Bu zâlimlere, hâinlere ille de bir ceza vermek istiyorsan, bahtına düştüm, Cehennem ile cezalandırma! Ne yapacaksan yap, dünyada yap; öbür tarafta -bahtına düştüm- benim yüreğimi yakma! Ben, dayanamam. Çünkü onları bazen camide gördüm. Abdestli miydi, değil miydi? ‘Müslümanım!’ diyorlardı. Gerçekten o, kalblerinin sesi miydi? ‘Tasdîkun bi’l-kalb’ miydi, yoksa sadece ‘ikrârun bi’l-lisan’ mıydı? Ne bilelim biz!..” İkrârun bi’l-lisan’da bulununca, onu Usûlüddin uleması, “mü’min” sayıyor. Çünkü içini bilemeyiz biz onun. Öyle birisini, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikaz ediyor. Kim o “öyle birisi”? Çok sevdiği, canından aziz bildiği, Üsâme İbn Zeyd. Allah Rasûlü, onun babası Zeyd İbn Hârise’yi evlatlık edindi ama evladı değil, mevâlîsinden.

İşte o Zeyd İbn Hârise’nin oğlu Hazreti Üsâme, bir yerde savaşta düşmanı sıkıştırıyor. Düşman, bir ağacın altına sığınıyor. Orada sıkışınca, “Lâ ilahe illallah, Muhammedun Rasûlullah!” diyor. O da “Korkudan bunu söyledi!” diye onu öldürüyor. Bu haber, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşınca, o “Korkusundan söyledi yâ Rasûlallah!” diyor. Allah Rasûlü’nün, canından artık sevdiği ve ruhunun ufkuna yürürken Bizans’a karşı gönderdiği ordunun başına kumandan yaptığı insan. Zannediyorum Üsâme İbn Zeyd, yirmi küsur yaşında ya var ya yok; fakat kabiliyetli, babası gibi donanımlı. Hatta Hazreti Ömer, o ordunun içinde bir er olarak sefere iştirak ediyor. Sonra Hazreti Ebu Bekir efendimiz halife olmasına rağmen, başkumandan Hazreti Üsâme’ye diyor ki: “Ömer’i bana versen de bazı meselelerin meşveretine iştirak etse!” Bu ne terbiyedir bunlarda?!. Bu nasıl olgunluk?!. Biraz evvelki o “parlak ayna olma” mülahazasına ircâ edin ki mesele anlaşılsın. “Ömer’i bana ver ki bazı meseleleri istişare edeyim!” Evet, Allah Rasûlü’nün o sevdiği insan, “O adam kelime-i şehadeti zorundan, korkudan, ikrah ile söyledi!” diyor. Buyuruyor ki, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam): “Yarıp kalbine mi baktın?!.”

Demek ki esas mesele, imanın “tasdîkun bi’l-kalb” olmasıdır; fakat onu da biz bilemeyiz. “İkrârun bi’l-lisan” (dil ile söylemek) bir yönüyle, onun (kalb ile tasdikin) tercümanıdır. Ve öyle deyince bir insan, siz de onu öyle kabul etme mecburiyetindesiniz. Hele bir de camiye geliyorsa, hele bir de ön safta yerini alıyorsa… Neden? Çünkü ön safta, hususiyle imamın arkasında durma, diğer fertlere göre sevabı kat kat onun. Bir de orada duruyorsa… Fakat bütün bu mülahazalarında camide görünme, bir de ön safta imamın arkasını kollama, bir de herkesten evvel ayağa kalkma, “Bak nerede duruyorum ben, bilin ha!” filan der gibi bir hal sergileme.. ve böylece dince en mukaddes bir şey olan namazı kullanma gibi şeyler de olabilir. Ne var ki biz zahire göre hüküm vermek zorundayız. “Sefine-i din”i yürüten bir şeydir namaz, Alvar İmamı’nın ifadesiyle: “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür // Cümle ibadetin namaz piridir / Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.” Bu şekilde gördüğünüz zaman, ee artık siz bir şey deseniz onun hakkında, size -zannediyorum- çok uzaktan, bin dört yüz küsur sene evvelki bir âlemden, öteki âlemden gelen bir ses, “Yarıp kalbine mi baktınız? Ne biliyorsunuz!” falan diyecektir. “Ne biliyorsunuz da, ‘Dönme!’ diyorsunuz, ‘Münafık!’ diyorsunuz?!.” filan… Gelir o ses, tın tın vicdan kulağına çarpar; tın tın vicdan kulağına çarpar.

Cezaları, Cehennem’de yanmaları ise şayet, onu istemeyiz; çünkü orada bizim yüreğimiz yanar. Bakın, zulüm tabloları birbirini takip ediyor; tabloya, tablo ekleniyor. Ve hepsi, o zalimlerin hesabına kaydoluyor. Zulüm gören her bir fert ile irtibatlı belki yüz insan, belki bin insan var. Yüz bin insan, bugün ızdırap ile inliyorsa.. kadını ile, erkeği ile, çocuğu ile, yaşlısı ile, genci ile, ihtiyarı ile yüz bin insan inliyorsa.. yurdundan yuvasından edilmiş ise… Bunu yirmi ile, otuz ile, kırk ile, elli ile -alakadarlık cihetiyle- çarptığınız zaman, milyonlar yapar. Milyonlara ızdırap çektiriyorsunuz, kan kusturuyorsunuz, ağlatıyorsunuz. Namazda başlarını yere koyuyorlar; سُبْحَانَ رَبِّيَ اْلأَعْلَى diyeceklerine, akıllarından geçen şey, “Allah’ım, bunların haklarından gel!” oluyor. Ben de diyorum: اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، وَلاَ تُبَلِّغْهُمْ آمَالَهُمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ، وَعَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ، وَعَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ، وَعَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ “Allah’ım o zalimleri sana havale ediyoruz. Allah’ım o zalimleri sana havale ediyoruz. Onları kötü emellerine ulaştırma. Onlara karşı bize yardımcı ol. Onlara karşı bize yardımcı ol. Bizim için kurdukları tuzaklar başlarına dolansın ve kötü âkıbet hep onların tepelerinde olsun! Evet, kurdukları tuzaklar başlarına dolansın ve kötü âkıbet hep onların tepelerinde dolaşsın! Allah’ım, bizim için kurdukları tuzaklar başlarına dolansın ve kötü âkıbet hep onların tepelerinde olsun!”

Evet, işin encâmı, bu. Öbür tarafta Cenâb-ı Hak, çektirmesin! Çekecekleri şeyleri bu dar dünyada, dar alanda çeksinler. Cehennem’e koymakla, Mahşer’de terazinin günahlarından dolayı kırılması karşısında bizi ağlatmakla, Allah (celle celâluhu) onları öyle cezalandırmasın!.. Cezanın en hafif faslıyla, yani dünyada cezalandırsın. Onları dünyada ebedî ölüme mahkûm etse bile, yine o hafif kalır; çünkü ebedî âleme nispeten ne kıymeti var ki bunun?!. İşte, O mülahaza ile dedim.

Kırık Testi: NAMAZI HİSSETMEK İÇİN NE YAPTINIZ?

Herkul | | KIRIK TESTI

İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke düşmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek’at nafile kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.

   Namaz Âşıkları

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O’nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır.” diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek’atta bir kaç cüz’ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Rasûl-ü Ekrem’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki, Fudayl bin İyâz’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk’a içlerini dökerken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur’an’ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü’r-Rik’â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr’i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd bin Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”

   Her Gün Yüzlerce Rek’at Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek’atta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.”

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek’at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek’at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah Rasûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek’at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül aleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek’at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek’at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek’at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

   Bir Seviye ve Gönül İşi

Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi’s-salâtü vesselam) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü’minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü’minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!’ Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları ye’se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfât ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla, bir mü’min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani, İşaretü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manalarını gözetmek” suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh haletiyle Mevlâ-yı Müteâl’e yönelmeli ve adeta her vakitte bir kere daha mi’rac yapmalıdır.

   Namazın Özü ve Manası

Namazın özü, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh, ta’zîm ve O’na şükürdür. Evet, tesbîh, tekbîr ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O’na ta’zimde bulunuruz. Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbîrle haram kılındığı için ona ”tahrim tekbîri” ya da “ihram tekbîri” de denmiştir. Aslında bu tekbîr, mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbîrle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O’na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülahazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin manalarla beraber yükselmeli. O’nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi’d-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir mi’rac olmalı ve siz Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mi’rac’da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, adeta birinci kat semada Hazreti Adem’le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbîh, tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını te’kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

   İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk

Diğer taraftan, şayet kendinizi i’lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız, böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslamiyeti kabule davettir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ’la-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dörtbir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah’ı bilmeye, O’nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilahî tecellileri okumaya ve Ma’bud-u Mutlak’a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilahî mesaja kulak vermeli, o tecellileri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız halde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım’ düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız manasız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lazım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..

Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, -istisnalar olsa da genel itibarıyla- Allah’la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslam’a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Ağzımız Kur’an-ı Kerim’i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.

Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü’min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.

   Tesir, Allah’la Münasebete Vâbestedir

Ayrıca, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.

Bu açıdan da, Kur’an’ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah’la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilahîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler. Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hallerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.

Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslam’ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alakalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı haline gelebilmek için şu husulara çok dikkat etmelidirler:

   Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.” buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam “Allah’ım, Cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede Cemâlinle bizi serfiraz kıl” diyoruz; Cemâlullah’ı müşahedeye, rıza-yı ilahîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle demeliyiz: “Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen’den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat’iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât’ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütâlaalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana aleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü’min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur’an talebeleri, Hazreti Gazzalî, Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.

Bamteli: EŞKIYANIN TASALLUTU VE YOL HARİTAMIZ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hizmette kıble belirlenmeli, mazlumların ızdırapları paylaşılmalı ve hep müspet faaliyetler ortaya konmalı!..

İnsan, musibet sağanağına maruz kalınca, duygu ve düşünceleri -sanki nöronları ona programlanmış gibi- hep onun etrafında dönüp duruyor; onu düşünüyor, onu konuşuyor, onu dillendiriyor.

Bunları yaparken, belki -antrparantez- insanları ye’se atmayacak bir üslup ile bir şey anlatmak lazım. Diyeceğimiz edeceğimiz şeyler, o gâilelerin içinden sıyrılmaya vesile olabilecek mahiyette bir kısım argümanlar olmalı: “Şunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız!” Geçmişte yapamadığımız, yapmamız gerekli olan şeylere gelince, -geçmişi suçlamadan ve o dönemi temsil eden insanları suçlamadan- onları zihinlerimizde birer ders, bir yönüyle doğruyu yapma adına birer ibre ve birer pusula gibi görerek, bundan sonraki tavır ve davranışlarımızı ona göre yapmamız lazım. “Hizmette kıble belirleme” diyebilirsiniz buna. Yoksa insan, sağa-sola döner; oraya eğilir, oraya eğilir, oraya eğilir. Yerinde eğilmek gerekli olan yere eğilmeyince, tüm bu eğilmeler boşunadır. Günümüzün insanı, çok farklı yerler karşısında eğilip de boşuna enerji harcadığı gibi, böyle bir şey olur.

Evet, bela ve musibetler sağanağına maruz kalınca, duygu ve düşünce, ister-istemez o tarafa kayıyor. Aslında, o mevzuda yapılması gerekli olan şey ne ise, bu “pozitif” olarak yapılmalı. Negatif şeylere gitmemeli; o, bizi felç eder, esasen bela ve musibetlerin def u ref’i adına da hiçbir şey ifade etmez.

Bu mevzuda yapılması gerekli olan şey… Siz bu işin içindesiniz, hatta pişmişsiniz, mümareseniz var; Fakir’den daha iyi bilirsiniz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir: “Bu gâile ve dâhiyelerden sıyrılma yollarını belirleyip uygulamak. Nasıl yapılacak? Biraz evvel arkadaşlarımızın gayret ve cehtlerine şahit oldum; üç defa, dört defa şahit oldum, “Şu yaptığınız şey, size ibadet sevabı kazandırır.” dedim. Hadis-i şerifte, meselenin menfi yanı, negatif yanı ifade ediliyor: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir.” Demek, çizgi kayması yaşıyor; demek ki, aynı dairede bulunamıyor. “Aynı dairede bulunamayacak!” demektir; öbür tarafta da onlardan ayrı düşecek, cüdâ düşecektir.

Bu açıdan mü’minlerin dertleri ile dertlenme… Kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla sıbyanıyla, şüyûhuyla mutavassıt yaşta olanıyla, ne kadar ızdıraplı insan var ise… Zannediyorum, şu anda bu ızdırabı vicdanında duyan, sadece bizim ülkemizde belki on milyon insan vardır. Çünkü yüz bin tane insan almış içeriye atmışlarsa, iki yüz bin tane insan içeriye atmışlarsa, onlara eziyet etmişlerse, onların firar etmelerine sebebiyet vermişlerse, bazılarını öldürmüşlerse, diğerlerine daha başka kötülükler yapmışlarsa şayet, her ferde karşılık belki yirmi tane insanı inletmişlerdir. Şöyle-böyle yakınında olan herkesi inletmişlerdir. Aile yakınlığı, akraba yakınlığı, konu-komşu yakınlığı, dava-düşünce yakınlığı, aynı mefkûreye inanma ve aynı gâye-i hayali takip etme yakınlığı… Bütün bu yakınlıklar, insanın içine birer sızı halinde sızar, acı halinde sızar, dolayısıyla. Onun için, onlarla o derdi paylaşmak lazım.

Derdi paylaşmak, oturup millete hikâye anlatıyor gibi anlatmak değil, menkıbe anlatıyor gibi anlatmak değildir. O arkadaşlara arz ettim ben: Sizin şu yaptığınız, ibadet sevabı kazandırıyor size; çünkü Müslümanların dertleriyle meşgulsünüz.

   “İş benim dediğim gibi ise, siz ne kaybettiğinizin farkında mısınız? Farz edelim ki, sizin dediğiniz doğru olsun; ben ne kaybederim ki?!.”

Açıkça iki-üç seneden beri, orta ölçekte kapalılığıyla altı-yedi seneden beri, tamamen gizliliğiyle, tamamen kapalılığıyla on küsur seneden, belki yirmi seneden beri size karşı -esasen- belli planlar oluşturuluyor, yok etme adına.

Evet, burada noktalı virgül koyarak, Ebu Cehil’in çok tekrar ettiğim bir sözünü söyleyeyim: Sonraları Muğîre İbn Şu’be naklediyor; daha sonra Müslüman olanlardan, Ebu Cehil ile de yakınlığı olanlardan. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “kendini öldüresiye…” -Ama böyle diyemem; O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında o tabirden hoşlanmıyorum.- Neredeyse vaktinden evvel mübarek ruhunun ufkuna uçması şeklinde bir helecan içinde, bir heyecan içinde, sürekli çırpınıp duruyor. Amcasına da (Ebu Leheb’e de) anlatıyor, Ebu Cehil’e de anlatıyor, Utbe’ye de anlatıyor, Şeybe’ye de anlatıyor, İbn Ebî Muayt’a da anlatıyor; daha ne kadar -bağışlayın- Allah belası varsa, hepsine anlatıyor. Fakat ben o anlatmaların adedini/sayısını bilmiyorum. Ama burada size desem ki, “Ebu Cehil’e elli defa anlatmıştır!”, bunu da rica ederim mübalağa saymayın. Yine Mekke’nin sokaklarından birisinde karşı karşıya gelince, -Ebu Cehil’in yanında Muğîre İbn Şu’be var- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajını sunuyor.

Hani Hazreti Ali’ye veya Ebu Hanife’ye nispet edilen bir söz var: “İnandığın zaman, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu kazanacaksın! Rica ederim, inanmadığın zaman, bu benim saydığım şeylerden bir tanesini kazanma meselesi söz konusu mudur?”

O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajının özü ve ruhu, bu; arkasında bu var. “Ben diyorum ki: Sen, bu iman ile vefat ettiğin zaman, kabirde sualin âsân olacak; berzahta projektörlerin ışığı altında yürüyeceksin; mizana gittiğin zaman çehrene bakacaklar, ‘Seninkilerini tartmaya lüzum yok, geç haydi!’ diyecekler; Sırât’tan geçerken, o senin için kıldan ince, kılıçtan keskin değil, bir şehrâh hâline gelecek; belki yol da bir kabz hali yaşayacak, büzülecek yol, on adımda atlayacağın yeri bir adımda atlayıvereceksin. Allah yapacak; orası kudret dairesi, burası hikmet dairesi; ‘Ol!’ deyiverince, oluverecek. Sonra gideceksin oraya; dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir saatine mukabil gelmeyen Cennet nimetleriyle serfirâz olacaksın. Ve bir gün gelecek, Cuma yamaçlarında bütün güzelliklerin kaynağı Güzeller Güzeli Rabbimizin Cemâl-i bâkemâlini -Efendimiz’in ifadesiyle- müşâhede ettiğin zaman, kendinden geçecek ve diyeceksin ki, ‘Yahu Cennet nimetlerinin de işin doğrusu hiçbir kıymeti yokmuş!’ Oysaki oraya gittiğin zaman, şöyle diyordun, ‘Yahu dünyada benim yaşadığım şeylerin hiçbirinin bir kıymeti yokmuş, bir dakikalık bir şey imiş bunların hepsi!’ Ben diyorum ki: Sen o لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ sırlı anahtarını kullandığın zaman, bu kapıların hepsi sana açılacak. Sen de diyorsun ki, ‘Yok!’ Mesele, benim dediğim gibi ise, ne kadar şey kaybettiğinin farkında mısın? Senin dediğin gibi ise, ben ne kaybediyorum ki?!.”

Hani böyle ortadan bir şey, ilzam edici bir şey, bağlayıcı bir şey; şimdi, bu mülahaza ile O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mesajının gereği, bir kere daha ona anlatıyor. Zaten hep öyle; Mekke sokaklarında rastladığı herkese diyor ki: قُولُوا: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، تُفْلِحُوا “Lâ ilahe illallah, deyin; kurtuluşa erin!..” Antrparantez; bunu, birileri tenkit etmişti: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ yeter mi; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demek lazım!” falan. Oysaki hadis-i şeriflerde böyle buyuruluyor: قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ تُفْلِحُوا (Maalesef, bu sözdeki önemli nükteyi anlayamıyorlar.) Şimdi, böyle büyük bir mesajı veren bir insanın, Peygamber olmaması düşünülemez. Efendim, bu, öyle bilmem nereden atılacak şey/söz değil. Dolayısıyla bir taraftan لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ diyor, peygamberliğini de ortaya koyuyor; zımnen, iltizam delaleti ile “Ben, Allah’ın peygamberiyim!” demiş oluyor. “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ deyin; Ben, Allah’ın peygamberiyim!” diyor. Bir de onların hissiyatını hesaba katma, psikolojik açıdan, çok önemlidir. “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ deyin; bir de مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ deyin!” dese -zaten hazmedemiyorlar, hasta hepsi, beyin hastası- “Adam, kendinin peygamber, fevkaladeden bir insan olduğundan bahsediyor.” diyecekler; bir yönüyle onların hazımsızlığını artıracak; yangının üzerine körük ile gitmiş olacak. Evet, önemli; bunu anlamayanlar, o mevzuda tenkidâtta bulundular; cevap verenler de oldu o meselede; cevap verilme meselesi de oldu.

   Haset öldürücü bir marazdır; başkalarının yaptıklarını yapamayanlar, küfür ölçüsünde cinayetlere girerler; “Hased, bazen küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!”

O gün Ebu Cehil’e yine, قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، تُفْلِحُوا diyor. O, bir de ismiyle hitap ederek, diyor ki: “Yâ Muhammed! -Sallallâhu aleyhi ve sellem.- Eğer bunu bana yapmakla, öbür tarafta ‘Vazifemi yaptım!’ demek istiyorsan… -Alay bu, efendim, diyalektik.- Ben, öbür tarafta, ‘Vazifesini yaptı!’ diye şehadet ederim, söylerim senin hakkında.” Sonra ayrılıp gidiyor. Muğîre İbn Şu’be diyor ki (radıyallahu anh): “Bana dedi ki: Ben, bu Adamın dediklerinin hepsine inanıyorum. Fakat bir şey benim ağırıma gidiyor. -Bakın, kıskançlık ne hale getiriyor.- Bu Hâşimîler diyorlar ki, ‘Sikâye (Hacılara zemzem dağıtma hizmeti) bizden, sidâne (Kâbe’nin kilitlerini muhafaza hizmeti) bizden, rifâde (Hacılara yemek dağıtma hizmeti) bizden; yok Kâbe’nin bilmem nesi, bizden.’ Bir de kalkıp ‘Peygamber de bizden!’ derlerse, ben bunu sindiremem!”

Sözün merkezinde şu vardır: Kıskançlık/hazımsızlık, öyle bir marazdır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir onun.

Evet, Hizmet’e karşı şimdilerde gün yüzüne çıkmış bu hazımsızlık da çok eski yıllara dayanıyor. Siz, bir şeyler yaparken, onlar o kadar geniş gücü-imkânı harcadıkları halde… İsim tasrih etmedim. Kim? Bir beyin oğlu Mustafa Bey… O kadar gücü-imkânı harcadıkları halde, sizin yaptığınızın onda birini yapamadılar. On yedi, on sekiz yerde, Yunus Emre merkezleri açtılar. Yunus Emre’nin mübarek adı, o ada canımız kurban olsun!.. O adın kerameti ile o kadar yerde ancak Türkçemizi öğretme adına böyle bir kısım kulüp gibi şeyler açtılar. Şimdi onca güç ve kuvvetlerini harcadıkları halde, yaptıkları şeyin hepsi, bundan ibaret. Bir adım ileriye götürememeleri… Ee sizin de dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde, hani o zamanlar belki beş yüz tane okulunuz vardı; zamanla bin dört yüz tane okulunuz oldu.

Gönlümüz arzu ediyordu; bu engellemeler olmasaydı, bir yönüyle bu köprüler yıkılmasaydı, zannediyorum şimdi üç bin okul olacaktı, Allah’ın izniyle. Yeryüzündeki bütün ülkelerde… Hatta Fakir, arkadaşlara soruyordum, “Girmediğiniz kaç ülke kaldı?!” Onlar, “Yedi-sekiz ülke” diyorlardı. Onlara da girince, girilmedik yer kalmayacaktı. Kardeşlik ruhu ile.. hümanizm anlayışı ile.. herkesi kucaklama niyeti ile.. renk gözetmeden, desen gözetmeden, numara gözetmeden, drop gözetmeden, herkes ile sarmaş-dolaş olacak mahiyette… Çantalarını ellerine alıp giden insanlar, gittikleri yerde de -herkes adına söylüyorum, inanarak söylüyorum- bir dikili taşları olsun mülahazasına/zaafına kapılmadılar. Oralardaki insanlar, nabız tuttu; her nabız tutuşlarında, samimiyet, hasbîlik, diğergamlık, îsâr ruhu gördüler. İnandılar bu insanlara… Allah’a, Peygamber’e inanmayanlar bile, Ateistler, Deistler bile inandılar buna. Ama tahribat kolay olduğundan dolayı; hani şu kadar mimarın, şu kadar statikçinin, şu kadar zamanda ortaya koyduğu, mimarî bir eser, bir anda darman duman olur. Yaptıkları şey, o; tahrip etmenin arkasından koşuyorlar.

Hazımsızlık böyle çok eski yıllara dayandığından dolayı, sadece içlerinde oluşan -bağışlayın- o gaseyanı şimdi dışarıya attılar. Mide bulandırıcı bir tavır sergiliyorlar. Karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Kur’an-ı Kerim, bu meseleyi ifade ederken, قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ -tercümelerinden birisi ile- “Herkes, karakterinin gereğini yerine getirir!” (İsrâ, 17/84) buyuruyor. Allah, o karakterde olmaktan bizi muhafaza buyursun! Öyle bir karakter taşımaktan, Allah bizi muhafaza buyursun!..

Şimdi bu bir realite… Kendi doğup büyüdüğünüz, maskat-ı re’siniz sayılan, bir avuç toprağını cihanlar ile değiştirmeyeceğiniz ülkenizde, ülkenizin insanından bunu gördükten sonra, dünyanın dört bir yanına yayıldınız; onlar da insan, onlar da bir yönüyle aynı paniğe kapılabilirler, aynı paranoyaları yaşayabilirler. Öyle ise size kulak çekme manasında -hadiselerin diliyle- “Aman dikkatli olun bundan sonra! Bakın, en yakın gibi görünen insanlar, ne kadar sizden uzak duruyorlarmış, size karşı mesafeli duruyorlarmış!” deniyor. Dolayısıyla bir dikkat, bir teyakkuz adına, Allah (celle celâluhu) kısmen bir şey çektiriyor. Şimdi bir taraftan bunu çok iyi değerlendirmek lazım!..

   Bir kısım tereddütlerle karışık da olsa hakkınızda geniş alanlı bir duyma söz konusu; şimdi size düşen, sistemli düşünme ve en uygun vesileleri kullanma sayesinde o merakı kendinizi anlatma istikametinde değerlendirmektir.

Bir diğer taraftan, zannediyorum, dünyada bu ölçüde, bu çerçevede duyulma adına birkaç trilyon para verseydiniz, dünyadaki matbûât, televizyonlar, internet siteleri, telefonlar, bu meseleyi bu kadar bilemez ve duyamazlardı. Bir şeyi anlatmada “duyma” meselesi çok önemli bir faktördür. Duymuş, ruhunu bir de merak sarmış ise, nöronlar almaya hazır vaziyete geçmişlerdir, “Hazır ol!” vaziyetine geçmişlerdir. Bu defa size her şeyi üslubuna uygun, usûlu-esâsı fedâ etmeden, üslubuna uygun anlatmak düşüyor.

“Biz, insanız; yeryüzünde sulh-i umumî peşinde koşturuyoruz! Yangını söndürmek için koşturuyoruz! İçinde yanan insanları, o yangından kurtarmak için koşturuyoruz! Yeryüzündeki bütün insanlar, bir biri ile kucaklaşsın diye koşturuyoruz!..” Senelerce, kalbleriniz bu heyecan ile çarptı, nabızlarınız bu heyecan ile attı ve onlar da inandılar sizlere. Fakat belki şu anda kafalarda karışıklık da var. Herkeste şöyle-böyle paranoyaya açık bir durum da, bir delik de, bir menfez de vardır. Herkesin kafasına bir şey akmıştır; Talamus bezine mi, nöronlarına mı, başka bir yerine mi, akmıştır bir şey; bileceksiniz bunu!.. Fakat duyulma, ciddî; dünyada neredeyse kahvede oturan insanlar bile duydular.

Şimdi sizinle karşılaştıkları zaman “Nedir yahu bu hal?!.” diyecekler. İşte o zaman size, üsluba, esâsı-usûlü fedâ etmeden, anlatmamız gerekli olan şeyleri anlatmak düşüyor. Oturup bunu müzakere etmek.. bu mevzuda argümanlar oluşturmak.. sesimizi-soluğumuzu insanlığa duyurmak için metotlar geliştirmek.. Sabâ’dan mı gideceğiz, Uşşâk’tan mı gideceğiz, Rast’tan mı gideceğiz, ezan sıralarına göre söylüyorum, Segâh’tan mı gideceğiz, -esasen “Hüzzâm”, akşam okunur fakat şimdi biraz daha farklı, “râ-râ”sı farklı Segâh okuyorlar- Segâh’tan mı gideceğiz, Hicaz’dan mı gideceğiz?!. Neyden gideceksek gideceğiz ama o insanların dinleyebileceği bir enstrüman ile, bir ses ile yanlarına gideceğiz. Zurna, ürkütüyorsa, onu, saklayacağız; efendim, davul kaçırıyorsa onları, onu da bir tarafa koyacağız. Ney celb u cezb ediyorsa şayet, onu dudaklarımıza yerleştirecek, Itrî’nin o güzel bestelerinden bazılarını onlara duyuruyor gibi, orada sesimizi yükseltecek, gönüllerine yumuşak, kaymak gibi akmaya bakacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunun için evvelâ sistemli düşünme şarttır. Bir şey yapmadan evvel düşünmek, yemeden evvel çiğnemek gibi bir şeydir. Çiğnemeden bir şey yutmaya kalkarsanız, yutakta takılır kalır, boğulursunuz. Yutsanız dahi, midenin yükünü çoğaltmış olursunuz. Allah, ağzı vermiş; kuvve-i zâika “ücret-i âcile”sini de vermiş: Bak sen çiğniyorsun; mide için çiğniyorsun, insanın vücudu için çiğniyorsun. Ben bir de o sana çiğnettiğim şeylerin içine bir tat koydum. O tadı duyabilmen için aynı zamanda kuvve-i zâika verdim sana. O da bedava değil!.. Ağzına alıp çiğnediğin şeyleri yutasın gelmiyor; bir balı, bir kaymağı ağzına aldığın zaman, yutasın gelmiyor. Verdim bunları!.. Fakat bunu, münasebetsiz şekilde, ağzına koyar koymaz yutarsan şayet, kuvve-i zâikanın hukukuna tecâvüz etmiş olursun.” Evet, burada size şöyle bir şey desem, olabilir de, ihtimal dâhilinde: Ağız, öbür tarafta, davacı olabilir; “Yâ Rabbi, bu, hep midesi adına, kolonları adına benim hakkımı yedi. Beni ağzında birkaç defa çevirse idi, ben de hissemi alsaydım!” Haklı bir dava olur mu, olmaz mı bu?!. Evet, olur.

   İstişare, mü’min bir toplumun en bariz alâmeti ve İslâm’a gönül vermiş bir cemaatin en önemli hususiyetidir; Allah Rasûlü, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine Uhud’a çıkardı.

Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, ortaya bir proje koymadan evvel, oturup derin derin düşünmek o kadar önemlidir. Buna, İslam dininde “istişare” deniyor. Kur’an-ı Kerim’de bir sûrenin adı da Şûrâ. Şûrâ Sûresi… Kur’an, sahabe-i kiramı methettiği, değişik pozitif yanlarıyla methettiği yerde, araya bir de وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onlar, öyle kâmeti yüce insanlar ki, yaptıkları işleri hep meşveretle götürüyorlar!” (Şûrâ, 42/38) buyuruyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buna tercüman olurken, مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ، وَمَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İktisat yapan, fakr u zarurete düşmez. İstişare eden de, haybet ve zarar yaşamaz.” buyuruyor.

Düşünün en kritik dönemde, Uhud’da istişare yapıyor benim Efendim. O’nun, falan filan ile istişareye ihtiyacı yok. Bir kere, Cenâb-ı Hak, O’na öyle bir dimağ vermiş ki; bizim, şöyle-böyle ancak onda birini çalıştırabildiğimiz nöronlarımızın, O’nda (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütünü birden çalışıyor. Hamdi Yazır’ın tefsirinin birinci cildinde, zannediyorum Fatiha Sûresi tefsirinde dendiği gibi; “O ne müthiş bir Ruh, ne engin bir Ruh’tur ki, ayakları yeryüzünde fakat semalar ötesi âlemler ile muhaverede bulunuyor!” Evet, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kimse ile istişareye ihtiyacı yok. Fakat istişareyi, arkadakilerine bir disiplin olarak göstermek için kendi yapıyor bunu. Bir “imam” gibi tekbir alıyor, “Siz de böyle yapın!”; el bağlıyor, “Siz de böyle yapın!”; rükûa gidiyor, “Siz de böyle yapın!”; ayağa kalkıyor kavmeye, “Siz de böyle yapın!”; secdeye kapanıyor, “Siz de böyle yapın!”

Ve istişare ediyor, Uhud’a çıkmadan evvel. Rüyasını da anlatıyor, “Bir kısım sığırların boğazlandığını gördüm!” diyor. Fakat Bedir’de savaşma şerefini ihraz edememiş bir kısım gençler, ağır basıyorlar; oradaki umum heyet üzerinde ciddî bir tesir oluşturuyorlar. Ekseriyetin re’yi orada Uhud’a çıkılmasından yana. Ekseriyetin re’yi… Bakın, biz de bundan ders alalım. “Dediğim olmadı!” diye, “Olmaz olsun bu iş!” değil. Ekseriyetin re’yine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tabye savaşını bırakıyor. Hendek’te yaptığı gibi bir savaş yapabilirdi; diğerleri bozguna uğrar kaçarlardı. Ama o zaman “Çıkalım dışarıya!” diyor. Bir de oradaki Uhud tepesine bir birlik yerleştiriyor, başına da Abdullah bin Cübeyr’i koyuyor. “Bizim vücutlarımızı kartallar kaldırsa, Ben’den emir gelmeden yerinizden ayrılmayın!” diyor. Siyer’de, Hadis kitaplarında anlatılan şeyler bunlar.

İstişare… Allah Rasûlü istişareye uyarak çıkıyor. Şimdi iki şey oluyor orada; Bir: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada mübarek düşüncesine (rağmen Uhud’a çıkılmasını tercih edenlerin ve okçular tepesindekilerin) halini Kur’an-ı Kerim “kesb” sözüyle ifade ediyor. Bu açıdan, onlara “içtihad hatası” ile mukabelede bulunuluyor. Evet, “İktesebe” kelimesiyle demiyor Kur’an-ı Kerim, إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i Imrân, 3/155) ifadelerinde görüleceği üzere, بِمَا كَسَبُوا diyor; “kesbettikleri şey ile..” Dolayısıyla “kesb” başkadır, “iktisab” başkadır; iktisab, bir “vebal irtikâp etme”dir; berikine (kesbe) gelince, o “sevabın ikisini bire indirme” demektir, içtihad hatasıdır.

İçtihad hatası yapıyorlar, çıkıyorlar oraya. Bir içtihad hatası da tepede yapılıyor; düşman ordusu bozgunla gidince, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) emir gelmeden ayrılıyorlar. Oysaki emre itaat her şeyden önce gelir. Onu (emre itaati) Hazreti Âdem’den öğrenmek lazım; evet, Melâike-i Kirâm’dan öğrenmek lazım. Orada da öyle yine bir içtihad hatası yapılıyor; ayrılıyorlar ve bir hezimet yaşanıyor, ayrı bir şey. Vakıayı ana hatlarıyla arz ediyorum, başınızı ağrıtmıyorsam şayet.

Sonra Efendimiz’in mübarek yüzü yaralanıyor; o yüzün en küçük şeyine canım kurban olsun!.. Mübarek dişi yere düşüyor. Osmanlıların öyle saygısı vardır ki, Efendimiz’e, Uhud’un bağrında, o mübarek dişin düştüğü yere bir kulübecik yapmışlar. Arkadan gelenler, onu bile şirk saydıklarından dolayı, yıkmışlar. Ben, yarı yıkılmış şekline şahit oldum; Uhud’u gezdim hep, o şühedanın başında bir dolaştım; böyle beni aldı, tarihin hatıralarında, tarihin hatıra çağlayanı içinde sürükledi; o günü onlar ile beraber yaşıyor gibi bir zevk-i ruhânî duydum. Oraya da çıktım, mübarek “sinn-i Nebevî”nin düştüğü yere. Osmanlı… Peygambere saygısı… Hani “Lihye-i şerif”i öpüp gözünüze sürüyorsunuz ya, o mübarek sakalının bir tüyünü… “Tüy” de dememek lazım, “Mûy-i mübârek”ini… Onlar da o saygılarını öyle ifade etmişler orada.

Kendi vücudu yaralanmış, başında miğfer kırılmış. Orada bir de candan sevdiği sütkardeşi ve amcası Hazreti Hamza gibi bir orduya bedel bir insan, bağrından yediği bir mızrak ile şehit olmuş ve parçalanmış. Parçalanmış aynı zamanda, didik didik etmişler. Yetmişe yakın ashâb-ı kiram; her biri bir ülke insanına bedel ashâb-ı kirâm efendilerimiz şehit olmuşlar. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ diyor; “Benim sahabîlerim, yıldızlar gibidir.” بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” Kâmet-i kıymetleri, bu onların. Bir de onları görüyor, o İnce Ruh (sallallâhu aleyhi ve sellem). O hassas, o Şefkat Âbidesi, bir de ona üzülüyor. Fakat Kur’an-ı Kerim’in beyanına bakın: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış, karar verince de artık Allah’a dayan; çünkü Allah Kendine güvenip dayananları sever.” (Âl-i Imrân, 3/159)

“Eğer Sen, katı kalbli olsaydın, bu, etrafındaki insanlar, dağılır giderlerdi.” Evvelâ böyle diyor. Böyle demede, mefhum-u muhalif şudur: “Sen, katı kalbli bir insan değilsin; eğer olsaydın, dağılırlardı!” Bir tebcil, bir takdir var; söyleyeceği şeylere beraat-i istihlal nev’inden -bir zaviyeden- esasen bir zemin hazırlama var: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ  Öyle ise, bu sebeple -“Fâ-i sebebiye” ile- فَاعْفُ عَنْهُمْ “Onları bağışla!” Bağışlamak ile kalma; madem içtihad hatası yaptılar, nezd-i Ulûhiyette olmaması istenen bir şeyi yaptılar onlar, وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Bir de onlar için Allah’tan yarlıganma talep et!” “Allah’ım bağışla Benim ashabımı!.. Beni oraya götürenleri ve sonra söz dinlemeyerek yerlerinden ayrılanları yarlıga!.” فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Bakın sonunda ne diyor: وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ “Otur, meseleyi bir kere daha onlarla istişare et!”

Birinci istişarede “içtihad hatası sebebiyle sevaplarını ikiden bire indirenler” diyeyim ben; böyle demekte de onları incitmiş olur muyum?!. Öbür tarafta beni bağışlarlar, inşaallah!.. Onlar için… Evet, şimdi birinci istişarede, “kesb” ile ifade edilen -esas- içtihad hatasına girdiklerinden dolayı, bu defa diyor ki… -Kendisi yaralı, yetmiş tane insan şehit olmuş; yüz yetmiş tane veya iki yüz tane insan da gezemeyecek şekilde. Kimisinin kolu yaralı, kimisinin bacağı yaralı, kimisi bağrından bir yara almış.- “Haydi, derlenin, toparlanın; müşrik ordusunu takibe koyuluyoruz!” Siyer’e baktığımız zaman, bir tek insanın “Olmaz, gelemeyiz; biz bu vaziyette yol alamayız!” falan dediğini bilmiyorum. Siyer ile, Hadis ile meşgul olanlar, söylesinler bana, bir tane. Ama buna sebebiyet veren nedir? “Başta istişarede O’nu dinlemedik, bakın iki gâile başımıza geldi. Şimdi ölsek bile, O’nu dinlememiz lazım!”

   En son Kosova’dan insan kaçırdı eşkıya!.. “Eşkıya” sözü bazılarına batabilir ama yapılanlar düpedüz eşkıyalıktır.

Meşveret… مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden insan, haybet (kayıp) yaşamaz!” diyor. Şimdi, böyle büyük bir iş yaparken, büyük bir projeyi realize etmeye çalışırken, bence, dâhî bile olsak, istişareyi ihmal etmemeliyiz. Hani “dahi”, kim diyelim? Sokrates gibi, öbür dünyadan, Eflatun gibi, Aristo gibi.. veya belli bir dönemin Kant’ı gibi, Descartes’i gibi, bize yakın dönemde hepinizin duyduğu Einstein gibi bir dâhi bile olsa, bir şey söylese, bence beş tane ümmî insanın mülahazaları nazar-ı itibara alınarak o dâhinin görüşü bir kenara konmalı. O dahi öyle bir kenara konacak söz söyler mi, fikir beyan eder mi, etmez mi, o ayrı bir dava da!.. Fakat insan, dâhî olacağına, meşveret eden bir insan olmalı!.. “Dâhi, yanılmaz!” diye bir şey bilmiyorum, “Dâhî, yanılmaz!” diye. Ama meşveret ederek meseleleri alıp götürenler, her işi meşveret çağlayanında deryaya ulaştırmaya, gaye-i hayale ulaştırmaya çalışanlar, hiç haybet yaşamamışlardır.

Şimdi, bir gâile yaşıyoruz, bir dâhiyeye maruz kaldık, kalındı, kalınıyor ve hâlâ devam ediyor. İşte, Kosova’dan insan kaçırıyor eşkıyalar!.. “Eşkıya” dedim de, hafif gelir bu; bazılarına batabilir ama bu düpedüz eşkıyalıktır. Pakistan’dan insan kaçırma, düpedüz eşkıyalıktır.. Myanmar’dan bilmem ne yapmak, düpedüz eşkıyalıktır. İnsan kaçırma, insan… Sonra bazen öldürme, bazılarını götürüp dağın başında bırakma, sahipsiz bırakma… Bunların hepsi oldu. Bunların hiç birini Richard yapmadı, Friedrich Barbaros yapmadı, Philip yapmadı, İstanbul’u işgal eden hainler de yapmadılar bunu; hiç biri yapmadı!.. Fakat günümüzde yapıldı bunlar.

Şimdi bu gâilelerden, bu dâhiyelerden sıyrılmak istiyoruz. Ee zor; bir taraftan yaralanmışlık var, incinen ruhlarımız var. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Sen, sırtından bir mızrak yiyorsun, “Ben, yine hiç sarsılmadım bu mevzuda!” diyemezsin. İnsansın, sarsılacaksın; etten-kemiktensin, sarsılacaksın. Biraz evvel “En Sarsılmaz İnsan”ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürek acısını ifade etmeye çalıştım, En Sarsılmaz olan İnsan’ın… Fakat beri tarafta bu, bizi yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaktan bir adım geri bırakmamalı. Bunun da biricik yolu, yapılacak işler yapılmadan evvel, “ortak akıl”a müracaat edilmeli; bu işe gönül vermiş on tane insanın, yirmi tane insanın fikri alınmalı.

Hususiyle, bu işin dertlisi, diriliş kahramanı, gâye-i hayal âbidesi insanların düşüncelerine müracaat edeceksiniz. Çünkü onlar düşünürken, kendi hesaplarına düşünmezler, kendi yaşamları adına düşünmezler. Çünkü onlar, yaşatma âbideleridir; icabında Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” mülahazasına bağlanmışlardır. Kendini o yüce mefkûreye bu şekilde bağlamış insanlar, kendilerini düşünmezler, kat’iyyen ve kâtıbeten. Düşünmemişlerdir, kat’iyyen ve kâtıbeten; düşünmeyeceklerdir, kat’iyyen ve kâtıbeten. Öyle ise, yürüyeceğimiz yolda başbaşa vererek, ortak aklın muhassalasını değerlendirip bu dâhiyelerden sıyrılmaya bakalım.

Bir de -ifade edildiği gibi- şu anda mesele geniş alana doğru bir açılma keyfiyeti gösteriyor. Âdetâ her yerde, sizin duygu ve düşüncelerinizin sergileri yapılıyor. Hani kitap sergisi, eşya sergisi, mal sergisi yapılıyor ya, aynen onun gibi şimdilerde duygu ve düşüncelerinizin sergisi yapılıyor; her yerde medya sizden bahsediyor. Hazır böyle bir fırsat önümüze çıkmışken, oradan oraya koşmalı; ayağımız altımıza gelmeden, bir küheylan gibi, kalbimiz duracağı âna kadar koşturmalıyız; bu genişçe duymayı genişçe değerlendirmeye bakmalıyız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   Allah’ın icraatından razı olmalı, of’ları oh yapmaya bakmalı; mazlumların ızdıraplarıyla oturup kalkmalı ve bilhassa secdede onlar için dua dua yalvarmalı!..

Ama bu işi sonuçlandıracak, Sâhibidir (celle celâluhu). O’nun planını “kader” şeklinde, başta yapan, O’dur. (Enderûnî Vâsıf’tan iki beyit) “Gelir elbet zuhura, ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefvîz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner / Gam u şâd-i felek, böyle gelmiş böyle gider.” Ha, siz Enderûnî Vasıf’ı bir yönüyle mecâzî aşklar şairi olarak görürsünüz de, fakat Rabbiyle teslimiyeti açısından bu mülahazaları da var; onun kadere ne kadar inandığını görüyorsunuz. Büyük plan -esas- öteler ötesinde hazırlanıyor, sizin önünüze konuyor; o mevzuda nihâî hükmü, O (celle celâluhu) verir. O, bir kere “Kün!” dedi mi, “fe-yekûn” (Bir şeye “Ol!” dediği zaman anında oluverir.). Kün, fe-yekûn. مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ، وَمَا شَاءَ لَمْ يَكُنْ “Neyi murad buyurmuş ise, o olur; olmamasını istediği de kat’iyyen olmaz!” Meşîeti, bir şeyin olmamasına taalluk ediyorsa, o asla olmaz. Hamdi Yazır, ısrarla duruyor bu konu üzerinde; “yok”lar bile O’nun meşîeti ile meydana gelir. Evet, meşîeti “olmama”ya taalluk ediyorsa, o da olmaz.

Şimdi öyle bir Kuvvet-i Kâhire’ye, İrâde-i Bâhire’ye, Meşîet-i Sübhâniye’ye dayanmış yürüyorsanız, bugün olmasa yarın… O, yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yüzüstü, mahcup olarak bırakmamıştır; bugün olmasa yarın, eteklerini cevherlerle doldurmuştur.

Meselenin birincisi bu idi; biraz uzattım. İkincisi. Bu mevzuda içimize gelen şeyler ile, öyle çok kapalı olarak, kaderi sorgulama gibi bir şeyler olabilir, hafizanallah. Hep “istiğfar” etmeliyiz, “tevbe” etmeliyiz, “inâbe”de bulunmalıyız, hatta “evbe”de bulunmalıyız. Öyle ki, “evbe”yi şöyle anlarım ben: Sanki tepeden tırnağa ben bir günah krateriyim; işte onu eritmek için, altında ne kadar nedâmet ateşi yakmak lazım ise, o kadar yakacak, mutlaka o şeyi/kayayı eriteceğim. Öyle olmalı, meseleye öyle bakmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hemen onları رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نبيًّا ikrarıyla eritmeli: Allah’ım, Rab olarak Sen’den razıyız. Din olarak İslam’dan razıyız. Peygamber olarak da Efendimiz’den razıyız ve arkasına düştük. Nebi olarak arkasına düştük, razıyız O’ndan. Başımıza ne gelse, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” (Yunus Emre, rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten) demeliyiz.

Birincisi, bu, tabiatımızın muktezası; bir şey saplanırken bir yerimize, “Of!” dememek elimizden gelmez. Fakat elden geliyorsa, sonundaki “f”yi, “h”ye çevirelim; “Oh be!..” diyelim. Bir harf değişikliği canım; “Oh be!..” diyeceksiniz, o kadar. O, sevap olacak; öbürü, şikâyet.

Bunun bir diğer yanını da şu teşkil ediyor, zannediyorum: Mağdurların/mazlumların derdini kendi derdimiz bilerek, her birimiz heyetin derdini kendi şahsımızda kendi derdimiz bilerek, başımızı secdede yere koyduğumuz zaman adeta inlemeliyiz. Bizim mezhebimizde, dünyevî şeyler söylemek, namazı ifsat eder, Hanefi mezhebinde. Fakat diğer mezheplerde böyle bir şey yok. Ama bizim mezhebimizde de kelâm-ı nefsî diyebileceğimiz, içten geçirme, şöyle-böyle dilin kıpırdaması şeklinde, dileklerimizi Cenâb-ı Hakk’a sunma olabilir. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ buyuruyor Efendimiz: “İnsanın, Allah’a en yakın olduğu yer, secdedir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Baş-ayak, aynı yerde; öper alnı, seccâde; işte, insanı kurbete taşıyan cadde. Tam yakınlığı ihraz etmiş oluyorsun. Başını yere koyuyorsun, Allah’a en yakın olduğun secdeye. Neden en yakın olduğun yer? Çünkü tevâzunun daha ötesi yok! Ayakta durdun, ayrı bir tevazu. Rükûa gittin, ayrı bir tevazu. “Yahu bu yetmez!..” deyip kavmeye kalktın; bir daha baktın, “murad” gözlüyor, gözetliyor gibi. Bu defa secdeye kapandın; “Yahu bir tane yetmez, bir tane daha secde! Bir tane daha secde!”

Başımızı yere koyduğumuz zaman, olup biten şeyler karşısında, artık اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım içinde bulunduğumuz musibet, keder ve tasadan bir çıkış yolu, bir kurtuluş lütfeyle!..” mi diyeceksiniz?!. نَصْرًا قَرِيبًا وَفَتْحًا مُبِينًا * أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Allah’ım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allah’ım! En yakın zamanda engin bir fütuhât.” “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) mı diyeceksiniz?!. رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) mu diyeceksiniz?!. رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” (Kehf, 18/10) mı diyeceksiniz?!. اَللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، مُجْرِيَ السَّحَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، هَازِمَ اْلأَحْزَابِ، اِهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, dilediğinde hesabı çabucak gören, halis mü’minler aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allahım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.” mi diyeceksiniz?!.

Diyeceksiniz bunları. Hem umum heyet için, hem de şu anda mağduriyet, mazlumiyet, mehcûriyet, mahkûmiyet, müstantakıyet -Bu tabiri hiç kullanmıyorlar, evet, “istintak edilme, sorguya çekilme” demektir- yaşayan ve dolayısıyla bir yönüyle hep melûl, mahzun, mükedder olan kardeşlerimizi nazar-ı itibara alarak diyeceksiniz. Bu, onların dertlerini paylaşmanın, onlarla beraber olmanın ve öbür tarafta da onlarla beraber Cennet’e girmenin sırlı anahtarıdır.

Kırık Testi: YEİS ZİNCİRLERİNİ KIRIN!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Halk arasında hayırlı işler için kullanılan “Allah tamamına erdirsin” ifadesinin muhtevasını da taşıyan “tamamiyet”in iki manası vardır. Birinci manası, bütünlük, tam olmak, bir meselenin küllî olarak ele alınması demektir; ikincisi ise, bir işi tamamlayana kadar devam ettirmek, bitirmek, neticeye bağlamaktır.

   Hangi konu olursa olsun, her hayırlı işte kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir.

Nitekim, Allah Teâlâ, İslâm’ı bize bir nimet olarak verdiğini ifade ettiği yerde; “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım.” (Mâide, 5/3) der; bize verdiği nimetini yani dinini tamamladığını, onun bütün emir ve yasaklarını bildirdiğini beyan eder. Öyleyse, İslâm, ancak bütün emir ve yasaklarıyla, cüzlerinin tamamıyla ele alındığı zaman Allah’ın bizim için seçtiği din ve tamama erdirdiği nimet olur. O bir bütün olarak yaşanmayınca kendisinden beklenen fonksiyonu hakkıyla yerine getiremez, bir din olarak misyonunu tam eda edemez. Çünkü, dinin bir bütün olarak yaşanması tıpkı bir insan vücudunun organlarının tamamının, bir organizmanın her azasının eksiksiz çalışması gibidir. Nasıl ki, bir eli çok sağlam ve güçlü olsa bile diğeri sakat olana ya da hiç olmayana özürlü veya bugün daha çok kullanılan ifadesiyle “engelli” deniyor.. nasıl ki, bir gözü çok iyi görse de diğeri hiç görmeyen ya da kulakları iyi duysa da ayakları sakat olan bir insan, kendinde bir eksiklik hissediyor; aynen öyle de, iman hakikatleri dinin birer uzvudur; kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin her biri ayrı bir organdır; ahlâk-ı hasene ve sosyal münasebetler adına vaz’ edilen esaslar dinin ayrı ayrı yanları ve onun birer parçasıdır. Bunlar, birbirini tamamlayan cüzler, bir hakikati tamamlayıcı unsurlardır. İşte, bunların herbiri Cenabı Hak tarafından nasıl tespit edilmişse o şekilde yaşanmalıdır ki din de kendinden bekleneni yerine getirsin. Ancak bu unsurların hepsi bir araya geldiği zaman, Müslümanlık tamam olarak ortaya konmuş olur.

Evet, ferdî, ailevî, içtimaî hayat adına dinden bazı şeyler bekliyorsak, onu bir bütün olarak ele almak zorundayız. Eğer, dini sadece vicdanlara hapsedersek, namaz, oruç gibi ibadetleri yok sayarsak, dinin kolunu, kanadını kırmış ve onu fonksiyonunu eda edemez hâle getirmiş oluruz. Ve dolayısıyla, din adına kusurlu ve eksik bir görüntü ortaya çıkar. Bu kusurlar, eksikler İslam’dan bilinir ve günümüzde bazılarının dediği gibi, “İslam niçin ekonomik durumumuzla alakalı şu problemlerimizi halletmiyor; neden bir kısım içtimaî dertlerimize de derman olmuyor.” denir. Oysa, siz onun kolunu kanadını kırmışsınız, kendisini ifade etmesine ve fonksiyonlarını ortaya koymasına fırsat vermiyorsunuz. Onun uygulanmasına imkan vermeniz lazım ki, ondan sonra “Neden şu fonksiyonunu eda etmedi?” diyebilesiniz. İşte bu manada tamamiyet hem Allah’ın teveccühüne vesile olması hem de dinin kendisini ifade etmesi açısından çok önemlidir.

Tamamiyetin diğer bir yanı da sabır, ısrar ve devamlılıktır. Kur’an-ı Kerim, “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah’a kulluk etse de bunu sırf bir hesaba binaen yapar, imanla küfrün arasında bir yerde durur. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Bundan dolayıdır ki, dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur.” (Hac, 22/11) buyurarak kulluğunu ganimet elde etme gibi bazı hesap ve çıkarlara bağlayan kimselerden bahsetmektedir. Öyle bir insan, iyi günlerde dinin kenarından, köşesinden tutar; “Bir parça da biz katkıda bulunalım.” der ama bunu derken bile “Amaaan, olduğu kadar olur!” düşüncesini terk edip onu bütünüyle kucaklamaya da yanaşmaz, dine tam sahip çıkmaz. Ona sağlam bir imanla değil de, âdeta pamuk ipliği ile bağlanmıştır. Tehlikeli dönemlerde ve sıkıntılı günlerde dini de dindarları da yüzüstü bırakıp kendi şahsî dünyasını garanti altına alacağını zannettiği yerlere ve kimselere sığınır.

Oysa, hangi konu olursa olsun, kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir. Siz belli bir mevsimde bütün himmet ve gayretinizi ortaya dökebilirsiniz. Mesela, ekim yaparken karlar erimiş olsa da hâlâ hava soğuktur ama siz ona katlanarak tarlaya tohumu atarsınız. Fakat, daha sonra onu koruma mevzuunda hiçbir tedbir almazsanız, sulama hususunda bir gayretiniz olmazsa, hasat mevsimini aktif sabırla beklemez ve tarlayı biçeceğiniz zaman da en iyi ürünü alabilmek için üzerinize düşeni yapmazsanız, işin ilk bölümünü ve bir yanını yapmış olsanız da katiyen ürün elde edemez ve dolayısıyla, avam ifadesiyle, hava alırsınız. İşe herhangi bir yerinden girseniz ve sadece bir faslını yapsanız, mesela, tarlayı sürseniz de hiç tohum saçmasanız ya da ekini biçseniz de onu harmanda dövmeseniz veya sapı-samanı birbirinden ayırmasanız yine beklenen semereyi elde edemezsiniz. Nasıl ki böyle dünyalık bir işte sabır, sebat ve devamlılık esastır; aynen öyle de, bir hakikati temsil etme ve insanlar arasında yerleştirme mevzuunda da sabır ve devam çok önemlidir. Rahat zamanda, kendinizi, duygu ve düşüncelerinizi ifade eder ama bir tazyike maruz kaldığınız an geriye durursanız, hem kader birliği ettiğiniz arkadaşlarınızı şaşırtmış, hem dostlarınızı tereddüde sevk etmiş, hem de imtihanın hakkını vermemiş ve tohum attığınız halde ürün elde edememiş olursunuz.

   En Mükemmel İnsan

Bundan dolayı, insanın tamamiyet peşinde olması, her şeyi kemale erdirmeye çalışması, kâmil olanı araması ve hatta insan-ı kâmil olmaya yönelmesi önemli bir esastır, dahası bir fazilettir. Çünkü, bugüne kadar kitleler, kâmil insanların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş; onlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Ne var ki, o seviyede bir kemale erişmek her zaman herkese müyesser değildir. Varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahıs göstermenin mümkün olmadığını söyleyen Cîlî’nin “İnsan-ı Kâmil”ini mütala edenler, kemale ermenin ve insan-ı kâmil ufkuna ulaşmanın nasıl çetrefilli yollardan geçmeyi gerektirdiğini göreceklerdir. Fakat, o yol uzak olsa da, hedefe varmak için pek çok menzili aşmak icap etse de, bir insanın öyle bir mertebe-i kusvâyı ve aksâ’l-gâyâtı talep etmesinde bir problem olmasa gerek. Evet, o işi temsil eden zâtın bir hakikatı vardır; O nübüvvetle serfirazdır. Nübüvvet zincirinin halkaları bitmiştir; bundan sonra peygamberliğin rüyasına tâlib olmak bile bir saygısızlık ve bir küstahlıktır, hatta küfürdür. Peygamberâne evsâfa, bir nebide var olan güzel sıfatlara gelince, bir insanın o sıfatlarla müzeyyen olmayı istemesi ve peygamber ahlakıyla ahlaklanma ardına düşmesi bir fazilettir.

Mesela, Peygamber Efendimizin şahsında fevkalade bir sıdk, bir sadâkat görürsünüz. O, Allah kapısında sâdık, davasında sâdık, kardeşlerine karşı sâdık, İslâm’ı yaşamada sâdıktır, adeta sıdkın timsalidir; çünkü, peygamberlik hakikatı, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Allah Rasûlü, o kadar sözünün eridir ki, daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat şöyle der: “Cahiliye devrinde Allah Rasûlü’yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık. Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığımız yere gittim. Baktım ki Peygamber Efendimiz orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece, “Ey genç! Bana meşakkat verdin; üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.

Emanet de bir Peygamber sıfatıdır. Efendimiz o kadar emindi ki, Mekke halkı, henüz gün yüzü görmemiş kızlarını birine emanet edecek oldukları zaman bile akıllarına ilk gelen O’ydu. Çünkü, Efendimiz’in gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O’nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O’nu “Muhammedü’l-Emin” diye çağırırlardı. Efendimizin hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hiyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda îmanın sadık temsilcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve îman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah’a bağlar.

Efendimizin çok ehemmiyetli özelliklerinden bir diğeri tebliğ vazifesini, yani, İslâm hakikatini anlatmayı veya “emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker”i hayatının gayesi bilmesiydi. O gelmeseydi, “Biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz?” gibi müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delip duracaktı. Biz Efendimiz sayesinde anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekân değiştirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz Peygamberimiz sayesinde öğrendik ki, bizim en büyük vazifemiz nâm-ı Celil-i İlahî’yi ve Efendimiz’in adını bayraklaştırmak, dünyanın dört-bir yanında dalgalanmasını sağlamak; bunu yaparken de akıllıca davranmak, O’nun hayatında örneklerini gördüğümüz fetanetle hareket etmektir.

Fetanet, peygamber mantığı demektir. Bu mantık, ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip mütalâa edilecek hususu bütün olarak ve her yanıyla ele almanın adıdır. Efendimiz, Allah’tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları insanlığa takdim ederken, onu yolunca ve usulünce yapmıştır. O, insanı bir bütün olarak ele almış ve vereceği mesajları da böyle bir bütünlük içinde takdim etmiştir. Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve duygulardan hiçbiri katiyen terke uğramamış ve vahyin aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmamıştır. Ayrıca, Efendimiz’in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece derecedir. Bunlardan bir kısmı, din ricalidir; bir kısmı, tamamen felsefî meselelere dalmış, âdeta bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır; bazıları, ticarî ve iktisadî sahada uzman olanlar; diğer bir kısmı harp meydanlarında yetişmiş kumandanlar, büyük siyasî dehalardır; büyük bir bölümü de bedevî insanlardır. Bunların hepsinin kendilerine göre problemleri vardır. Fakat, Allah Rasûlü, öyle söz söylemiş ve öyle izahlar yapmıştır ki, bedevîsinden en medenîsine kadar herkes, bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilmiştir.

   Günahlar, Ahh Günahlar!..

İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak diyebilir ki, “Allah’ım, Sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın. Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip O’nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O’ndaki evsâf-ı âliye’ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl; beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye muvaffak eyle. O’na yetişmem mümkün değil ama O’nun ardında yürümeme de bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak olayım.”

Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır. Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez, kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak hemen arınıp yeniden Allah’a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi, “Rabbimiz kendimize zulmettik!” (A’râf/23)) deyip, nefsin zulmünden Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktır.

Hata karşısında Âdem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah’ın kapısında akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem’den öğrenmek lazımdır. Onunki bir zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Âdem, zellesinin hemen ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır. Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş, Hakk’ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir, gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya yuvarlanmıştır.

Hazreti Âdem’in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah’ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur. Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad’ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde hatm olur, hafizanallah, kalb mühürlenir. Bundan dolayı, “Her günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü’min, özellikle alerjik bir insanın arı veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı; yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır. Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir teyakkuzla bulabilirler.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme” mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i iradî bir muhabbete inkılap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah’la olan münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlullah’a karşı alakamızı daha engin bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.

   “Hey Mübarek Allah Hey!”

Derin bir muhabbete yürümek istiyorsan iradenin hakkını verecek, Allah’ı tanımaya bakacak, O’nun nimetlerini düşüneceksin; kudret eserlerini seyredecek, arzı senin için nasıl bir beşik yaptığını görecek, bir meşher gibi yarattığı semalara nazar edecek, kâinatı okuyacaksın. Ve bu iradî bakmaların, düşünmelerin, okumaların neticesinde âdeta kendinden geçeceksin. Alvar İmamı’nın derslerine devam eden, ondan feyz alan yaşlı bir zat vardı. Cenab-ı Hakk’ın ef’âl, âsâr ve esmâsının tecellilerinden bahsedildiği zaman, Erzurumlulara mahsus o kendine has lisanıyla “Hey mübarek Allah hey!” der ve âdeta kendinden geçerdi. Sen de baktığın her şeyde O’nun mührünü görecek, için için coşacak ve “Hey mübarek Allah hey” demekten kendini alamayacaksın. Böyle hissedip, böyle görmeye irade adımıyla başlayacaksın ama bir gün gelecek, sen ilahi üns esintileri sağanağıyla sırılsıklam olacaksın. Öyle ki, artık O’ndan başka hiçbir şey duymayacak, hissetmeyeceksin.

Efendimizle alakalı bir kitap okusanız, bir şemâile baksanız; mesela, “Şifâ-i Şerif”e, “Sıfatu’s-Saffe”ye, hatta “Sonsuz Nur”a göz gezdirseniz, O’na karşı içinizde iradî bir alaka meydana gelecektir. Fakat, O’nun hakkında değişik kitaplar okumaya, O’nunla alakadar olmaya devam ederseniz bir süre sonra o iradî alakanız, gayr-i iradî bir sevgiye, aşkın bir muhabbete inkılap edecektir. Öyle ki artık O’nsuz edemeyecek, “Teveccühünden beni mahrum bırakma, Sensiz nefes alamam” diyeceksiniz. “Ben evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız, çoluksuz-çocuksuz edebilirim; fakat Efendimsiz edemem” diye inleyeceksiniz. Bir Peygamber aşığının “O’nun huzûr-u pürnurundan bir an mahrum olduğumu hissetsem ölürüm” dediği gibi siz de O’nsuz yaşayamayacağınıza kanaat getireceksiniz. Bir Şah-ı Geylânî’nin nabzını tutsanız; Hasan Şâzelî, Ahmed Bedevî, Şah-ı Nakşıbend, İmam Rabbanî, Akîl Menbicî, Şeyhu’l-Harrânî ve Ebu’l-Hasan Harakanî gibi Hak dostlarının nabızlarına el vursanız kalblerinin aynı hislerle attığını göreceksiniz. Öyle ki, onlardaki gayr-i iradî bu muhabbet, alaka ve irtibatı gönüllerinden koparmak için elli tane zincir atsalar, Cenâb-ı Hakk’ın bir mekri olmazsa, onu oradan koparmak mümkün olmayacaktır.

   Yeis Zincirlerini Kırın!..

Meselenin bir diğer yanına gelince; biz başkaları hakkında hüsn-ü zanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize “Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun” diyebiliriz. Fakat, bunu derken ye’se düşmemeye de dikkat etmeliyiz. “Yağmur” şairi gibi biz de,

“Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım!..”

diyerek O’na karşı aşk u alakamızı seslendirebiliriz. Ne var ki, zihnimizin bir köşesinde de sürekli “Olduğuma da çok şükür. Ya seni tanımasaydım, ya Senin nurundan mahrum kalsaydım.” mülahazasını canlı tutmalıyız. Hani Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd bin Hattâb’ın şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanmış; “Sabâ yeli estikçe Zeyd’in kokusunu alıyorum.” diyerek hüzünlenip ağlarmış. Bir gün şâir Mütemmem bin Nüveyre onu ziyârete gelmiş. Mütemmem’in kardeşi Mâlik de Yemâme Savaşında yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüş. Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmen, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e girdi. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiçbir zaman ağlamazdım” demiş. Malumdur ki, Hazreti Ömer’in hüznü bunları bilmediği için değildi, ama kader-i ilahîye razı olmakla beraber sevdiklerden ayrılanın kalbinin hüzünlenmesi, gözünün yaşarması da insanın tabiatının icabıydı.

Evet, olduğumuza da hamd olsun; ya sokaklara korku salan şu serâzât, çakırkeyf insanlar gibi olsaydık; ya talihsizler safında yer alsaydık… bu hâlimize de hamd olsun, demeli. Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamd u senâ mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen ye’se düşmemeli. Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevketmeli..

Bildiğiniz gibi, hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “İnne’l-emra ciddün – Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî gibi insanlar rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını havf ufkunda sürdürmüş; hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet u taatlerine hiç bel bağlamamış, imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır ama bütün bunlara rağmen ümitsizliğe de katiyen düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin onların imdadına da yetişeceği recasını gönüllerinde hep canlı tutmuşlardır. Allah dostlarının hiçbirisi ye’se düşmemiştir; çünkü Hazreti Üstad’ın ifadesiyle; Yeis, mâni-i herkemâldir. Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale ve tamamiyete yürümeleri mümkün değildir. İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve nâkıs görmesi onu ümitsizliğe değil, bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehd u gayrete sevketmelidir. M. Akif’in meşhur şiiri bu hususda ne tatlı ve yürekten bir çağrıdır:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.”

Biliyor musunuz, korkudan yüreğimin ağzıma geldiği anlar çok olmuştur!.. “Acaba ölünce bir çukura mı yuvarlanırım, ne olur benim hâlim?” gibi endişeler zihnimi, hayâlimi sarınca saatlerce kıvrandığım, uyuyamadığım geceler vardır. Ama eksiklerime, daha iyi bir kul olma adına fevt ettiğim fırsatlara rağmen, hiçbir zaman ye’se, ümitsizliğe düşmedim. Rüyalarda insanlar bazen harikuladeden olarak uçar ya; koşuyorsunuzdur dolu dizgin, beklemediğiniz anda bir uçurum geliverir önünüze. Aslında o uçuruma yuvarlanmanız muhtemeldir; fakat, rüyadaki o fevkalâde uçma kabiliyetinizle aşar geçersiniz bütün uçurumları. İşte, ümitsizliğe düşebileceğim anlar olmuştur, mehib bir dağ gibi ufkumun önüne geçen ve onu karartan hadiseler yaşamışımdır ama Allah’ın rahmeti rüyadaki uçma kabiliyeti gibi imdadıma yetişmiştir her defasında Rahmet-i ilahiye iki kanat haline gelmiş, en çaresiz anlarımda bile rahmetin enginliğine bağlılık bir kurtuluş kaynağı olmuştur.

Hâsılı, kemâle ve tamamiyete tâlib olma kadar ye’se düşmeme de çok önemlidir. “Tam olamadım!” deyip sa’ye sarılma bir fazilet olsa da, “olamadım” duygusundan dolayı “olma” düşüncesinden bütün bütün vazgeçme de bir aldanmışlıktır.

BAMTELİ: SÜVARİ DE YETİM KÜHEYLAN DA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İman ve aksiyonda sürekli derinlik peşinde olmak, canlı kalmanın iksiridir; durağanlık ise, kalbî ve ruhî hayatın zehri!..

Bir dua: “Bizlere, bizleri aşan istidatlar ve o istidatlara da inkişaflar ver Allah’ım!” Evet… “İstidat” derken, bu mevzuda biraz metafizik gerilimi, kalb canlılığını, latife-i Rabbâniye hayatiyetini, her zaman Allah karşısında bulunduğumuz mülahazasını, kendimizi daha az görüp asıl başka şeyleri görme, daha başka şeyleri görme, daha daha başka şeyleri görme arkasında koşmayı kastediyoruz.

Niye bugün böyle dünkü gibi geçti? Oysa “İki günü müsâvî olan kaybetmiştir, haybettedir!” buyuruluyor. Saniyeler bile bizim hareketimizle değer kazanmalı; dakika değil, saat değil, gün değil, hafta değil, ay değil. Bir önceki saniye bizim için bir şey ifade etti; ikinci bir saniye, çok daha derin bir anlam ile gelmeli bize. “Allah Allah! Ben, bir, iki, üç filan deme ölçüsünde bir zaman dilimi içinde, bak bunu düşünememiştim; demek ki Rabbim ile münasebet açısından bu da varmış!” Ve diğer bir saniye.. diğer bir saniye… Adeta saniyelere bağlı o kalbin tik-takları, her tik-tak ederken farklı bir anlama dem tutmuş gibi, daha derin bir anlama dem tutmuş gibi.

Ama gel-gör ki, biz, taklidin hükümferma olduğu bir ortamda neş’et ettik. Olduğumuza binlerce hamdolsun!.. Böyle olmayıp sağda-solda, şuraya-buraya toslayarak yol almaya çalışıyor gibi olanlar da var!.. Aslında bunlar “Yol aldım!” zannediyorlar ama hiç farkına varmadan oldukları yerde -bağışlayın- tepinip duruyorlar. Sadece söz ile mevzuyu değiştiriyorlar, gündem değiştiriyorlar ve bu farklılığı, demagojiler ile yapıyorlar. Farklılık, kalbdeki farklılığa bağlı olmalı. Dün duyduklarım, bugün duyduğum şeylerin yanında çok geride kalmalı!.. Yarın, Cenâb-ı Hakk’ın lütfedip duyuracağı şeyler, bugünü sorgulayacak kadar derin olmalı!.. Üçüncü gün içine daldığım, kendimi akıntısına saldığım duygu-düşünce çağlayanı da arkada bıraktığım bütün günleri sorgulayacak şekilde daha ufuklu, daha engin olmalı. Ancak öyle olursa, insan, ayakta kalabilir.

İstikâmet, sâbit-kadem olma, doğru durma; bunlar, çok önemlidir. Fakat onlarda temâdî, temâdîde derinlik, sürekli derinleşme, her adım atışta birkaç metre daha derinliğe inme, daha farklı bir ufka yönelme; bu, ondan da önemlidir. Duran ve durağan insanlar, hiç farkına varmadan, saçılırlar sağa-sola. Sıkıntıyı gördükleri zaman, kendi duygu ve kendi düşüncelerinin aleyhinde konuşabilirler. “İtiraf!” diye “iftira” edebilirler, yalan söyleyebilirler, geçmişlerini inkâr edebilirler. Ama kendini hep ilerleme çağlayanına salmış bir insan, öyle değildir. Çünkü o, her adımıyla Allah’a biraz daha yaklaşmıştır; “ihsan” şuurunda biraz daha derinleşmiştir. Min indi nefsî demiyorum ki bunu; Cibril Hadîsi’nde “İman”, “İslam” ve “İhsan” beraber nazara veriliyor. Hâşâ bunlar yeterli bulunmuyor demek değil, fakat mertebe bunlar.

   Derinleşmezsen, devrilebilirsin; kitaplar kalbin sesi-soluğu haline getirilebiliyorsa, bir kıymet ifade eder, yoksa satırlara ve raflara emanet kitaplar çok defa sahipleri için birer aldanma sebebidir.

“İman ettim!” Nasıl? “Ben, iman etmiş bir toplumun içinde neş’et ettim. Böyle bir ortamda neş’et ettim ve imanım taklidî idi. Babam ne yapıyorsa, annem ne yapıyorsa, Kur’an kursunda hocam ne yapıyorsa, onları yaptım. Bir çocuğun anne-babasından dil öğrenmesi gibi, benim de çevremden öğrendiğim şeyler onlar!” Sadece taklittir, bu. Fakat esasen bunu pekiştirmek ve kopmayacak hale getirmek, o mevzuda düşüncenin hakkını vermeye bağlı; bir kalb taşımanın hakkını vermeye bağlı; tefekkürün, tedebbürün, tezekkürün hakkını vermeye bağlı; biraz evvelki mülahazalar açısından, her yeni günde, daha önceki günleri sorgulamaya ve her şeyi test etmeye bağlı.

“Nerede duruyorum?” Onu görmek için bir düne bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın; birkaç gün öncesine bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın. Aynı mülahazalar içinde çırpınıp duruyorsan, ileriye doğru bir adım atamamışsın demektir. Şu halde sen, yürüdüğün doğru yolda, o şehrâhta, hiç farkına varmadan, patikada yürüyor gibi bir gün tökezleyip o yolun bir yerinde kalacaksın! Devrilmen, mukadder demektir. Derinleşmezsen, devrilirsin!.. Her gün birkaç adım daha derinleşmezsen, birkaç adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaşmazsan, siyasîler gibi devrilir gidersin! “Allah!” derken, Allah’tan uzaklaşırsın. “Peygamber!” derken, her adımda, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) on adım uzaklaşmış olursun. “Kur’an!” derken, yirmi adım, mesafe mesafe ondan uzaklaşmış olursun.

Kitaplar, kitaplardaki mevzuat, çok önemlidir; hakikatler, onlarda mündemiçtir; onlar, onu ihtiva ederler. Fakat o kitapların özü ve ruhu, insanın ruhunda mânâlandırıldığı zaman kıymete ve değere ulaşır. Sâdî’nin dediği gibi Gülistan’ında, “İlmin ile amel etmiyorsan, bildiğini tabiatında bir derinlik haline getirmemişsen, sen, câhilin tekisin!” Böylelerine dilimizde de “diplomalı cahiller” denir; her yerde kullanılır bu idyum, zannediyorum. Meseleyi kitaplara emanet edince, onlar emanete hıyanet etmezler; alır saklarlar onu bağırlarında: “Belki bir gün emanette emin birileri gelir, bizi buradan söker alır, hayata hayat kılar, kendi derinliklerini onunla sağlar ve kendi ruh âbidelerini -malzeme olarak onu kullanmak suretiyle- ikâme etmeye çalışırlar!”

Kitap, satırında, paragrafında, maktaında saklar o hakikatleri; o, emindir. Fakat sen, okuduğun şeyi tabiatına mal edememişsen şayet.. o kitaplarla, kitapların derinliklerine doğru açılamamışsan şayet.. o akıntıya kendini salamamışsan şayet… Sen, kitaplarla aldanıyorsun demektir, hiç farkına varmadan. Bir de sana bakan, sana güvenen, sana itimâd eden kitleler var ise, hiç farkına varmadan, o yanlış İslamî telakkînle, o yanlış kitaba bakışınla onları da kendin gibi “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun demektir; “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun. Kitabın kitap olması, rafta durmasıyla veya senin telaffuz etmenle değildir; esasen kalbinin sesi-soluğu olmasına, kalbde bir ney gibi inlemesine bağlıdır. O, kalbde ney gibi inleyeceği âna kadar, satırlardan, kapkara satırlardan ibaret kalır. Orada bir inilti halinde kendini hissettirmiyorsa, nöronlarında bir balyoz ağırlığı ile kendisini hissettirmiyorsa şayet, bence o kitaplar, kitaplığa emanet… hakikatler de kitaplara emanet.. ve onlar, kendilerini anlayacak basiretli, idrakli, kalb taşıyan bir nesil beklemeye dursunlar!.. Bekleyecekler daha uzun zaman…

   Cenâb-ı Hakk’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’at (kaftan, süslü elbise) gibidir; güzellik o libasa (giysiye) ve onu giydiren Allah’a aittir.

Cenâb-ı Hakk’ın, size, sizin neslinize bu mevzuda, o istikamette adım attırdığını kabul etmezsek, nankörlük yapmış oluruz. Yapılan şeyler, çok defa İslam’ın bütünüyle yaşandığı dönemde -belki bazıları itibarıyla- yaşanamamış şeylerdi, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat o mesele, meselenin iktiza hususiyetleriyle, hususiyet derinlikleriyle ele alınmadığı için, bence, tıkanmalar oldu. Eğer yeni bypasslar ile o tıkanmış kanallar açılmaz ise, içtimaî problemler devam edecektir. Çünkü bir, “insanın kalbi” vardır; bir de duygu-düşünce birliği itibarıyla “toplumun kalbi” vardır. Toplum kalbi… O mesele toplum kalbinde bir heyecan haline, heyecan dalgası haline gelmemişse şayet.. onları omuz omuza bir duruma getirmemişse şayet.. kubbedeki unsurlar gibi baş başa verecek hale getirmemişse şayet.. ve hep “Daha ileri, daha ileri, daha ileri!” mülahazasıyla, oklar hep daha ileriyi göstermiyorsa şayet, olduğu yerde kalır o, yoğun bakımda kalır.

Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) size lütuflarda bulundu. “Yoğun bakımın dışında!” diyorum, hüsnüzan ederek; diğerini suizan sayıyorum. Çünkü o kadarcık bir nimet-i İlahîyi görmezlikten gelmek, Allah’a karşı nankörlük olur. Çok güzel şeyler yaptırdı sizin neslinize, Allah. İşin içinden olanına, kenarından-köşesinden işi tutanına, hazır bir sistemin başında gidip kendisine bir ofis oluşturanına, o ofiste oturup kendisini oranın şehsuvarı gibi göreninden doğrudan doğruya cephede at koşturanına kadar çok farklı mertebelerde, Cenâb-ı Hak, herkese bir şeyler yaptırdı. Belki bazıları oturduğu yerde, koşanların yanında, esasen onları tanıma ve kendini onlara tanıttırma ve “Ben de varım!” mülahazasıyla, meseleyi “ben de var”lık yörüngesinde götürdüler; bu suretle, hemen her yerde öyle görünmeye çalıştılar. Fakat öyle görünme yerine, “gösterme” mülahazası esastı. Âdeta O’nu (celle celâluhu) gösterme mülahazası; gittiği her yerde, ibrenin “Hû” diye bir yönüyle O’nu işaretlemesi; önemli olan, o.

Evet, değişik mertebelerde, Cenâb-ı Hak, çok şey yaptırdı; bunu inkâr edersek, nankörlük olur. Hazreti Pîr-i Mugân’ın, nankörlük ve bir de tahdîs-i nimet konusunu ifade ettiği yerdeki hususa bağlayarak meseleyi öyle değerlendirmek lazım. Yapılan o güzellikleri bütünüyle görmezlikten gelmek, nankörlüktür. “Hayır, hiçbir şey yok!” diyemezsiniz. Bir şey var, fakat o var olan şey, Allah’tan ve daha ileriye götürmek üzere emanet!.. Onu, ona katlama, yüze katlama, bine katlama.. en azından niyetiyle bine katlama.. kendi çatlayasıya bine katlama.. beynini burnundan kusasıya bine katlama.. o yolda ölesiye bine katlama.. o işin sevdasıyla ve delisi olarak. Şayet o meseleye sevdalısı olarak sahip çıkılmıyorsa, o konuda tıkanma olur ve her tıkanma, arkadan yoğun bakım getirir. Yoğun bakıma gidenlerin çoğu da en son durak olarak kabre girer. (Şu söz İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilir.)

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ * قَدْ غَرَّهُ طُولُ اْلأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ اْلأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً * وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا * لاَ مَوْتَ إِلاَّ بِاْلأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

   Bakalım, kimler durakların birindeki güzelliklere gönül verecek, dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi eriyecek ve kimler hedefi unutmadan yola devam edecek, ebedî saadetlere erecek!..

Amel sandığı olan kabre, Münkir-Nekir’in teftişine arz edeceğin şeylerle girersin. Yürürken durmuşsan; biraz yürümüş, yolda kalmışsan… Hazreti Gazzâlî ifadesiyle, biri pâyitahta gidecekmiş. Fakat gönlüne hoş gelen bir bağlı-bahçeli yerde, İrem bağları gibi bir yerde, meyvelerin güzellikleri, gölgelerin şahaneliği ve şakır şakır akan suların insanın içinde bir musikî tesiri icrâ etmesi ile o genel havanın tesirinde kalarak, gideceği o saltanat mahallini unutmuş. “Burada da kalabilirim!” demiş. Böylece doğru bir yola çıkmış fakat esasen o doğru yola çıkarken nazarının üzerinde olduğu asıl “hedef”i unutuvermiş bir yerde. Yolun yarısında takılmış kalmış!.. Ve böyle devrilen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur!.. Devrilip yolda kalan, yürürken ölen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur.

Sürekli hareket, sürekli hareket ve daima daha ilerileri nazar-ı itibara alarak hareket… Bu açıdan, Allahu a’lem, böyle pozitif olarak yürünen doğru yolda yürürken, o yolun hakkını benim gibiler tam veremediklerinden dolayı, Cenâb-ı Hak, şefkat tokadı ile (hadiselerin diliyle) “Aklınızı başınıza alın!” buyurdu: Bu dünya, bir dâr-ı imtihandır; dâr-ı ücret ve mükâfat değil dâr-ı hizmettir! Buradaki lezzetlere takılıp kalarak, ebedî lezzetleri unutmayınız! Öbür taraftaki şeyler, başınızı döndürecek kadar güzeldir!.. Rü’yetullah vardır, Rıdvân vardır; bizi aşan şeylerdir bunlar. İşte o yalancı bağ ve bahçe, pâyitahta gitmeyi size unutturmasın!..

“Oraya ulaştıktan sonra, daha ne İrem bağlarına uğrayacağım, ne İrem bağlarına!.. Ama hiç durmayacağım; biliyorum ki, ben, İrem bağlarını gölgede bırakacak çok değişik bağlara ulaşacağım bu sayede! Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi… Vücûd-imkân noktası… Kur’an ona, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az.” (Necm, 53/9 diyor. Oraya ulaşacağım; fânileri bâkilerden ayıran noktaya ulaşacağım, Allah’ın izni ve inayetiyle!..” Göz orada olmazsa, gönül o heyecan ile çarpmazsa, insan, o mevzuda adım atamaz. Elli tane üniversite açsanız, yüz tane okul açsanız, gönül o ufukta olmayınca, olduğunuz yerde tepinir durursunuz, kalırsınız.

Fakat her yaptığınız şeyi, ayak altındaki bir şey gibi göreceksiniz. “Yahu ayıp! Ahsen-i takvîme mazhar birisi için, böyle bir yerde tepinip durmak ayıp!.. Allah’tan utanın; bu kadar ihsanda bulunan Zât-ı Ulûhiyete karşı, bir tane üniversite, iki tane üniversite, üç tane üniversite ne demek? Utanmıyor musunuz siz bundan?!.” Duygu bu olursa, düşünce bu olursa, üç olduğu zaman, yüzün mükâfatını verir, Allah. Gönlünüzde bin olursa şayet, üç olduğu zaman bile, binin mükâfatının verir; çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” Ama bu da niyeti -bir yönüyle- pratik duruma dökmeye bağlıdır. Onu ne kadar realize edebiliyorsanız, gönlünüzde petekleştirdiğiniz şeyi ne kadar değerlendiriyorsanız, bal-kaymak haline getiriyorsanız ve bir yönüyle kuvve-i zâikanıza onu tattırıyorsanız… “Daha yok mu, daha yok mu?! Yahu bal, daha yok mu?!” Bir türlü doyma bilmiyorsunuz… Âyetü’l-Kübra’da, Hazreti Pîr-i Mugân’ın “Hel min mezîd!” mülahazasını hatırlayın: Doyma bilmeyen bir seyyahın yolculuğu. İşte böyle olursa, sizdeki metafizik gerilimde hiçbir kırılma olmaz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sürekli -Heraklit gibi değil- Hâlid (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz, Ka’ka’ İbn Amr (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz; Rüstem’leri yere serecek insanlar gibi, Konstantin ordularını silip geçecek bir durumu -Allah’ın izni ve inayetiyle- ihraz edersiniz.

“Neticesinde Seni kaybedeceğim bir muvaffakiyeti bana verme Allah’ım!” Evet, muvaffakiyet, muvaffakiyeti takip edebilir; fakat asıl mesele, hep O (celle celâluhu) diyebilmektir. O; hep O, hep O, hep O… Bu ise, kendini de, yaptığın şeyi de sürekli karınca gibi görmeye, termit gibi görmeye ve yapılan büyük işleri O’nun engin inayetine, muhît ilmine, geniş meşîetine vermeye bağlıdır.

   Yük ile taşıyıcı arasında bir uygunluk olmalıdır; Allah’ın emaneti olan Din-i Mübîn eksiksiz ve mükemmeldir, onun kusursuz temsil edilmesi de ancak kıvam insanları ile mümkündür.

İmam-ı Rabbanî hazretleri, “Melik’in atiyyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir!” diyor. Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan yaptığı lütuflar vardır; bunlar, O’nun atiyyeleridir, hediyeleridir, armağanlarıdır, size ihsanıdır, lütfudur. “Atiyye” kelimesini de kullanırız; günümüzün genç nesilleri, belki çok kullanmadıklarından dolayı, o kelimenin ne manaya geldiğini bilmeyebilirler. Onun için müradif (eş anlamlı) olan kelimeleri söyleme lüzumunu duydum. Başta Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan, meccânen (karşılıksız) verdiği şeyler var: İşte, yaratması gibi, meccânen verilen şey.. Ahsen-i takvîme mazhariyet gibi, meccânen verilen şey.. mesela, dinin yaşandığı, şöyle-böyle yaşandığı, taklit esintileri içinde de olsa öyle bir yaşantının hâkim olduğu bir yerde iskân buyurması, meccânen… Benim falan anneden, filan babadan gelmem, kendi planıma göre olmadı; bu, O’nun (celle celâluhu) planı çerçevesinde oldu. Bunlar hep, O’nun meccânen atiyyeleri.

Sonra, daha değişik ufuklara ulaştırması; mesela falanın arkasından yürütmesi… Birilerinin arkasından koşturup duruyordunuz. Ehl-i dalâletin, firak-ı dâllenin, siyasîlerin arkasından koşmaktan, Allah, muhafaza buyursun! Şeytanın arkasından koşmaya benzer, ona denktir o. Onu kastetmiyorum. Fakat bir yolda koşuyordunuz ki, onun içinde esasen zamanın katkısı/girdisi, konjonktürün ilavesi, zamanın tefsiri yoktu. Oysa yaşadığın zamanın, sen, dili-tercümanı olmalısın! O şeyi de Cenâb-ı Hak ihsan etmiş ise sana, yaşadığın zamanı idrak ediyorsan, “Şimdi şöyle denmesi lazım!” diyebiliyorsan… Mesela belli bir dönemde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ata binmeyi tavsiye ediyor ve bir yönüyle onu, o savaş meydanlarında savaş unsuru olması itibarıyla takdir buyuruyor. Kılıç, kalkan, kama, zırh; bunlar, önem ifade ediyor bir dönemde. Fakat başka bir dönemde başka şeyler onların yerini alıyor.

Atiyyeyi taşıyana “matiyye” diyor; esasen o da “onu taşıyan” demektir. Hakikaten o işe liyakati varsa, o onu götürür, sonuna kadar götürür. Fakat liyâkati yok ise, Kur’an’ın kendi ifade buyurduğu gibi yolda kalır, döner: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücâhede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide, 5/54) إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Siz, yürüdüğünüz yolda, “iman irtidâdı” yaşarsanız, “İslam irtidâdı” yaşarsanız, hizmet irtidâdı yaşarsanız… Farklı şeyler bunlar.

   İrtidât, bir insanın içinde bulunduğu önemli konumdan sıyrılıp geldiği yere dönmesi demektir ki, bu konu iman, İslam ve hizmet irtidâdı şeklinde üç kategoride ele alınabilir.

İman irtidâdı: İnanıyordum… Hâşâ, şimdi onu kendime nispet edip söylemeyeceğim, çünkü inanan bir vicdanın ona bile tahammülü yoktur. Evet, şimdi birisi O’nu kabul etmiyor; hâşâ Allah’ı kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Peygamber’i kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Haşr ü neşri kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. “Gökten inen Kitap! On dört asır evvel inen Kitap ile mi amel edeceğiz?!.” Bu, bir iman irtidâdıdır. “Güncelleştirme”, bu da bir iman irtidâdıdır, dönmedir. O mevcut, Peygamber’e inen, sahabî tarafından temsil edilen, yorumu Ebu Hanifeler, Şafiîler, Mâlikîler, Hanbelîler gibi rehberler tarafından en isabetli şekilde, değiştirilmeye müsait olmayacak şekilde ortaya konan şeyler hakkında “değiştirilebilir” mülahazasını ortaya koymak, bir iman irtidâdıdır.

Bir de öyle bir şeye girmez de dinin fürûâtına ait meselelerde irtidât yaşar. Onları yapmaz, “Yapamıyorum bunları!” der. Bu, günahtır, günah-ı kebâirdir. Bu mülahaza, bir yönüyle, onun “istiğfar”, “tevbe”, “inâbe” ve “evbe” kapısının tokmağına dokunma duygusunu tetikler. Hâlâ -böyle- durduğu yerde duruyorsa, durmaz orada, o kapının tokmağına dokunur, döner oraya. Bir yönüyle bu da bir “İslam irtidâdıdır” diyebilirsiniz.

Öyle bir şeyi çok dememişler Hazreti Gazzâlî gibi, İmam Rabbânî gibi kimseler ve daha büyük zatlar. Fakat yürüdükleri yolun isabetli olduğuna, Peygamberler yolu olduğuna çok iyi inandıklarından dolayı o yolda yürürken, arkadaşlarını o yolda bırakıp ayrılıp gidenler de vardır ki, bunlar da “hizmet irtidâdı” içinde bulunuyorlar demektir. Yani, bir dönemde o Melik’in -bir yönüyle- memlûkları (kul, köle ve hizmetkârları) olarak, O’nun atiyyelerini taşıyan matiyyeler olarak işi götürüyorken, bir yerden sonra onu bir yere bırakma, daha götürmeme…

Evet, insan, kıvamı korursa -hani dün başka idi, bugün başka, yarın başka, öbür gün başka; her yeni gün biraz daha derinleşiyorsa- emin bir emanetçi olur. Düz bir şehrâhta yürüdüğümüz bir dönemde, o gün, o atiyyeyi götürüyorsunuz; şehsuvar olmuşsunuz, o da bir yönüyle sizin için bir yarış atı olmuş, süvarisini bulmuş yarış atı olmuş. Fakat bir gün geliyor ki, öyle değil, sarp bir yokuşa tırmanmak icap ediyor; işte o zaman başka argümanları kullanmak iktiza eder. Şayet yaşadığınız dönemin şuurunda değilseniz, konjonktürün farkında değilseniz, zamanın girdilerini doğru değerlendiremiyorsanız, şehrâhta yürüyor gibi uçurumu aşmaya kalkarsanız, bir yerden aşağıya yuvarlanıverirsiniz. O günü görmek lazım, o atiyyenin hatırına, taşıdığınız emanetin hatırına… Bir yerde yürüyordunuz; düz yol idi, köprüler var idi, geçiyordunuz. Fakat başka bir yere gittiniz ki, -çok tekerrür eden, Yunus’un sözüyle- “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Karşınıza birden bire bir derin su geldi; ya yüzmeyi bileceksiniz veya ona göre yelkenler oluşturacaksınız.

Söz gelmişken, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında hepimize olan nasihatini bir kere daha hatırlatmak isterim: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Gemini sürekli gözden geçir, sürekli bir restorasyona tâbi tut; çünkü her yerin şartı farklıdır. Bir yerde düz, dalgasız denizde gidiyorsun; fakat bir yerde karşına dalgalar çıkabilir, tsunamiler ile karşılaşabilirsin, bir yerde belli akıntılar olabilir, bir yerde tatlı suların tuzlu sulara karıştığı durum olabilir, bir yerde vahşi canavarların cirit attığı mevkiler olabilir. Sen, sürekli yürüdüğün o yolda, جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.” وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.” Azığını da tastamam alacaksın; çünkü yol, çok uzun; kat’ etmen gerekli olan yol, çok uzun.

Şimdi deryayı geçme mevzuunda, köprü mü yapacaksın orada, bir yelken mi oluşturacaksın, seyyidinâ Hazreti Nuh (aleyhisselam) gibi batmayan bir gemi mi yapacaksın?!. Bütün yeryüzünü kaplayan sular içinde bile batmadan gidiyor. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Nuh dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) Dağlar cesametindeki dalgalar içinde dahi, gayet selametle, kimsede endişe uyarmayacak şekilde öyle yüzüp gidiyor orada. بسم الله مجريها beyanında yapılan “İmâle”deki espriyi de anlayın. Kur’an’ın iç musikisindeki espriyi de anlayın ve ona göre değerlendirin. O da ayrı bir mesele. Fakat bir yere geldiniz ki, baktınız orada ateşten bir çember var, nâr-ı Nemrut’tan daha öte. Öyle küçük ateşlerde bile bazıları kendilerini ateşin içinde buluyorlar. Öyle değil, Nil gibi akan bir ateş akıntısı ile karşı karşıya geliyorsunuz. “Bu nasıl aşılır, bu nasıl geçilir?” O günün insanı olacaksınız, o günün şartlarına göre hareket edeceksiniz. O günün konjonktürüne göre meseleyi değerlendirmezseniz şayet, bu defa da o ateş çemberine takılır kalırsınız. Ne olur o zaman? Hâlık’ın atiyyesine karşı ihanet eden bir matiyye (taşıyıcı) olursunuz. Siz artık o emanetin küheylanı değilsin!..

   Bizim dünyamızda üç asırdır süvari de yetim küheylan da; daha acısı, yitiklerimizi arama duygumuzu da kaybettik; vuslatımız -sebepler planında- kıvam insanlarının imdadına kalmış!..

Mecmualarımızın kapaklarında bu konuda resim değerlendirilmeleri geçmişti: Süvari yetimi, süvarisini kaybeden küheylan ve küheylanını kaybeden süvari. Evet, ikisi de kayıp. Biz onların hepsini kaybettik, üç asır evvel!.. Belki kaybettiğimiz önemli bir değer de -esasen- kaybettiğimiz şeyi arama duygusu; onu da kaybettik. “Neyi, nerede kaybettik?” O duyguyu kaybettik. Bu da, bulmayı daha da zorlaştırdı.

Evet, yalan çağlayanına yelken açmış, yürüyen insanların, İslam’dan bahsetmeleri, sadece kandırmaca bir şey. Antrparantez… Kim nasıl anlıyorsa anlasın bunu!..

Hazreti Pîr’in işaretlemesi ile ifade edelim: Hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… O zaman, bir yönüyle, o tepe de aşılır, o derya da geçilir. O ateşten çembere gelince de Hazreti İbrahim gibi, o da berd ü selâm olur. Ve dolayısıyla emanet-i İlâhiyeye hıyanet etmemiş olursun. Emanette emin bir emanetçi olursun. Senden sonra gelenler, senin sahabeyi hayırla yâd ettiğin gibi, seni yâd ederler.

Efendimiz’e o sözü diyecek durumda değilim ben; çünkü O, o işin serkârı, her şeyin serkârı… Fakat Hazreti Ebubekir’in emniyeti içinde… Gözümüz onda… Hep onu düşünerek, o mülahaza ile!.. Onlar nasıl emanette emin emanetçi oldular?!. Hazreti Ömer o emanette emin emanetçi oldu. Hazreti Osman, o emanette emin emanetçi oldu. Allah hepsinden razı olsun. Hazreti Ali, o mevzuda âdetâ o kandan-irinden deryaları geçmeye çalıştı, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerinin tepesine tırmandı. Yine Hazreti Pîr’in sözünü antrparantez ilave edeyim: O dönemde çok haricî şeyler işin içine girdiğinden dolayı, umumî efkârda bozulma vardı. Bu, bir handikaptı; Hazreti Ali için bir handikaptı. Fakat bir yerde de bir şey diyor: “Ali gibi birisi lazımdı ki dayanabilsin ve dayandı!”

Bu açıdan, ille kıvam, ille kıvam, ille kıvam!.. Kıvam… Allah’ın izni ve inayetiyle, aşılmazları “kıvam” ile aşacak.. çağladığınız o deryanın içinde, ne olursa olsun karşınıza gelen şeylerin altından, üstünden, sağından, solundan geçecek ve taşacak.. sizi engellemek isteyenlerin -Allah’ın izniyle- efkârınızla, ortaya koyduğunuz argümanlarla tepesine basacak ve sonra Allah’ın izni ve inayetiyle Cenâb-ı Hakk’ın murad buyurduğu ufka ulaşacaksınız!.. Vesselam.

KIRIK TESTİ: NURLU BİR ÂN VE İHSAN ÜSTÜNE İHSAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mevhîbe; ihsan, hediye ve bağış demektir; Hak vergisi nimetler ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına da gelmektedir. Her insana bahşedilen ilk mevhîbeler çok gerilere kadar gitmekte ve tâ vücud, hayat, varlık gibi ilahî ihsanlara varıp dayanmaktadır.

   Hakk’ın İlk Hediyeleri

Evet, Hâlık-ı Kerim, bizi vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle donatıp bu dünyaya göndermiştir. Nur Müellifi’nin yaklaşımıyla, bize vücud elbisesini giydiren Yüce Yaratıcı, iştihâlı bir mide verdiği gibi, Rezzak ismiyle bütün yiyecekleri ve içecekleri de önümüze sermiştir. Göz, kulak gibi duyguları vermekle beraber onlara hitap eden rızıkları da lutfetmiştir. Dahası mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insâniyeti nasip etmenin yanısıra, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir nimet sofrasını da hazırlamıştır.

Cenâb-ı Hak bizi insan olarak yarattığına göre, evvela kendi adımıza potansiyel insanlığı pratiğe taşıyıp hakikî insanlık ufkuna ulaşmak için gayret göstermemiz gerekmektedir. Evet, değerlendirmemiz için bize verilen bir tohumu ipekten ve kadifeden bohçalara sarsak, hatta altından, zebercetten kutular içine koysak da yapılması lazım gelen işi yapmış ve onu kıymetine uygun şekilde değerlendirmiş olmayız. Zira, bir tohum için yapılması gerekli olan iş, onu verimli bir toprağın bağrına gömmek ve nemalandırmaya çalışmaktır. Onun havayla ve güneşle temasını sağlamak ve zaman zaman sulayarak gelişip büyümesini temin etmektir. İşte, insanın mahiyetine yerleştirilen beşerî hususiyetler de, aynı o çekirdek misalinde olduğu gibi, kendi özündeki esaslara göre ele alınıp nemalandırılmalıdır. Dolayısıyla, ilk mevhîbelere mazhar kılınmış kullar olarak bize düşen vazife de, bu mevhîbeleri bilkuvveden bilfiile dönüştürmek, geliştirip büyütmek ve onlar sayesinde insan-ı kâmil ufkuna doğru yürümektir.

Allah Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır. Hazreti İbn Abbas, ayet-i kerimedeki “liya’budûn” ifadesini “liya’rifûn”, yani, “tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklinde tefsir etmiştir. Demek ki, kendisine şuur, idrak ve irade gibi bazı ilk mevhîbeler verilen insan, bunları Hâlık-ı kâinatı bilme yolunda kullanmalıdır. İbtidaî bir Allah bilgisi ile de yetinmemeli; onu iyi değerlendirerek sonunda Cenâb-ı Hakk’a vasıl olabileceği bir kulluk yoluna girmeli ve marifet ufkuna yürümelidir. Evet, insan önce icmâlen bilmeli; sonra da o bilgisini derinleştirmeli ve amel sayesinde onu marifete dönüştürmelidir. Zaten ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesinden ibarettir.

İşte, o ilk mevhîbeleri kıymetlerine uygun şekilde değerlendiren bir insana, Cenâb-ı Allah bambaşka bir nimet daha verir; ona imanı ve İslâmiyeti lutfeder. Böyle bir insan, hilkatin gayesi olan iman-ı billah ve marifetullahtan sonra muhabbetullah ve zevk-i ruhânî gibi ilahî lütuflara da ulaşabilir. Haddizatında, insan, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kabiliyetlerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman yaratılışına gâye teşkil eden “iman-ı billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”.. gibi dairelerde kendisi için mukadder olan ihsanları yakalamaya ve avlamaya çalışmalıdır. İç enginliğiyle, teveccüh derinliğiyle, marifet ufkuyla ve ibadet ü taatıyla bütün gönlünü ortaya koymalı ve o noktada varılabilecek son noktaya varmaya gayret göstermelidir.

   …Ve Bir de Ziyade

Bütün bu cehd ü gayretler o ilk mevhîbelere karşı birinci fasılda yapılması gerekli olan şükür ve hamd ü senâdır. İnsan bu vazifeyi yerine getirince, bir âdet-i ilâhiye olarak, şükrü eda edilen nimetleri ziyade hediye ve bağışlar takip eder. Cenâb-ı Hak, yüce kelâmında bu hususa dikkat çekmiş, “Eğer şükrederseniz ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurarak, şükredenlere mükâfat vaadinde bulunmuştur.

Evet, Mün’im-i Hakikî, o ilk mevhîbelerini mukabelesiz bırakmayanlara ihsanlarını daha da artırır, onların üzerinden daha başka nimetler yağdırır. O’nun hoşnutluğuna muvafık ve rızasına uygun güzel ameller yapanlara, insanlığının ve iradesinin hakkını verenlere, bir hadis-i şerifin ifadesiyle “her zaman Allah’ı görüyormuş gibi davranan ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla hareket edenlere” Allah Teâlâ ekstra lütuflarda bulunur. Nitekim, bu ihsanlarını müjde sadedinde, “İhsan ruhu ile yatıp-kalkanlara, ihsan üstü ihsan ve bir de ziyade vardır.” (Yûnus, 10/26) buyurmuştur.

“İhsanın mükâfatı da başka değil yine ihsandır.” (Rahman, 55/60) ilâhî beyânı da yine bu hakikati hatırlatmaktadır. Nitekim bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu âyeti okumuş ve ashabına sormuştur: “Cenâb-ı Allah’ın bununla ne anlatmak istediğini biliyor musunuz?” Ashab-ı kiram efendilerimiz, o her zamanki saygı ve edep tavırlarıyla, “Allah ve Rasûlü bilir!” cevabını verince, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Yüce Rabbimiz bu ayetle ‘Benim kendisine iman ve tevhidi ihsan eylediğim kimsenin mükâfatı başka değil cennettir!’ demektedir.”

İşte, kendilerine sermaye olarak verilen ilk ilâhî hediyeleri, kabiliyetleri ve istidatları güzel işlerde, ibadet ü taatte, hayır ve hasenât yolunda nemalandıran muhsinler için nimetlerin daha fazlası söz konusudur. Onlar, yaptıkları iyiliklerin sevaplarını almakla beraber Allah’ın daha başka lütuflarına ve O’nun sonsuz kereminden gelecek sürpriz hediyelere de davetiye çıkarmış olacaklardır. Hele bir de, amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür. Ayet-i kerimede zikredilen “ve ziyade” kaydı da Cenâb-ı Hakk’ın o ekstra lütfuna işaret etmektedir. Vakıa, o ayetteki “bir de ziyade vardır” ifadesi Cenâb-ı Allah’ın cemâl-i bâkemâlini müşahede şeklinde anlaşılabilir. “Ve rıdvanun minallahi ekber – Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72 gibi bir ziyadeden de söz edilebilir. Bununla beraber, mağfiret, Allah’a mülâkî olma, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahede ve rıdvan gibi bütün nimetleriyle umum Cennet hayatı da o ziyade kategorisi içinde mütalaa edilebilir. Bu itibarla, ilk mevhîbeler karşısında eda edilen kalbî, kavlî ve fiilî şükür, meselenin kasdî ve irâdî yanını ortaya koyma olarak kabul edilmektedir ve onu da Cenâb-ı Hakk’ın diğer lütufları takip etmektedir.

   Yolda Kalanlar ya da Dönekler

Diğer taraftan, Allah Teâlâ’nın hususi mevhîbeleri de söz konusudur. Mesela; günümüzde bizden daha zeki, çok donanımlı, oldukça mükemmel ve hemen her meseleye aklı eren insanlar var. Fakat, onların çoğu, sıradan bir mü’min kadar bile iman hakikatlerini kavrayamıyorlar. O kadar akıllı insanlar, âlemde her mevcut mücessem bir kelime olup Hâlık-ı kainatı gösterdiği halde, bu kelimelerden hiçbirini okuyamıyor, anlayamıyor ve kendisini binlerce dille ifade eden Zat-ı Uluhiyet mevzuunda hiçbir hakikî bilgi elde edemiyorlar. Dahası, bazıları ilim kapısından girip marifete doğru yürüyor gibi görünüyorlar ama irfan ufkuna asla ulaşamıyor, muhabbet şerbetini hiç yudumlayamıyor ve ruhânî zevkler adına da hiçbir şey tadamıyorlar. Öyle ki, onların hallerini düşününce, Seyyidinâ Hazreti Musa’nın taaccübü gibi bir hayretle doluyor ve “nasıl olur?” demekten kendimi alamıyorum.

Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap veriyor: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gâyeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa, Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”

Evet, bazıları yolun yarısından dönüyor; kimileri de daha yolu bile bulamıyorlar. Demek ki, O’nun yolunda olmak ve O’na ulaşma peşinde bulunmak da Cenâb-ı Hakk’ın hususi bir mevhîbesi. Demek ki, O’na karşı kulluk şuuruyla dolmak ve i’lâ-yı kelimetullah uğrunda çeşit çeşit hayırlı faaliyetlere koyulmak da O’nun ekstra bir lütfu. Demek ki, bu konuda, insan iradesi şart-ı âdî planında bir şey ifade ediyor ama, her şeyi ifade etmiyor.. akıl, kalb ve şuur gibi latifelerin kısmen tesirleri olsa da, hükmü onlar vermiyor. İlk planda anlayamayacağımız, belki sonra da tam kavrayamayacağımız çok ince bir vesileden dolayı mıdır, nedir; “İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir.” (Mâide, 5/54) hakikatinin Sahibi, sanki insanın iradesini, cehdini, gayretini hiç nazar-ı itibara almıyormuş gibi ekstra lütuflarda bulunuyor.

   Küçük Bir Vesile

Einstein, -Hâşâ- “Allah zar atmıyor, buna ikna oldum!” der. Evet, kur’a çekmiyor Cenâb-ı Hak. Fakat, bakıyorsunuz ki, insanlar sokaklarda sel gibi akıyor; siz de o selin içinde bir damla gibi akıntıya kapılmış sürüklenirken, bir yerde sürpriz bir kapının açıldığını görüyorsunuz. Kapının açılması anı tam da sizin geçtiğiniz zamana rastlıyor; o esnada size “buyurabilirsiniz” deniyor. Siz buyuruyorsunuz içeriye.. binlerce, milyonlarca kapı arayan insan, gözleri kapalı o kapının önünden geçip gidiyorlar ve o saraydan içeriye asla giremiyorlar ama siz sürpriz bir şekilde ve bir gaybî inayet eliyle içeri alınıyorsunuz. İşte, bu bir lütuftur, bir ihsandır ve özel bir mevhîbedir.

Düşünün; şimdiye kadar okuduğunuz değişik seviyedeki okullarda pek çok arkadaşlarınız vardı.. onların hiçbiri –afedersiniz– aptal değildi. Üniversite imtihanını kazanıp değişik fakültelerde eğitim görebilecek kadar bilgi sahibi idiler ve hepsi belli ölçüde muhakemeleri gelişmiş kimselerdi. Belki bazıları da size akıl öğretiyorlardı; kendilerince sizi doğru yola çağırıyorlardı. Fakat, görüyorsunuz çokları hak ve hakikatlere ne kadar ırak yaşıyor ve ne kadar uzaklarda dolaşıyorlar. Bugüne kadar hayır ve hasenât adına, i’lâ-yı kelimetullah hesabına, din-i mübin-i İslam’ı neşir uğrunda da şayan-ı takdir bir iş yaptıkları söylenemez. Demek ki, Cenâb-ı Hak, dine ve millete hizmet vazifesini herkesin omuzuna yüklemiyor; onu bir mevhîbe-i ilahîye olarak bazı kullarına lutfediyor.

İsterseniz, Maturîdî akîdesi zaviyesinden meseleyi şöyle de değerlendirebilirsiniz: Böyle bir mevhîbe-i ilahîye, Cenâb-ı Hakk’ın, onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avans oluyor. Zira Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor. Bu türlü bir tecellî bazen kulun teveccühünün önüne geçiyor; bazen de kulun ciddi bir im’an-ı nazarını ve kararlı bir konsantrasyonunu takip ediyor; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusu oluyor.

Bununla beraber, bir kudsî hadiste de, “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” buyurulduğu gibi, genelde şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek, Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğu hatırlatılıyor. Diğer bir ifadeyle, Cenâb-ı Hak kullarına bir akıl ve irade gücü vermiş; onların da bir hikmet-i vücudu var. Dolayısıyla, Allah Teâlâ, kulun teveccühünde, nazarında, niyetinde ya da iradesinin hakkını vermesinde kayda değer bir çizgi veya küçük bir nokta görüyor; onu ilk mevhîbeyi değerlendirme ve bir şart-ı âdi kabul ederek sonraki nimetlerini bahşediyor.

   Zindandan Ka’be’ye Açılan Pencere

Mevzuyla alakalı, bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatmak istiyorum: İbrahim Havas hazretleri gâipten gelen ve kendisini ismiyle çağıran bir ses üzerine Bizans’a gider. Şehre ulaşınca, Rum Kayseri’nin kızının delirmiş olduğunu ve bir türlü derdine derman bulunamadığını işitir. Aslında, prenses bir vesileyle Barnaba İncili’ni okumuş, onda Peygamber Efendimiz’e dair güzel sıfatları ve harika haberleri görünce gözü açılmış ve hidayete ermiştir. Onun, Peygamber Efendimiz’e inanmasını ve müslüman olmasını kabullenemeyen kimseler, “Bunun ruhuna şeytan girdi!” yâveleriyle prensesin yakılması gerektiğini söylemişlerdir. İbrahim Havas hazretleri durumdan haberdar olunca, prensesi tedavi edebileceğini söyleyerek onun yanına girer. Bir aralık, Hak dostu, mağdure kadıncağıza “Keşke bizim diyarları bir görseydin!” der. Prenses, eliyle karşı tarafı işaret edip, “Şuraları mı kastediyorsun?” cevabını verir. İbrahim Havas hazretleri, bir de bakar ki, Mescid-i Haram ve Ka’be karşılarında.

Evet, karanlık bir yerde ve kapkara insanlar arasında bulunmasına, Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzak kalmasına rağmen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i tanıma ve O’nun ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren bu azize kadın kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman’a teslim edince, İbrahim Havas hazretleri prensesin nedimelerine sorar; “Nasıl bir insandı, neler yapardı? Ona bu pâyeyi kazandıran hangi ameliydi?” der. Hazret, bir kalb adamı olmanın yanı başında, hikmet-i ilâhiyedeki sırları da kavramış bir insandır; şart-ı âdi planında da olsa bu bahtiyarlığın bir vesilesinin bulunduğunu düşünür. Nedimeler derler ki, “Hanımımızın iki tane çok güzel hasleti vardı: Her şeyden önce çok mütevazı idi; alayiş ve gösterişten hoşlanmaz, kimseyi hakir görmez, hiçbir kulu hafife almazdı; fakir halkla oturup kalkar, herkesin hal ve hatrını sorardı. Bir de, ne zaman bir fakir kızcağızın gelin olacağını duysa hemen ona yardıma koşar, çeyizler hazırlar ve hediyeler verirdi; çok cömertti.”

İşte, belki onun içindeki tevazu ve cömertlik duyguları Hak katında çok kıymetli bir nokta olmuştu. Öyle ki, o nokta semanın ve semalar ötesinin dikkatine, nazarına ve teveccühüne esas teşkil edebilecek bir mahiyete ulaşmıştı. Ulaşmış ve adetâ çok büyük enginlikleri istiâb edebilecek bir hal almıştı.

   Bir Ân-ı Seyyâle Vücud-u Münevver

Böyle bir hakikate de ışık tutacak şekilde, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, rıdvânın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

Aslında, insanların Hakk’a teveccühlerinde herhangi bir beklentiye girmemeleri, O’na karşı saygılarının gereği ve amelde ihlaslı olmalarının da iktizasıdır. Ancak, Cenâb-ı Hak, iltifat ve teveccühlerini şöyle veya böyle kullarının kendisine yönelmesine bağlamışsa, o zaman bütün mevhîbelerin sihirli anahtarı da işte böyle bir teveccüh olsa gerektir.. aynı zamanda, ilk mevhîbeleri iyi değerlendirme de sonraki mevhîbeler için bir çağrı manasına gelmektedir. Meseleye Maturîdîce yaklaşma ve iradenin hikmet-i vücudunu da nazar-ı itibara alma böyle düşünmeyi iktiza etmektedir.

Evet, madem Cenâb-ı Hak size hususi mevhîbeler ihsan etti; sizi hak ve hakikate irşat buyurdu ve ruhunuza ulvî hakikatları duyurdu, öyleyse, size düşen de bu yeni mevhîbelere yine kalbî, kavlî ve fiilî şükürle mukabelede bulunmak ve duyduklarınızı başkalarına da duyurmak, tattıklarınızı diğer insanlara da tattırmaktır.

Hak ve hakikati bütün enginliğiyle duyup tattığımızı söyleyemeyiz; doyduğumuzu ise hiç iddia edemeyiz. Fakat, hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Çok şükür, her fırsatta O’nun karşısında secdeye kapanıyor, O’ndan başkasına asla boyun eğmiyoruz. Sonsuz şükürler olsun ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Rasûl-ü Ekrem’le beraber bulunduğumuzu hissediyor, “Efendim” deyip Ona sesleniyor, içimizi Ona döküyor ve bütün bütün sahipsiz, kimsesiz olmadığımıza inanıyoruz. Kâinatın zerratı adedince hamd ü senâ olsun ki, onca tökezlememize ve yolda kalacakmış gibi sendelememize rağmen, Rabbimiz bizi kudsî bir dairede tutuyor.. –bizi yalnızlık ve kimsesizlik vadilerine terketmeyen Rahman ü Rahim’e canlarımız kurban olsun– kayıp gitmemize fırsat vermiyor.. en olumsuz şartlar altında bile önümüze bir vesile çıkarıyor ve bizi nefsimizle, şeytanla başbala bırakmıyor, felakete atmıyor. Belli ölçüde de olsa, varlığını ruhlarımıza her an duyuruyor; bize Kendini tanıtıyor. Kabiliyetimiz ne kadarına müsaitse, işte o ölçüde de olsa ruhlarımızı marifet ve muhabbet şualarıyla besliyor. Evet, güvercin yumurtasından güvercin çıkar, tâvus çıkmaz. Deve kuşunun yumurtası da, o büyüklüğüne rağmen, tâvusa dönüşmez. Bizim de istidadımız ne kadarsa, bizden de öyle bir netice çıkar. Fakat, bir gerçek var ki, Cenâb-ı Hak kendisine yönelen hiç kimseyi hüsran ve hizlan içinde bırakmıyor; teveccüh edene Zatına yaraşır teveccühlerle mukabelede bulunuyor; bize de kendi istidamıza göre mutlaka bazı şeyler tattırıyor.

İşte, bunca lütuf ve ihsanlar karşısında biz de Cenâb-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmalı; madem bir ölçüde de olsa ballar balını bulup tattık, biz de onu ne yapıp edip başkalarına tattırmalıyız. Bulduğumuzu buldurma, duyduğumuzu duyurma ve erdiğimiz kadar başkalarını da erdirme istikametinde çalışmalıyız.

   Hususî Mahiyetteki İlahî Mevhîbeler 

Mevzuyla alakalı son bir husus da şudur: Vücud, hayat, şuur, idrak ve irade nimetleri Hakk’ın ilk ihsanları olduğu gibi, iman, marifet ve muhabbet de kendi sahalarında birer ilk mevhîbedir. Bunların herbiri kadr ü kıymeti bilinmesi ve şükrü eda edilmesi nisbetinde –yine şart-ı adi planında– sonraki lütuf ve ihsanlara vesiledir. Bununla beraber, her insana özel olarak lutfedilen istidat ve kabiliyetler, makam ve mevkiler, yer ve konumlar da birer ilk mevhîbe sayılır. İnsan, bunları Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde değerlendirebildiği sürece nimetlerin şükrünü eda ediyor ve konumunun hakkını veriyor demektir.

Mesela, bir insan, bir yerde konuşma imkanı bulduğunda, kalemi eline aldığında ya da fikrine müracaat edildiğinde makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, hak ve hakikatlere tercüman olabiliyor ve sesle, sözle, yazıyla gönüllere girebiliyorsa, bunlar Allah’ın ihsanıdır ve birer ilk mevhîbedir. Bu ilk mevhîbeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de konuşma, anlatma, yazma, ifade etme, seslendirme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır.

Şu kadar var ki, hakikî bir mü’min kendini sadece insanları Allah’a yönlendiren bir enstrüman gibi kabul etmeli; canını-malını, sesini-soluğunu, dilini-dudağını, kalemini-mızrabını gönlünün emrine vermeli ve gününü gün etme sevdasından, mâlâyânî uğraşlardan, maneviyattan nasipsiz kuru bilgilerden ve faydasız söz ebeliklerinden her zaman uzak kalmayı yeğlemelidir. Bir ihsan eri edasıyla, O’nu görüyor gibi yaşamanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmalı, sürekli marifet ve muhabbetle soluklanmalıdır. Gerektiğinde bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürlemeli ama ilk fırsatta mihrabına yürüyüp Yaratan’ı karşısında yine iki büklüm olmalıdır. Zira, insan bunları hissedecek, görecek, duyacak ve seslendirecek kıvamda yaratılmıştır.

Bamteli: VAY HALİNE O ZÂLİMLERİN!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

(Sohbet başlarken elektronik tabloda çıkan dua) اَللَّهُمَّ إِسْلاَمًا تَامًّا تُغْنِينَا بِهِ عَنْ كُلِّ الزَّيْغِ وَالزَّلَلِ “Allah’ım! Bize öyle bir İslamiyet lütfet ki, sonra, kaymadan, sürçmeden hep mâsum ve masûn kalalım!” Hiçbir şey bizi kaydırmasın, hiçbir şey sürçtürmesin; takılıp yollarda kalmayalım!..

O’na (celle celâluhu) yürünen yol, mutlaka sonuna kadar yürünmesi gerekli olan, yürünmesi kıymetli olan bir yoldur. Yarısına kadar yürürsünüz hakkını vererek; fakat bir yerde sürçtüğünüz zaman, her şeyi kaybetmiş olursunuz. Onun için beyan Sultanı, إِنَّ الْقُلُوبَ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ “Kalbler, beyne isba’ayni min esâbi’ı’r-Rahmân’dır, onu istediği gibi evirir çevirir.” buyuruyor. Kalb, Cenâb-ı Hakk’ın elinde, evrilip çevrilen bir unsurdur. Latife-i Rabbâniye… Onun için, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sâbit kıl!” diye dua ediyor devamlı. Yolun her faslında, hayatın her mevsiminde, “Allah’ım! Kalbimizi, sâbit olması gerekli olan hususta, sâbit kıl!” demeli!..

   Tarihî tekerrürler devr-i daiminde ayniyet şeklinde olmasa bile misliyet çizgisinde bir kısım musibetler kaçınılmazdır; mü’min, dağdağalı bu dünyayı ahiretin mezraası olarak değerlendirmeye bakmalıdır.

Hususî bela ve musibetlerin birer çağlayan haline geldiği, insanların tahammül gücünü aştığı dönemlerde, insanlar, bir kısım sarsıntılar yaşayabilirler. Ama hep şimdiye kadar bu iş böyle cereyan edegelmiştir. Çok tekerrür eden bir ifadeyi, sizi rahatsız ettiğini bilerek bir kere daha tekrar edeceğim: “Tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde hadiseler -ayniyete yakın misliyet ölçüsünde- hep aynen cereyan edegelmiştir, hiç değişmemiştir.” Değişmemiştir: İnlemeyen peygamber yok ve aynı zamanda helak edilmedik zâlim de yok!.. Ne var ki, o peygamberin -bir yönüyle- demesi gerekli olan şeyi deme mevsimine ulaşması, daha uygun bir ifadeyle deme kertesine ulaşması ve zulmün de varıp Gayretullaha dokunması… İşte o, öyle bir fasıl ki, orada O, hükmünü verdiği zaman, acılar, birden bire lezzete inkılap eder.

Hazreti Gazzalî’den selefin dünyaya bakışını okuduk. Hazret’in dünyaya, dünya cihetiyle bakışı açısından mütalaaları sabah dersinin mevzuu olmuştu; o derse iştirak edenler, gördüler. O, daha ziyade dünyanın şu yönünü mevzu yapmış: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir pislik yığınıdır; onun arkasından koşturanlar da kelplerden başkası değildir!” “Sarayım, saltanatım, iktidarım, hâkimiyetim!..” diye o çöplüğe koşan insanlar, dünyaya tapan insanlardır. Ama bir güzel yanı da var dünyanın; onu da Hazreti Üstad’dan başkasının söylediğini görmedim. Fakat farklı mülahazalarla mutlaka temas edilmiştir; çünkü o selef-i sâlihînin cadde-i kübrâsında, her meseleyi yeniden bize ter ü taze gösteren bir müceddiddir. O, “âhiretin mezraası olması” yönüyle de dünyayı anlatır. İnsan, burada, amel ve emek tohumları saçar; orada da onun ürünlerini biçer! Evet, burada, amel ve emek tohumları saçar; öbür tarafta da ürünlerini biçer!..

Burada emeğin ve amelin -aynı zamanda- bir meşakkati vardır. Nereden nereye kadar? İşte hacca gitmekten, günde beş vakit namaz kılmaya kadar; ondan, alın teri ile kazandığın malın bir kısmını Allah yolunda harcamaya, sarf etmeye kadar; ondan, çok zor şartlar altında abdest almaya kadar -ki hadiste إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam almak” sözüyle ifade buyuruluyor. Mesela, abdestin, abdest almanın nahoş geldiği, suyun olmadığı veya olduğu zaman sopsoğuk olduğu kış mevsiminde “Ama her şeye rağmen tastamam olması lazım abdestin!” falan deyip tastamam alma. Bütün bunlar, birer meşakkattir; ameldir ve emektir aynı zamanda; fakat öbür tarafta, semere verecek şeylerdir. Evet, bunun gibi diğer bütün hususları da kıyas edebilirsiniz. Burası, bir mezraa; öbür taraf da burada ektiğiniz şeyleri biçme mevsimi…

Bazen dünyada da onun semeresini biçebilirsiniz. Birileri bir şey yapar, başlatır, tohum saçar; arkadan gelen birileri ona su verir; birileri, hava ile temasını temin eder onun. Birileri de gelir, tırpan ile yamacına geçer, biçer ve alır onları, götürür ambarlarda stok yapar. Bazen dünyada da, bazıları yapar, başka birileri bir ürün halinde onu derer ve toplar. Fakat asıl ürünün derilmesi/toplanması, öbür âlemdedir. Onun için, اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ اْلآخِرَةِ “Bu dünya, âhiretin bir mezrasıdır.” deniyor. Bir diğer yönüyle de dünyada ne kadar güzellikler var ise, hatta sizin gözünüzde aşırı derecede güzel görünen neler var ise şayet, hepsi Cenâb-ı Hakk’a ait güzelliklerin aksettiği birer ayna olması itibarıyladır. Bu yönüyle de dünya güzeldir.

   Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin; “Semeresini ille ben dereceğim!..” demeden, hiçbir beklentiye girmeden vazifeni sırf Allah rızası için yap ve O’nun ilmine havale et!..

Evet, bazen insan, burada yaptığı şeylerin, emeğin ve amelin karşılığını göremeyebilir. Bir söz var: “Sen tohum at, git; kim hasat ederse etsin!” Senin defter-i hasenatına kaydedilir onlar. Sen, ne onun filizini görürsün, ne başağını görürsün, ne harmanına şahit olursun, ne de ambarlarda stok edilmesine muttali olursun. Fakat öbür tarafa gittiğinde, sana derler ki: “Bu tohumları sen saçmış idin; biçen kadar senin de defter-i hasenâtına… Ambara koyan kadar senin de defter-i hasenâtına… Emeğin kadar senin de defter-i hasenâtına…” Tamamiyetiyle senin de defter-i hasenâtına konur.

Bu açıdan burada görülen acılara, sonucu itibarıyla baktığınız zaman, hepsi -bir yönüyle- çok tatlı birer menkıbe haline gelecek şekle dönüşür. Ve yine Hazret’in ifadesine meseleyi ircâ ederek ifade edecek olursak, bu acılar, bu zehir zemberek şeyler, orada insanların değişik koltuklarda zevkle anlatacağı hadiselere dönüşür. Bu üzerinde oturduğum koltuk gibi değil, güzel koltuklarda, yerinde -böyle- oynayan, kıpırdayan, “Şöyle olsun, böyle olsun!” aklından geçtiğinde, şöyle olan, böyle olan koltuklarda, karşılıklı, arzu ettiğiniz bütün dostlarınızla yâd edersiniz. “Evvelki günkü dostum, dünkü dostum, bugünkü dostum; onlarla karşılaşmak istiyoruz!” dediğinizde, karşınızda hemen anında bulursunuz. Ve sonra dünyada geçen o acı şeylerin, o zehir zemberek şeylerin, ballar/kaymaklar haline döndüğünü, tatlı birer menkıbe haline dönüştüğünü görürsünüz; birbirinize nakledersiniz onları. Âdeta burada olup biten o şeylerin hepsi unutulmuş gitmiş olur. Biri, “Yahu böyle bir şey var mıydı, yok muydu?!” filan der; diğeri de “Yahu boş ver!..”

Hani Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi; قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي اْلأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ * قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Sonra Allah, der: ‘Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?’ Onlar ‘Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız.’ diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/112-113) “Yahu, bir gün mü kaldık, bir günden daha az mı kaldık?!. Vallahi çok bilebilecek gibi değiliz ama bir bilene sorsanız bu meseleyi, daha iyi olur!” Ebediyete nispeten… Dünyada binlerce sene kalsanız, Hazreti Nûh kadar yaşasanız, Hazreti Âdem kadar yaşasanız, öbür âlemin ebediyetine nispeten, burada yaşama zerre gibi bir şey olur, deryada damla gibi bir şey olur. Gülersiniz ona; “Allah Allah! Neyin arkasından koşmuşuz!” dersiniz. Başa gelen şeylere böyle, bu mülahaza ile bakmalı!..

   “Allah’ım vaad ettiğin yardım ne zaman yetişecek?!.” ve “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” Çığlıkları

Vakıa insanız nihayet; canımızı yakan şeyler vardır, bir insan olarak; fakat onun neticesini, encamını, vereceği semereyi nazar-ı itibara alarak, onu tatlılaştırma yolu da vardır. Enbiyâ-ı ızâma bakın: Bir yerde mutlak manada deniyor: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Sizden evvelkilerin başlarına gelen o belalar ve musibetler başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başlarına öyle sağanak sağanak belalar yağdı, onlar öyle belalara maruz kaldılar ki, peygamber… -“Peygamber” diyor; “encâmı bilen insan” demek, belanın sonucunun ne olduğunu bilen insan.- Demek ki mesele öyle tahammül-fersâ bir hal aldı, bir keyfiyet aldı ki, peygamber/rasûl ve arkasındakiler, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ım! Nusretin ne zaman?” dediler. Bu, umumî manada, umum peygamberlerin sergüzeştisi içinde görülen bir şeydir.

Hazreti Âdem ile alakalı öyle bir şey bilmiyorum; fakat başta evladından olmak üzere o da çekmiş; Faust-Mefisto hikâyesi tâ o zaman başlamıştı. Hazreti Nuh (aleyhisselam) ise, öyle musibetlere maruz kalmıştı ki, nihayet رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” demişti. Kullanabileceği bütün argümanları kullanmıştı; özellikle Nuh sûre-i celîlesinde anlatıldığı üzere, “Açık dedim, kapalı dedim.. topladım dedim, teker teker dedim.. kapı kapı dolaştım, dedim; tokmaklarına dokundum, dedim.. topluluklarıyla karşılaştım, söyledim; evlerine gittim, dedim.. ve her defasında değişik şeylere maruz kaldım.” Bunları dillendirerek Rabbine arz-ı halinde bulunmuştu. Şimdi bir peygamber… O (aleyhisselam) رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ diyor: Allah’ım! Artık yenik düştüm!.. Sen, nusretini öyle bir ortaya koy ki, o nusret -bir yönüyle- benim tabiatım ile tam uyuşma içinde olsun. -Çünkü mutavaat var orada, kullanılan fiil kipinde.- Öyle bir nusret olsun ki, ben ona “tam nusret” diyeyim; “İşte buna nusret denir, yardım denir!” diyeyim.

Mesele o kerteye gelince… فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Bunun üzerine Rabbine, ‘Ben yenik düştüm, bana yardım et!’ diyerek yalvardı.” (Kamer, 54/10) فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ “Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da sular boşalmaya durdu. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyurulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.” (Kamer, 54/11-12) Sonra yerlerin ve göklerin kapılarını bela ve musibet adına açtık; gökten yağmurlar indirdik; yerden sular fışkırttık, her taraf sulara gark oldu; inanmayan insanlar, boğuldu gitti. O (aleyhisselam) da sefinesine bindi, sâhil-i selâmete doğru yürüdü. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Nuh dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) ayetinde بسم الله مجريها beyanındaki imâleye bakacak olursanız, gayet yumuşakça, yürüyeceği yere yürüdü, hiç incinmeden, hiç sıkılmadan, o korkunç dalgalar sanki hiç yokmuş gibi Cenâb-ı Hak, onu ve beraberindekileri sâhil-i selâmete çıkardı. Cûdî’de, o dalgalar, emvâc-ı karardâde oldu. O (aleyhisselam) da gitti, orada otağını kurdu.

   Allah’ım, Hazreti İbrahim’in ateşine dediğin gibi bizim etrafımızı saran musibet alevlerine de “Dokunma, serin ve selâmet ol onlara!” buyur!..

Bir başka Ulû’l-azim peygamber, Hazreti İbrahim (aleyhisselam). Şu kısım, Kur’an-ı Kerim’de ifade edilmiyor: Cebrâil (aleyhisselam), “Cenâb-ı Hakk’ın selamı var, ateşe atacaklar seni! Ben, ne yapayım!” deyince, Hazreti İbrahim, “O (celle celâluhu), benim halimden haberdar ise, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ Allah, bana yeter; o ne güzel vekildir!” diyor. Bunun üzerine, قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Biz ateşe şöyle ferman ettik: Dokunma İbrâhim’e! Serin ve selâmet ol ona!” (Enbiyâ, 21/69) buyuruyor Cenâb-ı Hak. Yıllar sonra, mevsimler sonra, fasıllar sonra, seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir bundan mülhem şöyle niyaz ediyor: قُلْ لِنَارِي اُبْرُدِي يَا رَبِّ فِي حَقِّي كَمَا * قُلْتَ قُلْنَا يَا نَارُ اُبْرُدِي فِي حَقِّ الْخَلِيلْ “Yâ Rabbî! Benim hakkımda da ateşe ‘Serin ve selâmet ol!’ de, Hazreti Halîl hakkında ‘Ey ateş, serin ve selâmet ol!’ buyurduğun gibi.” Ey Allah’ım! Hazreti İbrahim’in ateşine اُبْرُدِي فِي حَقِّ الْخَلِيلِ  dediğin gibi, Ebu Bekir’i yakacak ateşe deاُبْرُدِي فِي حَقِّ أَبِي بَكْرٍ de.

Evet, ateş, berd ü selâm oldu. İşte bu da yine مَتَى نَصْرُ اللهِ demek gibi.. رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ demek gibi bir şey. Bir kerteye geliyor; o, sâhil-i selâmete çıkıyor, Nemrut da müstahak olduğu belayı buluyor, çok küçük bir şey ile. “Sinek” diyorlar; sinek de olabilir, bir başka çağın nemrudunda olduğu gibi bir virüs de olabilir, bir AIDS virüsü de olabilir; musallat olur, yere serileceğini aklının köşesinden bile geçirmeyen o Nemrut, bir de bakarsınız, birden bire yere serilivermiş. Tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde değişmiyor bu.

Bir zaman geliyor, فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ “İki topluluk birbirlerini görecek mesafeye gelince, Musa’nın beraberindekiler, ‘Eyvah, yetiştiler, yakalandık!’ dediler.” (Şuarâ, 26/61) Esbâb, bilkülliye sukût etmiş, nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Çok farklı bir versiyonuyla رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ deniyor yine orada. Şimdi öyle ki, Hazreti Musa, yanına aldığı İsrailoğullarından bilmem şu kadar insanı kaçırmaya çalışıyor. Önlerine derya çıkıyor, öyle bir derya ki… Tarık İbn Ziyâd’ın Endülüs’e geçtiği zaman, söylediği aynı şeyi hatırlayın: “Önünüzde derya gibi bir ordu var; arkanızda da ordu gibi bir derya var. Ya geriye dönüp kaçacak/boğulacaksınız veya o deryaya çarpıp işte orada öleceksiniz, a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlâta yükseleceksiniz!” İsrailoğulları tereddüt yaşarken, Hazreti Musa, قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Dedi ki: Hayır, asla! Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!” (Şuarâ, 26/61)

Burada antrparantez bir şey ifade edilebilir; unutmazsam, arz ederim. إِنَّ مَعِيَ رَبِّي Rabbim, benim ile beraberdir. سَيَهْدِينِ Mutlaka bir yol gösterecektir! Nerede diyor? Karşıda derya, girince boğulacak; arkada derya gibi bir ordu, geriye döndükleri zaman, Firavun, onları derdest edecek ve hepsinin hakkından gelecek. Böyle bir yerde, tereddüt etmeden, bir Peygamber tevekkülü, teslimi, tefvîzi, sikası içinde.. veya “nefs-i mutmainne”, “nefs-i zâkiye”, “nefs-i sâfiye” ruhu içinde.. إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!” diyor. Hem de “Sin-i istikbal” ile diyor: Şu anda öyle görünmüyor ama O (celle celâluhu), bize “Çıkın, gidin buradan!” dediğine göre, her halde, şimdi olmasa bile yakın bir zamanda… Sin harfi, yakın istikbale delalet ediyor; uzak istikbal olsa “sevfe” veya “sümme” der, “sonra, daha sonra” der. Ama “Çok yakın bir anda Rabbim bir yol gösterecektir!” diyor. O zaman Cenâb-ı Hak nusret ve necat lütfediyor.

Yine esbâb, bil-külliye sukût etmiş, bakın!.. Hazreti Nuh’tan alın, Hazreti İbrahim’e meseleyi getirin; حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ berd ü selâma vesile oluyor. Orada da “Vur asânı deryaya!” deniyor; derya iki şâk oluyor: فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ “Biz de Musa’ya, ‘Asânla denize vur!’ diye vahyettik. Musa vurur vurmaz deniz yarıldı ve sular, (koridor benzeri açılan yolun iki yanına) birer büyük dağ gibi yığıldı.” (Şuarâ, 26/63) Sonra, o dalgalar, âdetâ dağlar cesâmetinde oluyor; Hazreti Musa ve beraberindekiler aradan geçiyor, Firavun boğuluyor. Hazreti Nuh’a eziyet edenler boğuluyor; Hazreti İbrahim’e eziyet eden insan bir yönüyle bir virüs ile yere seriliyor; bütün Firavunların yere serildiği, Nemrutların yere serildiği gibi…

   Devrin Nemrutları, Şeddâdları, Firavunları da bir bir devrilecekler; siz de geçilmez gibi görünen deryaları geçecek ve nice Yesrib’leri medeniyet merkezi birer “Medîne” haline getireceksiniz!..

Antrparantez bir şey arz edeceğimi söylemiştim: Efendimiz’in Sevr sultanlığında, yine esbâb bilkülliye sukût ediyor; nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Hazreti Ebu Bekir, endişesini izhar ederken, “Eğilip baksalar, mağara içinde bizi göreceklerdi!” diyor. Oraya kadar takip etmişler; o işin arkasını da artık bırakmazlar. Fakat Efendimiz’in oradaki sözü, çok farklı; daha farklı bir şey diyor Efendimiz: لاَ تَحْزَنْ “Tasalanma dostum!” إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Allah bizimle beraberdir!” Se (Sin-i istikbal) yok; “Gelecekte, Allah bizimle beraber olacak, necat verecektir!” değil. إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “(O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve inkâr edenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40)

Hiç görülmedik bir ordu ile teyîd buyuruyor, Allah (celle celâluhu). Kim; ordu kim? İki tane güvercin, bir tane örümcek!.. Evet, burada bir espri ile meseleyi ifade edelim: Onlar, bütün hışım ve bütün cesametleriyle gelip şuraya kadar dikilmişler; Allah, bir örümcekle, iki tane güvercinle onları bertaraf ediyor, savuruyor; Kendi Kudret-i nâmütenâhiyesini gösteriyor. Ve orada da bir kere daha siz, şunu görüyorsunuz: رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ Değişen bir şey yok arada. Aynı şeyi seyyidinâ Hazreti İsa’da da görürsünüz. Hazreti Musa’da gördüğünüz gibi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nda da görürsünüz aynı şeyleri.

Bu açıdan da ne zaman olursa olsun, esbâb bilkülliye sukût ettiğinde, Firavunlar gemi azıya aldıklarında nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Dünün Firavunları: Bir yerdeki Şeddâd’ı, Şâbur’u, Nemrud’u -Nümrûz” diyorlar, Nemrud’u- Amnofis’i… Veyahut da Efendimiz’e musallat olan Ebu Cehil’i, Utbe’si, Şeybe’si, İbn Ebî Muayt’ı… Kim ise o dönemin Nemrutları?!. Daha sonraki dönemlerin Hitler’i olabilir bu, Saddam’ı olabilir, Kazzâfî’si olabilir, başka ülkelerde başka firavunlar olabilir. Ve bunlar, birer güve gibi Müslümanlara musallat olurlar. Anneyi, evladından ayırırlar; evladı, annesinden ayırırlar; karıyı, kocasından ayırırlar; kocayı, karısından ayırırlar; insanlara, çeşitli mahrumiyetler yaşatırlar.

Fakat “Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.” Taş atmıştır firavunlar, altın kâseye; ne taşın kıymeti artmıştır, ne de kıymetten düşmüştür kâse. Kıyamete kadar hep o kâseye taş atacaklardır. Hiç olmayana, karıncaya basmayan insana “terörist” diyeceklerdir. Karalamaya çalışacaklardır. Kendileri ezdikleri gibi, aynı zamanda dünyada da, dünya insanlığınca da onların ezilmesini arzu edeceklerdir. Etek etek paralar dökeceklerdir. Etekler dolusu vaatlerde bulunacaklardır: “Yol yapalım!” diyeceklerdir; “Hava meydanları yapalım!” diyeceklerdir; “Size limanlar yapalım!” diyeceklerdir. Diyecekler ve “Yeter ki, bunları bize teslim edinin!” falan, diye direteceklerdir. Değişmeden, aynı karakter, hep devam edecek; tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde…

Fakat bütün bunlara katlanan -sizin gibi- insanlar, sebeplerin bilkülliye sukût ettiği anda, birden bire bakacaksınız ki, çok şiddetli bir fırtına karşısında o ölçüde mukavemeti olmayan ağaçlar gibi, bir bir Nemrutlar, Şeddâdlar, Saddamlar, Hitlerler devrilecekler ve siz de geçilmez gibi görünen geçitleri/deryaları geçeceksiniz. Ve aynı zamanda yakan ateşleri aşacaksınız; etrafı su bastığı zaman بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim gafurdur, rahîmdir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) fehvasınca, “Bismillah!” diyecek, Allah’ın izni ve inayetiyle yürüyeceksiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, sâhil-i selâmete çıkacaksınız; “Yesrib”i medeniyet merkezi bir “Medîne” haline getireceksiniz ve sizden çok kısa bir zaman sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle, nâm-ı Nebevî, dünyanın dört bir yanında şehbal açacak.

Çünkü niyetiniz sizin, o idi; o Güzeller Güzeli’ni bütün insanlığa kendi güzelliği ile gösterme idi. Derdiniz, davanız, o idi: Dünyada bir dikili taşınız olmasın! Sarayı, rüyalarınızda bile görmeyin! Filoyu, rüyanızda bile görmeyin! Saltanatı, rüyanızda bile görmeyin! Ama bir gün, nâm-ı celîl-i Muhammedî, en yüksek yerlerde, bir bayrağın dalgalandığı gibi dalgalansın! Bütün derdiniz-davanız, bu idi. Varsın, arkadan birileri mırıldanıp dursunlar; “Bunlar, terörist!” desinler, “Bunlar, eşkıya!” desinler, “Güçlendikleri zaman, başınıza dert açacaklar bunlar!” desinler… Bu mırıltıların, bu hırıltıların hepsi, olduğu yerde kalacak; Allah, sizin niyetlerinizi gerçekleştirecek, nâm-ı celîl-i Muhammedî, güneşin üzerine doğup-battığı her şeye ulaşacak, her yere ulaşacak. Sizin muradınız da odur; Allah, onu gerçekleştirmiş olacaktır. اَللَّهُمَّ إِحْسَانًا أَتَمَّ تُغْنِينَا بِهِ عَنِ التَّوَجُّهِ إِلَى مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Bizlere ekstra lütuflarda bulun ve bizleri ‘ihsan’ pâyesine erdir; erdir ki, hak ölçülerine göre iyi düşünebilelim, iyi şeyler planlayabilelim, iyi işlere mukayyet kalabilelim ve kullukla alâkalı bütün davranışlarımızı, Sen’in teftişine arz etme şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde olabilelim. Bu lütfun öyle bir keyfiyette olsun ki, Sen’den gayrısına teveccüh etmekten bizleri müstağnî kılsın!..” Bu duanıza icabet edip, Cenâb-ı Hak, ihsan-ı etemme mazhar kılacak sizi; başkalarının o mevzudaki teveccühünden, desteğinden de müstağnî olacaksınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..

Şimdiye kadar bu mesele, böyle cereyan edegeldiği gibi, bundan sonra da böyle cereyan edecektir. Siz, hâlinize şükredin ki, peygamberlerin yolunda yürüyorsunuz. Ama “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!” “Yâr, yüreğim yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var.” (Yunus Emre) “Sizler birer aptalsınız! Dünyayı bırakmış, çok ötelerde, ötelerin de ötesinde bazı şeylere dilbeste olmuş, onların arkasından koşuyorsunuz!” deyip gülenler var! “Yâr yüreğim, yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var!” Allah’ım, ne halimiz varsa, hepsi Sana ayan; dileğimiz, duamız, perişan dillerden sadece birer beyan! Ama o beyanları Allah (celle celâluhu) kabule karîn eyleyecek; beklentilerin üstünde bir lütuf ile Cenâb-ı Hak, sizi şereflendirecek!..

“Tarihî tekerrürler devr-i dâimi” dedik. Hadiseler, “ayniyet” çizgisinde değil de “misliyet” çizgisinde cereyan eder. Çünkü zamanın, şartların, konjonktürün girdileri olur, katkıları olur orada. Dolayısıyla, her zaman hayat adına aynı dantela örülüyor gibi olur; fakat bir de bakarsınız, onun içine zaman kendi rengini de sokuyor. Onun için Hazreti Nuh döneminde, farklı olur; Hazreti İbrahim döneminde biraz farklı olur. Farklılık olur; fakat öyle bir farklılıktır ki, “ayniyet ölçüsünde bir misliyet” ile cereyan eder. Bakarsınız, kâfirlik yapanlar, münafıklık yapanlar, aynı şeyleri yapıyorlardır; zulüm yapıyorlar, gadirde bulunuyorlar, insanları mahrum ediyorlar, azlediyorlar, ihraç ediyorlar, konumlarına dokunuyorlar, en yararlı insanlardan yararlanılacağı zamanda onları -bir yönüyle- kaldırıp bir kenara atıyorlar… Hep aynı şey cereyan ediyor. Günümüzde de aynı şeyler cereyan ettiğinden dolayı, meseleyi o tarihî tekerrürler devr-i dâimine bağlayarak, Kur’an’ın hadiselere, dünyaya, insanlara bakışı zaviyesinden arz etmeye çalıştım.

Unutmayın; sizler, Allah’ı bilen insanlar iseniz -ki öylesiniz- “Ârifin gönlün Hudâ, gamgîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbulünü mevlâsı âzâd eylemez!” Ârif iseniz, O’nu biliyorsanız, Hudâ sizin gönlünüzü şâd eylemez; çektirir kısmen, yüzünüzü O’na dönesiniz diye. “Bende-i makbulünü mevlâsı âzâd eylemez!” Bir kölesini, efendisi şayet seviyorsa, onu âzâd eylemez, hep yanında tutar, yanında tutar, yanında tutar!.. Yusuf’u kuyuya atar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu Sevr sultanlığına sokar, Hazreti İbrahim’i ateşin içine atar, Hazreti Nuh’u dalgalar ile karşı karşıya getirir, Hazreti Musa’yı bir derya ile karşı karşıya getirir, (sallallâhu alâ seyyidinâ ve aleyhim ecmaîn). Âdet-i İlahîdir, hiç değişmeden devam eder durur.

Şimdi, başınıza gelenlere ve arkadaşlarınızın başlarına gelenlere, aynı zaviyeden bakacaksınız. Bir gün, bunu onlara yapan insanlar, Haccâc gibi delirerek ölecekler, Yezîd gibi âh u vâh ederek yok olup gidecekler ve sonra lânet ile yâd edilecekler. Biri için söylenmiş bir sözdür: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur.” Birilerinin mezar taşına yazılacak sözler bunlar: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr!” Demişler, diyecekler. Evet, hiç tereddüdünüz olmasın! O âdet-i İlahî, değişmemiştir, değişmeyecektir de; zâlim, cezasını görecek; mazlum da mükâfatla serfirâz olacaktır.

“Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var!” ve “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” demişler ki tarihte -arz edildiği gibi- yüzlerce misaliyle hep bu mesele sahnelendirilmiş, gösterilmiş; birileri için inkisara sebep olmuş, başkalarında da ümide vesile olmuş.

(Tam sözün burasında elektronik levhada çıkan tablo da aynı konuyu ifade ediyordu; Hocaefendi onu okuyarak sohbeti bitiyor.) Allah Allah!.. “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..

Kırık Testi: KUTLU ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefasetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve batınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine munisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sinesinden de ukba buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulûlarında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedaileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir Cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hatıra ve tedailer, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki ruhanî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok Cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşân zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i ruhanîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; mârifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller naralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umumî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semavî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının, Cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sinelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus huzur ve itminan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan “Miraç” tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. “Beraat” bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. “Kadir Gecesi” ise, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar, onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün, bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen, hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edası, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar da âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve Cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham eder.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir mûsıkî gibi tesir eder.. kendisine sığınanları semavî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zaman üstü âlemlerden bir şeyler akıyormuş gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhun rabıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sineleri aşkla, şevkle coşturur; onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itminanı yaşanır.. ibadetle şahlanan sineler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arûs” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaad ederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edasıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler hâlinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur, gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakiki aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sinelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülâhazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

Bamteli: MÜTREFÎN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hârun olma iddiasıyla ortaya atılıp hiçbir ölçü ve kural tanımadan ve hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşup şımararak Kârûn’laşan kimseler hemen her dönemde mevcuttur.

Kendi zevk ü sefasına düşkün, hayatını kendi hesabına yaşayan, kendi hesabına değerlendiren, dünya adına hiçbir şeye doymayan, sürekli tûl-i emel peşinde koşan, hep tevehhüm-i ebediyet ile yaşayan kimselere “mütrefîn” denir. Bunlar, doyma bilmeyen, bir hadis-i şerifin ifadesiyle, iki dağ altını olsa, bir üçüncüsünü -Kârûn gibi- isteyen insanlardır.

Kârûn, Hazreti Musa’nın kavminden; fakat bir fırsat buluyor, aklını değerlendiriyor veya ayak oyunlarıyla çok zengin oluyor. İhtikârın, ihtilâsın, irtikâbın her türlüsünü kullanıyor. Günümüzün insanına çok benziyor; el öpüyor, etek öpüyor, ayaklara kapanıyor, bir şey koparıyor; yerlere kapanıyor, bir şey koparıyor; eğiliyor, bir şey koparıyor; rükûda, bir şey koparıyor; secdede, bir şey koparıyor; “Daha var mı eğilmem adına!” diyor, yine bir şey koparıyor. Ve bir gün geliyor, hazineleri oluyor. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Hazinelerinin anahtarlarını, ancak on kişilik bir heyetin taşıyabileceği kadar zengin oluyor.

Hırsı sadece hazineleri bir yerde yığmada değil; “Ne olur ne olmaz, hazine tek yerdeyken soyarlarsa, hepsi soyulmuş olur; en iyisi ben onu beş-on yerde gizleyeyim ve hepsinin kapısına da beş-on tane kilit vurayım; birine uydurma anahtarlar uydururlarsa, diğerine uyduramasınlar!..” Şimdi, Kur’ân’ın bu mevzudaki ifadesini nasıl anlayacaksınız? On kişilik bir cemaat ancak anahtarlarını taşıyor hazinelerinin!.. Onca zaman sonra arıyor, buluyorlar, buluyorlar; yine “Kârûn’un hazinelerini bulduk!” diyorlar.

Kârûn, Hazreti Mûsa’ya iltihak ederken Hârun gibi iltihak ediyor; yani, bir gecekondudan geliyor. Sonra kendisine bir pâye verilince, bir saraya konuyor; “ak” dese de, “kara” dese de saray, saraydır. Sonra filoları filolar takip ediyor; villaları villalar takip ediyor. “Hârun” olarak, Hârun rolü oynayacağı iddiasıyla sahneye çıkıyor; fakat “Kârûn” oluyor ve Allah tarafından, öylece yerin dibine batırılıyor. فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) Yerin dibine batırdık onu ve ârâm eylediği sarayını; Allah’tan başka onu, ondan kurtaracak kimse de yoktu, olamazdı da!..

Emsalleri de aynı âkıbete maruz kalmaya mahkûm namzedidirler; bundan hiç tereddüdünüz olmasın!.. Kim öyle mahiyetinin üstünde, kabiliyetinin üstünde, Cenâb-ı Hakk’ın verdiklerine kanaat etmenin üstünde, değişik şeylere gözünü dikmiş ise, Allah onu alçaltır. مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ  “Allah için yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Kim, Allah’ın büyüklüğünü kabul eder, kendi küçüklüğü ile yerlere kadar eğilir ve kapanırsa, tâbir-i diğerle, tevazu kanatlarını yerlere kadar indirirse, Allah, onu yükselttikçe yükseltir! Fiil kipi ile ifade edilmesi, “teceddüd”e delalet ediyor; bir yükseltmek ile kalmaz, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta daha yükseltir.

(“Tevâzu” için “tefâ’ül” (تَفَاعَلَ) kipi kullanılmasına mukabil) وَمَنْ تَكَبَّرَ sözünde fiil, “tefe’ül” (تَفَعَّلَ) kipinden geliyor; bu da kibirdeki tasannu ve zorlanmayı ifade ediyor. Esasen büyüklük, Allah’ın sıfatıdır. Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Azamet izârım, kibriya ridâm Benim; bunları Benimle paylaşmaya kalkanı, derdest ettiğim gibi, tepetaklak Cehennem’e atarım!” Allah’a mahsus iki tane sıfat, bunlar. Dolayısıyla, esasen o fâniye ait urba değil, numara-drobu ona uymuyor; fakat tekellüf ile onlara sahip çıkmaya çalışıyor, zorlanıyor. Fiilin kipinden bunlar anlaşılıyor. وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ Orada da Allah, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor; “esfel-i sâfilîn”e kadar yolu var o işin.

   Her dönemde Kârûn ve Sâmirî gibi kimseler Firavun ve benzerlerinden daha tehlikeli olmuşlardır; zira Hazreti Musa ile Firavun arasında kırmızıçizgiler vardır; diğerleri ise, ehl-i nifaktır.

Böyleleri -esasen- deyip ettiklerinde hiçbir zaman samimi değillerdir, münafıktırlar bunlar. Ve münafıklar, kâfirlerin de altındadırlar. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) Evet, Cehennemde en aşağı derekededirler onlar.

“Mütrefîn”, karakter itibarıyla bu türlü insanlardır; dünya adına doymayan ve Hazreti Pîr ifadesiyle -Hayır, Kur’an’ın ifadesine, onun şu şekilde yorum getirmesiyle- “bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih eden” kimselerdir. Hazreti Üstad, bu zamana, “bilerek dünya hayatını ahirete tercih edenler asrı” diyor ve işaret ettiği ayetin, ebced hesabı ile de bu asrı gösterdiğini belirtiyor. Bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenler… Sokaktaki insan, nahiyedeki müdür, kazadaki kaymakam, vilâyetteki vali, daha üstündeki ekâbir (büyük başlar) ve senâdîd (önde görünenler); bütün bunlar, bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ediyorlar. Böyle bir asırda yaşıyoruz.

En tehlikelisi nedir? Bir inkârcı, bir mülhid, bir mütemerrid, bir Materyalist, bir Natüralist bunu yapıyorsa, aklınız biraz kabul edebilir. Fakat “Allah birdir!” diyenler, “Dinin ruhunu ikâme etmek istiyoruz!” diyenler, “İdareye, o ruhu katmak, onun ile o idareyi -bir yönüyle- bir dantela haline getirmek, göz kamaştırıcı bir seviyeye ulaştırmak istiyoruz!” diyenler, bunu yapıyorlarsa (dünya hayatını ahirete bilerek tercih ediyorlarsa) çok aldatıcı olur. Yığınlar, sürüler gibi, koyun sürüleri gibi bu kurtların arkasına takılır giderler. Bilemezler ki, esasen o, tenha bir yere sevk ediyor; birer birer onların hakkından gelmek için onları o tenha vadiye celbediyor. Mesele, dinî argümanların kullanılması olunca camideki cemaat de inanır, Beytullâh’ı tavaf eden de inanır, Ramazan’da oruç tutan da inanır, “savm-ı Dâvud” (günaşırı oruç) tutan da inanır, bütün malını sadaka olarak veren de inanır, “Ben ruhumu Allah için vermeye teşneyim, şehit olmaya âmâde bulunuyorum!” diyen de inanır, varsa şayet!.. İnanırlar, çünkü kullanılan argümanlar, bir yönüyle insanları inanmaya mecbur ediyor.

Rica ederim, biri gelip imamın arkasında, “Aman ön safta, tam imamın arkasında durayım; imama inen sevabın hemen ikincisini ben alayım; onda onu imama indi, onda dokuzu da bana insin!” diyen biri gibi, o hissi sizde uyarmak için imamın arkasında duruyorsa şayet, siz inanmaz mısınız ona?!. Şimdi bu, abdestli mi, abdestsiz mi belli değil ama bu türlü şeyleri gördüğünüz zaman inanırsınız. Onlar da sizin bu inancınızı, bu temayüllerinizi, bu zaafınızı, “hüsnüzan, adem-i itimat”sız tavrınızı değerlendirmesini bilirler; ulaşmaları gerekli olan yere, Makyavelist mülahaza ile ulaşırlar. Bütün gayr-ı meşru vesileleri kullanarak, hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.

Dolayısıyla bunlar, kâfirden daha tehlikelidir. Kârûn, Firavun’dan daha tehlikelidir. Sâmirî, Firavun’dan daha tehlikelidir. Çünkü kırmızıçizgiler vardır, Firavun ile Musâ (aleyhisselam) arasında. Fakat birisi böyle İsrailoğullarından görünüyor ama ayak oyunları ile başka bir yolda yürüyor ise, farklı bir yolda yürüyor ise, aldatıcı bir yolda yürüyor ise, o daha tehlikelidir. O açıdan günümüzde böyle bir tehlike ile -hakiki mü’minler- karşı karşıya bulunuyorlar. İşte, bunun adı “münâfıklık”tır ve belki önemli bir yazıya mevzu yapılması yerinde olur.

Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl öyle bir münafık idi ve belki üç yüz tane de arkadaşı vardı; bunlar, pek çoğu -pek çoğu, hepsi değil- âlem-i İslam’ın “havz-ı kebîr”i içinde eridiler. Ama Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl gibi kimseler, saflarda önde göründüler, Efendimiz Medine’ye teşrif buyurduğunda -edâlı bir ses tonuyla- “Bize buyurun Efendimiz!” dediler. Fakat bildikleri yoldan katiyen ayrılmadılar ve ölünceye kadar da o temerrütlerini devam ettirdiler. Onun için oğlu -Ashâb-ı Bedir’dendir, Abdullah İbn Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl- geldi; “Yâ Rasûlallah! Babamın cenazesine…” dedi. Allah Rasûlü, o münafığın oğlunun hatırına cenazeye iştirak etmek için adım attı; Allah (celle celâluhu) “Dur!” dedi: وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma ve hakkında dua etmek maksadıyla asla kabri başında da durma!..” (Tevbe, 9/84) Evet, “Onun namazını kılma, kabri üzerinde de durma!” dedi, durdurdu; çünkü öbür tarafa kâfir olarak gitmişti.

Ne kadar zaman?!. Yedi-sekiz sene, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm’ın, en mütemerrid insanları değiştiren, değiştirip farklı bir formata sokan o güçlü “insibağ”ı, o münafığa tesir etmemişti. Münafık, öyle tehlikelidir. Onun için, Kur’ân إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) buyurur. Onun için Hazreti Pîr, “Münafık, kâfirden (eşeddir) daha tehlikelidir!” der.

   Şayet bir ülkenin ileri gelenleri nimet, refah ve lüks içinde şımarıkça yaşıyorlarsa, azap o beldenin üzerine hak olur.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Bir beldeyi/ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar kötülük işleyip yoldan çıkarlar. Böylece o ülkeye (azap edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.” (İsrâ, 17/16)

“Biz, bir karyeyi helak etmek istediğimiz zaman…” Cenâb-ı Hakk’ın helak etmeyi istemesi, esasen -şart-ı âdî planında- o istikamette ortaya konacak bir kısım sebeplere muallaktır. Yani “O sebepler var olacak, Ben de o karyeyi helak edeceğim!” demektir; bu, cebrî helak etmek demek değildir. Allah, cebren bir karyeyi helak etmez; fakat o insanlar, şart-ı âdî olarak, iradelerini kullanırlar, daha doğrusu iradelerinin hakkını vermezler; bağışlayın, hayvan gibi hareket ederler. إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) Dolayısıyla da helaki istihkak ederler.

İşte öyle kimselerin bulunduğu yerle alakalı olarak, Allah (celle celâluhu), وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onların (o karyenin) o mütrefîn olan ehline emrederiz!” diyor. فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o mevzuda fısk u fücûra girerler, istikametten ayrılırlar.” “Füsûk”u biliyorsunuz; doğru yolda istikametten ayrılma demektir. “Fevâsiku’l-büyût”, evlerde yaşayan yılanlar, çıyanlar, -bağışlayın- fareler ve sairelere denir. Deliklerinden dışarıya çıktıklarından, kendileri için mahdut olan sınırın dışına çıktıklarından, sınırlarını aştıklarından dolayı, onlara “fevâsık” (fâsıklar) denir. Fâsık; kendisi için takdir edilen sınırın dışına çıkan insan demektir.

Ahsen-i takvîme mazhar olan insana düşen şey, her zaman Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmaktır; onu yeterli bulmayıp rükûa varmaktır; onu da yeterli bulmayıp, alnını yerlere sürmektir. Sonra “Bu da yetmedi!” deyip bir kere daha âdetâ Cenâb-ı Hakk’ın yüzüne bakıyor gibi kalkmaktır. Efendim, “bî kemm u keyf” bakıyor gibi; bî kemm u keyf… “Benden daha ne istiyorsun? Niye iki tane secde?” Bir kere daha secdeye kapanma.. sonra kalkıp O’na selam veriyor gibi, التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ  “Bütün kavlî (tahiyyât), bedenî (salavât) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah’a mahsustur.” deme… Bütün bunlar, O’na karşı tâzimât u tekrimât u tebcilât u takdisâtı ifade eden kelimelerdir/hallerdir.

İşte, fâsık, bunu yapmıyor, esasen ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını vermiyor, ahsen-i takvîme mazhariyet çizgisinin dışına çıkıyor. أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onlara emrederiz, o mütrefîne.” فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o sebeple iradelerini o istikamette kullanırlar.” “Fâ”, “o sebeple” manasına “fâ-i sebebiye” veyahut da “fâ-i tâkibiyye”, “Bizim öyle yapmamızın arkasından onlar fıska girerler; kendileri için mukadder dairenin dışına çıkarlar; şehrâhı bırakır, kendilerini patikaya salarlar.” Bir de arkadan bir “fe” geliyor, onun da “fâ-i sebebiye” olması daha kat’î: فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Dolayısıyla da o karye…” Zamirin müennes olması da, “karye”ye râci; فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Artık o karye hakkında bizim hükmümüz, kazamız, hüküm vermemiz, hak olur!” Hakk’ın hakkı; ihkâk-ı hak, bu. Ne olur o zaman? فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Hak olur da, Biz onun arkasından, onların altlarını üstlerine getiririz!”

   Mustafa Sabri Bey, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.” der; fakat en güzeli İmam Mâturidî’nin orta yolunu esas almak olsa gerektir.

Şimdi ayetin icmâlen mealine bakınca, meselenin hangi çizgide cereyan ettiğini görüyorsunuz. Yani; mesele geliyor gidiyor, yine insana, insanın iradesine, onun temayüllerine, o mel’un olan “nefs-i emmâre”sine ve “hevâ”sına bağlanıyor. Daha doğrusu, kalbin menfezlerinin şeytana açık bulundurulmasına, melekûtî âleme ve meleklere kapalı bulunmasına -bir yönüyle- bir ceza olarak altları üstlerine getiriliyor.

Biz, “cebr”e inanmıyoruz. “Kul, fiilinin hâlıkıdır.” da demiyoruz. Onu demediğimiz gibi, “İnsanın iradesi yoktur; insan, eli-kolu bağlı bir ‘mecbur-i mutlak’tır, mutlak bir cebir içindedir!” de demiyoruz. “Cebr-i mutlak” deniyor ona. Onun bir hafifi “cebr-i mutavassıt” ki, Eş’arîlerin esas aldıkları görüş oluyor.

Antrparantez: İnsanların belli bir ufku aştıktan sonra, bir yönüyle kendi iradelerinin minnacıklığı, damla olması ve Meşîet-i İlahiyenin esas, derya olması hakikatini, kendi iradelerinin bir zerre olması ve Meşîet-i İlahiyenin bir güneş olması gerçeğini vicdanlarında tam, derinlemesine duyduklarından dolayı meseleye bakışları farklı olabilir. Mustafa Sabri Bey’in “Mevkifu’l-Akl ve’l-Âlem Min Rabbi’l-Âlemîn” kitabında ifade ettiği gibi veya “Tahte Sultâni’l-Kader” kitabında ifade ettiği gibi, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.”

Bir mübtedînin, bir çocuk akıllının Mutezilî olmaması zordur. “Ben yaptım, ben ettim! Benim yaptığımı onlar, rüyalarında bile görememişlerdir! Bakın neler kazandırdım, neler kazandırdım!” Bu, mübtedî, çocuk akıllı, bir akılsız, ahmağın tekidir; bunun Mutezilî olması kaçınılmazdır. “Kul, fiilinin hâlıkıdır!” diyor bu.

Fakat bir müntehînin, bir yönüyle, en azından cebr-i mutavassıt olması da kaçınılmazdır! Neden? Gerçekten görüyorsun ki esasen sana düşen, şart-ı âdî planında, bir şeye hafif bir temayül. Hafif bir temayül; yani tarafeyn arasından bir tanesini tercih etme gibi, “tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den -Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan “iki şey ortasında birini tercih etme” gibi bir şey.. bir kader-dengi değerlendirme gibi bir şey. Bunu görünce de diyorsun ki: “Ben, Mutezilî değilim; demek ki benim bir katkım var burada; bu minnacık katkıma karşılık, Allah (celle celâluhu) Kendi azametine uygun bir tasarrufta bulunuyor!”

Yine antrparantez ifade edeyim; zaten Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraât-ı sübhâniyesi de böyle değil mi? Rica ederim, şimdi muvakkat bir hayata mukabil lütfedileni düşünün. Elli sene, altmış sene, ortalama yaş, şimdiki insanlar için. Eskiden ne kadar yaşıyorlardı, bilmem; şimdiki insanlar için altmış, yetmiş, seksen, doksan. Dünyada yüz otuz, yüz kırk yaşına giren bir insan varsa şayet, o, gazetelere mevzu oluyor. Altmış-yetmiş sene nedir? Şimdi o yaşta, Fakir’in yaşında olanlara sorsanız -Halk ifadesiyle diyeyim mi; diyeyim mi, sıkılır mısınız?- “Vız gelir, tırıs gider!” diyeceklerdir. Hiç farkında değilsin; sen dün annenin kucağında tekme vuruyorsun, “Meme, meme!” diyorsun; bir gün memeyi mamaya çeviriyorsun; bir gün mamayı yemeğe çeviriyorsun; hiç farkına varmadan, bir gün de bakıyorsun ki, öbür âlemin ışıkları yanıp sönmeye başlamış. Bir diyâr-ı âhere, bir meyelân-ı şevk-engiz, senin içinde uyanmaya başlamış, hiç farkına varmadan.

Şimdi böyle muvakkat bir hayat… Fakat bu, değerlendirildiği zaman ne büyük netice lütfediliyor. Bakın muvakkat hayat değerlendirildiği zaman Allah, Cenneti ihsan ediyor ki “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, o Cennet hayatının bir saat hayatına mukabil gelmiyor.” Dünyanın binlerce sene -“binlerce” deyince, milyon, milyon, milyar sene- hayatı Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor.

Evet, bu dünyanın milyonlarca senesi, Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor. Şimdi neye, Allah, neyi veriyor?!. Sen ne veriyorsun, O (celle celâluhu) sana ne veriyor?!. Onun ötesinde de buyuruyor ki: “Ben, size şunu, şunu, şunu verdim; Benden istediğiniz başka bir şey var mı?” Bayılmış, kendilerinden geçmişler. Bir dünyanın zevkine, sefasına, debdebesine bakıyorlar, bir de Cennete. Âdetâ bir Kârûn gibi veya Zülkarneyn gibi ya da Büyük İskender gibi, şarktan garba gûna-gûn dünyada hâkimiyet bayrağı dalgalandırmış insan bile bir Cennete bir de bütün geride kalanlara dönüp bakınca, diyor ki “Bunun bir dakikasına mukabil gelmez! Ne isteyeceğiz ki biz, her şeyi vermiş!”

   Allah (celle celâluhu) engin rahmet ve keremiyle bir damlaya deryaları lütfediyor, bir zerreye güneşler vermekle mukabelede bulunuyor.

Bununla beraber, Hazreti Rahman ü Rahîm, “Ben sizden razıyım!” diyor. İşte o “Ben sizden razıyım!” demesi, nasıl bayıltan bir nimet ise, insan vicdanının duyması açısından!.. Yani, şimdi bî kemm u keyf, Cenâb-ı Hak, size “Sizden razıyım!” dese; enbiya-ı ızâma ve bazı büyüklere dediği gibi; mesela Cüneyd-i Bağdâdî’ye, mesela İsmail Hakkı Bursevî’ye. O, “Netâicü’l-Efkâr”ında ifade ediyor; Cüneyd-i Bağdâdî de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, tenezzülât-ı Sübhâniyesi ile dese ki, “Ben, sizden hoşnudum! Sizi Ben, maiyetime, riâyetime, kilâetime, vekâletime alıyorum!” Bunu doğrudan doğruya duysanız, kanatlanır uçarsınız o zaman. İşte orada, oraya göre, o vicdanın derinliği ile duyacaksınız, buraya göre değil.

Orada maddî yapınız nasıl değişiyor?!. İhtiyarlamayan bir maddî yapı.. Cehennemde yanarken, cayır cayır yanarken, kül olmayan bir yapı… Ne ise, o?!. Buradaki atomlardan, elektronlardan, nötronlardan, protonlardan, partiküllerden değil. Neyden yaratıyorsa sizi, madde-i asliyesiniz ne ise, “eter” ötesi şeylerden, “esir” ötesi şeylerden, âdeta gen gibi kendi hususiyetinizi esas almak üzere yaratıyor. Siz, sizin, siz olduğunuzu hissederek, siz gibi tecessüm ederek var ediliyorsunuz; fakat Allah (celle celâluhu) ayrı maddeler kullanarak, sizi, siz ediyor. “İlm-i İlahî”de vücudunuz farklı şekilde idi; fakat haricî vücûd nokta-i nazarında farklı şekilde oldu. “Ruh âlemi”nde farklı şekilde idiniz, “Kâlu: Belâ!” (“Dediler ki: Evet, Rabbimizsin!”) zamanında; fakat bu hâricî vücûd nokta-i nazarından farklı oldunuz. Bir farklılık da orada yaşayacaksınız.

Şimdi öyle bir hayatı duyacaksınız ve diyeceksiniz ki: “Dünyanın milyonlarca sene hayatı, bunun bir saatine mukabil gelmez!” Bu neyi gösteriyor? Huluk-i İlahîyi gösteriyor: Allah (celle celâluhu) bir damlaya deryayı lütfediyor. Derya ne? Deryaları… Bir zerreye güneşi… Güneş ne? Kehkeşanları, Allah (celle celâluhu) lütfediyor. Bu, bir âdet-i Sübhâniye.

Şimdi şart-ı âdî planında, “Tesâvi-i tarafeyn”den (veya mütesâvi’üt-tarafeynden) ibaret bir yerde, kader-dengi değerlendiriyorum!” mülahazası ile, bir insanın bir tercihte bulunması sadece… Fakat o, isabetli tercih ise şayet, o isabetli tercihte bulunmasına karşılık, Allah, kabirde, ona ayrı bir mutluluk yaşatıyor. Münker-Nekir geldiğinde, “Yahu buna ne soracaksınız? Adam cevabını hazırlamış, gelmiş; dili hep o cevap ile لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarıyla dönüyor.” diyorlar. Hayata gözlerinizi kapadığınız zaman ve o zamana kadar لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demişseniz, öyle gidersiniz ve oraya gittiğiniz zaman vird-i zebân olarak da hep diliniz onu tekrar eder.

Rahmetli Ahmet Feyzi gibi, tebessüm ederek gidersiniz: Herhalde Hazreti Azrail’i gördü: “Ben geldim!” “Aman efendim, hoş geldin, safâ geldin! Ben de bu ânı bekliyordum zaten. Bir diyâr-ı âhere, öyle bir meyelân-ı şevk-engiz vardı ki içimde!.. Bir an evvel… Sevdiğime ne zaman kavuşacağım, o şeb-i arûsu ne zaman yaşayacağım!” Mevlana için diyorlar ya hani!.. Dolayısıyla, tebessüm ettiğini bizzat gördüklerini iki zat bana söyledi; kendi kendime, “Gidip neden bakmadın o temiz çehreye bir!” dedim. Cenaze namazını da ben kıldırdım o zâtın.

Evet, öyle bir çehre ile oraya girmiş insana melekler bakınca, ne soracaklar ona? “Yahu arkadaş, biz çekip gidelim, bu adam dopdolu gelmiş zaten buraya!” diyecekler herhalde. Belki yine diyeceklerini diyecekler ama alacakları cevabı da Allah’ın izni ve inayetiyle alacaklar. Ve bu, o Berzah hayatı -“Elli bin sene” deniyor bir yerde, o Berzah hayatına- O’na (celle celâluhu) ulaşma adına bir yönüyle bir pusula olacak; aynı zamanda bir peyk olacak, bir projektör olacak. Öyle mü’minler, hep o aydınlık içinde sürekli O’na doğru yürüyecekler, tâ Mahşere kadar O’na doğru yürüyecekler.

Oraya gidince de zaten bir yönüyle ümitleri tam olarak gidecekler. Amelleri terazinin bir kefesine konunca, Allah’ın izniyle ağır basacak. إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ * نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ * نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler: (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin! Biz, dünya hayatında olduğu gibi (burada) Âhiret’te de sizin yakın dostlarınızız. O Cennet’te canınız her neyi çekerse onu hazır bulacak, orada istediğiniz her şeyi elde edeceksiniz; affı, bağışlaması ve bilhassa mü’minlere karşı hususî merhameti pek bol Allah tarafından bir ikram olarak!..” (Fussilet, 41/30-32 ) Bunlar ile, melekler, muştulayacaklar onları.

Cenâb-ı Hak, öyle etsin!.. O küçük irademizi, minnacık irademizi, deryaları peyleme istikametinde değerlendirmeye Allah muvaffak eylesin!.. Birilerinin, deryalar kadar zannettikleri kendi iradelerini damla istikametinde kullanmalarına mukabil.. yani; ucuza, bir mahluk gibi ucuza peylenmelerine mukabil.. daha net; bir saraya, bir villaya, bir filoya kullanmalarına mukabil, onu Allah’ın rızasına, Cenâb-ı Hakk’ın likâsına iştiyak istikametinde kullanmak, öyle bir kazanımdır ki bin tane dünya verilse, bunun yerini tutmaz!

   “Lezâiz çağırdıkça ‘Sanki yedim!’ demeli; ‘Sanki yedim!’i düstur eden, bir mescidi yemedi!” Hususiyle günümüzde iktisat etmeli ve muhtaçların imdadına yetişmeli!..

Esas “mütrefîn”, onlar. Bu cemaate “mütrefîn” nazarıyla bakmak, doğru değil. Fakat bir yönüyle, “israf” da “itrâf”a (aşırılık ve lükse) açılan bir yoldur. Bir insan, sadece vücudunun ihtiyacı olan kaloriyi/vitamini almalı; bunun dışında… Onun için, Hazreti Pîr iki cümle ile ifade eder meseleyi: “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle de “Alacağın gıda senin, vücudunun ihtiyacı kadar olmalı!.. Ve midende suya da yer bırakmalısın, havaya da yer bırakmalısın!” Zannediyorum bu, hıfzıssıhha açısından, hekimlerin de üzerinde duracağı bir husustur esasen. Ve günümüzde bu “çok yeme”, “çok içme”, “çok yatma” mevzuu, insanlık için çok ciddî problemler oluşturmaktadır ve değişik hastalıklara sebebiyet vermektedir. Bu açıdan, hani bize ve cemaatimize dense dense, şöyle denir; Allah sorsa, onu sorar: “İsraf ediyordunuz. Günde iki defa yemek vardı.. veya üç defa yiyecekseniz, sadece açlığı giderecek iki kaşık alsaydınız!”

Hususiyle günümüzde binlerce insan -bin-ler-ce in-san- ihtiyaç içinde. Bunlar, içeriye atılmışlar; gelirleri varmış, kesilmiş. Çocukları var evde, hanımları var evde veya hanımlarını çocuklarıyla beraber içeriye atmışlar, beyleri dışarıda. Bunların beş kuruşluk gelirleri yok. Bir yerden kendilerine bir şey ulaştırılmazsa, onlar -zannediyorum- o bir lokmayı bile bulamıyorlar, bir lokma ekmeği bile bulamıyorlar. Şimdi böyle bir dönemde, tam bir iktisat ile yaşamak lazım. İktisat Risalesi’nde Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, tam bir iktisat düşüncesiyle, sadece açlığı giderecek kadar, vücudun ihtiyacı olan vitamini, proteini, kaloriyi alacak kadar bir şeyle iktifa etmek lazım. Hani, “Sanki Yedim” camii var ya!.. Hazreti Üstad, onu yaptıranla alakalı “O adam ‘Sanki yedim!’ demeyi adet/düstur edindi, koca bir camiyi yemedi!” diyor.

Efendim, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli… Ve bir miktar ayırarak, muavenet duygusuyla, inayet duygusuyla, o aç, susuz, hiçbir şeyi olmayan kardeşlere ulaştırmalı!.. Böyle bir dönemde, onların imdadına koşmalı!..  Efendimiz’in de çok defa, Ashâb-ı Suffe’nin imdadına koştuğu gibi… Eline bir şey geçince, hemen Hazreti Ebu Hüreyre’yi çağırıp, “Çağır fakirleri!” diyor. Yüz tane mi, iki yüz tane mi, üç yüz tane mi, Suffe’de kalanları çağırıyor. Bazen sayıları o kadar bile olmuş; “Çağır onları, yesinler!” buyuruyor. “Çağır onları, yiyecekleri şeyden yesinler!” mülahazasıyla hareket etmek, “Peygamberler Yolu”dur. Böyle bir dönemde, birileri açken, susuzken, ızdırap içindeyken.. onların giyecek bir elbiseden başka bir şeyleri yokken.. o da yırtıldığı zaman yenisini alacak imkânları yokken… Bizim kat kat elbisemizin olması, gardıroplarımızın birkaç elbise ile donatılmış bulunması, aynı zamanda ambarlarımızın dopdolu olması, teknelerimizin her an bizim için hamurlar ile dolup taşması, çanakların fokur fokur bizim için kaynaması, Cenâb-ı Hakk’ın affedeceği şey değildir. Ve bu, “itrâf”a açılan bir yoldur. İnsan, bu istikamette “teref”e (rahatlığa, bolluğa ve şımarıklığa) açılır ise şayet, hafizanallah, gider o “mütrefîn”den olur ve Allah da helak eder.

Şimdi bunun kadrini bilerek, bu dönemde o kardeşlerimizin imdadına koşmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Kendi yememizi-içmemizi de, bir kaba, bir öğüne veya kaşığın ucuyla bir şeyden bir tane, öbür şeyden de bir tane -onun da hatırı kalmasın- almaya göre ayarlamalı. Çünkü alışmamışız; ona alışacağımız âna kadar!.. Bir çorba yeter; bir un çorbasının içine ekmek doğrarsın, yersin; vitaminini de alırsın, proteinini de alırsın, kalorini de alırsın, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir de bunun yanında bir çay içersen, bir de içine bir şeker atarsan bunun, o zaman glikozunu da alırsın. Alırsın ve bunun dışında eline geçen şeyleri de senin için “ebedî bir sermaye” olabilecek bir yolda kullanırsın!..

Verirsin, verirler; verirsin, verirler!.. Bu “Verirsin!”de seninki yine damla; “Verirler!” ise, derya; verirsin zerre, verirler güneşler, kehkeşanlar!.. Cenâb-ı Hak, böyle yaşamaya muvaffak eylesin!..

KIRIK TESTİ: İSTİKBAL ENDİŞESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Geleceği düşünme, onu garanti altına alma hususunda tasalanma ya da ileride vuku bulması muhtemel hadiselerden dolayı meraklanma, kaygı duyma, hatta bir kısım menfiliklerin olabileceği mülahazasıyla kederlenme demek olan “endişe-i istikbal” az ya da çok her insanda bulunan bir duygudur. Evet, âhirete ait işleri kolayca yapabilmesi için insanın fıtratına konulan merak, muhabbet, hırs ve inat gibi hislerden biri de “istikbal endişesi”dir.

   Gelecek Kaygısı

Bu his insana, âhireti düşünmesi, Cennet’e ve âhiret nimetlerine kavuşmak için gayret göstermesi, Cehennem’den korkması ve ölüm sonrasındaki azaplardan kurtulmaya çalışması için verilmiştir. Heyhat ki, insanların çoğu, nazarlarını daha yakın gördükleri zaman birimlerine dikmiş; yarın, önümüzdeki hafta, gelecek ay, ertesi sene, on yıl sonra… hesapları üzerine yoğunlaşmış ve bu hayatı ebedî kabul edercesine, istikbal endişesini bütün bütün dünya ile alâkalı işlere yönlendirmişlerdir. Bugün insanlar genellikle, “Yarın ne yaparım?” “Hangi üniversiteyi kazanırım?” “Okul bitince hangi mesleğe atılırım?” “Hangi müessesede iş bulurum?” “On sene sonra bir ev alabilir miyim?” “Emekliliği müteakiben nerede yaşarım?” “Bu çocuk da evlenip gidince bana kim bakar, ne yer ne içerim?” türünden sorularla meşgul olmaktadırlar.

Hususiyle gençlik yıllarında kendini iyice hissettiren gelecek kaygısı, insanı hem kendisinin hem de eş-dostunun, çoluk-çocuğunun istikbaliyle alâkalı ümit ve endişeler arasında sürükler durur. İnsanları kandırmak için her türlü hileye başvuran şeytan ve hep kötülükleri dayatan nefis de bu duyguyu devamlı surette körükler; “Ne olacak senin halin.. ne yiyip ne içeceksin.. sonra kim bakar sana?!. Ya çocuklarının durumu, onların yurt yuva kurması, meslek sahibi olması… Aman boşta kalma, el açacak duruma düçar olma!..” gibi endişeleri tetikler. Hadis-i şerifin ifadesiyle, gece vakti sırf Allah rızası için tatlı uykusunu bölmek ve teheccüde kalkmak isteyen kimselerin yüzlerine üfürüp “Uyu, uyu!..” diyen ve onların gecelerini nurlandırmalarını asla çekemeyen şeytan, insanların âhirete müteveccih yaşamalarını da kaldıramaz ve onları şu muvakkat dünyanın değersiz kuruntularıyla oyalamaya çalışır: “Yarınını düşün, geleceğini karartma!” der durur.

Hafizanallah, şeytan her zaman birkaç yerde birden çeşit çeşit bubi tuzakları kurar, insanı biriyle olmazsa diğeriyle avlamayı dener; mesela, kendi geleceğini düşünmeyen kimseleri aile fertlerinin istikbaliyle kandırır. Fakat, bu gelecek düşüncesini hep dünya hayatıyla sınırlar, âhiret de bir istikbaldir ama onu akla getirtmemek için uğraşır. Bundan dolayıdır ki, bir mü’min sürekli istiâzede bulunmalı (şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalı) ve bu istikamette her zaman “Rabbi euzü bike min hemezâti’ş-şeyâtîn ve euzü bike rabbi en yahdurûn – Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, dürtülerinden, fitlerinden ve onların hep yanımda bulunup beni yanlış şeylere sevketmelerinden Sana sığınırım!” (Mü’minun, 23/97-98) demelidir.

   Hangi İstikbal?..

Evet, çoğu zaman şeytan hislerimizin gerçek rengini karıştırıyor, ruh dünyamızın güzel atmosferini bozuyor; biz Allah’a müteveccihen dosdoğru giderken, o niyetimizi bulandırıyor, bakışlarımızı kaydırıyor, bizi yolumuzdan alıkoyuyor ve başka değersiz şeylerle oyalıyor. Fakat, bazen de bir kısım insanlar, bazı beklentilere giriyorlar, “görüleyim, bakılayım, düşünüleyim” mülahazalarına takılıyorlar. Ekserisi havadan nem kapan böyle kimseler, umumiyetle umduklarını bulamıyorlar; kimi zaman da belki bazıları itibarıyla gadre uğramış oluyorlar. Sonunda, gelecek kaygılarıyla ve kendi başlarının çaresine bakma mülahazalarıyla doluyorlar. Bu şekilde istikbal endişesine düşüp o endişeyi kendi başına giderme yolunu seçen kimseler, daha başkalarına da kötü örnek oluyor ve onları da bir yanlışlığa sürüklüyorlar.

Bu meselede, öncelikle kendini bir mukaddes gayeye adamış insanlara çok büyük vazifeler düşüyor. Adanmışların, kendi adlarına hep en büyük istikbali, yani âhireti düşünmeleri gerektiği gibi, beklenti içinde bulunan kimseleri de görüp gözetmeleri, beklentilerini belli ölçüde ve meşru dairede yerine getirmeleri ve onların nazarlarını da âhirete tevcih edip sadece iman hizmetini düşünmelerini sağlamaları icap ediyor. Vefalı ve sâdık bir arkadaş olmanın gereğini ortaya koymaları, onları nefis ve şeytanla başbaşa bırakmamaları ve kalbi dumura uğratan dünyevî meşgalelere terk etmemeleri gerekiyor. Hazreti Osman’ın ifadesiyle, “Dünyaya ait gelecek kaygısı gönlü karartır; âhiretle alâkalı istikbal endişesi ise kalbi nûrlandırır.” Öyleyse, adanmış ruhların, zaman zaman sendeleyen ve yolda yürürken tökezleyen kardeşleri hakkında böyle bir kalb ölümüne rıza göstermemeleri ve onların endişe hislerini âhiretle ilgili, ulvî ve neticesi açısından çok semereli meselelere yönlendirmeleri lazım geliyor.

Evet, her insan az ya da çok gelecek kaygısı taşır; fakat bu, bazı kimselerde vehim ve hastalık derecesine varır. Öyle ki, bazıları, rızkın Rezzâk-ı Hakikî tarafından gönderildiğini unutmuşçasına iâşe derdine düşerler ve şayet, birkaç ay, birkaç sene idare edecek birikimleri yoksa telaşlanırlar. Hayatı halk eden Mevlâ-yı Müteâl’in hayat için rızık da yarattığını akletmezler. Yarına çıkmaya hiçbir garantileri olmadığı halde, yarınları, sonraki ayları, müteakip yılları düşünürler. Gerçi, esbab dairesinde yaşadığımız için sebepleri yerine getirmek ve plan-program isteyen meselelerde fıtrat kanunlarını gözetip belli bir düzene göre adım atmak tabiîdir ve takip edilmesi gereken bir yoldur. Ne var ki, her canlının rızkını vermeyi taahhüd eden Cenâb-ı Hakk’ın vaadine itimat etmezmiş gibi, endişe hissini tamamen dünyevî istikbale harcamak da çok yanlıştır; bir mü’minde mutlaka bulunması gereken tevekkül anlayışına da zıttır.

Aslında, ömrünü bütün bütün su-i istimal etmeyen her insanın dünyevî rızkı garanti altındadır; Rezzâk-ı Hakikî vaad etmiştir, mutlaka herkesin rızkını verecektir. Asıl üzerinde durulması ve endişe edilmesi gereken husus âhiret hayatıdır; çünkü, ebedî saadet, garanti altına alınmış değildir. Şayet insan, geleceği için tasalanacaksa, öyle ya da böyle, nasıl olsa gelip geçecek olan muvakkat dünya hayatı için değil, kendisinin ebedî saadetine veya sonsuz şekavetine dönüşecek olan âhiret yurdu için tasalanmalı ve hep ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden, mahşer, mahkeme-i kübra ve sırat gibi durakları bulunan en büyük istikbali düşünmelidir.

İnsan, tabiatına yerleştirilen gelecek kaygısını yaratılış hikmetine uygun olarak değerlendirmeli; bu his sayesinde, dünyanın geçiciliğini farketmeli, imtihan yurdunda olduğunu bilmeli ve ebedî bir hayat için hazırlanmalıdır. O, “Yarın ne yiyip içeceğim?” ya da “Seneye nerede olacağım?” gibi sorulara cevap aramaktan ziyade, “Acaba son yolculuğa hazır mıyım? Mü’mince ölebilmem için en büyük vesile olan tahkikî imanı elde edebildim mi? Azığımda kabrimi nurlandıracak teheccüd aydınlığına da yer verdim mi? Mahşer meydanında Arş’ın gölgesinde serinleyecekler arasında bulunma keyfiyetine erebildim mi? Bütün kul haklarından sıyrılıp geride görülmemiş bir hesap bırakmadan mizanın başına gidebilecek miyim? Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Livaü’l-hamd”i altında ben de bir yer tutabilecek miyim? Sırat’ı geçip Cennet’e yürüyebilecek ve sâlih kulların arasına girebilecek miyim? Acaba ben de Cemâlullah’ı görme ve rıza-yı ilahîyi duyma şerefine nâil olabilecek miyim?” diye düşünmeli ve bu hususların endişesini taşımalıdır.

   Bir Kalb Hastalığı: Tûl-i Emel

Ne var ki, insanın zaafa açık noktalarından birisi olan “tûl-i emel” duygusu, endişe-i istikbalin yüzünü âhiretten dünyaya çevirmekte ve insanın buradaki arzu, istek ve beklentilerden sıyrılıp ötelere müteveccih yaşamasına mani olmaktadır. Gelecek kaygısının sadece bu hayatla sınırlıymış gibi algılanmasına sebebiyet veren hususların başında “tûl-i emel” gelmektedir. Tûl-i emel; hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmak; sonu gelmez isteklerin, bitmez tükenmez arzuların, önü alınamaz hırsların ve tamahın peşine düşmek demektir.

Evet, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in, “Dört şey şekâvet (bedbahtlık ve hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması, kalbin katılaşması, tûl-i emel ve dünya hırsı.” buyurarak ümmetini ikaz ettiği tehlikelerden biri de tûl-i emeldir. Allah Rasûlü, bir başka zaman da “İnsan yaşlansa da ondaki iki duygu hep genç kalır: Bunların birisi dünya sevgisi, diğeri de tûl-i emeldir!” sözüyle, beşerî arzuların bitip tükenme bilmediğine ve nefsin dünyevî güzelliklere bir türlü doymadığına dikkat çekmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Hakkınızda en çok korktuğum husus heva-yı nefse uymanız ve tûl-i emele düşmenizdir. Hevaya uymak hakkın önünü keser, tûl-i emel ise âhireti unutturur.” buyurduğunu nakleden Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) şu sözlerle mü’minleri tûl-i emele karşı uyarmış ve istikbal endişesinin hangi yönde olması gerektiğine işaret etmiştir: “Dünya size arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has çocukları var. Siz âhiretin evladı olun; zinhar, dünyanın çocukları olmayın. Zira, bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok!”

Haydar-ı Kerrar’ın bu nasihatını duyan bir Hak dostu, onu değerlendirerek şöyle demiştir: “Demek, dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor; öyleyse, arkasını dönene teveccüh eden ama yönelene sırt çeviren kimseye şaşmalı değil mi!..”

Diğer taraftan; ölümü düşünüp dünyanın fânî olduğunu mülahaza etmek ihlası kazanmanın mühim bir vesilesi olduğu gibi, tûl-i emel de sadece bu hayatı gözetmenin, istikbal endişesini yalnızca dünyevî yarınlara hasretmenin, riyanın ve ihlassızlığın en önemli sebebidir.

İnsan bazen gençliğine, sağlığına, servetine ve makamına güvenir; rahat ve rehavet içinde yaşayıp gidiyorken ölümü çok uzak görür. O yer yer elindeki imkanların kaçıp gitmesinden korksa da, kendisinin de bir gün göçüp gideceğini düşünmez; hatta ölümü hiç aklına getirmemeye çalışır, ondan bahsedilmesinden bile rahatsızlık duyar. Halbuki, ölümün ne zaman kimin kapısını çalacağı belli değildir; nice genç ve sıhhatli insanlar vardır ki, hiç beklenmedik bir anda, yakınlarına “elveda” bile demeden ebedî âleme irtihal etmişlerdir. Şu halde, mü’min bu dünyada bir misafir gibi yaşamalı ve her an öteler ötesine yürümeye hazır olmalıdır.

Nitekim, bir gün, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Abdullah İbn Ömer’in (radıyallahu anh) omuzundan tutmuş ve ona “Dünyada bir garib gibi yaşa veya bir yolcu gibi ol! Daha ölüm gelip çatmadan kendini kabir ehlinden say!” buyurmuştur. Ömrü boyunca bu nasihate muvafık yaşayan İbn Ömer (radıyallahu anh) hazretleri de, her fırsatta Allah Rasûlü’nün ikazını hatırlatarak şöyle demiştir: “Akşama erdin mi, sabahı bekleme; sabah edince de akşama ulaşacağını umma. Sıhhatin yerindeyken hayırlı işler yapmada acele et; hayatını ölüm ve sonrası için azık tedarik ederek değerlendir.”

   Adanmışlığın da Dereceleri Var!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüssalâvâti ve eblağutteslîmât) ve Ashâb-ı Kiram’ın tûl-i emelden uzak durma ve ölüme hazırlıklı olma mevzuundaki tavsiye ve uyarılarından dolayıdır ki, selef-i salihîn efendilerimiz istikbal endişesini bütünüyle âhiret yörüngeli olarak anlamış ve bu dünyaya ait gelecekle alâkalı beklentilerden olabildiğine arınmışlardı. İmam Gazâlî Hazretleri’nin naklettiğine göre; onlardan kimisi yazın kış için, kışın da yaz için hazırlık yapar, bir sene yetecek erzakı derledikten sonra artık kendisini ibadete salardı. Bazısı, daha yaz mevsimindeyken kışı düşünmeyi bile tûl-i emel sayar; yazlık elbisesi varsa, kışlık alıp bir kenara koymayı asla aklına getirmezdi. Kimisinin ümidi sadece bir gün bir geceydi; onun ötesiyle meşgul olup rızık biriktirmeyi dünya sevgisi kabul ederdi. Aralarında başka bir grup daha vardı ki, onlar bir saat sonraya kalmayı bile düşünmezlerdi; Rehber-i Ekmel’in abdest almak için az ilerideki suya giderken önce teyemmüm yapmasını ve merakla kendisine bakanlara “Suya yetişeceğimi nereden bilebilirim?” demesini delil sayar ve her zaman Azrail Aleyhisselam’la karşı karşıya gelmeyi beklerlerdi.

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), Muaz b. Cebel’e (radıyallahu anh) imanın hakikatini sorduğunda, büyük Sahabî “Ölümü öyle yakın görüyorum ki, her adımımdan sonra ikinci adımı atamayacağımı zannediyorum!” demişti. Evet, selef-i salihînin ekserisi, bu mülahazaya göre yaşamış ve ayaklarının biri hep ahiret yamaçlarındaymış gibi davranmışlardı. Öyle ki, belki her insan tûl-i emelden uzak bulunduğunu ve emelinin kısa olduğunu zanneder. Oysa, onlar bunun ancak amellerle belli olacağına inanmış ve insanın sadece senede bir defa muhtaç olacağı bir şeye ehemmiyet vermesini bile uzun emelli oluşuna delil saymışlardı. Bir insanın emelinin kısalığına onun hayır yapmadaki aceleciliğini hüccet kabul etmişlerdi.

Demek ki, tûl-i emel meselesinde de insanlar, her an ölümü bekleyip gelecek kaygısına hiç düşmeyeninden yalnızca bir senelik erzak tedarik edip ötesini dünyaperestlik sayanlarına kadar derece derecedirler. Bunların herbiri için nezd-i ilahide bir mükafat ve mertebe vardır; tabii ki, emeli bir aylık olan kimse ile, bir yıl sonrasını da hesaba katan insan bir değildir.

Aynen öyle de, adanmışlığın da pek çok mertebesi vardır. Bazı fedakâr ruhlardan yarınlarını hiç düşünmemeleri beklenebilir; fakat, bir kısım kimselere de bu konuda daha müsamahalı davranmak ve onların zaaflarını gözetmek gerekir. Çünkü, herkes tabiat-ı hayvaniye, cismaniye ve bedeniyeden sıyrılamaz. Her insan tam bir adanmışlıkla dava düşüncesine konsantre olamaz; bu ululazmâne bir haldir, herkese müyesser değildir. Öyle adanmış ruhlar vardır ki, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım!” der ve istikbal hesabına olan bütün endişeleri kalblerindeki iman ateşiyle yakıp kül ederler.. ya da ellerini açar, “Allahım, vücudumu o kadar büyüt ki Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” çığlıklarıyla semavâtı titretir ve tasa, kaygı, gam, keder, korku hislerinin hepsini şefkat duygusuna kurban ederler.

Bu ruh yüceliği, ufkumuzu aşkın bir haldir ama adanmışlığın bizim seviyemizdeki insanlara gelinceye kadar daha alt perdeleri de söz konusudur. Bazı kimseler, belli ölçüde dünyadan ve dünyanın nimetlerinden de istifade etmek isterler; evlenirler, bir yuva kurarlar, çoluk-çocuğa karışırlar ve Allah’ın verdiği imkanları iyi değerlendirir, mal-mülk sahibi de olurlar. Fakat, imanlarıyla bütün bu nimetleri daha bir nemalandırır ve âhiret azığı olarak amel defterlerine yazdırırlar. Bu gayeye matuf olarak, “Ben bir adanmış olduğum gibi, ailem ve malım mülküm de bu yola adanmıştır; ihtiyaç olduğu zaman hiç tereddüt etmeden bütün varlığımı fedâya hazırım!” derler. İşte, bu da bir çeşit adanmışlıktır ve bunun da umumi manada aynı kategori içinde mütalaa edilmesi lazımdır. Çünkü, İslam, ölümü unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ve bu hayatı âhiretin önüne geçirmeyecek ölçüde dünyalık talebine cevaz vermiştir. Bu hususta, bazı insanlara azîmet çizgisi gösterilse bile, bir kısım kimselere de ruhsatlar zaviyesinden muamelede bulunmak gerekebileceği unutulmamalıdır.

Bu itibarla, istikbal endişesi mevzuunda herkes kendi konumu ve hali açısından değerlendirilmeli, insanların tabiatları ve zaafları da nazardan dûr edilmemeli ve her insana özel durumuna göre teklif-i mâlâyutâk olmayacak bir hedef gösterilmelidir.

Belki adanmış ruhlar arasında zirveyi tutanlar, her an ölüme hazırlıklı olmalıdırlar. Şayet akşama kadar yaşarlarsa, iman dairesi içinde ve mümkün olduğu kadar Allah’a itaat üzere akşamladıklarından dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretmelidirler. O günü de imanlı olarak geçirdiklerine, gündüzü zayi etmeyip ondan da nasiplerini aldıklarına, âhiret yatırımı sayılabilecek bazı hayr ü hasenâta muvaffak olduklarına ve öteler için biraz daha azık edindiklerine sevinmelidirler. Eğer sabaha ulaşabilirlerse, gündüz için düşündükleri aynı şeyleri gece için de mülahazaya almalı ve kalblerini yarınlar beklentisinden arındırmalıdırlar. Buna muvaffak olamayanlar da, en azından istikbal endişesini dengelemeye gayret göstermeli; onun yüzünü kabirden sonraki hayata ve teminat altında olmayan ebedî istikbale çevirmelidirler. Madem ki, Rezzâk-ı Hakîki, dünyada inanan inanmayan herkese rızk vermeyi taahhüt etmiş, ahiret rızkını ise, sadece hakikî mü’minlere tahsis etmiştir; öyleyse, insan, vaad edilen dünyevî rızkın endişesini duyacağına, ebedî şekavetten kurtulma ve sonsuz saadete ulaşma kaygısı, endişesi ve tasasıyla dolu bulunmalıdır.

   Yol Yorgunluğuna Düşmemek İçin…

Evet, en çok düşünülmesi ve endişe duyulması gereken istikbal, beş-on yıl sonraki “yakın gelecek” sayılan günler değil, her an başlaması muhtemel olan âhiret istikbalidir. İnsan, Cennet’e nâil olma istikbali, Cemalullah’ı müşahede istikbali ve Allah’ın rızasını kazanma istikbali peşine düşmeli ve her şeyden önce, her beklentiden öte, her arzunun üstünde bunları düşünmelidir. Nitekim, Nur Müellifi, “Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatına ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.” diyor.. diyor ve nihayet yetmiş, seksen, doksan sene de yaşasa, insanın ölüp gideceğini ama ötelere sehayate çıkarken iman gibi bir iksiri azık edinirse tarife gelmez âhiret nimetlerini orada hazır bulacağını hatırlatıyor.

Şu halde, bu hakikatlerin her zaman hatırlanması, kalbin bunlarla sürekli cilalanması ve âhiretle alâkalı mülahazaların daima canlı tutulması gerekiyor. “İkbalim, istikbalim, mutlu geleceğim…” diyen kimselere, “İlle de bir istikbalden bahsedecek ve ona ait meselelerle dertlenecekseniz, işte size seksen-doksan seneyle de sınırlı olmayan ve hiç sonu gelmeyen bir istikbal.. nimetleriyle bitip tükenme bilmeyen bir istikbal.. istikbal-i âhiret!..” deyip ölüm ötesine dikkat çekmek icap ediyor.

Heyhat ki, hususiyle içinde yaşadığımız zaman diliminde ve şartlarda bu duyguyu tetikleme, ihya etme, diri tutma oldukça zor bir meseledir. Bu önce inanmaya, sonra imanda derinleşmeye, akabinde marifete yürümeye ve nihayet müzakere meclisleri kurarak, okunması faydalı eserleri okuyarak, muhavereleri sohbet-i Cânân etrafında örgüleyerek, fikir ve duygu alış-verişiyle irfan ocağını iyice kızıştırarak, böylece sürekli köpürüp duran bir marifete ulaşarak Allah aşkını ve O’na iştiyakı yüreklerde canlı tutmaya bağlıdır. Şayet, bu hususta muvaffak olunursa, işte o zaman insanlar, o ebedî istikbal iştiyakıyla, “Vallahi önümüzde öyle bir gelecek var ki, dünyevî ikbal ve istikbal olsa da olur, olmasa da!..” diyeceklerdir. Bu mülahazayla, asıl istikbale im’an-ı nazar edecek ve böylece yoldakilerle oyalanıp gerçek hedefi şaşırma yanlışlığına düşmekten de kurtulacaklardır.

İmam Gazâlî Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Ankara gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar. Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister. Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur. Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar. Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur. Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul güzelliğindeki o diyarı unutur. Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.

Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, -hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir. Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır. Gelecek kaygısını, âhirete ait istikbal endişesine dönüştürmek ve bu duygunun canlılığını koruyabilmek ancak müzakere meclisleri oluşturmakla, sohbet-i Cânân vesilesiyle kalbleri yumuşatıp gözleri yaşartmakla ve gönülleri ihya eden hakikatleri hemen her gün farklı bir üslupla yeniden mülahazaya almakla mümkündür.

Hâsılı; istikbal endişesi, yerinde kullanılırsa, ebedî istikbalde sonsuz saadete erişmeye vesile olan çok önemli bir sermayedir. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşkın ne nimetler, ne ziyafetler ve ne mükafatlar ancak endişe-i istikbalin yerli yerinde kullanılmasıyla elde edilebilir. O, Cuma yamaçlarında Cenâb-ı Hakk’ın cemalini seyretmeyi mümkün kılacak vesilelerden biridir. Böyle büyük bir sermayeyi gelip geçici dünya hayatının basit arzuları peşinde tüketmek onu boşa harcamak demektir. Bu açıdan, mü’min, çoğu sıkıntılarla geçen elli, altmış, yetmiş seneyi daha iyi yaşamanın kaygısını taşıyacağına, uzak görülen ama aslında yakınlardan yakın olan âhiret istikbalinin endişesini duymalı ve o endişenin gereği olarak âcilen hayr ü hasenâta sarılıp hayatı değerli kılma yoluna dahil olmalıdır.

Bamteli: MUSİBETLERİN EKŞİ ÇEHRESİ VE HİKMETİN GÜZEL YÜZÜ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.”

“Ayaklar, Allah’a giden yollarda şayet tozumuş ise, toza maruz kalmış ise, katiyen, ateş onlara dokunmaz.” buyuruyor, sözü sözlerin sultanı olan İnsanlığın Sultanı, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

İnşaallah, sizin yolunuz… Aidiyet mülahazasıyla, fezâili, şöyle-böyle mensubiyet içinde bulunduğumuz kimselere bağlamak ve onlarda görmek de iddia olur. Onun için meseleyi meşîet-i İlâhiyeye havale ederek “inşaallah” demek lazım. Lütfettiği şeyleri “maşaallah” ile takdir etmek; lütfedeceği şeylere de “inşaallah” çağrısında bulunmak lazım. Dilerse… مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ * أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Evet, O, neyi dilerse, olur; olmamasını dilediği de olmaz. O, her şeye kâdirdir! Dualarda ilave edilen bir cümle de şu: وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْهِ يَسِيرٌ “Zor gibi görülen bütün şeyler, nezd-i Ulûhiyette gayet kolay, basit şeylerdir.”

“Kün-fekân” tezgâhına hükmeden Zât-ı Ecell u A’lâ… “Kef-Nûn” diye ifade ediyorlar; “Kün!” deyiverince, dilediği hemen oluverir. Onun ile meseleyi ifade etmek, meseleyi basite ircâ olabilir ama kontak anahtarına dokunma gibi; O’nun kurduğu sistem, birden bire harekete geçiyor. “An”, söz konusu değil. Fakat bazı meselelerde âdet-i Sübhâniye açısından mesele zamana yayılmış oluyor. Mesela, Jeolojik dönemler, milyonlarca sene, âdet-i Sübhâniye… En sonunda tahaccür eden arz üzerinde, Allah (celle celâluhu) ondan aldığı çamurdan/hamurdan, cedd-i emcedimizi, Hazreti Âdem’i yaratıyor; vücûd-i necm-i nûrânîsi itibarıyla, Cennet’te iskân buyuruyor. Fakat memnu’ meyveye el uzatmasıyla, O’nu, hamurunun/çamurunun alındığı yere gönderiyor.

Şüphesiz Hazreti Âdem’in dünyaya gönderilmesi de boş değil. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” O inmeseydi, ne Nuh olurdu, ne Hûd olurdu, ne Sâlih olurdu, ne Musa olurdu, ne İsâ olurdu, ne de Sultân-ı Enbiya, bütün bu pîr-i mugânların yektâsı, teki, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-enâm olurdu! (Alâ seyyidinâ ve aleyhimüsselam.) Söylediğim manzum beyit, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’ye ait: “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.”

Evet, hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ama bazen bu, bir zelleye bağlı olabilir, bazen başka bir şey, bazen başka bir şey… Fakat Hazreti Âdem’in o zellesine Cenâb-ı Hak öyle bir lütufta bulunuyor ki!.. Bütün insanlığı kucaklayabilecek, kucaklayıp O’na (celle celâluhu) yönlendirebilecek, bütün insanlığın kalbini O’na açabilecek, gönüller ile O’nun buluşmasını sağlayabilecek bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor; Hazreti Muhammed Mustafa isminde (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “şecere-i mübâreke”yi, bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor.

   Eğer insan güneşe doğru yürürse gölgesini arkasına almış, sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur; gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır ki benliğimize takılıp kalmayalım!..

“Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm!..” Yüzler, O’na (celle celâluhu) müteveccih olduğu zaman, o yüzler, hiçbir zaman kararmaz!.. Yüzler, başka tarafa müteveccih olduğunda -bu, melekler bile olsa- zift saçılmış gibi olur. O melekler, O’ndan ötürü seviliyorsa, o ayrı bir mesele; fakat onun dışında, Allah’a teveccühten başka, doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat neye müteveccih olursa olsun, yüz, teveccüh israfı yaşar.

“Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.” (Ziya Paşa) Falana baktık, filana baktık; kendimizi ateşe yaktık!.. Dünyaya tapanlar, dünya peşinden koşanlar, hele bu arada Müslümanlığı, onun mübarek disiplinlerini dünyevî saltanatları için -bir yönüyle- birer argüman olarak kullananlar, zannediyorum insanlık için şeytandan daha zararlıdır bunlar. Bu dini kullananlar, öyle inanıyorum ki, şeytandan daha zararlıdır insanlara.

Evet, yüzler, hep O’na müteveccih olmalı. Burada ak olmak için, orada ak olmak için, dünyada, ukbâda kaybetmemek için, hep O’na müteveccih olmalı. Bunu ifade ederken, min gayri haddin, yazılarda da sözlerde de, “Yüzler, güneşe müteveccih olmalı; gölge, arkaya alınmalı!” dedim. Sırtımızı güneşe döndüğümüz zaman, gölgemize takılmış oluruz ehl-i dünya gibi. “Allah!” diye bağırırız, “Peygamber!” diye bağırırız ama gölgenin kullarıyızdır biz; O’na tam kul olacağımız âna kadar da elli türlü kulluktan sıyrılamayız. Elli türlü, yüz türlü kulluktan sıyrılmanın bir tek müstakîm yolu vardır; O’na kul olma, tam, gönülden.. hayatını hep O’nun tarafından -lâakal- görülüyor olma mülahazasına bağlayarak sürdürme.. öyle oturma, öyle kalkma, öyle yatma, öyle yeme, öyle içme, öyle bakma, öyle kucaklaşma, öyle muânakada bulunma, öyle musâfahada bulunma.. dilini öyle döndürme, dudaklarını öyle hareket ettirme…

Hep O’ndan ötürü veya hep O olmalı diyeceğimiz şeyler. Dünya konuşurken bile, bence, evirip çevirmeli, kâfiyesini getirip yine O’nun ile bağlamalı!.. İbrahim Hakkı hazretlerinin Tevhidnâme’sinde dediği gibi: “Hudâ Rabbim, nebim hakkâ Muhammed’dir Rasûlullah. / Hem İslâm Dîni’dir dinim, kitabımdır Kelâmullâh. // Akâid içre Ehl-i Sünnet oldu mezhebim cem’a. / Amelde Bû Hanîfe mezhebidir mezhebim, vallâh. // Dahi zürriyyetiyem Hazreti Âdem nebinin. / Halîl’in hem milletiyem, dahi kıblem Kâbe, Beytullah. // Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde, / Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah. // Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak / Ehad’dir, küfvü yok, ‘İhlâs’ içinde zikreder Allah.” قُلْ هُوَ اللهُ، قُلْ هُوَ اللهُ، أَحَدٌ، صَمَدٌ، لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

Beyanların, hareketlerin, dil-dudak oynatmaların kâfiyesi O olmalı!.. Bütün beyanlar, bir şiir gibi, bir nazım gibi dizilirken, diziler halinde ortaya konurken, mutlaka onun kâfiyesi, O (celle celâluhu) olmalı, O’na bağlanmalı!.. İsterseniz şöyle diyebilirsiniz: Mebdei, bize O’nu en açık, en net şekilde gösteren Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmalı; çünkü O, gâye ölçüsünde bir vesiledir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasaydı, O’nu (celle celâluhu) bilemezdik! O… O birinci “O”yu biraz küçük “o” yazın ama büyük; fakat sonundaki “O”yu çok büyük yazın, bütün cihanı istiap edecek bir “O” (celle celâluhu). Onu “Hüve” ifade ediyor; onun için onu üç defa tekrar ediyorlar: “Hû, Hû, Hû!” diyorlar. Nakşîlerde, Kâdirîlerde -bir yönüyle- virtte -esasen- vird-i zebân edilen hususlardan bir tanesi hep “Hû” çekmektir. O, bir yönüyle, kalbin sesi-soluğudur; nefes alma gibi bir şeydir, karbondioksit atma ve oksijen yudumlama gibi bir şeydir; insanın kendi şahsî hayatı adına bir “ba’s u ba’de’l-mevt”e çağrı gibi bir şeydir; âdetâ bir diriliş mesajıdır “Hû”.

Çünkü “Hû” dediğiniz zaman, o “ene”nin, “ben”in üzerine çullanıyor; zavallı “ene” görülmüyor artık. Bir kündeye alıyor ki onu veya bir el-enseye alıyor ki, enâniyet, “Hû”nun altında gidiyor, bağırıyor “Bırak yakamı benim!” diyor: “Hayır, bırakmam; senin yakanı bıraktığım zaman, senin nereye gideceğin, nereye aborda olacağın belli değil, bırakmam senin yakanı!..” Hû… İnsanın vird-i zebânı, o olmalı. Zaten, Lafza-i celâlin son harfi de “he”dir, yani Hû. Lafza-i Celâldeki “elif”e ayrı mana vermişler, “lam”lara ayrı mana vermişler, “he”ye ayrı mana vermişler. Ebcedinin “tesbihin iki sayısı kadar, 66” olduğunu söylemişler. Lafza-i celâl… Bir yönüyle her şey ona bağlı gidiyor; ne manalar, ne manalar ona atfetmişler; ne manalar ne manalar istinbat etmişler “Allah” kelime-i mukaddese-i mübârekesinden. Allah (celle celâluhu)…

   “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.”

Geriye dönelim: Diyeceğimiz-edeceğimiz her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlamalı; O, hayattaki bütün davranışların kâfiyesi, bütün gayretlerin kâfiyesi, bütün beyanların kâfiyesi olmalı!.. Hafizanallah, böyle olmadığı zaman, dünya gelir kâfiyenin yerine oturur; saltanat, kafiyenin yerine oturur; bir kapkara saray, kafiyenin yerine oturur; etrafında gezen kapkara ruhlu insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldatan insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldanmış nâdânlar, kendilerini bir şey bilenler, kâfiyenin yerine oturur… Hafizanallah, bu da zımnî, farkına varmadan, bir şirktir.

Allah, bizi, var etti, insan olarak var etti, bize insan-ı mü’min olma imkânı bahşetti; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı imam olarak, rehber olarak, “pîşuvâ” olarak, “pişdâr” olarak, “rehnümâ” olarak -rehnümâ, “yol gösteren” demek- gönderdi. Sâyesinde, gidilecek yolu öğrendik; ama tam ortada, en emniyetli, en güvenli şeritte yürüme.. ama biraz kaygan bir şeritte yürüme.. ama sağda yürüme.. ama solda yürüme… Şöyle-böyle, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) açtığı şehrâhta yürüme, inşaallah bizi O’na (celle celâluhu) ulaştıracaktır, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle. İddialı olmamak lazım; Hazreti Mevlânâ’nın sözü hatırıma geldi: “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.” Nazmen, tercümede söylüyor bunu; zannediyorum, Farsçadaki mazmuna çok uygun olan bir tercüme.

Evet, yürüme o yolun hangi şeridinde olursa olsun, o şeridin ucu O’na müteveccih olunca, O’na taşıyınca sizi/bizi bir köprü gibi, bence hepsine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا demeliyiz, “Hamdolsun, bu yola bizi hidayet eden o Allah’a!” (A’râf, 7/43 )

Ee onun ötesinde, başımıza şu bela geldi, bu bela geldi!.. Günün mutasallıtları gibi, mütegallipleri gibi, mütehakkimleri gibi, Amnofisleri gibi, Ramsesleri gibi, İbnü’ş-şemsleri gibi, Hitler’i gibi, Lenin’i gibi, Stalin’i gibi, Kazzafîleri gibi, Saddamları gibi kimseleri size musallat etmiş; onların eliyle ceza görüyorsunuz, hakarete uğruyorsunuz, tahkire maruz kalıyorsunuz. Karıncaya bile -bilerek- basmadığınız halde, “terör örgütü” gibi gösteriliyorsunuz. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Ehl-i küfür ve nankörler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Onlar, Allah’ın nurunu, yaktığı meşaleyi, “Üf, püf!” etmekle söndürmeye çalışıyorlar. Oysa bir şem’â ki Allah yaktı, üflemekle sönmez, Allah’ın izni-inayetiyle.

Belki kararmaya açık bazı zihinleri karartabilir; bazen nöronlara şerâreler ifrâz edebilirler; az bulantı yaşayabilir onlar. Fakat sürekli olmaz; bir gün onlar “Keşke!” derler; siz de yanlarına sokulur, dersiniz ki, “İnsan, aldanabilir!” كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ buyuruyor Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm. “Her insan, hata edendir.” Hem mübalağa kipiyle ifade ediyor; çok yaman, çok yavuz hatacıdır her insan. “Ama bu hata edenlerin en hayırlısı da çok yaman, çok yavuz tevbekârdır.” “Tevbe” eder, doymaz tevbeye; “inâbe”de bulunur, doymaz inâbeye; “evbe”de bulunur, doymaz evbeye. Yüzü hep O’na müteveccihtir: “Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım!” der ve başına gelen her şeyi O’ndan bilir.

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ، أَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ “Kadere iman eden, kederden emin olur” buyurulmuş; Hazreti Sahipkıran, çağın sözcüsü de bunu kullanıyor. اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ “Hayır, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır.” diyor. Kim bilir şu anda sizin de sağa-sola, böyle “saçılıyor gibi” olmanızda ne hikmetler vardır. “Saçılıyor gibi” veya “saçılmış gibi” diyeyim de “saçılmış” falan demeyeyim. Kim bilir, “saçılıyor gibi” olmanızda da nasıl bir cilve-i rahmet vardır. Bilinemez…

   Cebrî hicret, dualarınıza icâbetin bir neticesi de olabilir; inşaallah bu sayede damladan deryaya, sızıntıdan çağlayana, bir tohumdan yedi, yetmiş, yedi yüz veren başaklara yürüyorsunuz!..

Bir zaman sizin hissiyatınıza tercüman olmanın ifadesi de olarak kendi kendime dedim durdum: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ İştirak ediyor musunuz?!. اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَكَلِمَةَ الْحَقِّ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبوُبيِن،َ اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur; onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam eyle. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından kıl!..”

Şimdi içiniz/kalbiniz bunu söylediyse, hep bu niyet ile oturup kalktı iseniz, dolayısıyla çetrefilli gibi görünen böyle bir yola “sülûk ettirme” -itme değil, sülûk ettirme- sizin o içten yaptığınız dualara icâbetin ifadesidir. Ne duruyorsunuz daracık bir coğrafyada, sadece Anadolu’da, mübarek Anadolu’da?!. Orada tazyik göreceksiniz, “eşkıya” damgası yiyeceksiniz, “terör” mührü ile mühürleneceksiniz… Burası, sizin o dediğiniz şeye göre dar esasen. Tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçılmalısınız. Tek bir tohum iken, başak olmalısınız. Allah’ın verdiği bereket ile bazen bir tane tohum, üç tane, dört tane, beş tane, on tane başak olabilir.. ve bunların hepsinde de on tane dâne olabilir. On tane başak, on tane dâne; bir tane iken, yüz tane olur. Kur’an’ın bir ayeti, buna işaret buyuruyor: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261)

Şimdi öyle bir lütf-i İlahî ki!.. Lütuf yüzünden cebre uğrama söz konusu; onun için “cebrî hicret” diyoruz. Cebrî hicret: Gidin, size ait hususiyetleri, dininizin temel disiplinlerinden tabiatınıza mâl ettiğiniz, içinize işlediğiniz, bir derinliğiniz haline getirdiğiniz o değerleri, dünyanın değişik yerlerinde birer meşherde teşhir ediyor gibi teşhir edin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz o güzel geleneklerinizi, an’anelerinizi sergileyin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz ve dinin temel disiplinleriyle refere edilmiş değerleriniz ki “din”, “Kur’an”, “Sünnet”, “İcmâ-i ümmet”, “Kıyas-ı fukahâ” buna “Evet!” demiş. Ve siz bu güzellikleri, dünyanın değişik yerlerinde kitap fuarlarında, değişik eşya fuarlarında teşhir ediyor gibi teşhir ediyorsunuz. Yirmi küsur senedir insanlık görüyor bunları; katiyen mide bulanması yaşamıyor, bizimkilerin öyle bir bulandırma sevdasına tutulacağı âna kadar. O da bir yerde çok gariptir, daha çok da İslam dünyasında kendisini gösteriyor. Bu açıdan -inşaallah, o zavallılıktan sıyrılırlar- insanın dilinin ucuna kadar geliyor: Zavallı İslam dünyası!..

Hâlbuki Almanya, sonuna kadar kapılarını açıyor; Kanada, sonuna kadar kapılarını açıyor… Hem de hangi esaslara dayanarak açıyor: “Hareket” ile “Hizmet” ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Biri diyor ki: “Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Sen teröristsin! Telefon sistemini kullandın mı? Sen osun! Hareket ile, Hizmet ile alakalı olan insanların -bilmem- adlarını kullandın mı? Sen osun! Külahlarını giydin mi? Sen osun! Bir dolar filan, üzerinde bulundu mu? -Bir yerden geldi mülahazasıyla- sen osun! Müebbet hapis, katlanmış müebbet hapis!..”

Varsın birileri böyle desin! Cihan, size bağrını açıyorsa şayet, bir fakirlikten sıyrılarak, esas çok geniş zenginliklere yelken açıyorsunuz demek, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sizi, Cenâb-ı Hakk’a taşıyabilecek öyle bir çağlayana yelken açıyorsunuz ki, Allah’ın izni ve inayetiyle siz isteseniz dahi o çağlayan kenara çıkmaya fırsat vermiyor: “Hayır, deryaya kadar yolunuz var sizin!” diyor; “Sonra gidip orada buharlaşmaya kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde göklere yükselmeye kadar yolunuz var! Zâid-nâkıs (artı-eksi) bir araya gelerek, evlenerek, yeniden rahmet damlaları halinde yere düşmeye kadar yolunuz var! İnsanları su ile beslemeye kadar yolunuz var! Çağlayanlar haline dönüşüp yeniden deryaya koşmaya kadar yolunuz var! Ne diye durağanlığa giriyorsunuz dar bir alanda?!.” Ama o “alan”ı da Allah, eşrârın şerrinden sıyânet buyursun! Füccârın keydinden sıyânet buyursun! Zâlimlerin, Amnofislerin, Ramseslerin şerrinden muhafaza buyursun, sıyânet buyursun! Vesselam.

   Aslında, bela ve musibetlerin ekşi simalarının arkasında rahmetin ve hikmetin gülen güzel yüzleri vardır.

Bela ve musibetler, dış yüzleri itibarıyla çirkin, sevimsiz, iç bulandırıcı ve aynı zamanda insanın nöronlarına, Hipofiz bezine, Talamus bezine gelip çarpan şeytanî şerâreler mahiyetinde duyulur, hissedilir. Fakat meselenin sonucuna/neticesine bakmak lazımdır. Bu bakış açısı da aslında size, bize ait değildir, Kur’ân’ın fermanıdır: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey de hakkınızda şerlidir.” (Bakara, 2/216)

Mesela, i’lâ-i Kelimetullah istikametinde çekilen çileler.. o mevzuda -bir yönüyle- duygu-düşünce açısından kıvamın önemli bir unsuru olan manevî cihadlar, mücahedeler, manevî savaşlar.. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) “cihâd-ı ekber” dediği şey…

Antrparantez arz edeyim: “Günümüzde maddî kılıç, kınına girmiştir; Kur’an’ın elmas düsturları, elmas prensipleri hükümfermadır.” Küreselleşen bir dünyada o türlü şeylere gitmek, katliamlara sebebiyet verir, ardı arkası kesilmeyen savaşlar fâsid dairesine sebebiyet verir, vuruşmalar kısır döngüsüne sebebiyet verir. Hele günümüzdeki o korkunç silahlarla?!. 1945’lerdeki, 50’lerdeki Japonya’nın başına patlayan silahlar değil; bunlar, bugün bir yerde patladığı zaman, Amerika’nın yarısını alıp götürecek kadar korkunç silahlar!.. Bir Batılı düşünürün dediği gibi: “Bir üçüncü cihan savaşında, maktûl mezara, kâtil de yoğun bakıma kalkar!” Şimdi buna karşı sizin kalkanınız, sütreniz, siperiniz, insanî değerleri öne çıkarma, sevgiyi öne çıkarma, kucaklaşmayı öne çıkarma olmuştur/olmalıdır.

Burada bir şey soracağım, vicdanlarınızla cevap verin: Sizler ve sizin arkadaşlarınız dünyanın değişik yerlerine açılırken, bunun (sevgi, kucaklaşma ve insanî değerlerin) dışında ne götürdünüz? Efendim, “Biz renk körüyüz!” dediniz. Efendim, “Duyma sağırıyız!” dediniz. Dolayısıyla elin-âlemin değişik anlayışsızlıklarına karşı, anlayışlı davrandınız. Duymaları gerekli olan “mesmûât”ın yanında farklı duyuşları duyucu oldunuz. Elin-âlemin farklı dil kullanmasına karşılık, siz, gönülleri yumuşatacak bir dil kullandınız. Kalbiniz gül gibi oldu; gezdiğiniz caddeler, sokaklar, çarşı-pazar da ıtriyat çarşısına döndü. Bağırlarını açtılar. Size yol verdikleri zaman da eşrârın şerrinden emniyet adına yol verdiler: “Gidin, koruyamayacağız sizi!” dediler ama zannediyorum yüreklerine kan damlıyordu. Evet, bir gün şartlar/konjonktür müsait olduğu zaman dönüp gideceğinizi/geleceğinizi bekleme sevdası ile -zannediyorum- bir intizar içindeler şu anda da. İnşaallah, Cenâb-ı Hak, o günleri de gösterir; eşrârın er geç akîm kalacak o hâinâne gayretlerini, sa’ylerini, himmetlerini akîm bırakır, inşaallah teâlâ.

Evet, bazen dış yüzü itibarıyla, kabuğu itibarıyla çirkin görünen şeyler vardır; fakat iç yüzü itibarıyla çok lâtiftir. Başta, konuya başlarken, Alvar İmamı’nın sözüyle ifade ettik: Seyyidinâ Hazreti Âdem’in yaşadığı, bir zelle idi. Bir zelle idi ki, ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى “Ama sonra Rabbisi O’nu seçti de, tevbesini kabul buyurdu ve O’nu hidayetine mazhar kıldı.” (Tâhâ, 20/122) Sonra Allah, onu seçti, seçkinlerden yaptı ve arkadan gelen nesiller “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan saydılar. Ne dediler? “Âdem, Safiyyullah!” dediler. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” Hazreti Âdem, Cennet gibi bir güzellikler otağından ayrıldı fakat bir yönüyle, o otağa insanlığı çağırabilecek, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm gibi bir “İnsan”a baba olma şerefi ile taçlandırıldı. ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى Cenâb-ı Hak, öyle eylesin, inşaallah!..

O açıdan da başa gelen şeyler hakkında “Mutlaka arkasında bir hayır vardır!” demeli ve eklemeli: اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Ehl-i küfür ve dalaletin hallerinden başka, her şeye hamd ü senâ olsun!” Elhamdülillah… Küfre girmedikten sonra, nankörlüğe düşmedikten sonra, Efendimiz’i tanımazlık gibi bir bahtsızlığa maruz kalmadıktan sonra, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfunda da hoş, kahrın da hoş!.” (Yunus Emre) de, başına gelen her şeyi gönül hoşnutluğu içinde karşıla!..

   Nice servi revân canlar, nice gül yüzlü sultanlar, bir deryaya daldı ve boğuldular; ötede “Aldandık!” diyeceklere bedel -inşaallah- o mazlumlar ebedi âlem hesabına kurtuldular!..

Bir gün o ufka vardığın zaman, geriye dönüp diyeceksin: “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma biraz dikenler battı ama!..” Evet, Kıtmîr, Halep’ten Türkiye’ye kaçak geçerken, belki bin kadar diken ayağıma batmıştı; çünkü ayakkabıları çıkarmak icap ediyordu; izlerden takip ederlermiş, sınırı geçiyorduk. Evet, “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma batan dikenlere rağmen…” diyeceksiniz. Ayağımıza batan o dikenler.. veya iğneli fıçı gibi bir şeyin içine koymalar.. ya da yurttan-yuvadan sürgün edilmeler.. veya işte gözlerimizi bir kere daha yaşartan, ailece bir nehirde boğulmalar…

Daha evvel beş kişilik bir ailenin o nehirde boğulması… Daha evvel şöyle-böyle dünyanın değişik yerlerinde kendilerine -bir yönüyle- ârâm edecek yer arayanlar… Geçerken bütün o deryaya daldılar ve boğuldular. “Nice servi revân canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice Hüsrev gibi hânlar / Bütün, o deryaya daldı ve boğuldular!..” Buna çağın Amnofisleri sebebiyet verdi. Işık tuttular, “Bağrımızı açarız!” dediler; fakat onlar, her birisi bir yerde, yolun bir yerinde -bir yönüyle- biçilmiş ekin gibi kırıldı ve döküldüler. Binlerce… Binlerce…

Şimdi de binlerce, binlerce insan, değişik zahmetler, meşakkatler, ızdıraplar, ıztırarlar içinde. Ama o zahmeti, o meşakkati Cenâb-ı Hakk’a sunulan bir dua gibi kabul etmeli; evet, o ızdırabı/ıztırarı bir dua gibi kabul etmeli!.. Süfyân İbn Uyeyne hazretlerinin dediği gibi; “Bazen bir muztarrın duası ile, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” İnleyin!.. Başınızı seccadeye koyun, secdede içinizi Allah’a dökün!..

Cenâb-ı Hak, bu kasvetli bulutları, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün dağıtacaktır. Şu sayılı günler dünyasında, öbür tarafa gidildiğinde, “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi’ ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider.” -Bir çay gibi akar gider, bir şimşek gibi çakar ve söner.- dememek için, burada hayatı dolu dolu yaşamak lazımdır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ buyurduktan sonra ne diyor: وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir; siz, bilmezsiniz!” (Bakara, 2/216) O, bilir. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Âlim” (عَالِم) diyor; Esmâ-i Hüsnâ’ya girmemiş Âlim. Sonra, “Alîm” (عَلِيم) diyor; Hazreti Ebu Hüreyre’nin saydığı Esmâ-i İlâhiyede “Alîm” var. Bir de “Allâmü’l-guyûb” diyor; o da girmemiş Esmâ-i Hüsnâ içine. Üç kipi ile kullanıyor Allah (celle celâluhu); sade kipi ile “Âlim”, “bilir”; mübalağa kipi ile “Alîm” diyor ve şiddetli bir mübalağa kipi ile de “Allâm” diyor, “Bilmediği hiçbir şey yoktur O’nun.” فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Atom ağırlığı, elektron ağırlığı, nötron ağırlığı, proton ağırlığı hayır veya şerrin hepsini bilir Allah (celle celâluhu) ve size yapacağı muameleyi de ona göre yapar.

Cenâb-ı Hak, dağlar cesametinde hayırlar yapmaya muvaffak eylesin!.. Atom ağırlığı, molekül ağırlığı olsun, şer yapmaktan da bizleri uzak kılsın!.. اَللَّهُمَّ حَقَّ الْقَوْلِ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اْلأَقَاوِيلِ الْبَاطِلَةِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım! Beyan, tavır ve davranışta hak sözü temsil etmeyi ve onu dillendirmeyi bizlere müyesser kıl! Sözümüz her dem kıssa-i Cânân etrafında dönsün ve sözün gerçek künhüyle ilgili olsun; öyle ki bâtıl dedikodulardan bizleri alıkoysun! Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..”

KIRIK TESTİ: ARŞ’I TİTRETEN ÇIĞLIKLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Biz, Cenâb-ı Hakk’ı tanımamız, O’nu tasdik etmemiz ve imanımız sayesinde, bu dünyayı bir zikirhâne, bir eğitim alanı ve bir imtihan meydanı gibi görürüz. İrademizin yetersiz kaldığı noktada, Allah Teâlâ’nın sonsuz iradesine dayanır; üstesinden gelemeyeceğimiz konularda O’nun kudretine itimat ederiz. Dolayısıyla, kendi acizliğimize rağmen Hakk’ın kudretiyle güçlü olur; fakr u zaruret içinde bulunduğumuz anlarda bile O’nun servetiyle zenginleşiriz. Şu dünyadaki bütün doğumları askerlik vazifesine başlama, ölümleri de askerlikten terhis olma sayarız. Bundan dolayı da bizim nazarımızda kâinattaki herkes ve her şey birer vazifeli memurdur ve her ses birer zikir, tesbih ve şükür nağmesidir.

   “İman hem nurdur, hem kuvvettir.”

Eserlerinde sürekli bu hakikati ifade eden Hazreti Üstad, “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir.” der. Evet, kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya karanlık değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar açıktır. Mahlukâtın çehresindeki her şeyi çok rahatlıkla okuyabilir; kendi varlığımızın ifade ettiği hakikatleri kolayca anlayabiliriz. Dünyanın ve insanlığın akıbeti mevzuunda da inanç ve kanaatlerimiz nettir; ebedî yokluk olmadığını; Cennet ya da Cehennem’le noktalanan bir yolculukta bulunduğumuzu; Cennet ve Cehennem’in de, belli ölçüde ve şart-ı âdi planında insanların iradelerine bağlandığını; iradesinin hakkını verenlerin –Allah’ın inayetiyle– Cennet’e, hevâ ve heveslerine yenilenlerin de –adl-i ilahîyle– Cehennem’e sevk edileceğini söyleyebiliriz. Sahabe Efendilerimizden Hârise b. Mâlik el-Ensârî’nin “Şimdi Rabbimin arşını ayan-beyan görür gibiyim. Sanki şu an Cennet ehlinin birbiriyle ziyaretleşmelerini görmekteyim. Âdetâ Cehennem’liklerin çığlıklarını duyuyorum.” dediği gibi diyemesek de; Cehennem’dekilerin gulgulelerini (bağrışıp çağrışma, velvele) ve Cennet ehlinin şevk ü târab içinde neşeli seslerini duyamasak da, bunların bir hakikat olduğuna biz de inanıyoruz. Belki bazen kendimizi az sıksak Cehennem’in velvelesini duyacak gibi oluyor; bir yarım adım daha atsak Cennet koridoruna gireceğimiz hissine kapılıyoruz; yani, Cennet ve Cehennem’i çok yakınımızda biliyor ve varlıklarına kat’i iman ediyoruz. Belli ölçüde bütün varlığın mâhiyetini okuyor ve her şeyin O’na delalet ettiğini görüyoruz. Bu da, içinde bulunduğumuz anı nurlandırdığı gibi gelecek adına da ufkumuzu aydınlatıyor; hiçbir şey bizim için müphem ve muğlak kalmıyor.

Ayrıca, O’nun gönderdiği rehberler sayesinde vazife ve sorumluluklarımız da artık bâriz ve beyyin; onlar da bir aydınlık içinde. Namaz kıldığımız zaman ne yaptığımızı biliyoruz. Onu mü’minin miracı, kalblerin nuru ve sefine-i dinin dümeni olarak görüyoruz. Onunla Allah’a yaklaştığımıza ve başımızı yere koyduğumuz an O’na en yakın hâle geldiğimize inanıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman, “Oruç benim içindir; sevabını da bizzat ben veririm.” vaad-i sübhânîsiyle ümitleniyor; sevabını sadece Allah’tan bekliyor ve mükafâtını alacağımız hususunda da asla şüpheye düşmüyoruz. Hacca giderken, yeniden bir doğuş ve diriliş yaşama, günahların ağırlığını Arafat’ta döküp yüklerden kurtularak geri dönme duygularıyla dopdolu olarak yola koyuluyor ve Rahman’ın misafirlerinin mutlaka misafirperverlik göreceklerine itimad ediyoruz. İşte bütün bu inanç, ümit ve uhrevî beklentiler, hem sorumluluklarımız, hem mesuliyetlerimiz ve hem de umduğumuz mükafâtlar adına bize gayet açık, oldukça net ve çok güzel manalar fısıldıyor. Bunlar sayesinde, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği, “İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” hakikatini vicdanlarımızda duyuyoruz. O tûbâ-i Cennet çekirdeği sayesindedir ki, gam ve keder sâikleriyle kuşatıldığımız zamanlarda bile hep huzur içindeyiz ve asla ne devamlı gam çekiyor ne de kederin süreklisini biliyoruz. Bazı anlarda gam ve keder tatsak bile, hemen Allah’ı zikrediyor, O’nun güç ve kuvvetine dayanıyor, ilahî merhamete sığınıyoruz. Böylece sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzellikleri görerek elemleri lezzetlere çeviriyor ve korku, endişe, gam ve kederleri “hüzn-ü mukaddes” renkleriyle beziyoruz.

   Mukaddes Hüzün

Tabiî ki, inanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir, bazen bir kısım endişelerin ağına düşebilir. Fakat, onun korku ve endişeleri dünyevîlikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir. Çünkü, o korku ve endişelerin arkasında, mücerred, kuru bir imana güvenmeme duygusu ve imanı daha sağlam bir teminat altına alma ihtiyacı vardır. İnsanın kendi ameline güvenmemesi, imanını koruma altına almak için emin yollar araması ve her an düşebileceği endişesiyle Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine iltica etmesi de yine imandan kaynaklanan bir hâldir. Eğer iman etmişseniz, mutlaka Cennet’i ümit edecek ve Cemâlullah arzusuyla öteleri gözleyeceksiniz. Aynı zamanda, “Allah korusun, attığımız yanlış bir adımdan ötürü ya Cennet kapısından geriye dönersek ne olur bizim halimiz? Müslüman doğduk, Müslüman yaşadık; fakat, hafizanallah, ya devrilir gider ve hayatın sonunda bir çukura yuvarlanırsak ne yaparız?” şeklinde endişeler de duyacaksınız. İşte, ahiret hesabına böyle bir korku ve endişe içinde olma da imanın gereğidir. Bir insan, burada kendini rahat hissediyor, “Buldum, erdim, kurtuldum” diyorsa, onun akıbetinden endişe edilir. Fakat, ebedî hayat adına hâlinden endişe duyuyor, ahiret korkularını burada yaşıyorsa, ötede endişelerden âzâde hâle gelir. Nitekim, Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır. Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette emniyet ve huzur içinde olacaklardır.

Bir insanın, ahiret hesabına korkması ve kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemlidir. Çünkü bu endişe, onu Allah’a yönelmeye ve günahlara karşı tavır almaya sevkeder; gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmaması için, teyakkuza geçmesini ve uyanık olmasını sağlar. Akıbetinden endişe etmeyen gafillerin halini, Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır: “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma ve O’nun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla beraber Cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhuna hidâyet etmez, onları umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Bu âyette geçen “cüruf” kelimesi, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanların imanı –şayet varsa– tıpkı sel sularının dere kenarında biriktirdiği toprak üzerine yapılan ev gibidir ve onun yıkılması an meselesidir. 

Hak dostları “hayatta iken havf kapısını ardına kadar açık bırakmak ve ölüm zamanı da recâya yapışmak” gerektiğini söylerler. Mü’minler, Allah’tan, Kıyamet gününün dehşetinden, Cehennem azabından ömür boyu korkmalıdırlar. Fakat, bu korku onları pasifliğe, hareketsizliğe, ümitsizlik ve karamsarlığa itmemelidir. Aksine onları, korkunun sebeplerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmelidir.

Aslında Kur’ân-ı Kerîm, gönüllerimize bütün bir hayat boyu âkıbet-endiş olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır. Cenâb-ı Hak, bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır. Nasıl, annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa; korku ve endişeler de bizi ilâhî rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah’a sığınma duygularımızı tetikler. Ayrıca, sadece Cenâb-ı Hak’tan korkup yalnızca ahiretinden endişe eden bir vicdan, başkalarından korkma ve dünyevî endişelerle titreme belasından da kurtulmuş olur. “Eğer gerçek mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!” (Âl-i İmrân, 3/175) mealindeki ayet-i kerime de, insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılmamasını ve dağınıklığa düşülmemesini vurgular.

Dahası, korku ve ahiret endişesinin derecesi imanın derecesini de gösterir. “Rab’lerine döneceklerine inandıklarından kalbleri titreyenler, O’nun yolunda mallarını harcayanlar, evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!” (Mü’minûn sûresi, 23/60) meâlindeki âyet münasebetiyle, Hazreti Aişe validemiz buyurur ki: “Bu âyet nâzil olunca ‘âyette zikredilenler, zina etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikap edenler midir?’ diye Rasûlullah’a sordum. Allah Rasûlü, ‘Hayır yâ Âişe, âyette anlatılanlar, namaz kılıp, oruç tutup sadaka verdiği halde, kabul olup olmadığı endişesiyle tir tir titreyenlerdir.’ buyurdular.” Bu hadis-i şerifte de görüleceği üzere, hakiki mü’minler hayır ve hasenât adına koşar durur, daima salih amellerde bulunurlar ama amellerinin kabul olup olmadığı hususunda da sürekli endişe yaşar; yapıp ettiklerine asla güvenmezler. Şu kadar var ki, bu endişe onları ye’se atmaz, bilakis, daha çok gayret göstermeye, hayır ardında daha fazla koşturmaya sevk eder.

Bu itibarla bütün mü’minler, her durumda havf ve recâ dengesini gözetmelidirler ki, lâubaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar. Bir Hak dostu bu konuda ne hoş söyler:

“Korku öğret nefsine ey salikâ

Ol korkuyla gele nefsine bükâ;

Öyle korkmalı ki Huda’dan nefs-i dûn,

Havf-ı Hak’tan ola dem be dem zebûn.

Lâubali olmasın nefs-i denî

Sevk eder serbestliğe her dem seni.

Ehl-i iman lâubali söylemez

Terk-i teklife cesaret eylemez.

Havf-ı Hakk’a ol mülâzim dâimâ,

Kalbde olsun her an irfan rûnüma.”

   Tevbe Kapısı ve Ümit

Buraya kadar anlattıklarımızdan ayrı olarak, bir de işlenen günahlardan, kalbin tatminsizliğinden, ibadetlerle beslenememeden, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten ve dine hizmet etmemekten kaynaklanan bazı sıkıntı, hafakan ve bunalım halleri vardır ki, bunlar insan gönlünde şeytanın her zaman nüfuz edebileceği gedikler açarlar. Şeytan, daha ziyade böyle âtıl insanlara, gevşeklik ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder. İşte bir insan, şeytanın hücumlarına yenik düşmüş ve kendini büyük günahlara salmışsa, kumar oynuyor, içki içiyor, sürekli hevâ ve heves peşinde koşuyorsa; fakat, yer yer aklı başına geliyor ve “Ne olacak benim hâlim?” diyor ve pişmanlık da izhar ediyorsa, ona da diyeceğimiz bazı şeyler vardır: Her şeyden önce, Allah’ın rahmeti çok geniştir; O, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf, 7/156) buyurmakta ve bir kudsî hadiste ilâhî rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmektedir. Ötede, şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı böyle engin bir rahmete karşı lâkayt kalmak, hatta o rahmetin mevcudiyetini inkâr mânâsına gelecek şekilde ümit hissini yitirip ye’se kapılmak büyük bir günahtır.

İnsan, hayatının son dakikasında bile olsa, o tek dakikayı değerlendirip Allah’a dönebilir, O’na yönelip kurtulabilir. Dolayısıyla, endişeleri deşeleyecek hadiseler ve günahlar karşısında ye’se düşmek ve karamsarlığa kapılmak değil, recâ duygusuyla tevbeye ve salih amellere yapışmaktır esas olan. Bir Müslüman, Allah’ın engin rahmeti varken asla ye’se düşmez; Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine teveccüh ederek, yitirdiği şeyleri bulmaya ve kaçırdıklarını telafi etmeye bakar. Evet, sizi korku ve endişeye atan sâikler nelerse onları düşünüp çareler aramanız lazım. Neden korkuyorsunuz veya sizi ye’se doğru iten şeyler nelerdir? “Ben mahvoldum, battım, işim bitti benim; beni kaldırıp partal bir eşya gibi Cehennemin bir gayyasına savururlar artık!” diye düşünürken, neye binaen bu türlü mülahazalara dalıyorsunuz? İşte, evvela Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini, merhametinin enginliğini ve O’nun hakkındaki recânızı gözlerinize sağlam bir gözlük gibi geçirmeli; sonra da sizi endişelendiren şeyler nelerse onları tesbit etmeli ve onların çaresini aramalısınız. Gözlerinize hakim olamamak mı korkutuyor sizi? O zaman gözlerinizi haram nazarlardan korumaya bakmalısınız. İki çeneniz arasından dökülen şeyler mi karartıyor ahiretinizi? Öyleyse, dudaklarınızı sadece hayır için açmalısınız. Hevâ ve hevesinize düşkünlüğünüz mü matlaştırıyor akıbetinizi? O halde keyif ve lezzeti helal dairesinde aramalı ve yapıp ettiğiniz her şeye helal vizesi sormalısınız. Yani, korku ve endişeler, sizi sizinle yüzleşmeye sevk etmeli. Kendi hayatınızın muhasebesini yapmalısınız. Perişan hallerinize bakmalı, kırılan noktalarınızı onarmalı, çatlayan yanlarınızı sarmalı ve eksiklerinizi telafi etmeye çalışmalısınız. Aslında, tevbe de bir manada, tıpkı sehiv secdesi gibidir. Sehiv secdesi, namazdaki bir ihmal, bir terk ve bir yanılmaya karşı “cebren linnoksan”dır, yani, ondaki eksiği, gediği sarma, pansuman yapma demektir. Tevbe de, insanın şahsî hayatındaki hatalara karşı cebren linnoksandır. O da bir sargıdır; kırığı ve çatlağı sarma, bir yönüyle, kulluk anlayışını yeniden cilalama manasına gelir.

Diğer taraftan, hakikaten günahlardan ürküyor, onların öldürücülüğüne inanıyor ve akıbetinizden endişe ediyorsanız, hemen bir tevbe kurnasına koşmanız ve o günahlara tekrar dönmemek için elinizden gelen her şeyi yapmanız icap eder. Aksine, insanın tevbesiz ve amelsiz af beklemesi veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, Cennet’ten dem vurması, yalancı bir recâ, boş bir kuruntu ve Allah’a karşı da bir saygısızlıktır.

Bu açıdan, bir insan, çok büyük hata ve günahlar işlese, -Allah korusun- adam öldürse, zina etse, içki içse bile, bütün bunlarla ye’se düşeceğine, hemen kendisini Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına salmalı ve tevbeye sığınmalıdır. Allah Teâlâ, her insana, onun irfan ve idrak seviyesine göre Kendisine yönelme merdiveni uzatmış; kulları için tevbe, inâbe ve evbe basamakları kurmuştur. Bir kudsî hadiste, “Ey âdemoğlu, Bana dua eder ve Benden affını istersen, günahın ne kadar çok olursa olsun onu affederim. Ey insan, günahların ufukları tutacak kadar çoğalsa ama sen yine istiğfar etsen, onun çokluğuna bakmadan günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu, dünya dolusu hatayla da olsa bana ortak koşmadan huzuruma gelirsen, Ben de dünyayı dolduracak kadar mağfiretle sana muamele ederim.” buyurmuştur. Öyleyse, bir kulun günahı ne olursa olsun, ona düşen, yaptığı şeylere bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azm ü cezm ü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermişlerdir ki, bir insan yüz defa tevbesini bozmuş olsa bile, “Allah’ım, ben yine düştüm; günahımı bağışla, beni affet..” diyerek ve o çirkinliklere dönmeme hususunda kesin karar vererek bir kere daha tevbe etse, Allah onun tevbesini yüzbirinci defa da kabul eder. Evet bu hususta önemli olan, “Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (Ârâf, 7/56) mealindeki ayete uygun bir şekilde endişe duygusunu ümitle dengeleyerek O’na yalvarmaktır; “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet etsin ve Bana hakkıyla inansınlar ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) ilahî beyanına itimad ederek O’na yönelmek ve O’nun icabet edeceğine de katî inanmaktır.

Tevbenin kabul edilmesi için, gönülden pişmanlık duymak, eski hataları ürpertiyle ve büyük bir mahcubiyetle hatırlamak, ruhta meydana gelen boşlukları istiğfarla, ibadet ü tâatla doldurmak, Allah rızasına götüren yollar dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak ve her türlü haksızlığı gidermeye çalışmak önemli hususlardır. Kul hakkı varsa onu gidermek, gıybet, haset ve su-i zan edilmişse, onlardan dolayı hakkı geçen insanlara meseleyi anlatıp haklarını helal ettirmek tevbenin mühim bir yanını teşkil eder.

Bu açıdan, “Ben günah işledim/işliyorum; dolayısıyla, artık kurtulabileceğime dair zerre kadar ümidim kalmadı” şeklindeki mülahazalar inanan bir gönlün düşünceleri olamaz. Şahsen, özellikle bazı anlarda akıbetimden çok korktuğum halde, ümitsizlik ve ye’se asla düşmedim; bundan sonra da düşmeyeceğim kanaatini taşıyorum. Çünkü, iğne deliği kadar bir aralıktan sızacak olan rahmet-i ilahiyenin bana da yeteceğine ve şu aciz kulu da zâyi etmeyeceğine inanıyorum. Yapmam gereken tek şey olduğunu zannediyorum; o da, eğer üzerimde bazı haklar olduğu hususunda gerçekten endişe duyuyorsam ve onlar o iğnenin deliğini de kapatacak gibi duruyorsa önümde, hemen onları ödemeye bakmalıyım; varsa hakkını yediğim bir insan ya da gıyabında olumsuz bazı şeyler söylediğim bir kimse, gitmeli, elini ayağını öpmeli, yalvarmalı ve “Ne olur, hakkını helal et” demeliyim. Böyle bir tevbe yolu varken ve Allah Yegâne Merhametli iken ne diye ye’se düşeyim? Ye’sin babası şeytanken, neden kendimi onun acımasız kollarına bırakayım? Hayır, M. Akif gibi, “Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar / Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar!” demeli; ayağa kalkıp doğrulmalı, elime tevbe baltasını alarak bütün günahların başını kırmalıyım.

   Tevbe etmek, sadece bazı kelimeleri söylemekle mi olur; yoksa, tevbe maksadıyla namaz kılmak, Kur’an okumak ve bir istiğfar duası yapmak da söz konusu mudur?

Aslında, tevbenin özü pişmanlıktır; tevbe etmek, içten nedâmet duyma, hata ve günahlardan dolayı gerçekten pişman olma demektir. Pişmanlık tevbedeki manadır. Fakat, manaların da bir kalıbı olur ve onların kalıbı da sözlerdir, lafızlardır. Bundan dolayı “El-elfâzu kavâlibu’l-meâni; lafızlar, manaların kalıplarıdır” denmiştir. Mesela; Cenâb-ı Hakk’a değişik şekillerde teveccüh etmek mümkündür; önemli olan O’na yönelme ve huşûdur. Fakat, namaz bu teveccüh için güzel bir kalıptır. Teveccüh o işin ruh ve manası; niyet, iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû ve sücûd ise o yönelmenin şeklidir. Şekil sadece kuru bir kalıp değildir; onun manaya kattığı ayrı bir derinlik vardır. İşte tevbenin de, bir özü ve manası olduğu gibi bir kalıbı da bulunur. Onun kalıbı da, öncelikle istiğfar ve dualardır. Özellikle, Şeddad bin Evs’den (radıyallahu anh) rivayet edilen hadisin “Seyyidü’l-İstiğfar” olarak anılan şu kısmı tevbe için önemli bir kalıptır: “Allâhümme ente Rabbî. Lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike me’steta’tü, eûzü bike min şerri mâ sana’tü, ebûü leke bi ni’metike aleyye ve ebûü leke bi zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfiru’z-zünûbe illâ ente – Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. İman ve ubûdiyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin bana in’âm ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve i’tirâf ettiğim gibi kendi kusur ve günâhlarımı da i’tirâf ediyorum. Rabbim! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zîra, Senden başkası günâhları afv ü mağfiret edemez, yegâne Gafûr Sensin.” Bu duayı her sabah dört kere söylemek sünnet olduğuna göre, demek ki, tevbeyi kelimelerle dile getirmenin de kendine has bir önemi var.

Ayrıca, bir kısım rivayetlerde, günahlarına tevbe etmek isteyen insanın iki rekat namaz kılmasının mendub bir nafile ibadet olduğu da anlatılmaktadır. Bu namaza bazıları “tevbe namazı”, bazıları da “istiğfar namazı” demiş olsa bile, onun ismi de, o namazı kılacak insanın tevbesinin seviyesine göre değişebilir. Allah’ın emirlerine muhalefetin kalbde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve ferdin, günahını idrak şuuruyla Hakk kapısına yönelmesi neticesinde kılınan namaza “tevbe namazı”; huzurda bulunma âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, büyük-küçük her gaflet karşısında Allah’ın rahmetine sığınma niyetiyle kılınana “inâbe namazı” ve mâsivayla alâkalı her şeyi gönülden söküp atma ve kalbi O’ndan başka her şeye kapama cehdiyle eda edilene de “evbe namazı” denebilir. Hazreti Ali (radiyallahu anh), Ebu Bekir Efendimizin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Günah işleyen bir adam, hemen (sünnet ve âdâbına dikkat ederek) güzelce abdest alır, sonra iki rekat namaz kılar ve günahının mağrifetini Allah’tan dilerse, Allah ona mağrifet eder.” buyurdu. Sonra Rasûlullah şu ayeti okudu: “Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmran, 3/135).

Bu namazda okunacak sure ya da ayetlerle alâkalı bir tayin yapılmamıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) hâcet namazında ve sabah namazının sünnetinde, genel olarak, Kâfirun ve İhlas surelerini tavsiye etmişlerdir. Bu tavsiyeye saygılı olma ve onu uygulamanın yanı başında, şahsen içimde tevbe duygusunu coşturacak ayetler okumayı tercih ettiğim zamanlar da oluyor. Mesela, bazen ilk rekatta, “De ki: “Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmran, 3/26) mealindeki ayeti ihtiva eden bir bölümü; ikinci rek’atta da, “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, Gafûr ve Rahîm’dir.” (Zümer, 39/53) mealindeki ayetin de yer aldığı kısmı okuyorum.

Fakat, Kâfirun ve İhlas surelerinin ayrı önemi vardır. Bunların biri Tevhid-i Ubudiyetten, diğeri de Tevhid-i Uluhiyetten bahsetmektedir. Bu açıdan, onları okuyarak iki rekat namaz kılma tevbenin ruhuna daha da uygundur. Namazdan sonra ise, “Estağfirullâhe’l-Azîm el-Kerim ellezî lâ ilâhe illâ Hüve’l Hayyu’l-Kayyûm – Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, bizâtihî var olup başkasına muhtaç bulunmayan, her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan, hayat sahibi Hayy u Kayyum ve yegâne kerem sahibi yüce Allah’tan bağışlanmamı dilerim” deyip başı yere koymak ve “Yâ Hayyu yâ Kayyûm bi rahmetike esteğîsü, eslihlî şe’ni külleh ve lâtekilni ilâ nefsi tarfete ayn – Ey Hayy u Kayyum, Senin rahmetine sığınıyorum. Benim her hâlimi ıslah eyle, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” diyerek Rahman u Rahîm’den afv ve merhamet dilenmek gerekir. Dua ve zikir kitaplarında, yoruluncaya kadar “Ya Hayyu ya Kayyum…” diye inlemenin; lafızlara manayı, ses ve soluğa da kalb heyecanlarını katarak, hatta kalbin rikkat ve inceliğini gözyaşlarıyla konuşturarak söylemenin fazileti üzerinde durulur. O hâl üzere içini dökme, sızlanma, ağlama, nedametini tam ortaya koyma ve hem hâl hem de sözle “tevbeler tevbesi” deme tavsiye edilir. Peki, neye karşı böyle bir tevbe?!. Küçücük bir bakmaya, minnacık bir lokmaya, ufacık bir kelimeciğe, anlık bir öpmeciğe ve yalan bir sözcüğe bunlardan birine, ya da herbirine öyle pişmanlık duyma ve ölesiye ağlama ki, değil birisini, bin tanesini götürebilecek çağlayanlar meydana getirerek, hepsini silip temizlemeye çalışma işte asıl tevbe!..

   “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim?!.”

Tevbenin şartlarına riayet etseler de, meseleyi sadece kalıbıyla ortaya koyanlar, boş iş mi yapmış sayılırlar? Hâşâ ve kellâ!.. Allah için yapılan hiçbir şey O’nun nezdinde karşılıksız kalmaz. Ancak tevbeden tevbeye fark vardır. Tevbe adına ortaya konan her söz ve davranış da, insanların niyet derinliği, iç enginliği ve huşû seviyesine göre değerlendirilir. Bunlar birer derinliktir ve pişmanlık iniltilerini bu derinliklerle sunmanın, tevbeye ayrı bir değer kazandırması söz konusudur. Bazen gönlünüzün en sırlı yerinden gelen bir inleme vesilesiyle bütün hata ve günahlarınızı temizler Allah Teâlâ. Samimi bir niyazınız giderir bütün günah lekelerini. Malumunuz, bir gün, Yunus bin Mettâ (aleyhisselam) öyle bir inler ki, tâ Arş-ı âzamı ihtizaza getirir. Melekler “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim Ya Rabb!” diye sorarlar; “Bizim Yunus” cevabını alınca da, “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” demekten kendilerini alamazlar. Evet o, içli içli dua eden Yunus Nebî’dir; Arş’ı titreten de onun yakarışlarıdır.

İşte öyle bir inleme ve ağlama bütün günahları yuyup yıkamaya vesile olabilir. Fakat, sizin yakarışınız kendi kendinize olmalı; sesinizi ancak siz duymalısınız ve sadece Allah’a duyurmayı düşünmelisiniz. Çünkü biz bir nebî gibi masum ve masûn değiliz; görülme, duyulma ve bilinme neticesinde devrilebiliriz. Öyleyse âh u eninlerinizi ne şeytana duyurun ne de meleklere. Çığlıklarınız kalbinizden yükselsin ama yine kalbinize insin. Kalbiniz bütünüyle bir bamteli olsun; duygularınız da bir mızrab gönlünüzün sesi feryat gibi yükselsin, fakat sinenizin çeperlerini aşıp ağyara ulaşmasın, yine gönlünüzde boğulsun. Kıskanın içinizin samimiyetini; meleklere bile duyurmayın Allah’a adadığınız ses ve soluklarınızı. Rabbinizle aranızdaki sırlar hakkında çok kıskanç olun; O’ndan başka kimseye bildirmeyin, duyurmayın. O ince tavırlarınız, derin bakışlarınız ve içinizdeki derd u ızdırabınız başkalarının bulunduğu yerlerde de dökülüp saçılıyorsa ama siz farkında değilseniz, o tabiî dökülüşten dolayı muaheze olmazsınız. Fakat, duyurmama ve göstermeme iradeniz dahilinde ise, çok kıskanç olun sırlarınızı ortaya dökmeme hususunda. Rabbinizle aranızdaki sırlar sizin namusunuzdur; onları orada-burada açığa vurmak suretiyle namusunuzu fâş etmeyin.

Bamteli: SADÂKAT İKSİRİ VE DURAĞANLIK ZEHRİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Başımıza gelen her şeyde, kendi içimize dönüp kalb saffetini arama mecburiyetindeyiz. Dupduru olabilecek şekilde bir kalb saffeti… Hayalimizin ucuna -ortasına değil, hepsine değil, ucuna- bulaşan bir hor bakış, bir çirkin söz, bir çirkin mesmûâta kulak verme, bir gıybet sahnesinde olup onu dinleme, bir iftiraya baş sallama “Olabilir, ihtimal!” deme… Bunlar, ciddî ruh kirlenmesine, duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verir; bu kirlenme de bela ve musibete çağrıdır, davetiyedir; böyle bir çağrıya bini birden iştirak eder bela ve musibetlerin.

   Peygamber Efendimiz bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz defa istiğfar ederdi; biz de hiç olmazsa günde yedi veya on defa gönülden bağışlanma dilesek; kendimizle yüzleşip kalb saffeti arayışına girsek!..

Bu açıdan, başa gelen her şeyde, رَبَّنَا لاَ تُعَذِّبْنَا بِذُنُوبِنَا “Allah’ım! Bizi günahlarımızla azaba maruz bırakma! Yarlığa bizi yâ Gaffâr!.. Ört ayıplarımızı yâ Settâr!.. Affet bizi yâ Afüvv (celle celâluhu)!..” demelidir. Bu istiğfar beyanlarını ve mülahazalarını, onların tepesine balyoz gibi indirmeli ve bir daha hortlamalarına meydan vermeme cehdiyle vurmalıdır. Unutmamak lazım; elli defa onlar balyoz yeseler, elli defa nakavt etseniz ve onları yere serseniz de öyle bir hortlama istidadı vardır ki onlarda, ölürler, yine dirilirler; ölürler, yine dirilirler; ölürler, yine dirilirler!..

Onun için Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm, günde yetmiş -bazen yüz defa- “Estağfirullah!” diyordu; “hiç olmaz”lara seralar oluşturuyor, surlar çekiyordu. Anlayanlara ders… Anlamayanlara, bir şey anlatmak mümkün değil! Allah Rasûlü bu hal ve beyanıyla âdeta şöyle buyuruyordu: “Ben böyle yapınca, sizin nasıl yapmanız gerekli, onu oturup bir kere daha derin derin düşünün ve yapın!” O dersi almak ve olumsuzluklara karşı sürekli mesafeli durmak lazım.

Buyurmuyor mu? اَللَّهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ “Allah’ım, mağrip ile maşrığı (batı ile doğuyu) birbirinden uzaklaştırdığın gibi beni de hatalarımdan uzak tut.” Hata; bir insanın, doğru yolda yürürken sürçmesi gibi, zellesi gibi şeyler. Fakat Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûre-i celîlesinin son iki ayetinde, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Unuttuk, bir halt karıştırdık, hata ettik, bir halt karıştırdık ise, Sen, onlardan dolayı bizi muaheze etme!” duasını öğretiyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu iki ayeti okumadan da yatmıyordu. Biz de yatsı namazının sünnet tesbîhinden sonra mutlaka o iki ayeti okuyoruz. Farz değil fakat farz niyetiyle, bizim için çok lüzumlu mülahazasıyla okumak lazım, madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) okumadan yatağa girmemiş!..

Evet, “Allah’ım, hatalarımızdan dolayı bizi muaheze etme!” mülahazası… Hata konusunda böyle… Hafizanallah, ya el-ayak, göz-kulak, dil-dudak ile işlenen günahlar var ise şayet?!. Onlar, kalb ile Allah arasında öyle sütreler oluşturur ki, kalbin Allah ile münasebeti kesilir; “Var mı, yok mu?” bilemez insan. Ona ibadet yaparken bile şeklen, yatar-kalkar; ne his, ne heyecan?!. Akif’in sözüyle; “His yok, hareket yok, leş mi kesildin?” diyor. “Leş” diyor; hissize, hareketsize “leş!” diyor. “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin. // Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz? / Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” Evet, şâirâne ifade.

   “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık; Sen ne güzel Rabb ve ne güzel Mevlâ’sın; bize sıdk otağına taht kurma mazhariyeti lütfet!..”

Geriye dönelim: İyiliği, Allah’tan; kötülüğü, kendimizden bilelim. مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ، يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ “Zâlim, Allah’ın bir kılıcıdır. Allah, onunla intikam alır, tedip eder, kulak çeker, şefkat tokadı vurur; fakat sonra döner, zâlimden de intikam alır.” Evet, size musallat olan zâlimler, Allah’ın sizin başınızda kavis çizdirdiği kılıçtır! Allah, zâlimleri musallat etti size; hiç yoktan intikam alıyorlar. Ama meseleye “hiç yoktan” zaviyesinden bakmamak lazım. “Neden onlar gelip bize musallat oluyorlar?!.” demekten daha çok “Acaba ne ettik ki bunlar başımıza geliyor?” diyerek kendimizle yüzleşmeliyiz.

İnsan olarak onu da düşünürüz: “Neden insanlık varken, diş gösteriyorlar? Neden insan olma varken, ısırıyorlar? Neden seviyeli insan olma varken, salya atıyorlar?” Bunlar insanın aklından geçebilir. Onların da kalb selameti adına, düşünce selameti adına Allah’tan hidayet talep etmek lazım! Ama daha çok kendimize bakmamız lazım: “Acaba ne ettik ki Allah, bu zâlimleri, fâsıkları, hainleri bize musallat etti?!.”

Onun çâre-i yegânesi de bir kere daha tecdîd-i biatte bulunarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmekten geçer. رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) Devam edin: حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” (Âl-i Imrân, 3/173) Devam edin: نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) Kur’an’da yok fakat virdlerde var: نِعْمَ الرَّبُّ أَنْتَ “Sen ne güzel Rab’sın!” deyin. Bunca karıştırdığımız hatalara rağmen, gelen şeylere bakılırsa, bunlar bir kulak çekme, enseye bir tokat vurma ve “Aklınızı başınıza alın!” deme mahiyetinde. Evet, نِعْمَ الرَّبُّ أَنْتَ، نِعْمَ الْمَوْلَى أَنْتَ، نِعْمَ النَّصِيرُ أَنْتَ، نِعْمَ السَّمِيعُ أَنْتَ، نِعْمَ السَّتَّارُ أَنْتَ، نِعْمَ الْغَفَّارُ أَنْتَ “Ne güzel Rab’sın Sen Allah’ım, ne güzel dostsun Sen, ne güzel yardımcısın Sen, her duamızı işitip icabet buyuran ne güzel Semi’sin Sen, bütün kusur ve günahlarımızı örtüp bağışlayan ne güzel Settâr ve ne güzel Gaffâr’sın Sen!..” deyin!. Deyin ve bir “mak’ad-ı sıdk” (sıdk oturağı ve otağı) arayışı peşinde bulunun.

Hayatını doğruluğa bağlamış müminlerin ahiretteki makamları da sıdk sıfatıyla yâd edilmektedir: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ “Şüphesiz müttakîler, cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü her şeye yeten Sultanlar Sultanı’nın nezdinde sıdk oturağı (ve otağında)dırlar.” (Kamer, 54/54-55) اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْحَالِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْمَآلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ التَّمْثِيلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْقَوْلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْعَاقِبَةِ  “Allah’ım bizi dosdoğru hale, özde doğruluk ve neticede hayra, doğru temsile, doğru söze ve hayırlı akıbete mazhar eyle!..”

   Sıdk bir peygamber sıfatıdır, güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul kullar mertebesine ve Cennet’in zirvesine sadâkatle ulaşılır.

Evet, Peygamber, demiş/buyurmuş bunu, Hazreti İbrahim (aleyhisselam). Madem mesleğimiz “hıllet, hullet, hallet” -her ne ise- “dostluk”tur, o işin serkârı, en başı, seyyidinâ Hazreti İbrahim (aleyhisselam), وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!” (Şuarâ, 26/84) demiş. İnsan, tavır ve davranışlarında hep “sadâkat” çizgisini korursa, gelecek nesiller tarafından da öyle doğru olarak yâd edilir; akla geldiğinde “Allah, senden ebeden razı olsun!” denir. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm) insanın aklına gelince, sizin aklınıza gelince, hanginiz en azından duyguları itibarıyla onları hayır ile yâd etmeden geçiyorsunuz?!. Öyle bir hayat yaşamışlar ki, gönüllere otağ kurmuşlar! Hatırlanışları, onları hayır ile yâd etmeye yetiyor. Zaten hadis-i şeriflerde ve namazımızın içindeki çok rükünlerde, onları da hayırla yâd ediyoruz; “Âl” diyoruz.

“Âl-i ûlâ” O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlâdı, ahfâdı, ailesi; “âl-i vustâ”, sahabesi; “âl-i ednâ” ise, o yolda, o çizgide olursak, sizler ve bizler. Âl-i ednâ… En azından “ednâ” olmanın hakkını vermek lazım!.. Evet, “âl”i öyle değerlendirmiş ehl-i hakikat, ehl-i tahkik; size/bize de kapıyı aralık bırakmışlar: “Bakın ve alın! En dûnunda olmaya çalışın, en azından!” Çünkü o meselenin “dûn”u “mûn”u yok; o çerçeve içine girince, öbürleri mutlaka size el uzatırlar. Ve her şeyin Sâhib-i Zîşânı sayılan o Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem), size el uzatır; bırakmaz sizi yolda, hayret içinde, haybet içinde, hüsran içinde! “Bırakmam ben kardeşlerimi böyle garip, yalnız; yolda, vahşi yollarda bırakmam!” der. Fakat hakkını vermek lazım onun; kalbler, O’nun için çarpmalı; heyecanlar, köpük köpük O’nun için köpürüp durmalı; duygular, hep onlar ile oturup kalkmalı; insan, onları vird-i zebân etmeli!..

Sıdk!.. فِي كُلِّ حَالٍ صِدْقٌ، فِي كُلِّ مَقَالٍ صِدْقٌ، فِي كُلِّ تَمْثِيلٍ صِدْقٌ “Her halde doğruluk, her sözde doğruluk, her temsilde doğruluk…” Doğruluk, doğruluk, doğruluk!.. Sadâkat, Peygamberlikten sonra en büyük makamdır. Peygamberlerde sıdk, sıfatlardan bir tanesi; fakat Peygamberlikten sonra “sıddîkıyet” mevzuu, Hazreti Ebu Bekir gibi yüksek pâyelere, hususî olarak, Allah tarafından bahşedilmiş mümtaz bir vasıf: “Ebu Bekir es-Sıddîk”, “Âişe-i Sıddîkâ” denmiş.

Sadâkat, sadâkat, sadâkat… Nasıl “yalan” bir lafz-ı kâfirdir; öyle de “sadâkat”, aynı zamanda bir vasf-ı mü’mindir; sıdk, bir lafz-ı mü’mindir. Mü’min onun ile oturup kalkmalı, onu vird-i zebân etmeli ve kalbini -daima solmaya, renk atmaya, hazan vurduğu zaman savrulup gitmeye müheyya bulunan kalbini- o “sadâkat” ile dipdiri tutmaya çalışmalıdır! اَللَّهُمَّ رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ صَدَاقَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım, bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize rahmet eyle!.. Allah’ım, bize öyle bir sadâkat lütfeyle ki gönüllerimizi her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde olsun; ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..”

   İnsan, akîde, ibadet veya Hizmet açısından durağanlığa düştüğü zaman kendisini bir gayyaya salmış olur; durağanlıkla malul insanların hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmeleri kaçınılmazdır.

Kur’an-ı Kerim, çok yerde الَّذِينَ آمَنُوا “iman edenler” dedikten hemen sonra وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar” vasfını nazara veriyor. İman ve sâlih amel. Biz, kendi dilimiz ile “amel” diyoruz fakat Üstad Necip Fazıl, konferansında “İman ve Aksiyon” demişti. Aksiyon kelimesi “amel”i tam karşılar mı; yoksa “fiil”in karşılığı mı? “Fiil” ile “amel” birbirinden farklı şeylerdir; “fiil”, bir iş yapma demektir; “amel” ise, meselenin şuurunda olarak bir mükellefiyeti yerine getirmektir. Şimdi, Allah’a iman ettikten sonra, insanın, imanını teminat altına alması onun hareketine/aksiyonuna bağlıdır.

Aksiyon olmadığı takdirde, iman zamanla solar; bir yönüyle taklit yollarına gidilir, bir yönüyle şekle gidilir, bir yönüyle surete gidilir. Nitekim günümüzde “sizin” demeyelim de “benim” gibi çoklarında mesele tamamen şekil, suret ve taklit vadilerinde bocalayıp durmaktan ibaret bir hal almıştır. Ancak “amel” ile, “hâlis amel” ile, “ihlasa iktiran eden amel” ile, “rıza hedefli amel” ile, “aşk u iştiyak -en son gaye, aşk u iştiyâk-ı likâullah- hedefli amel” ile insan canlı kalabilir.

Onun için insanda ister “iman” adına, isterse de “İslam” adına bir durağanlık olduğu zaman, bu durağanlık sebebiyle o insanın hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmesi kaçınılmaz olur. Ağacın başında salınıp durma, şebnemlere bağrını açma, aynı zamanda bülbüllere karşı tebessüm etme var iken -savrulup giden yapraklar gibi- insan da toprağın bağrına savrulur, gübre olur!

İnançta, duyguda, düşüncede “amel” ile “iman”ın böyle bir münasebeti olduğu gibi.. onda meselenin durağanlığa tahammülü olmadığı gibi.. iş, durağanlığa gittiği zaman, gidip taklide incirâr ettiği gibi.. aynı zamanda hizmet-i imaniye ve Kur’aniye adına da durağanlık bir felakettir.

Bu durağanlık, bazen ülfetten, ünsiyetten dolayı olur. Hazreti Pîr, ona da temas ediyor: Ülfet ve ünsiyet bazen insanı köreltir; o alışkanlık, bazen “Böyle de oluyor!” dedirtir. Oysaki insan, sürekli taşan bir bardak gibi -Akif ifadesiyle- sürekli bir “lebrîz” içinde olmalı; sürekli bir şey dolmalı oraya ve sürekli o taşmalı. Ve taşanlardan da başkaları istifade etmeli, sürekli. Sürekli taşıp duran bir insan olmalı; his ve heyecanı, herkese yetecek kadar taşıp durmalı sürekli. Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede de öyle…

Bir, böyle olur; ülfetten ve ünsiyetten dolayı insan, farkına varmadan durağanlığa girer; ülfet ve ünsiyete yenik düşer. Kalb, bunlar ile renk atar; “latife-i Rabbâniye” artık fonksiyonunu edâ edemez hâle gelir. Bakarsınız bunların gözyaşları da kupkurudur. O konuda “Allah’ım, yaşarmayan gözden Sana sığınırım!” buyurmuş İnsanlığın İftihar Tablosu. Vakıa İmam Gazzâli, “Ağlayan da bazen kaybeder, ağlamayan da!” demiş. Ama bence ağlayıp kaybedenler, işin içine riya katanlar, gözyaşlarını “Âlem görsün!” diye dökenlerdir. Fakat aşk u iştiyaktan dolayı ağlayanlar, âkıbetinden endişe edip ağlayanlar, Cehennemden endişe edip ağlayanlar, “Allah’tan uzak düşeceğim!” diye korkup ağlayanlar, her an onu yürekten hissetmeme, kalbinin ritimlerinde hep “Allah, Allah, Allah!” sesi duymama endişesinden korkup ağlayanlar da vardır. Bunlar kazanır; öbürleri kaybeder. Kazanma da var, kaybetme de var orada. O mevzuda bile durağanlık öldürücü bir zehirdir esasen, kahreden bir zehirdir. Nefis, bunları kullanır; bir yönüyle şeytanı istikbal eder ve şeytan da onun araladığı kapılardan senin latife-i Rabbâniyene -senin değil, yani insanın latife-i Rabbâniyesine- nüfuz eder, hâkimiyet kurar orada. Orası -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı Sübhâniyesidir: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor Hak dostu.

   Hakiki mü’min bin türlü bela sarmalı içinde bile olsa yine de durağanlığa düşmemeli; kendi cehd ü gayretini basit bir sebep görmeli, damlasına deryaların bahşedileceği inanç ve ümidiyle aksiyondan aksiyona sürekli yürümelidir.

Evet, ülfet ve ünsiyet durağanlığa sebebiyet verdiği gibi, Hizmet’te durağanlığın bir başka sebebi de musibetler karşısındaki tavırdır. Şöyle ki: Belâlar/musibetler sağanak sağanak başınızdan aşağıya geldiği zaman, “Ee ne yapalım!” diye kalır seyretmeye durursunuz.

Öyle değil esasen… Belki gelen, tepenize balyozlar gibi inen şeyler karşısında dişinizi sıkıp sabretmeniz lazım. Şu kadar var ki, terminolojimizde çok iyi bildiğiniz gibi, “aktif sabır”da bulunmak lazım. Yani, şimdi kuyunun dibine atıldık, Yusuf aleyhisselam gibi; balık tarafından yutulduk, Yunus İbn Mettâ gibi. “Burada ne yapılır acaba!” Balığın karnını mı gıdıklarsın, “Beni dışarıya atsın!” diye?!. Parmaklarınızla çıkabileceğiniz basamaklar mı yaparsınız, Hazreti Yusuf gibi?!. Siz, kendi elinizdeki bütün himmeti kullanırsanız, bu -bir yönüyle- nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin tecelli etmesine bir davetiyedir, bir çağrıdır. “Sebepler bütün bütün sukût etti; ben, bu kuyudan/sarnıçtan dışarıya çıkamam, attılar beni buraya. Fakat bir şey yapmam lazım!.. Beni burada Promete (Prometheus) gibi kayalara bağlasalar da bir şey yapmam lazım!.. En azından kafamı, böyle yapmam (sallamam) lazım; maruz kaldığım durumu kabul etmediğimi ortaya koymam lazım!”

Bir de öyle bir durağanlık var. Böyle bir durağanlığa girerseniz, hiç farkına varmadan kendi kendinize kastetmiş olursunuz. Durmamak lazım!.. Sürekli bir cehd ortaya koymak lazım, en kötü durumlarda bile; Hazreti Yusuf gibi kuyu dibinde, Hazreti Yunus gibi balığın karnında, Hazreti Eyyûb gibi tepeden tırnağa yara-bere olduğunuz hallerde dahi… Kalbinizin, o yaraların sarmalı içinde bulunduğu, yaraların -Üstad’ın ifadesiyle- dilinize bile sirayet ettiği anda dahi durmama… “Duygu-düşünce dünyam, Latife-i Rabbâniyem yaralandı; Seni Sana layık anamıyorum! مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ، مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ ‘Sana gerektiği gibi kullukta bulunamadık, Seni azametine yakışır şekilde zikredemedik, Sana hakkıyla şükredemedik!..’ ölçüleri ile aczimi ifade ediyorum. Kulluğumu tam, Sana göre soluklayamayacağım! Çünkü o işin kaynağı kalb idi, tercümanı da dil idi; ikisi de yaralandı!” deyip arz-ı halde bulunma!.. Hazreti Üstad, Hazreti Eyyûb’un menkıbesine bağlı olarak meseleyi bu şekilde ele alıyor.

Evet, ne olursa olsun durmamalı; insan, bin türlü bela sarmalı içinde olduğu zaman bile, mutlaka bir şey yapma cehd ve gayreti içinde bulunmalı. Siz çok küçük şeyler ile cehd ve gayretinizi gösterirseniz, bir “aksiyon” sergilerseniz; Cenâb-ı Hak, kudretiyle öyle bir mukabelede bulunur ki onlara!.. Zaten insanın yapması gerekli olan şeylerde ortaya koyduğu “irade” şart-ı âdîdir. Kat’iyyen orada tenâsüb-i illiyet prensibine göre bir münasebet yoktur. İrade ne ki, insana Cenneti kazandırsın?!. İrade ne ki, insanı, insanca yaşama ufkuna ulaştırsın?!. İrade ne ki, insanı evliyâ yapsın, asfiyâ yapsın, ebrâr yapsın, mukarrabîn yapsın?!. İrade, bir damladır; fakat siz o damlayı yerinde kullanırsanız, “İşte benden bu kadar yâ Rabbi! Gücüm, bu kadarına yetiyor!” derseniz, Kudret-i Nâmütenâhî, İrâde-i Nâmütenâhî Sahibi, Meşîet-i Nâmütenâhiye Sahibi, İlm-i Muhît Sahibi o Zât (celle celaluhu) da Kendine göre, büyüklüğüne göre tecellide bulunur. Birden bire bakarsınız ki “damla” olan o iradenize koskocaman “okyanuslar” bahşedilmiş; “zerre” gibi iradenize mukabil “güneşler” sizin bağrınıza gelmiş.

   Bela sarmalından sıyrılmanın ilk şartı durağanlıktan kurtulmak, onun da en önemli vesilesi akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla istişare yapmaktır.

Bu açıdan, durağanlık çok tehlikelidir; ölümcül bir hastalık gibidir. Ne olursa olsun, dört bir yandan sarılsak, musibetler/belalar sarmalı içinde kalsak da yapmamız gerekli olan şey harekettir. Bu cümleden olarak mutlaka “meşveret”e, akl-ı selime müracaat etmek lazımdır. Aklı başında olan, o işin tecrübesini edinmiş ve bir yönüyle işleye işleye onu geliştirmiş bulunan insanlarla oturup, “Genel durum şudur, tablo şudur; acaba bundan sıyrılmanın yolu ne ola?!.” diyerek konuşursunuz. Başkalarının düşüncesine saygı mülahazasıyla oturursunuz, “Dediğim dedik!” değil. “Benim dediğim olmazsa, ben öyle meclislere iştirak etmem!” düşüncesi, şeytanî mülahazadır. Ona değil, Peygamber mülahazasına tâbi olmak lazımdır.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a çıkarken, “İçeride kalalım biz, tabiye harbi yapalım, müdafaa harbi yapalım!” dedi mi, demedi mi?!. Ama Bedir’de bulunmayan bir hayli sahabî, “Yâ Rasûlallah, çıkalım; biz de Bedir’deki ağabeylerimiz gibi orada -Allah’ın izni ve inayetiyle- onların pâyesine ulaşmak için sergilenmesi gerekli olan kahramanlığı sergileyelim!” dediler. O istişareye Efendimiz iştirak buyurdu; O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, “vahiy ile müeyyed”, “fetânet-i a’zâm” sahibi; neyin, ne zaman, nasıl yapılacağını milimi-milimine bilen insan-ı kâmil. Hani derler ki, “Dâhiler için intihap söz konusu değildir!” Onlar bir şey diledikleri zaman, şıp-şak hemen yerine oturturlar. Dehanın ne kıymeti olur Peygamber fetâneti yanında?!. O fetânete rağmen, o engin görüşe rağmen, o vahiy ile müeyyed olmaya rağmen, orada meşverette kendisinden çok küçük gençlerin sözüne uyuyor, çıkıyor.

O büyük müfessirin sözünü de daha evvel tekrar etmişimdir; bir kere daha tekrar ediyorum; “O meşveretin hatırına, bilseydi ki, kendi ile beraber çıkanların hepsi orada şehit olacaktı, yine çıkardı!” Çünkü meşveret, dinî bir kuraldır; bugün olmazsa yarın o kuralı kullananlar aldanmayacaktır. “Benim dediğim!” değil esas burada. Ben haklıyım; yüz de yüz kendimi haklı görüyorum ve haklılığımı Kitap ve Sünnet ile de test ediyorum. Fakat baktım ki dört arkadaşla iştirak ettiğimiz zaman, üç tanesi “şöyle” diyor. Ama bakıyorum yüzlerine, gözlerinin irislerine bakıyorum; o meseleye inanmışlık dökülüyor her hallerinden. Bana düşen şey, “Ben, düşüncelerimden vazgeçiyorum, sizin dediğiniz doğru!” demesini bilecek kadar insan olmaktır. Bağışlayın, burada onu kullanmadım, aksi, “hayvanlık”tır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), nasıl meşveret etti ve nasıl bir tavır sergilediyse, öyle yapmak lazımdır.

Şimdi, bu sarmaldan sıyrılmanın yolu; birincisi: Akl-ı selim sahibi, gerçekten bu davaya gönül vermiş insanlarla istişare etmektir. Allah’ın (celle celâluhu) lütfuyla bu Hizmet, bir yönüyle bir asırdan beri, bir yönüyle de kırk elli seneden beri, “renk” değiştire değiştire, “şekil” değiştire değiştire, “desen” değiştire değiştire bu güne kadar geldi. Belli bir dönemde beş-on tane insan ile bir yerde, bir “ev”de oturup kitapları okuyordunuz. Belli bir dönem geldi, ev sayıları arttı. Belli bir dönem geldi, bir sıçrama oldu; daha kalabalık insanları -işin toptancılığını yapıyor gibi- “yurt”larda barındırmaya başladınız. Şartlar elverdi, “okul”lar açmaya başladınız. Şartlar elverdi, eleman yetiştirdiniz -yetişildi, yetiştirildi- “üniversite”ler açmaya başladınız. O elemanlar ile dışarıya gittiğimiz zaman, “Belli çatılar oluşturur, kendi ülkemizde yaşadığımız şeyleri, Allah’ın izniyle oralarda da yaşarız!” dediniz. Şartlar elverdiği ölçüde öyle açılmalar oldu. Belki durağanlık da olmuştur bu mevzuda; belki Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânlar tam değerlendirilememiş de olabilir. Ama yine “damla”yı “derya” yapmıştır Allah, “zerre”yi de “güneş” yapmıştır; onu, O’na (celle celâluhu) vermek lazım. Bu itibarla, şu anda içinde bulunduğumuz bu bela/musibet atmosferinden, zâlimlerin tasallutu sarmalından sıyrılmanın yolu, birinci derecede “meşveret”tir; “Buradan nasıl çıkarız? Nasıl sıyrılırız bu işin içinden?” diyerek akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla sürekli istişare etmektir.

İkincisi: Herhalde bu imtihana istihkak kesp ettik, müstahak olduk ki, Allah (celle celâluhu), böyle bir bela ile bizi imtihan ediyor. İhtimal, bazı imkânları tam değerlendiremedik. İmkânı değerlendirememe, imkânı israf etme demektir. Acaba niye biz o zamanlar on beş saat mesai yapmadık? Neden bazen evimizin yolunu unutmadık? Neden bazen eşimizin adını unutmadık? Neden en yakınlarımıza karşı “Yahu sen kimdin, Allah’ı seversen?” demedik, bir Alzheimer’li insan durumuna düşmedik? Meselenin buraya kadar yolu vardı. Demek ki biz, bu mevzuda o işin istediği ölçüde bir kıvam sergilemediğimizden/sergileyemediğimizden dolayı Cenâb-ı Hak ikazda bulundu: “Aklınızı başınıza alın; Ben size bu kadar imkân bahşettim; ne hakla Benim verdiğim imkânları israf ediyorsunuz?!. Size Ben yirmi dört saatlik bir zaman bahşettim.. size hayat bahşettim.. sizin yetiştiğiniz yerleri size lütfettim.. ve aynı zamanda size ışık tutan, enbiyâ-ı ızâmın izinde, Peygamberler yolunda gelenleri rehber olarak ihsân ettim! Çağın başında önemli bir simayı, size rehber olarak gönderdim. Neden siz, bu imkanları israf ettiniz, rantabl olarak değerlendirmediniz?!.” Kulak çekme, bu!..

O zaman, meselelere böyle bakarak, geçmişte eğer ihmallerimiz olmuşsa, “bir”i “bin” etme imkânı varken ihmal etmişsek, meseleyi katlama imkânı varken onu ihmal etmişsek, bundan sonra aynı hatayı yapmamak için gayret etmeliyiz. “Madem böyle bir ikazda bulunulduk, durağanlığı terk ederek, vitesi değiştirerek, “dört”ü “sekiz” yaparak, “sekiz”i “on altı” yaparak, “on altı”yı “otuz iki” yaparak, daha hızlı, uçak hızı öncesi bir hız ile, Cenâb-ı Hakk’ın murad buyurduğu şeye doğru azm-i râh etmeliyiz. Azm-i râh, eskilerin ifadesiyle; “yola revân olmalıyız” tabiri de kullanılır. Yola revân olmalıyız; “yol” bizim dilimize ait, “revân” da Farsçaya ait. Evet, yola revân olmalıyız, madem bize bu lütuflarda bulunmuş, bu imkanları bahşetmiş!..

   Muvakkat tahribata maruz kalan yerlerde de Cenâb-ı Hak bir hayli “güzlük” var etti; karın kışın bağrında mayalanan bahar o güzlüklerle ayrı bir renge bürünecek; el verir ki siz “hareket”ten dûr olmayın!..

Diğer bir husus: Şimdi, gittiğiniz bazı yerlerde kafa karışıklığından dolayı bir kısım engellerle karşılaşıyorsunuz. Ama inanın, bu güne kadar oralarda yetişen, sizin duygu ve düşünce dünyanıza bağlı yetişmiş olan bir hayli insan var. Sadece binaları kapadılar, bazı yerlerde. O talihsizlik/bahtsızlık da İslam dünyasında oldu; başka yerlerde olmadı. Onlar da bir şeye aldandılar: Fitne ve fesadın temsilcisini/temsilcilerini, zulmün temsilcilerini “hakiki Müslüman” zannettiler; “fâsık”ı, “zâlim”i, “münafık”ı, Müslüman zannettiler. Bir yönüyle, “Belki Âlem-i İslam’ı derleyecek/toparlayacak, bir çatı altında bir araya getirecek biri…” vehmine kapıldılar. Ve dolayısıyla oralarda, o müesseselerin kapılarına kilit vurdular, sedd-i ebvâb ettiler. Ama oralarda yetişen insanlar var.

Bugün olmazsa yarın, kafası karışanlar bile diyecekler ki: “Yahu Allah aşkına, bu insanlar geldiler; otuz sene biz bunların nabzını bir hekim gibi tuttuk, kalblerini bir hekim gibi dinledik, hiçbir aritmiye rastlamadık; hep ‘istikamet’ diye atıyordu kalbleri, ‘sadâkat’ diye atıyordu kalbleri. Bulundukları yerlerde öyle bir entegrasyon sergilemişlerdi ki, kendimizden zannediyorduk onları. Hatta dilimizi bile öğrenmişlerdi, bizim dilimizi kullanıyorlardı. Ve -bizim şarkta kullanılır- kimsenin tavuğuna ‘Kış!’ dediklerine şahit olmamıştık!” Diyecekler bunu; “vefa”, söyletecek onu onlara bir gün.

O zaman işte sizin ektiğiniz o tohumlar, belki yine devam edecek; yaptıkları tahribat, muvakkat bir tahribat halini alacak. Sonra yeniden oralarda o “ba’s u ba’de’l-mevt” kendisini gösterdiğinde, berikilerin içindeki ukdeler de onlarda beyin kanamasına sebebiyet verecek: “Biz bunca şeytanî gayrette bulunduk, bunlar şeytanı çatlatıyorlar; yazık değil mi, o da Allah’ın mahlûku! Ne diye çatlatıyorsunuz?!.” diyecekler. Çatlatacağız ama… أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..”

Evet, o ekilen tohumlar, biçilen fideler, Allah’ın izni ve inayetiyle, o hazan mevsimi geçince yeşerip boy atacak. “Güzlük” onlar; şimdi kış. Her yerde yoktur belki; sonbaharda tohum atarlar, o tohumlar, uykuya dalar. Sonra ilkbaharın meltemleri esince, onlar zuhur ederler. O sonbaharda, kardan-kıştan önce ekilen tohumlara “güzlük” denir; baharda ekilenlere de “baharlık” denir. Güzlük… Siz, o tohumları birer güzlük, o fideleri birer güzlük gibi görün. Dikildikleri yerlerde kar-kış bastırdı, bir şey oldu. Bilemezlerdi; elektronik levhadaki bir resimde de anlatıldığı gibi, bilemezlerdi. Ama yine bilemiyorlar; kardan-kıştan bir nevbaharın geleceğini bilemiyorlar! Esas karın-kışın -bir yönüyle- bağrında nevbaharı geliştirdiğini de bilemiyorlar. Karın, su olup toprağın bağrına ineceğini ve gelecekte onlara kuvvet kaynağı olacağını bilemiyorlar!.. Böyle bir şey…

Şimdi bu mülahazaları, bu çerçevede yenilersek, Allah’ın izni ve inayetiyle, o yolda -durağanlığı terk ederek- devam etme azmini harekete geçirmiş oluruz; hızımızı işte “otuz ikiye” mi, yoksa “altmış dört”e mi ulaştırırız, neye ulaştırırsak ulaştırırız; füzeler hızına mı, uçaklar hızına mı ulaştırır, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürürüz.

Aksi halde, bugünkü durağanlığımız, “Demek ki bir bit yeniği varmış bu işin içinde!” düşüncesini hâsıl eder ki, bu husus sizin ektiğiniz o tohumlarda da durağanlığa sebebiyet verir! Onlar da “Efendim, tahrip edenler demek haklıymış; baksana, bu insanlar meseleye doğrudan doğruya inanmamışlar ki, şimdi durdular burada! Yenik kabul ettiler kendilerini!..” derler birbirlerine. Hâlbuki “Ye’is, mâni-i her kemâldir.” (Hazreti Bediüzzaman) “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. / Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! / Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.” (M. Akif Ersoy)

Hep hareket, hep hareket… İman, aksiyon ile beslenmediği takdirde, renk atar, yapraklar gibi savrulur; gülün/çiçeğin, karşısında raksa durduğu şeyler, toprağın bağrında gübre olmaya mahkûm olur. Gübre olmamanın yolu, “iman”dan sonra “aksiyon”dur. Durağanlığın sisi-dumanını ve tehlikelerini, “iman” ve “aksiyon” ile, aksiyonda da “ihlas” ile, ihlasta da “Hakk’ın rızasını hedefleme” ile, rızada da “aşk u iştiyâk-ı likâullah” mülahazasıyla aşarak sürekli yürüme, sürekli yürüme, sürekli yürüme… Sürekli yürüme olmazsa, insan, sürekli sürünmeye mahkûm olur! Sürekli yürümek lazım ki, sürekli sürünme mahkûmiyetine düçâr kalmayalım.

Kırık Testi: YARATAN BİLİR, DİLEDİĞİNE DİLEDİĞİNİ VERİR!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Selef-i sâlihînden bazıları dua esnasında أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ ayet-i kerimesini çokça zikreder; ondaki derin manaları elden geldiğince duymaya çalışır, bu ilahî beyanın çağrıştırdıklarıyla gönüllerini bütün bütün Cenâb-ı Allah’a verir; sonra da ihtiyaçlarını, isteklerini bir bir zihinden geçirerek her şeyi Yaratan’ın ilmine, rahmetine ve kudretine havale ederlermiş. “Yaratan yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? (İlmi her şeye nüfuz eden ve her şeyden haberi bulunan) Latîf ü Habîr O’dur.” (Mülk, 67/14) meâlindeki ayetin şefaatiyle ve onu mülahazaya alırken yakaladıkları iman ve inanmışlık ufku sayesinde dualarına icâbet edileceğine, arzularının gerçekleşeceğine inanırlarmış. Doğrusu, kısaca meâlini verdiğim beyan-ı ilahînin uzak-yakın tedaî ettirdikleri umumen mülahazaya alındıktan ve onun kazandıracağı ruh haletiyle Hazreti Latîf ü Habîr’e tam ilticâ edildikten sonra yapılacak duaların makbul olduğu/olacağı âşikârdır. Zira, o şekilde dua eden insan, halini bilen, sesini duyan, kendisine acıyan ve bütün ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten bir Hâlık-ı Kerim’e seslendiğinin farkındadır ki duanın kabulü için bu şuur olmazsa olmaz bir şarttır.

   Sen Hâlık’sın, ben Mahlukunum!..

Söz konusu ayet-i kerimede öncelikle Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığına dikkat çekilmekte ve bir Hâlık-ı Kerim’in huzurunda olduğumuz nazara verilmektedir. Bu hakikati ikrar etme Allah Teâlâ’nın şefkatini celbe vesiledir. Çünkü, yaratılmış olduğunun şuuruyla Yaratıcısına seslenen kul şu duygularla dolacaktır:

“Rabbim, beni Sen yarattın, arzu ve emellerimi, ihtiyaç ve isteklerimi de en iyi Sen bilirsin. Bir zamanlar var olmanın manasını, yaşamanın ne demek olduğunu, hayatı, dünyayı, insanlığı… bilmiyordum. Rasûl-ü Ekrem’den, İslam’dan ve Kur’an’dan da habersizdim. Hiçbir şey bilmediğim ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmediğim halde Sen sürpriz bir şekilde beni var ettin, insan olarak yarattın; ruhuma imanın tadını tattırdın, bana İnsanlığın İftihâr Tablosu’nu tanıttırdın. Sayısız lütuflarını başımdan aşağı sağanak sağanak yağdırdın. Hiçbir şey bilmediğim, hiçbir eksiklik hissetmediğim, hiçbir şeye ihtiyaç duymadığım ve hiçbir şey arzulamadığım bir dönemde Sen bunları bana lutfettin. Fakat, şimdi bazı şeylere aklım eriyor.. zâhir-bâtın duygularımla bazı şeylere ihtiyacım olduğunu hissediyorum.. şu dünya hayatını ikâme edebilmem için bazı şeylere zaruret derecesinde ihtiyacım olduğunu farkettiğim gibi, ebedî hayatta ebediyete erebilme, ötede Senin cemâlini görebilme, hoşnutluğuna mazhar olup Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) semâvî sofrasına oturabilme misillü daha pek çok şeye ihtiyacım olduğunu.. hatta bunların benim için zarûrî olduklarını hissediyorum. Beni Yaratan da, bu duyguları bana veren de Sen’sin. İçime ebed arzusunu dolduran, gönlüme ebedden ve ebedî Zât’tan başka bir şeyle tatmin olmama hissini koyan da Sen’sin. Madem yapan, yaratan, donatan Sensin, bütün emellerimi ve eksiklerimi de en iyi Sen bilirsin. Ben başkasının değil, Sen’in mahlukunum.. ve başkasına değil sadece Sana el açıyorum.”

İşte, bu mülahazalarla dopdolu olarak “Rabbim, Hâlıkım, Yaratıcım..” diye seslenme, Cenâb-ı Hakk’ın şefkat, re’fet ve rahmetine müracaat etme demektir.

Evet, Allah yaratandır, yaratan bilir. Teşbihte hata olmasın; bir makinenin kâşifi, o makineyi nasıl en ince ayrıntısına kadar bilirse, Cenâb-ı Hak da yoktan var ettiği mahlukâtı –ilmi, hiç kimsenin bilgisiyle kıyaslanamayacak şekilde– bütün yönleriyle bilir. O bizim her şeyimizden haberdârdır; mahiyetimize ait her hususiyeti, hatta potansiyel derinliklerimizi, o derinliklerle nereye kadar varabileceğimizi de bilir.

Potansiyel derinlik nedir? Seyr ü sülûk-i ruhâniyle veya acz ü fakr, şevk ü şükür, tefekkür ve şefkat yoluyla kalb ve ruh ufkunda seyahat yaparsınız.. ya da selef-i sâlihînin üçüncü asra kadar hep zühd mülahazasına bağlı değişik yollarla Cenâb-ı Hakk’a yürüdükleri gibi yürürsünüz. Kabiliyetlerinizin müsaadesi nispetinde inkişaflar olur gönlünüzde. Tıpkı bir tomurcuk gibi açılırsınız yaprak yaprak.. bütün güzelliklerinizi vitrin vitrin sergiler, ahsen-i takvîme yaraşır olgunluklarınızı meşher meşher ortaya koyarsınız. Dün birer çekirdek, bugün de birer tomurcuk halinde olan istidatlarınızın yarın renk renk çiçekler vermesi söz konusudur. Olduğunuzdan öte olgunlaşmanız, daha geniş inkişaflar yaşamanız da mümkündür. İşte bugüne kadar ne yaptınız, hangi mesafeleri aldınız; şu anda neredesiniz ve nereye yürüyorsunuz… bunları bilen Allah Teâlâ, yarın neler yapmaya, hangi merhaleleri katetmeye muktedir olduğunuzu ve azmederseniz neler yapabileceğinizi de bilir. Ne bugününüz ne yarınınız ne öbür gününüz ne de daha sonra ötelerde, ötelerin de ötesinde nimetlerle serfirâz olacağınız en mutlu anlarınız… hiçbiri O’nun o muhît ilminin dışında değildir. Hepsi O’nun planları, projeleri ve ilmî takdirleri istikametinde cereyan eder. İmkan dahilinde olan plan ve projelerin gerçekleşmesi, potansiyel derinliklerinizin meyvelerini vermesi de yine O’nun ilmine ve yaratmasına bağlıdır. Dolayısıyla, dua eden insanın, her şeye kâdir ve her şeyden haberdar bir Hâlık-ı Zülcelâl’e el açtığını ve isteklerinin O’nun bir “ol” demesiyle anında gerçekleşeceğini düşünmesi çok önemlidir.

   Latîf ü Habîr

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığı nazara verildikten sonra O’nun kendi mahlukâtını mutlaka bildiği ifade edilerek Esmâ-i Hüsnâ’dan yine “ilim” yörüngeli iki isim zikrediliyor. Esmâ-i ilâhiyenin herbiri, o müteâl Zât adına bir güzellik, bir büyüklük ve bir tamamiyetin ifadesidir; onlar, her anılışlarında, mânâ ve nuraniyetleriyle inanılması gereken hakikatlerin sınırlarını belirler, inanan gönüllerde saygı uyarır ve haşyetle çarpan sinelerde teveccüh vesilesi olurlar. Burada da, “Zât-ı ulûhiyet”i evsâf-ı celâliye ve cemâliyesine uygun şekilde tanıma adına yanıltmayan birer rehber olan Cenâb-ı Hakk’ın güzellerden güzel isimlerinden Latîf ve Habîr isimleri anılıyor. Bunlar birer sırlı anahtar gibi dua edenin eline veriliyor ve onların açacağı hakikat kapılarından geçerek huzur-u ilahîye varması gerektiğine işaret ediliyor.

Latîf; en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle bilen, her şeyden haberdâr; yaratıkların muhtaç oldukları faydalı şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan eden, son derece lütufkâr demektir. Latîf ism-i şerifi, bir yandan, ilim ve kudretiyle eşyanın en gizli noktalarına nüfûz eden, kullarının açık-kapalı her yanını bilen; iyi-kötü her söz ve fiil, her hal ve durum, her niyet ve maksat kendisine malum olan; diğer taraftan da, varlıkların bütün ihtiyaçlarını görüp gözeten, kullarının en küçük isteklerini dahi -rızasına muvafıksa- lütfuyla veren ve kendisine teveccühde bulunanları asla teveccühsüz bırakmayan Zât manalarına gelmektedir.

Habîr ise; doğrudan ilim ve haber sahibi olan, mahlukâtın bütün hallerine her an vasıtasız olarak vâkıf bulunan, hiçbir hâdise ve hatıra, hiçbir düşünce ve niyet kendisinden gizlenemeyen Zât demektir. Evet, Habîr ismi de, Cenâb-ı Hakk’ın içimizi, dışımızı, gizli-açık her şeyimizi bildiğini ve bize, şahdamarımızdan daha yakın olduğunu ifade etmektedir.

   O Cüz’iyyâtı da Bilir!..

Maalesef, bazıları –hâşa ve kellâ– “Allah cüz’iyyat-ı umuru bilmez” türünden çok çirkin laflar sarfetmektedirler. Bu sözün Zât-ı Ulûhiyet’e isnâdı hangi manada olursa olsun –bağışlayın– en büyük küstahlıktır. “Bilmez” kelimesini Zât-ı Ulûhiyet hakkında kullanmak küstahlık olduğu gibi, o sözü Hazret-i Muhbir-i Sâdık’a isnad etmek de saygısızlıktır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) bilmediği bazı şeyler olabilir; o –kendisinin de ifade ettiği gibi– Allah Teâlâ’nın bildirmediği bazı şeyleri bilemeyebilir. Fakat, sizin onun hakkında o kelimeyi kullanmanız, “bilmez” demeniz doğru değildir; eksiklik ve zaaf hatırlatacak bir sözü onunla yanyana getirmekten kaçınmanız sizin edebinizin gereği ve ona karşı saygınızın ifadesidir. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakkında öyle bir şey söylemek çok büyük bir hatadır. Hayır, Cenâb-ı Hak cüz’iyyat ve külliyât adına her şeyi bilir; kullarını da, onların ruhlarını, kalblerini, sırlarını, hafîlerini ve ahfâlarını da, onların yapıp ettikleri her şeyin en ince tafsilatını da bilir. Kur’an-ı Kerim, “Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.” (Bakara, 2/33), “Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.” (Tevbe, 9/78)… gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, gayb alemlerinde, âfâkın derinliklerinde ve ötelerin daha ötesinde olan her şeyi bildiğini ilan etmektedir.

İşte, sohbetimize mevzu teşkil eden ayet-i kerimeden hemen önceki ilahî beyanda da “Sözünüzü ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü dahi bilir.” (Mülk, 67/13) buyurulmaktadır. Bu ayet, müşrikler ve münafıklar için bir tehdit olduğu gibi, müslümanlar için de hem bir ikaz hem de –yerine göre– bir müjdedir. Çünkü, bir mü’min ellerini açıp Rabbine niyaz ederken, dile getiremediği duygularının, boğazında düğümlenen hislerinin, tarif edemediği dertlerinin, tasavvurlarının ve tahayyüllerinin dahi o Latîf ü Habîr, o Hazret-i Allâmu’l-Guyûb tarafından işitildiğine, bilindiğine inanır. Gözlerinden akan birkaç damla yaşın, içinden gelen acılı bir âhın bile boşa gitmediğinin farkındadır. Kalb ibresini iyi ayarlayıp Cenâb-ı Mevlâ’ya gönlünün sesiyle teveccüh edebildiği sürece dualarının mutlaka kabul göreceği ve hep istediklerinin daha iyilerini bulacağı ümidindedir.

   O’nun Kapısında…

Nasıl olmasın ki; vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, cismaniyete ait perdeleri yırtar, birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes’i hatırlatır; gözden-gönülden isi-pası siler ve ruha tâ ötelerin ötesini gösterir. İnsan onlarla Hakk’ı yâd ettikçe, kalbinde itminan hâsıl olur. Esma-i Hüsnâ’dan herbir isim, dergah-ı ilahîye yönelme istikâmetinde kulun iradesini biraz daha şahlandırır, dua azmine güç verir..

Evet, Latîf ü Habîr isimlerinin zikrine de bu açıdan bakılmalıdır. Madem, öyle bir Hâlıkımız var ki, O’nun ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eder ve O her şeyden hakkıyla haberdardır.. madem her şeyi her şe’niyle bilen Hallâk-ı Kadîr bizim en ince ve en gizli işlerimizi de bütün incelikleriyle bilir, her halimiz O’na malumdur.. ve madem O muhtaç olduğumuz şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan etmeye kâdirdir; istek ve ihtiyaçlarımızı halketmek O’na asla zor değildir.. öyleyse, bize O’nun önünde diz çökmek, samimiyetle içimizi dökmek, ellerimizle beraber gönüllerimizi de O’na açmak, tazarru ve niyazda bulunmak ve o kapıdan boş dönmeyeceğimize kat’iyen inanmak düşer.

İşte, bu mülahazalar iradelerimizi öyle şahlandırır, bizi öyle heyecanlandırır ve öyle bir yakîn mertebesine ulaştırır ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) işaret buyurdukları “imânen vehtisâben” ufkunu yakalarız. Duamızın kabul olacağına ve ellerimizi boş olarak indirmeyeceğimize bütün ruh u canımızla inanır, ötelerden yükselen “iste, istediğin verilecektir” va’dini vicdan kulağıyla biz de duyarız. Duamızda ve o iç yakıcı mülahazalarda derinleştikçe daha bir hisli hale gelir, Rabbimize daha bir gönülden sesleniriz:

Rabbimiz, şimdiye kadar Senin kapının tokmağına dokunanlardan hiçbirisini boş olarak geriye çevirmedin. Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmadığı gibi hiçbir pişman da o kapıdan kovulmamıştır; O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Şimdi biz de bu kapının dilencileriyiz, bizi sevindireceğinden de eminiz. Rabbimiz, yakarışlarımıza icabet et; ümitlerimizi boşa çıkarma, bizi hüsrana uğratma, elleri boş tali’sizler olarak geri çevirme!..

BİR VEFA BORCU

Herkul | | DIGER

Elem üstüne elem, yüreklerimiz yangın yeri.

Masum ve mazlumların cenazelerine dahi saygı gösterilmemesi katlıyor gönüllerdeki kederi.

Öyle bir istibdat var ki, anne-baba ciğerparesinin naaşına sahip çıkamıyor, memur (!) namaz kıldırmaya korkuyor!..

Değil mi ki bir beklentisi yoktur adanmış ruhların bu dünyadan; ne gam,

“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;

Alıp götürsün beni tam inanmış dört adam!”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin talebi ve katılımıyla bugün burada Meriç şehitleri için gıyabî cenaze namazı kılındı. Gözyaşları sel olup aktı; özellikle bu zulüm döneminde âhirete irtihal eden mazlumlar dualarla anıldı.

Aslında, dünyanın herhangi bir yerinde hizmet ederken Hakk’a yürüyen arkadaşlarımız.. 15 Temmuz’un iç içe komploları arasında şehadet şerbeti içen masumlar.. daha sonra intihar süsü verilerek işkence ve tuzaklarla şehit edilen mazlumlar.. zalimlerden kaçarken yolda veya cebrî hicrette dâr-ı bekâya giden mağdurlar.. ve diktatörlüğün yanlış teşebbüsleri neticesinde birer beşer toprağın bağrına düşen kurbanlar için -hiç olmazsa- gıyâbî cenaze namazları kılmak ve onlar için niyazda bulunmak her vefalı ve hakperest insanın vazifesidir.

Evet, Meriç şehitleri gibi kardeşlerimizin bizim dualarımıza ihtiyaçları olmayabilir; çünkü “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100) Fakat bu kadarcık bir yâd-ı cemilde bulunma da üzerimize bir vefa borcu olsa gerektir.

Rahmân ü Rahîm, onların yaralı yüreklerini Efendimiz’in avuçlarından yudumlayacakları kevser ile, aile ve yakınlarının yanık sinelerini de maiyyet ve rahmetiyle serinletsin!..

Osman Şimşek

Bamteli: GURBET, HİCRET, ŞEHADET VE HİZMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nice güzel insan dâussıla duygusuyla yaşadığı bir diyarda ya da iç içe gurbeti yudumladığı öz yurdunda bir garip olarak ahirete yürüdü; Allah, onları Ashâb-ı Bedir’le, şüheda-i Uhud’la beraber haşreylesin!..

Bir değil bir hayli insan, dünyanın değişik yerlerinde dâussıla duygusuyla yaşadığı bir dönemde ahirete yürüdü. Mübtelâ oldukları bir kısım hastalıkların -“kutsal hafakan” dediğimiz mukaddes hüzünlerin de sebebiyet vermesiyle- onulmaz hale gelmesi söz konusuydu. Hani bir falanı, falanı, falanı düşünün!.. Bir taraftan burunlarının kemiği dâussıla duygusuyla sızlarken, beri taraftan ruhlarının ufkuna, öbür dünyaya, ebedî âleme yürüyorlar; “dâr-ı fenâ”ya veda ediyor, “dâr-ı bekâ”ya teveccüh ediyorlar.

Çok kolay değil. Bir taraftan dünyadan ayrılma; bir taraftan bilemedikleri bir âleme gitme… Kabir köprüsünü nasıl geçeriz? Berzah hayatını nasıl aydınlık içinde yaşarız? Mizan’da durumumuz nasıl olur? Cenâb-ı Hak ne ferman eder; şu tarafa mı, bu tarafa mı? Terazinin kefeleri neyi, nasıl tartar? İnanıyorlar ise, bunlar, onların her zaman hesaplarında vardır; defterlerinin, düşünce defterlerinin başköşesini işgal eder inanan insanların.

Bir taraftan bu duygular… Bir taraftan da alışageldiğimiz şeyler var. Mesela, zannediyorum, nebî bile olsa, öbür âleme göçeceği an, alıştığı, arkadaşlık tesis ettiği, beraber yatıp-kalktığı, beraber yürüdüğü arkadaşlardan muvakkaten ayrılmanın hicranını ruhunda duyar. Bunu, Cenâb-ı Hak ile irtibatı en kavî olan Hazreti Sâdık u Masdûk (alâ nebiyyinâ elfu elfi salâtin) bile hissetmiştir; arkadaşlarından ayrılma hüznünü hissetmiştir.

Bir taraftan burnunun kemiklerini sızlatan, bu… Bir taraftan -bahsettiğim gibi- bunlar için, dâussıla: Alışageldiği yerler.. evi, alışageldiği yer.. sokağı, alışageldiği yer.. oturup-kalktığı, düşe-kalktığı komşuları, akrabaları.. varsa annesi-babası, yakını, evladı… Cüdâ düşmüş, ayrılığa maruz kalmışlar… Bütün bunları düşünerek öbür âleme gitmek, çok kolay değil, zor bir şeydir.

Bunca zor şeye şikâyet etmeden katlanılıyorsa, öbür tarafa giderken bile zihinler hala öbür taraf azığı ile meşgul ise, bunlar, Bedir’de şehit olmuş gibi, Uhud’da şehit olmuş gibi -zannediyorum, hüsnüzannım, kanaatim- sorgusuz-sualsiz gider, nezd-i Ulûhiyette hususî iltifata mazhar olurlar, inşaallah. O (bugün vefat haberini aldığımız) da inşaallah diğer arkadaşları gibi hususî iltifata mazhar olsun!..

Hatırladığım zaman, benim gözlerimi yaşartan, candan arkadaşlarım vardı. Onlar da -öyle- gurbette, ruhlarının ufkuna yürüdüler. Ülkelerine dönme imkânı verilmedi kendilerine. Metastaz yapmış bir kanser ile inlerken, “Dönsem, kendi yurdumda ölsem!” diyene bile, “Hayır, gelince içeriye atarız, işkence ederiz! Dediğimizi demezsen, sana haddini bildiririz!” falan dediler. (Bakınız: “Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!” https://youtu.be/dAsHlmd3i80) Bütün bunların hasretini derinlemesine, çok buudlarıyla içinde duyarak, çok derinlikleriyle içinde duyarak öbür tarafa yürümek, çok hafife alınacak şey değil.

Mekke’den hicret eden Ashâb-ı Kirâm’ı düşünün!.. Daha gider gitmez, Medine-i Münevvere’de, bir yandan dâussıla ve diğer yandan daha ikinci senede Bedir savaşı. Dâussıla sevdası ve savaş… Medine’ye henüz ısınıyor ve düşmanla öyle bir savaşa da yeni giriyor olmuşlar. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını sağlam yere basar hale gelmiş; gözlerinde ümit ışınları tüllenmeye başlamış. Böyle bir dönemde hayata veda etmeleri, insan olarak ağır gelir. İzzet Molla’nın ifadesiyle: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Bir usanma hissettiklerini zannetmiyorum onların; fakat bir insan olarak, tekme yemiş gibi sarsılmamaları mümkün değil, sarsılır herkes.

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

Bunun da kendine göre kazanımları vardır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Onun için büyük bir Hak dostu, Dertten büyük dermân mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var / Dert gibi bir kıymet mi var / Dertlileri, sever Rahman!..” diyor. İçinizde ne kadar, küme küme dertler var ise, deşeledikçe alttan yeni yeni ne kadar dert çıkıyor ise, sizi sıkacak, streslere/anguazlara sevk edecek ne kadar problem var ise, bunların hepsi, sizde dökülmesi gerekli olan bazı şeylerin dökülmesine vesile olur. Bunlar, insanı, arındıran kurnaların altında arınıyor, semadan inen yağmur, kar, dolu altında arınıyor gibi yapar. Bu son sözler ile Efendimiz’in mübarek duasına işarette bulunmak istedim: اَللَّهُمَّ نَقِّنِي مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ الْأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ، وَاغْسِلْنِي مِنْ خَطَايَايَ بِالْمَاءِ وَالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ “Allah’ım, beyaz elbisenin kirden arınması gibi beni de hatalarımdan temizle; beni karla, suyla ve dolu ile (yıkanmış elbise gibi) hatalarımdan arındır.” buyuruyor. İşte, musibetler öyle bir arınmaya vesile oluyorsa, bunu da severek karşılamak lazım.

Hepimiz, insanız; hepimizin şöyle-böyle kusurları olmuştur. Bazen bir zihin kirliliğine sebebiyet vermişizdir. Bazen gözlerimizden içeriye akan kirler olmuştur. Anlıyorsunuz ne demek olduğunu!.. Bazen kulaklarımızdan içeriye akan kirler olmuştur. Bazen kalbimizi kendi ritmine uyduran kirler olmuştur. Bazen bütün letâif-i insaniyemizi tesir altına alan kirler olmuştur, istemesek bile… Gerçek mü’mince yaşamada, rüyalarını bile bunlardan sıyânet etme esası vardır; hayallerini bile bunlardan koruma esası vardır. Bütün bunlar ile öbür âleme gidilirse, “Niye kendini saldın? Neden bu düşüncelere yol verdin? Neden kalbin/Latife-i Rabbâniyen için, şeytana açık olan kapıları ardına kadar açtın?!.” diye sorulabilir.

Fakat bu türlü kurnalardan geçince öbür tarafa -Türkçemizde ifade edilen şekliyle diyelim- “pîr u pâk” olarak gider insan. Zannediyorum, kabirde Münker-Nekir hazretleri gelince, bu adamın çehresine bakacaklar; Abdullah İbn Selâm’ın Rasûl-i Ekrem’in mübarek çehresine bakışı ile bakacaklar, önyargısız bakacaklar. Diyecekler ki: “Vallahi, buna soracak bir şey yok! Adam, tepeden tırnağa nurefşân bir mahiyet arz ediyor!”

Hani Hazreti Pîr şöyle ifade ediyor: Bu, bir menkıbe. Menkıbelerin aslına değil -diyorum hep- faslına bakılır, ifade ettiği mana önemlidir. Mollayı koyuyorlar kabre. Ders tedris esnasında, Hadis, Tefsir okuyor, Siyer vadilerinde dolaşıyor, duygu ve düşünce açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) adım adım takip ediyor. Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) nasıl yaşamışsa, kemâl-i hassasiyet ile onlara takılmış; “Acaba ne etsem ki ben onlara ulaşsam ve bir kaldırım taşı gibi başımı onların ayakları altına koysam!” diyor. İşte böyle bir iklim içinden ayrılıyor; kabre koyuyorlar. Münker-Nekir gelip soru soruyor: مَنْ رَبُّكَ “Senin Rabbin kimdir?” Tebessüm ediyor ilim talebesi; “مَنْ mübtedadır, رَبُّكَ onun haberidir.” diyor; Nahiv ilmince cevab veriyor, kendini medresede zannediyor. -Aksi de olabilir; mukaddem haber, muahhar mübteda; öyle de olabilir, ikisi de caiz Nahiv açısından.- “Men, mübteda; Rabbuke, onun haberidir; siz bana doğru soru sorun, bunlar basit şeyler!” diyor. “Vallahi buna diyecek bir şey yok!” deyip gidiyor Münker-Nekir. Zannediyorum, böyle defaatla arınma kurnalarından geçmiş insanlar, öbür tarafa bu şekilde geçiyorlar.

   Günümüzün karasevdalıları bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası, “irâdî/ihtiyârî hicret” ile açıldılar dört bir yana!..

Bu cümleden olarak, dünden bugüne iki türlü hicret yaşanıyor. Birisi, “ihtiyarî hicret”. İhtiyârî hicret, nâm-ı Celîl-i Muhammedi’yi cihanın dört bir yanında duyurma ve rûh-i Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama mülahazası ile dünyanın dört bir yanına gönüllü gitmektir. Her şeylerini bir çantanın içine koymuş, gitmiş insanlar var. O gün, belki bazı şeylere takılmışlar ama saffetleri, temizlikleri, gönül aydınlıkları, yüksek gaye-i hayalleri, dünyevî bir talep peşinde olmamaları… Bunları gören insanlar, onlara bağırlarını açmışlar sonuna kadar, kale kapıları gibi; “Sinemize sandalyenizi atıp oturabilirsiniz!” demişler. Ve yirmi küsur sene, otuz seneye yakın süre zarfında, onlar, gittikleri yerlerde o bayrağı dalgalandırmaya çalışmışlar. Dünyanın en uzak yerlerine kadar gitmişler ama bitmemiş o mesele. Tâ Güney Kutbuna kadar gitme vardı, penguenlere anlatmak için. Kuzey Kutbuna gitmek vardı, oradaki -bağışlayın- boz ayılara anlatmak için. Onlara da “Mahlûksunuz fakat efdal-i mahlûk, eşref-i mahlûk Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm var. O hepimizin Efendisi’nin sizin için bile ifade ettiği bir mana vardır, bunu duyurmaya geldik size!” demeye kadar…

Belki kimisi de bu mülahaza ile çantasını eline almış, bu niyet ile yola çıkmış; hedefinde bu ufuk var, bu ufku yakalama var, bu gâye-i hayal var. Ama yolun bir yerine kadar ömrü vefa etmiş; dörtte birine, üçte birine kadar… Fakat Allah, niyetlere göre muamele yapar; tamamen onun o ufka varmış olması mülahazası ile ona muamelede bulunur. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” beyanı Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى Buhari’nin ilk hadisi; seyyidinâ Hazreti Ömer rivayet ediyor. “Ameller, niyetlere göredir; kim, neyi niyet ediyorsa, Allah, onu verir!” Bazen hiçbir şey yapmayabilirsiniz, çantanızı elinize aldınız, arabaya bindiniz, bir trafik kazasında ruhunuzun ufkuna yürüdünüz; Cenâb-ı Hak, sizin hedefinize göre size muamele yapar. (Bakınız: وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100)

İşte belli bir dönemde böyle “ihtiyârî hicretler” oldu. Gönül rızası ile gittiler; coğrafyada yerlerini bilmedikleri yerlere gittiler. Gittiler, orada “Öğretmenlik yapacağız, rehberlik yapacağız, okul açacağız!” dediler. Fakat hırpânî binalar içinde okul nasıl açılır?!. Vakıa… Vakıadan bahsediyorum; orada birer ırgat gibi çalıştılar. Birisinin bir hatırasını -antrparantez- arz edeyim: Sevdiği insanlardan birisinin böyle bir yere gittiğini duyuyor. Ben de o zatı tanımıştım, tanıma şerefine ermiştim. Bir yönetim kurulu başkanı, zenginlerden birisi idi. Onun tanıdıklarından bir tanesi de bir yere gitmiş. Gittiği yerde de müdür olmuş. “Ben onu gittiği yerde, vazife başında bir göreyim!” diyor. Giriyor o binanın içine, soruyor “Falan nerede?!” diye. Diyorlar ki “İşte falan yerde!” Sorduğu kişi o müessesenin müdürü, başına da kâğıttan bir şey koymuş, elinde fırça, duvarları boyuyor. Onun gönlünü fethetmeye yetiyor bu, onu öyle görünce.

Bütün bunlar, göze alınarak gidildi. Bu “ihtiyarî bir hicret” idi. Mercûhun, râcihe tereccüh etmesi cihetiyle, hani bu bir yönüyle “râcih” bir mesele idi. Gün geldi, bu arkadaşlar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyi yaptılar. Hiç kimse -ne de Kıtmîr- bu olup biten şeylerin onda birini kendine mal etmesin!.. Okulları açan, O (celle celâluhu) idi; gönüllerde size sevgi kapılarını açan, O idi. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman edip sâlih amel yapanlara, yerde-gökte sevgi vaz’ edilir. Onlar, gittikleri her yerde hüsnükabul ile karşılanırlar. Yapan, O (celle celâluhu) idi; sevdiren, O idi; o binaları size verdiren, O idi. Bunu böyle bilen, böyle gören hiç kimse -zannediyorum- Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesinin tezahürü olarak bize lütfettiği o eğitim müesseselerine sahip çıkmaz, hiç kimse de sahip çıkmasın!.. Allah’ın lütfettiği müesseselerde benim de bir hissem varmış gibi görünmeye ne hakkım var?!. Ve zannediyorum hiçbir arkadaşım, bu mülahazanın ötesinde-berisinde bir düşünceye sapmamıştır, Allah’ın izniyle. Sapsalardı, o geniş coğrafyada Cenâb-ı Hak, o imkânları vermezdi onlara.

   İslam dünyasında bazı yerler ve bir kısım dostlar imtihanı kaybettiler; ikiyüzlü kimselerin imanına kandı, kendi nesillerinin imdadına koşanları yüz üstü bıraktı ve hatta samimi Hak erlerini eşkıya ile pazarlık konusu yaptılar.

Böyle “ihtiyarî hicret” ile bu “göç”ü taçlandıran insanların, çok önemli hizmetlere vesile olmalarının yanı sıra, bir de karşılarına ifritten düşmanların çıkmasına ve onların yaptıkları şeyleri tahrip etmesine rağmen, hâlâ yerlerinde sâbit-kadem olmaları ve bu işi devam ettirmeleri, onlar için öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Zannediyorum, gittikleri yerde hiçbirinin dikili bir taşı olmamıştır. Kendilerine güvenerek söylüyorum bunu. Ve zannediyorum “Vardır diyen insan, parmak kaldırsın!” desem, burada parmak kaldıracak bir insanın bulunacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü giderken “lillâh, li-eclillah, li-vechillah” Hak rızası için gitmişlerdi. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” deyip gitmişlerdi. Onların bu küçük adımlarına -kendilerine göre büyük adım ama sebepler açısından bu küçük adımlarına- Cenâb-ı Hak da başları döndüren eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuştu; hem öyle bulunmuştu ki!..

Bugün bir kısım kimseler, onu tahrip için koşuyorlar. Tahrip çok kolaydır; böyle bir binayı bir tane çocuk, yerle bir edebilir. Ama böyle bir binanın yapılması… Şu bina, beş-altı senede, işte o fedakâr kardeşlerinizden birinin, bir yerde kazancıyla -müteahhitlik yapıyordu, onun kazancıyla- yapıldı. Parça parça gönderdi, beş-altı senede bitti; bildiğiniz, çoğunuzun bildiği bir kardeşiniz sizin. O da öyle hicret etmişti; şimdi bu defa da başka bir yere hicret etti; o hicreti değerlendirmeye. Bir zaman “ihtiyarî bir hicret” yapmıştı; şimdi de “ızdırârî/cebrî bir hicret”. Allah, bazılarına böyle iki hicretin sevabını birden lütfediyor.

Tamir çok zordur, tahrip çok kolaydır. Tahribe çalışıyorlar ama o çatlak seslerin müessir olduğu yerleri saymaya kalksanız, on tane yer ya vardır ya da yoktur. Fakat burada kemâl-i teessüf ile ifade edeyim ki, bazı İslam dünyası imtihanı kaybetti. İslam dünyasından bazı ülkeler, Kapadokya’daki insanların imanına inanarak kaybettiler; bu imtihanda kaybettiler. Bir gün, olup-biten şeylerin yanlış olduğunu anlayıp, nedâmet duyacak, “Keşke, keşke!” diyecekler; fakat şu anda yaptıkları tahribatın hesabını Allah soracak; “Niye şeytan ve şeytanın avenesine inandınız? Neden bu samimi arkadaşların samimiyetine güvenmediniz, onlara bel bağlamadınız?” diye soracaktır.

Evet, onlar, tamir için gitmişlerdi. Geçen gün bir arkadaş, bir yerden “cebrî bir çıkış” ile çıkmıştı, geldi buraya. Orada başından geçenleri anlattı, beni de ağlattı: “Beni ayırıyorlardı…” dedi. Almışlar kontrol altına… Birkaç yerde olduğu gibi, uçağa gizli bindiriyor, Türkiye’ye gönderiyor, içeriye aldırıyor ve tazyike maruz bırakıyorlar. İnsan kaçırma… “Haramîlik” denir buna. Ali Baba’nın eşkıyası, bunu yapmamıştır. O arkadaşı da kaçırıyorlar, fakat o ülkenin insanlarından, önde gelenlerinden birinin hanımı devreye giriyor, kontrol altına alıyor, sonra başka bir yere uçağa bindirip gönderiyor. Orayı demede bir beis görmüyorum: Dubai’ye gönderiliyor. Dubai’den de buraya geliyor: “Kurtulmama vesile olan şahıs bana dedi ki ayrılırken: ‘Ayrılın buradan! Yoksa sizi yine kaçırırlar!’ Çok ağladım, ‘Ne olur, hizmet ettiğim bu yerden beni ayırmayın!’ diye, ‘Burada hep kalmak istiyorum!’ dedim. Ama dediler ki, ‘Güven veremiyoruz size; bu adamlar, yine aynı kötülüğü yapar!’ -Endonezya’da olduğu gibi, Pakistan’da olduğu gibi, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de olduğu gibi.- ‘Tutar, eşkıyaya teslim ederler sizi! Eşkıyanın da ne yapacağı belli değil!..’ dediler.”

Çünkü zindanlarda ölen insanların sayısı belli değil. İşkenceden aklını kaybedenlerin sayısı belli değil. “Konuşturalım!” diye uyuşturucu verildiğinden, aklını kaybeden insanların sayısı belli değil. Kaçırılıp dağlarda işkenceye tabi tutulup sonra ormanın içine atılan insanların sayısı belli değil!.. Kendi ülkesine dâussıla duygusu ile burnunun kemikleri sızlaya sızlaya giden insanların başına bunlar geliyorsa…

Samimi duygular, samimi hisler, diyorlar ki: “Vallahi ne kadar dikkat etsek, sizi burada koruyamayız! En iyisi siz de ayrılın gidin!” Arkadaşımız, “Beni hizmet yerimden ayırmamaları için hıçkıra hıçkıra ağladım!” derken, yine benim yanımda da ağladı burada. Tabii her gün böyle bir şey gelince… Kıtmîr de çok hassas!.. Hani yanında toptan-tüfekten bahsedilince büzüşen çiçekler var ya!.. İşte onlar gibi, kalbimin birden bire ritmi değişiyor. Dün de öyle ritmi değişti, kendimi odama kapadım, “Sana inziva gerek!” dedim.

   Bir yanda, İslam dünyasından çokları zulme göz yumup ortak olurken, diğer tarafta insanlığını ortaya koyan ve “cebrî hicret” muhacirlerine kol kanat açan kimseler var; insanca davrananların civanmertlikleri katiyen boşa gitmeyecektir!..

Şimdi de “cebrî hicret” zamanı. Belli bir dönemde gidilmeyen yerlere, arkadaşlarımız hicret ettiler. Mazlumiyet, mağduriyet, hal ve temsil dili ile… Öyle bir lisan ki, bütün dünya duydu; çoğunuzu ismiyle, resmiyle, konumuyla ezberledi. Ve ciddî bir güven duygusu ile, istintak zeminlerine aldı, “Yahu konuşun Allah aşkına; başınıza gelen nedir?!” falan dediler. “Size ne yapabiliriz?” O mahrumiyeti, mağduriyeti görünce, ceplerinden çıkardı, evlerinin anahtarlarını verdiler. Verecekleri anahtar yok ise, “Siz bir yerde bir ev tutun, kirasını biz veririz!” dediler. Bunu Almanya da yaptı, Kanada da yaptı, kısmen Fransa da yaptı, Amerika da yaptı, yaptı; değişik yerler yaptılar. İslam dünyası ise yattı, büyük çoğunluğu itibarıyla, bu mevzuda. “Yapan”ın yanında “yatmak” ne kadar ayıptır!..

Biri yapıyor. O birinde sizin inandığınız çerçevede inanılması gerekli olan şeylere inanma yok; fakat “mü’min sıfatı” var. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ Allah, sizin şekillerinize, kimliğinize -“Türk”üm! “Kürd”üm! “Arnavut”um! “Boşnak”ım! “Laz”ım! “Gürcü”yüm! Bilmem neyim!.. demenize- değil, kalbinize bakar, oradaki insanlığınıza bakar, inancınıza bakar. Hazreti Pîr diyor ki: “Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi, her falanın da her sıfatı kâfir değildir!” Mü’min sıfatı… Ve bir fetret dönemi olması itibarıyla, Müslümanlığı hakkıyla temsil eden, hal dili ile anlatan insanların olmadığı, kâmil mü’min kahtının (kıtlığının) yaşandığı bir dönemde, öbür âlemde Allah’ın onlara nasıl muamele yapacağını, bugün söylemek, zordur; bağışlayın, atmasyon olur, belli değil.

Ebu Tâlib, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dememişti. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep göğsünü germiş, O’nu korumuş, kalkan gibi olmuştu. Hazreti Pîr’in ifadesine göre, “… Makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet’i, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nevi Cennet’e çevirebilir.” لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demediğinden, koyar bir yere, öyle demeyenlerin yerine koyar; fakat orada ona bir Cennet hayatı yaşatır!..

Hani Kıtmîr’in düşüncesi, Hazreti Ebu Bekir’in düşüncesidir: Mekke fethini müteakip babası Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’e getirdiğinde ağladı hıçkıra hıçkıra. “Niye ağlıyorsun?” sorusu karsısında dedi ki: “Babamın yerine, Ebu Tâlib’in getirilmesini ne kadar arzu ederdim?!.” Sultanım! Bir o kadar da benden al! Benim Efendim’e sahip çıkan, geçtiği yoldan bir dikeni kaldırıp atan kimseye bile canım feda olsun!..

Evet, birileri böyle, bağırlarını açıyor, size sahip çıkıyor, “Aman gelin!” diyor. Hatta şimdilerde diyorlar ki: “Konumunuz itibarıyla, şurada çalışabilirsiniz. Hukuk eğitimi mi gördünüz? Şu süreçten geçtikten sonra, burada siz, uzmanı olduğunuz o alanda vazifenizi yapabilirsiniz! İş mi yapıyorsunuz, biri ile şurada başbaşa verince, şu işi yapabilirsiniz!” Böyle demek suretiyle… Mekke’de, mü’minlerin kaybettiklerine mukabil, Medine’deki Müslümanların, sinelerini açıp, bağ ve bahçelerine onları ortak yapmaları gibi, her yer, bir “muhâcer” yeri oldu ve giden muhacirler, orada âdeta bir Ensar muamelesi gördü. Bağırlarını açtılar. Kafaları karıştırılanların dışında herkes, bağrını açtı, onlara “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” dedi, hoş-âmedîde bulundu.

Bunlar, boşa gitmez. Başkaları ne iddiada bulunursa bulunsun; “Müslümanlık!” desin, ara sıra abdestli-abdestsiz camiye gitsin, Müslümanlığa ait değerleri -esas- dünyevî ve siyasî saltanatı için birer “argüman” olarak kullansın. Bunlar, yalancılık vadilerinde akan kirli mâîler gibi akıp gidecek; fakat insanca davranan kimseler, insanlıklarının mükâfatını mutlaka öbür âlemde göreceklerdir.

   Bu dönemde dünya sizi duydu; bir tanıma, bir saygı, bir merak ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı var; şimdi size özellikle hal ve temsil diliyle hakikatleri anlatmak düşüyor.

“Cebrî hicret”in karşılığında da madem dünya sizi duydu, tanıdı… Mesela, bir Kıtmîr ile tanışıklık… Hesap edin!.. Ha, bunu söylemeden hicap duyuyorum, nefsim adına da söylemiyorum. Bütün meziyetim ne, biliyor musunuz? Sizin gibi nurefşân bir cemaatin içinde bulunmak. Ulûfe-i şahaneleri oluyor ya hani padişahların, burada… Mahşerde kendimi sizin saflarınızın arkasında hissediyorum. Size Cenâb-ı Hak diyor ki: “Haydi, hepiniz girebilirsiniz, köprüyü geçtiniz!” Ben de geliyorum; geçerken orada, bana bir de tokat aşk ediliyor, “Yaramaz, sen de geç!” deniyor. Kendime hep öyle baktım.

Şimdi birileri sizi “terörist” (!) ilan ediyor. Ben, hayatımda bilerek -yemin ederim- bir karıncaya basmadım, yemin ederim!.. Bir arının ölümü karşısında yarım saat ağladığımı yakın arkadaşlarım bilirler. Öldü; bal peteği üzerine koydum, yemiyor; su döktüm, baktım yine yemiyor. Oturdum bir kenarda, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir canlı; tabiatın bir parçası; ekosistem adına çok önemlidir. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ruhum, bu!.. Hiç birinizi bu duygunun, bu düşüncenin dışında göremem. Belki bana dersiniz ki, “Sizin yaptığınız o şeyler çok küçük şeyler; biz daha âlâsını yapıyoruz bu meselenin, Allah’ın izniyle!” Ama bu ruhu, bu anlayışı, bu düşünceyi taşıyan insanlara “terörist” (!) diyorlar. Fakat Almanya’ya giden, Amerika’ya ilticaya eden, Kanada’ya giden insanlar, gelip Kıtmîr’in yanında duruyorlar, fotoğraf çektiriyorlar. “Referans” diyorlar; “Demek ki sen de bu cemaat, bu hareket içindeymişsin!” falan… Belki bazı yerlerde imtihan ediyorlar: “Son sohbetlerinde Kıtmîr ne konuşmuştu, ne demişti?” O konuşmayı söyleyene “Sen geç, bitti senin işin!” diyorlar. Birileri, yerin dibine batırırken, başka birileri, başlarına taç yapıyor. Bunlar, boşa gitmeyecektir.

Şimdi böyle bir tanıma var, bir saygı duyma var ve çok ciddî bir merak var. Ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı da var. Her insanda şöyle-böyle bir paranoya duygusu vardır. Ama şimdi reklam ile yapılması imkânsız olan böyle bir duyurma da söz konusu. Trilyon verseydiniz, reklam ile kendinizi bu ölçüde duyuramazdınız. Penguenlere kadar herkes duymuştur bunu; bağışlayın, boz ayılara kadar hepsi duymuştur bunu. Şimdi onlar merak ile sizin üzerinize eğildiğine göre, size, sizin değerlerinizi hâl ve temsil diliyle anlatmak kalıyor. Böyle bir fırsat!.. Öyle bir fırsat ki, Allah’ın fırsatı… “Bir insanın hidayetine vesile olma,” imana doğru ona bir “adım” attırma, “yığın yığın koyunlardan, koyun sürülerinden daha hayırlıdır.” Bu, sıhhatli hadis; zayıf hadiste, “…üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden hayırlıdır.”

İslam’a doğru bir adım attırmak… Biri, dörtte dörtlük olur, tam sizin gibi. Çok, sayıları… Misyonerlik yapmıyorsunuz; hâlinizi, temsilinizi ortaya koyunca, “Yahu ne güzel şeymiş, niye biz şimdiye kadar bunu duymadık? Neden buna karşı alakasız kaldık?!.” falan diyorlar. Bazıları da diyorlar ki -mesela- “Yahu bunu da bizimkinin yanında kabul edelim!” İsevî ve aynı zamanda Müslüman!.. Böyle diyen, çok; Fakir de değişik kimselere -bu mevzuda- rastladım. Hazreti Pîr de buna işaret ediyor. Bu da ikinci bir adım, ikinci derecede bir adım oluyor. Birileri de sizin o güzel hal ve temsillerinize bakarak diyorlar ki: “Dünya sulhu-salâhı adına bir şey olacaksa, bu insanlar ile omuz omuza vermek suretiyle bu büyük proje gerçekleştirilebilir!” Bu da bir kazanım. Birileri ise diyorlar ki, dördüncü derecede, belki en uzak olanlar: “Vallahi, tepelerine balyoz ile vursanız, problem olacağa benzemiyorlar bunlar! Dolayısıyla cihanın sulhu-salâhı adına, bunlara ihtiyaç var!” Ve bütün bunlar, nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden, Allah’a doğru yaklaşma adına çok önemli faktörlerdir.

   Takibe uğrayan, hapse atılan, hicrete zorlanan ve gurbet içinde gurbetlere maruz bırakılan Hak erleri ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar; şiddetli fırtınalar karşısında devrilmemek için, din ü takvada daha bir derinleşiyorlar.

Şimdi, “cebrî hicret”i bu istikamette değerlendirme çok önemlidir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah, sizi duyurdu; “hareket” diye duyurdu, “cemaat” diye duyurdu. Sizin o mevzuda da bir iddianız yoktu. Kıtmîr, bu meseleyi ifade ederken, Hazreti Muhâsibî’nin ifadesiyle anlattım. Hazret, Allah ile irtibatı açısından “fenâ-fillah, bekâ-billah/maallah/anillah” ufkunun âbide kahramanlarındandır. Muhasebe mevzuundaki değerlendirmeleri hakkında günümüzdeki teologlar, “Okutulmasın! İnsanın Müslümanlık adına ümidini baltalıyor!” diyorlar. Öyle derindir; aklından geçen şeyleri bile günah sayıyor. O, “Kur’ânî makuliyet” tabirini koyuyor ortaya. Kur’ânî makuliyet… Hareket, hiç kimsenin babasının malı değil. Ben “Bu işte, üç tane insan, benim dediğim ile oldu!” falan diyemem. Fakat Allah’ın lütfedip ortaya attığı bu Hizmet felsefesi, Hizmet düşüncesi, meselenin makuliyeti, Kur’ânî makuliyet, İslamî makuliyet; işte onun etrafında bir araya gelen insanlar… Hareket, bu; cemaat de bu!

Hiç kimse bir cemaat olma iddiasında değildi. “Bu hareketin adamlarıyız!” Böyle bir aidiyet mülahazasına da girmemişlerdi. Çünkü onlar biliyorlar ki, aidiyet mülahazası içine girmek, enâniyet-i şahsiyeyi tetikleyen, büyüten, abartan bir faktördür. Benlikten uzak durmanın yollarından bir tanesi de, bir yere, bir güce, bir kuvvete dayanmamadır. Esasen, biz, sadece Allah’a dayanmışızdır. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ Cennet malzemelerinden, silahlarından, gücünden, kuvvetinden bir güç, bir kuvvettir: Lâ havle ve-lâ kuvvete illâ billah!” اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım!.. Ey Erhamürrâhimîn, ey İzzet ve Celâl Sahibi Rabbim. Bizi havl ve kuvvetinle destekleyip te’yîd buyur.” Böyle bir duygu etrafında bir araya gelmiş insanlar, meselenin makuliyetine binaen. Hiç kimseye sormamışlar, hiç kimse ortaya bir şey koymamış; “Bir yerde de ben bir okul yapayım!” demiş, gitmiş, okul yapmış; “Öğretmeniniz var mı? Verin buraya!” demişler.

Fakat şimdi bunlar, bir yönüyle, birilerine muhalif bir cephe gibi adım adım takibe tabi tutulmuş; yakalandıkları yerlerde derdest ediliyor, çilehanelere atılıyorlar. Bununla beraber, Cenâb-ı Hakk’ın âfât, mesâib ve belâları karşısında, ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar. Büyük bir zatın ifadesi: “Eğer Allah’ın gazabından korkuyorsan, emirlerine sımsıkı sarıl! Ağaçlar, değişik fırtınalar karşısında devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru sürekli kök salar dururlar!” diyor. Allah’ın azabından, belâ ve musibetinden korkuyorsan, şeriatın, dinin emirlerine sımsıkı sarıl; Allah’a tevekkül, teslim, tefviz ve sikada bulun! Ağaç, şiddetli fırtınalar karşısında, devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru kök salar. Onlar da imanın derinliklerine öyle kök salmışlar ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” mesajını gönderiyorlar: “Teheccüd namazını kılamıyorduk, kılıyoruz elhamdülillah! Beş günde bir hatim yapıyoruz. Namazlarımızı hep cemaat ile kılıyoruz. Tesbihât’ta kusur yapmıyoruz. Elimizden geldiğince bize ulaşıyorsa şayet, müzakereli şeyler yapıyoruz!..” diyorlar. Çok sağlam bir moral ile dimdik duruyorlar, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Burada bunu da antrparantez ifade edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın size ve onlara o ekstradan lütfu olmasaydı, بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Gözlerin görmediği kulakların duymadığı ve insan aklının almayacağı bir şekilde” ihsanları olmasaydı, böyle sabit-kadem durulamazdı. Öbür tarafta hazırladığı şeyler adına, Kudsî Hadis ifade ediyor bunu; buradaki eltâf-ı Sübhâniye adına da denebilir: Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin, -Jules Verne gibi tasavvur ve tahayyülü çok geniş insanların bile- aklına gelmeyen şeyleri, Allah, lütfediyor, adeta hayranlıktan bayıltıyor sizi.

Allah (celle celâluhu), onlara öyle bir moral veriyor ki orada; orayı Medrese-i Yûsufiye görüyorlar. Zâlimin işini kolaylaştırmak, zulümdür! Elden geldiğince onların kafasını karıştıracak şeyler yapmak lazım. Zaten kafaları karışıktır, gayr-ı meşru yollar ile elde ettikleri şeyleri “kaybedeceğiz” diye o işin korkulu rüyalarını görüyor ve paranoyaları ile o meseleyi genişlettikçe genişletiyor, kabir azabını çekiyor gibi çekiyorlardır. Kabre inançları var mı, yok mu; onu bilemem. Abdestsiz, camiye gidebilirler; fakat kabre, kabrin ötesine inanma, ayrı bir meseledir.

Bugün kabre koyduğunuz insan -bana öyle fısıldadılar- vefat ederken, “Çantama bakın, bir şey varsa, şurada kullanın!” demiş. İşte bu, sizin ruh dünyanıza ait şeylerin soluklarıdır. Zannediyorum, hanginizin gönlüne -bir yönüyle- bir dedektör ile girilse, aynı ses, aynı soluk alınacaktır, aynı şeyler dinlenecektir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, işi uzattım ve kendime göre bazı şeyler mırıldandım; kusura bakmayın, beni affedin!.. Allah, sizi burada uzun ömür ile serfirâz kılsın! Hizmet-i İmaniye ve Kur’âniyede dâim kılsın! Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde istihdam etsin, inşaallah. Ve iman ile öbür tarafa göçmeye muvaffak eylesin. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın Livâu’l-hamd’i altında, beşâşet içinde, bişâret içinde orada Cenâb-ı Hakk’ın çok farklı eltâfını bekleme şerefiyle şereflendirsin. Vesselam.

Kırık Testi: İNSAF

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsaf; kim tarafından seslendirilirse seslendirilsin, hak ve hakikati kabul ve itiraf etmek, herkese karşı merhamet ve adâletle muamelede bulunmak, kendi haklarının yanı sıra başkalarının hukukunu da gözetmek; nefis, heva ve hevese değil, vicdan, mantık ve evrensel insanî değerlere uygun davranışlar sergilemek ve hakkın en küçüğüne dahi riâyetkâr olmak demektir.

   “İnsaf Dinin Yarısıdır!..”

Bazen hak, bazen adâlet ve bazen de doğruluktan hiç ayrılmama manalarını ifade etmek için kullanılan insaf tabiri, hak iddiasında bulunurken asla başkalarına karşı haksızlık yapmamanın, hatta kendi nefsi için elde etmeyi istediği bir şeyi diğer insanlar için de dilemenin ve gerekirse onlara öncelik tanımanın ve hakkı yerine getirme hususunda ifrat ve tefritten uzak kalarak her zaman dengeli davranmanın unvanıdır.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insafı güzel ahlakın temel unsurları arasında saymış; “Şu üç şey imandandır: Nefsin dürtülerine rağmen insafı elden bırakmamak, selamı herkese yaymak ve darlıkta dahi infakta bulunmak.” buyurmuştur.

Halk arasında hadîs olarak iştihar eden “İnsaf dinin yarısıdır!” sözü de, bizzat Allah Rasûlü tarafından dile getirilmemiş olsa bile, yine O’nun hak ve adaletle alâkalı mübarek beyanlarının hulâsası mahiyetinde bir kelâm-ı kibârdır.

İnsan bir meseleyi kendi mantık ve muhakemesine göre belli bir şekilde değerlendirirken bazen ferdî mülahazalarını merkeze oturtup o mevzuya nefis ve cismaniyet açısından nazar edebilir. Bunu yaparken de çoğu zaman yanılabilir, yanlış hükümlere varabilir ve kendisini mutlak haklı sanabilir. Böyle bir durumda, şahsî duygu, düşünce, temayül ve istekleri farklı olduğu halde, insanın -işin aslına vakıf olur olmaz- hakkın yanında yer alması ve nefsine rağmen bir tavır belirlemesi insafın ifadesidir. Her zaman dine saygılı davranma, ahlakı hakperestlik hasletiyle yoğurma, hep doğrunun peşinde bulunma ve nefsânî meyillerin baskısına rağmen vicdanın sesine uyarak hakkı tutup kaldırma insaflı olmanın gereğidir.

İnsafsız adam, gaddardır, merhametsizdir; su-i zan etmek için her fırsatı kullanır; bir kötülükten dolayı belki onlarca iyiliği görmezlikten gelir ve hüsn-ü zandan hep nasipsiz kalır. İslam ahlakı insaf ve hüsn-ü zannı tavsiye ettiği halde, insafsız adam haksızlığı ve kötü düşünceyi esas alır. Dolayısıyla da, bir bahçedeki tek çürük elmaya takılarak bütün bahçenin çorak ve bozuk olduğu hükmüne varır. Haddizatında, devlet hazinesindeki bir silik para o hazineyi kıymetten düşürmez; fakat, insafsızın nazarında o silik para hükmündeki bir kötü hasletten dolayı insan denen hazine değersiz bir metaya dönüşebilir.

   Bir Hata Onca Hasenâtı Örtmemeli!..

Halbuki, Hak katında hasenenin on, seyyienin ise bir sayılması sırrıyla, bir hatâ, onca hasenâta karşı kalbi bulandırmamalıdır. İnsaflı mü’min, her zaman güzel düşünmeye ve iyilikleri görmeye çalışmalı; bir insanı herhangi bir hatasından dolayı hemen ademe mahkum etmemeli ve belki onun bir iyiliğini bütün kötülüklerine keffaret bilmelidir. Mesela; munsif bir dava eri, aynı mefkureye dilbeste olmuş bir kardeşini değerlendirirken, “Falan şu olumsuz işi yaptı; fakat, onun dine ve imana hizmet yolundaki sadâkatini görmezlikten gelemem!” demeli, yol arkadaşına karşı fevkalâde vefalı olmalı ve hep hakkın hatırını âlî tutmalıdır.

Nitekim, daha önce başka bir vesileyle zikrettiğim şu hâdise, mevzuyla alâkalı çok önemli bir esası vurgulamaktadır: Bir sahabî, belki de içki ile şırayı tam tefrik edemediğinden, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Rasûl-ü Ekrem tarafından te’dib edilmektedir. Bir gün yine aynı suçtan dolayı Rasûlullah’ın huzuruna getirilir. Cemaatten birisi, “Allahım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü uslanmıyor.” diye bedduada bulunur. Bu sözü işiten Müşfik Nebî (aleyhissalâtu vesselâm) “Arkadaşınıza lânet okumayın. Allah’a yemin ederim ki, o, Cenâb-ı Hakk’ı ve Rasûlü’nü çok sevmektedir!” der.

Evet, o sahabînin şahsî alâkasına bunca teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için gayret gösteren bir insanın hata ve kusurları karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği hakkında isabetli bir değerlendirme yapılabilir.

   Hak Aşkı ve Hakikati Tenzih Arzusu

Günümüzde insafsızlığın en fazla boy atıp geliştiği ve müthiş bir maraz halini aldığı saha ise, garaz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkit sahasıdır. Aslında, bir kimsenin ya da bir şeyin iyi veya kötü taraflarını, menfi veya müsbet yanlarını bulup meydana çıkarmak, ortada olanla olması gereken arasında mukayese yapmak demek olan “tenkit” ideale yürümede bir yoldur.

Müsbet manada tenkit etmek ve tenkide açık olmak ilmî esaslardan birisidir. Ne var ki, onun da bir üslûbu ve uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı davranmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rızası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir niyeti bulunmamalıdır. Tenkidin sâiki, hak aşkı ve hakikati tenzih arzusu olmalıdır; insaflı bir münekkid sadece hak ve hakikatin inkişafını maksat yapmalıdır. Aksi halde, gurur ve cerbezeye inzimam eden insafsız tenkit hakikati tahrip eder ve haksızlıklara sebebiyet verir.

Bildiğiniz gibi, herhangi bir hakikatin vuzuha kavuşması adına fikir teâtîsinde bulunma, belli kural ve kaideler çerçevesinde beyin fırtınası yaşama, müşterek düşünme, karşılıklı konuşma ve insaflı ifade sayesinde ferdî mülahazaları ortak akla havale etme ameliyesine “münazara” diyoruz. Maalesef, günümüzde münazara adına cereyan eden hemen bütün tartışmalarda da insafsızlığın tenkit televvünlüsüne şahit oluyoruz.

Bugün, fikir düellosu da diyebileceğimiz cidal, mugâlata ve demagoji platformlarındaki atışmalara iştirak eden hemen herkesin bir kısım ön kabulleri oluyor ve tartışmacılar, genellikle herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp edip kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini veriyorlar. Öyle ki, bu hususta ölesiye gayret sarf ediyor; yer yer kelime ve mantık oyunlarına giriyor; hasımlarını kışkırtma, ilzam etme ve mahcup düşürme gibi yakışıksız şeylere başvuruyor ve hakikate karşı hep kapalı duruyorlar. Hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek konuşmaları diyalektiğe çeviriyorlar ve artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme ve devre dışı bırakma mülâhazasıyla hareket ediyorlar. Aslında, bu türlü tartışmalara kat’iyen münazara denmez; dense dense zihnî ve fikrî özürlülerin atışması denir. Heyhat ki, şimdilerde münazara meclisleri diyalektik meydanlarına dönüşmüş bir haldedir.

Bu hastalığın yegâne çaresi; insafın elden bırakılmaması, hakkın hatırının her zaman âlî tutulması ve hiçbir hatıra feda edilmemesidir. Her münazırın kendi kendini itham etmesi ve nefsine değil daima muhatabına taraftar olmasıdır. Birbirini utandırmak bir yana, haklı çıkanın hasmını mahcup etmesinin dahi insanî değerlere saygısızlık sayılmasıdır.

Nur Müellifi’nin nazara verdiği üzere; ilm-i münazara âlimleri arasında hakperestlik ve insaf düsturu şöyledir: Eğer insan, bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklılığına taraftar olup kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğundan dolayı memnun olsa, insafsızdır. Çünkü, önemli olan haklı çıkmak değil hakkın ortaya çıkmasıdır. Hem kendi haklılığına ve hasmının yanlışlığına sevinen insan zarar eder. Zira, haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenemez; dahası, belki gurura kapılıp ziyade zarara girer. Fakat, eğer hak hasmının elinde çıksa, hiçbir zarar ihtimali olmadan, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur ve nefsi de gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için kendi nefsinin hatırını kırar; hakkı hasmının elinde de görse, yine rıza ile kabul edip onun tarafını tutar.

   Biz İnsaflı mıyız?!.

Diğer yandan; bazen başka din ve felsefelerin müntesipleri hakkında “Keşke bu insanlar biraz insaflı olsalar da, Kur’an-ı Kerim’e ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in mesajına da bir baksalar! İnsaf onların da gözlerini açabilir ve farklı yorumlara ulaşmalarına vesile olabilir. Keşke, ön yargılarından bir an kurtulsalar da, İslam’ı insafla ele alsalar!” şeklinde bir kısım mülahazalara dalıyor ve muhataplarımızı insafa çağırıyoruz.

Fakat, onları insaflı olmaya davet ederken acaba insafın bize düşen kısmını hesaba katıyor muyuz? Acaba biz hakkı ve hakikati onlara ne seviyede götürebildik? İnandırıcı ve emniyet telkin edici bir tavır sergileyebildik mi? Onlardaki insaf duygusunu harekete geçirecek keyfiyette bir temsil ortaya koyabildik mi?

Müslümanlar olarak belki dünyanın pek çok ülkesine gittik; bazı yerlerde hatırı sayılır bir nüfusa da ulaştık. Fakat, o nüfusa denk bir nüfuza sahip olamadık. Çünkü, ekseriyetle dünyevî maksatlara bağlı olarak, bazılarının kapılarında halayık gibi çalıştık. Efendilerin kapıkullarını dinlemedikleri gibi, onlar da bizim sözlerimize kulak vermediler. Müslümanları genellikle birer köle gibi kullandılar ve işleri bitince de halayıklarını kapı dışarı etmenin yollarını araştırdılar. Bu itibarla da, müslümanlar pek çok beldeye gitmiş olsa bile, İslam’ın mesajı o beldelerin insanlarına ulaşmış sayılmaz. Hele materyalizm ve naturalizmin hâkim olduğu bir dönemde, eşya ve hadiselere maddeci bir nazarla bakmaya alışmış insanların Din-i Mübin ve Kur’an mantığı ile tanışmış oldukları söylenemez. Dolayısıyla, bugün (yeryüzünü kana bulayan ve mazlumlara kan kusturan zâlimler güruhu istisna edilecek olursa) insaf beklediğimiz kimselerin çoğu bir yönüyle fetret devrinin insanları gibidirler.

Öyleyse, önce biz insaf etmeli değil miyiz? Dünyanın dört bir yanına doğru dürüst gidemediğimiz, inandırıcı bir hal, tavır ve keyfiyet sergileyemediğimiz ve nazarî yönüyle çok güzel olan Kur’an hakikatlerini aynı güzellikte temsil edemediğimiz için evvela kendimizi sorgulamamız gerekmez mi? Şayet muhataplarımız “Anlatılanlar çok güzel, fakat o hakikatleri hayata hayat kılan bir cemaat göremedik. O ahlak-ı âliye ile mütehallik insanlara şahit olamadık. Kılı kırk yararcasına yaşayan fazilet âbidelerine rastlayamadık. Nerede günaha sonuna kadar kapalı ve kapanmaya da hâhişkar insanlar? Hani mü’mince yaşamanın canlı mümessilleri? Böylelerini görmeden biz inanamayız!..” diyorlarsa ve ötede bu mazeretlerini dile getirirlerse, Allah huzurunda biz ne yaparız? Bu açıdan, “insaf” diyerek başkalarını hakperest olmaya çağırırken, karşı tarafta o insaf duygusunu tetikleyecek bir görüntüye ihtiyacımız olduğu da unutulmamalıdır.

   İnsaf Duygusunu Tetikleme Temsili 

İnsanlığın İftihar Tablosu’nu görenler “Biz bugüne kadar Senin hiçbir yalanına şahit olmadık!..” demediler mi? “Senin emin ve güvenilir bir insan olduğun hususunda asla şüphe duymadık!..” ikrarında bulunmadılar mı? Evet, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in o muallâ ve mübeccel hali bir yönüyle muhataplarının Kur’an-ı Kerim’e eğilmelerine, İslam’ın mesajına kulak vermelerine ve Sâdık u Masdûk’u dinlemelerine referans oldu. Rehber-i Ekmel’in eşsiz temsili vicdanlarda insaf duygusunu harekete geçirdi.

Bugün de gönüllere tesir eden ve insanları insafa getiren “temsil”dir. “Şu sözleri duyarak hakkı buldum!” diyen pek azdır; fakat, “Falan samimi mü’minin şöyle hâlis bir halini görüp hidayete erdim!” diyen insanların sayısı çoktur. Haddizatında, hidayete vesile sözler de hep gönül dili ve hal şivesinin semeresi olan ifadelerdir. Zira, tebliğ, ancak hakiki temsil ile gerçek kıymetine ulaşır.

Amerikalı bir profesörün şu hatırası temsilin gücüne delalet eden yüzlerce hadiseden sadece biridir: Dinler tarihi sahasında uzman olan o zat, bir grup arkadaşıyla beraber Türkiye’yi ziyaret ediyor. Bir gün yolu, Urfa’ya, civanmert insanların himmetlerine başvurulan bir toplantıya düşüyor. Bir masanın etrafını çeviren kimselerden kendi yanına tevafuk eden bir Anadolu insanıyla kısaca tanışırken, bir aralık Güneydoğu Asya’dan yeni döndüğünü de söylüyor. Bunu duyan adamcağız, tevazu ve mahcubiyetle, profesörün kulağına “Öyle mi? Benim de Kamboçya’da bir okulum var!” diye fısıldıyor. Profesör, o hizmet aşığını anlatırken “Görünüş itibarıyla fakir bir insandı, çok mütevazıydı; fakat, hayret ki, neredeyse bütün kazancını belki de dünya gözüyle hiç göremeyeceği bir okula gönderiyordu. Kendi himmetinin de içinde bulunduğu fedakârlıklar sayesinde açılan okulda Kamboçyalı çocukların eğitim görüyor olmasından dolayı tarifi imkansız bir sevinç duyuyordu.” diyor ve o günden sonra, adanmış ruhların ihlas ve samimiyeti hususunda başka delile ihtiyaç hissetmediğini dile getiyor.

O profesör ve emsali, Kur’an’a karşı habersiz kimseler değiller. Fakat, onlara temsil tesir ediyor. Yine tanıdığım birisi, belki on sene İslam ile alâkalı kitaplar okuyor ama hayat çizgisinde bir değişiklik meydana gelmiyor. Bir gün bir arkadaşınıza misafir oluyor; o samimi insanın her haliyle “Allah” dediğini hissediyor; öyle gönülden bir mü’min ki, belki çok az konuşuyor ama hal ve hareketleriyle otururken “Allah” diyor, kalkarken “Allah” diyor, bakarken “Allah” diyor, başını secdeye koyarken “Allah” diyor… ve inanmış insanın hal dili o zata da çok tesir ediyor. İşte o zaman, kitaplarda gördüğü tafsilatı sağlam bir blokaja oturtabiliyor; “Bu hareketler şu temel disiplinlere dayanıyor!” diyor.

Bu açıdan, farklı anlayışların temsilcileri insafa davet edilirken, onları insafa getirebilecek bir temsilin sergilenmesinin lüzumu da gözardı edilmemelidir. Hakperestliğe çağırılan insanlara güzel bir temsil ile hakkı göstermek de munsif olmanın gereğidir. Hatta denebilir ki, bugün sevgi diliyle cihanın her yanına açılan muhabbet erlerinin yegâne vazifesi insaf duygusunu tetikleme temsilidir.

BAMTELİ: SARP YOKUŞLAR VE MERHAMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kalb kırmak ne kadar basit algılanır hale geldi; oysa Allah yapısı ve nazargâh-ı İlahî olan gönül, bir yönüyle, Hazreti İbrahim’in bina ettiği Kâbe’den bile üstün tutulmuştur.

On düşünüp bir konuşmak lazım. Hazreti Lokman’a (aleyhisselam) nispet edilir: “Bir varlığın en kıymetli uzvu hangisi?” diye sorulunca bazıları, şurasını-burasını getirirler veya söylerler en kıymetli uzuv olarak. Sonra O (aleyhisselam), “dil” ile “kalb”i getirir. “En kötü uzuv nedir?” diye sorulunca yine o iki uzvu getirir. Demek ki bu iki uzuv, iyi olmada da kötü olmada da insan için çok önemli unsurlar sayılıyor.

Kalb, hep istikamet içinde atmalı; lisan da ona tercüman olmaya çalışmalı. İnsan, kalbinden gelmeyen şeyleri konuşmamalı; kalbinde de hep iyi şeyler kurgulamalı, güzel şeyler oluşturmalı ki, ağzından dökülen şeyler de öyle olsun!..

İnsan, kalbine bağlı yaşamaz ise, dilini kalbinin emrine vermez ise, hiç farkına varmadan, “Yapıyorum!” dediği yerlerde dahi çok yıkmalara sebebiyet verebilir. Bir söz var: “Kalbiniz gül gibi olursa şayet, gezdiğiniz her yer, ıtriyat çarşısı gibi kokar!” Fakat kalb, bir zakkum ağacı gibi olursa -hafizanallah- geçtiğiniz her yerde insanlara bir şeyler batırıverirsiniz. Bu açıdan, evvela kalb, kontrol altına alınmalı, şeytanın menfezleri kapatılmalı; sonra da lisan, onun emrine verilmeli. Aksi halde, “Yapayım!” derken, insan, yıkabilir, hafizanallah.

Herhalde geçenlerde bir yazının içinde de vardı: “Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest / Dil, beyt-i Hudâ-i ekberest!” (Bazı nüshalarda: “Dil nazargâh-ı Celîl-î ekberest”) Yani; Kâbe, Âzer’in oğlu Hazreti İbrahim’in binasıdır. Dil (gönül) ise, Allah’ın beytidir, nazargâh-ı İlahîdir; Allah, oraya tecelli eder. Bu tecelliyi, oraya “inme” veya “otağını kurma” şeklinde ifade ederler; fakat bunlar, müteşâbih ifadelerdir; Allah (celle celâluhu) zamandan, mekândan, hayyizden münezzeh ve müberrâdır. “Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir / Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah // Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.” Bunlar, birer selbî sıfattır. Onlar, Zât-ı Ulûhiyete nispet edilmez. Bu açıdan da o müteşâbihi Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsi şeklinde anlamak daha uygundur; “Öyle tecelli eder!”. Ama o tecelliler -bir yönüyle- bir güneşin tecellîsi gibi değildir; hatta bir nuranî varlığın, bir Cebrâîl’in, bir Mikâîl’in, bir İsrafîl’in (aleyhimüsselam) tecellîsi gibi de değildir. Zât-ı Ulûhiyetin azametine uygun bir tecellidir. Öyle bir tecellidir ki hakikaten o tecelli ile siz, O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi olma ufkuna ulaşırsınız; lâakal (en azından) O’nun tarafından görülüyor olma durumunu ihraz edersiniz.

Bu açıdan, kalbin kontrol altına alınması, onun bir “insanî kalb” haline getirilmesi, çok önemlidir. Bu hususların başında da -zannediyorum- şefkat, mülayemet, merhamet gelmektedir; Zât-ı Ulûhiyeti bilmenin yanında, bunlar çok önemli şeylerdir. Yine bir sözü hatırlatıyor bu: “İnsanın imandan nasibi, mahlûkata şefkatiyle mebsûten mütenâsiptir!” -“Doğru orantılıdır.” Parantez içinde onu hep ifade ediyoruz.- “İnsanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” Varlığa karşı ne kadar şefkat duyuyorsa… Zannediyorum eko-sistemcilerin de bundan alacakları dersler vardır. Bir karıncanın hakk-ı hayatı çok önemlidir; bir sineğin hakk-ı hayatı çok önemlidir. Ne kadar yaşıyorlar onlar? İki ay mı yaşıyorlar, üç ay mı yaşıyorlar? O yaşama sürelerine saygılı olmak, tabiatın bir parçası olarak onları korumak, bir karıncaya ayağını basmamak… Hakk-ı hayatı var onun, yaşama hakkı var. Evet, insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkatiyle mebsûten mütenâsiptir.

   Günümüzün yitiklerinden birisi de merhamettir; hâlbuki “Merhamet edip mahlûkata acıyanlara Allah rahmetiyle muamelede bulunur. Siz yeryüzünde bulunanlara acıyın ki, sema ehli de size merhamet etsin.”

Hadis-i şerif olarak rivayet edilir: مَنْ لاَ يَرْحَمُ، لاَ يُرْحَمُ “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!” Bir kimse zulmediyorsa, haksızlık yapıyorsa, irtikâpta/ihtilasta bulunuyorsa.. onun işi tagallüp ise, tahakküm ise, tasallut ise, temellük ise.. milletin malına-mülküne gelip el koyuyorsa, canına kast ediyorsa, ona zarar veriyorsa, ızrar ediyorsa.. hatta biri yüzünden başkalarını ızrar ediyorsa şayet, işte onun imanı, ona göredir. O, merhamet etmediğinden dolayı, ehl-i sema da ona merhamet etmez; semalar ötesinden de onun için merhamet söz konusu olmaz. Yine hadis olarak rivayet edilir: ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Yerde bulunan/debelenen şeylere merhametli olun ki, semalar ötesinden (ehlinden) size merhamet edilsin!” Bu, melekelerin merhamet duygusundan, merhamet hissinden, Zât-ı Ulûhiyetin Rahmâniyet ve Rahîmiyet tecellilerine kadar, çok geniş dairede nazar-ı itibara alınması gerekli olan bir husustur.

Günümüzde yitirdiğimiz şeylerden birisidir bu. Değil böyle bir karıncaya, bir sineğe basmak, bir arıyı öldürmek, insanlara kıyılıyor. Anlayamamışız dîn-i Mübîn-i İslam’ı!.. Allah’ın “ahsen-i takvîm”e mazhar ettiği insanlara bile zulmetmekten, haksızlık yapmaktan, irtikâptan-ihtilastan geri durmayacak kadar, sinelerde bir vahşet hissi çarpıp durmakta!.. Öyle ki, zulmedenlerin çehrelerine baktığınız zaman, bir nedâmet hissi de göremiyorsunuz. Yaptıklarını yapmışlar, gırtlaklarına kadar zulüm irtikâp etmişler; fakat gözlerinin içine baktığınız zaman, “Hel min mezîd!” diyor gözleri, “Daha var mı?” diyor. Kolunu koparmış, “Öbürünü de koparmalıyım!” diyor. Öbürünü de koparıyor, “Boynunu da koparmalıyım!” diyor. “Bunun boynunu kopardım, yakınlarının da boyunlarını koparmalıyım bunun!” diyor. “Bunun ile telefon konuşması yapmış, belli bir kanaldan; onun da boynunu koparmalıyım!..” Mü’min nasıl iman mevzuunda “Hel min mezîd!” diyor, bir türlü doyma bilmiyor, “Allah’ım! Daha, daha, daha!..” diyor; şefkatten mahrum, kin, nefret, gayz insanları da bir türlü gayzdan, nefretten, kinden, zulümden doymuyorlar. Ne kadar yaparlarsa yapsınlar, “Daha var mı?” diyorlar. Oturup kalkıyorlar, “Şunu yaptık, fakat bunlara karşı bu tavır ve davranışlarımız fiyasko ile neticelendi! Acaba, daha ne türlü bir entrika çevirmeliyiz ki, bunların hakkından gelelim!” Yani zulmü katlayalım, müzâaf zulüm yapalım, mük’ab zulüm yapalım, mük’ab der mük’ab zulüm yapalım! Üç buutlu, dört buudlu, sekiz buutlu -sekiz derinliği olan- zulüm yapalım!..

Öyle ki, bir insanın, suçlu (gördükleri) biriyle çok küçük münasebetler ile bir münasebeti varsa, onu da cezalandırıyorlar. Oysaki modern hukukta da, İslam hukukunda da suç, hususîdir ve cezası da hususî olur. Babası da olsa, annesi de olsa, evladı da olsa, hanımı da olsa, kardeşi de olsa, birinin günahından dolayı başka birisi tecziye edilemez (cezalandırılamaz) kat’iyyen ve kâtıbeten. Şimdi, zulme doymayan “insan”lar, şefkat mahrumu sineler, bu mevzuda işi azgınlığa vardıracak şekilde, öyle bir zulüm deryasına yelken açmışlardır ki, hafizanallah, bu, onları şeytanın deryasına, şeytanın denizine er-geç götürüp ulaştıracak; şeytan ile yan yana getirecek onları. Kim bilir, belki şeytan bile “Ben sizin kadar yapmamıştım!” diyecek, onlardan uzak durmaya çalışacaktır; şeytan bile…

   Bir belgeselin ışığında günümüzü yansıtan sözler: “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta / Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”

Evet, şefkat, re’fet, mürüvvet; bunlar, insanın başta gelen vasıflarıdır, “evsâf-ı âliye-i insaniyyesi” diyelim. İnsan, bunlar ile “insan” olduğunu ortaya koymuş olur. O yırtıcılık, o canavarlarda vardır; bağışlayın, diş gösterme, salya atma, hırlama, insanların içine korku salma… Allah, bunları o mahlûkata vermiş. Zannediyorum, onlarda bile her zaman öyle bir şey olmuyor.

Değişik vesileler ile arz ettim: Hayvanlar ile alakalı o belgeselde, bir tane panterin veya kaplanın -bağışlayın- bir maymunu derdest ettiğini gördüm, bizzat, canlı. Yakalarken de esas nefes borusunu yakalıyor, oradan boğuyor, onu öldürüyor. Nereden onu öldüreceklerini biliyor o vahşî hayvanlar!.. Buna da hani günümüzde “hiss-i tabiî” diyorlar, biz “sevk-i İlahî” diyoruz. Besin zinciri adına yapılıyor bunlar, bu da tecviz ediliyor; biz de hayvanları kesiyor, güzel güzel yiyoruz. Antrparantez idi, bu. O hayvan, gırtlağı sıkıldığından dolayı ölüyor; fakat tam hamil müddeti imiş, o esnada doğum yapıyor. Gözümle gördüğüm şey. Ağaca tırmanırken, yapıyor bunu. Hemen o panter veya kaplan bırakıyor onu, avını bırakıyor; bu defa yalarcasına o yavrunun üzerine eğiliyor. Böyle hâlâ gözümün önünde canlanıyor. Sağa-sola bakıyor; cins farklılığı var, “Ben bunun için bir şey yapamam ki! Şimdi bunu alıp ben, mememi onun ağzına veremem; bu, almaz onu! Ne yapayım?!.” der gibi böyle acındırıcı şekilde çevreye baktığına şahit oldum. (Anlatılan hadisenin videosunu şu linkte bulabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=qncG4mdPmcE) Keza suya düşmüş bir kuşu -bağışlayın- bir dübbün kurtardığını gördüm. “Dübb”, biliyorsunuz, “ayı” demek. Ne yapıp yapıp eliyle onu çıkardı, sonra da bir zafer kahramanı edasıyla yemin başına onu koydu; geldi beri tarafta sevinç içinde uzandı, yattı. (Anlatılan bu hadisenin videosunu da şu linkte bulabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=TSPgenqMlvQ)

Şimdi hayvanata böyle bakınca… Hani “besin zinciri” deyin ona, “Besleniyor onunla!” deyin, “Siz de yapıyorsunuz onu!” deyin… Fakat bir de günümüzde bir kısım tiranların, hususiyle İslam dünyasında Müslümanların kaderine hâkim olan insanların “Sana da bulaştı, filana da bulaştı, falana da bulaştı! Falan ile de senin irtibatın oldu, filanlarla da irtibatın oldu! Aynı telefon sistemini kullandınız, dolayısıyla suçlusunuz!” falan gibi -bağışlayın, halk ifadesiyle- eften-püften meseleler ile insanları tecziye etmelerine bakın!.. Zulümde bulunma, içeriye atma, uydurma iddianameler hazırlama, bu iddianameler ile etrafa korku salma, insanların huzurunu kaçırma, hafizanallah… Dahası, bir yönüyle “itiraf” diyecekleri şekilde esas “iftiranâmeler” yazıp önlerine koyma, “Buna imza atın!” deme, bu şekilde imza attırma ve böylece kendi hesaplarına bir sürü müfterî oluşturma… Onlar “itirafçı” diyorlar, doğrusu “müfterî” oluşturma… Can korkusuyla, can havliyle veya içtiği ilaç sebebiyle aklını kaybettiğinden dolayı… Bunlar bugün ahvâl-i âdiyeden şeyler, çok rahat yapılıyor bunlar; çok rahat yapıyor zâlimler, hainler, fâsıklar, mülhitler, münafıklar. Çok rahatlıkla yapıyorlar bunları, kendi hesaplarına, kendi saltanatları ve debdebeleri hesabına.

Kadimden bu yana bu türlü argümanlar hep kullanılmış. Ama olmaya (devrin şartlarına) göre; Firavun döneminde neler var ise, Amnofis, Ramses, İbnü’ş-Şems dönemlerinde neler var ise, onlar onu kullanmışlar. Sezar, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Lenin, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Stalin, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Hitler, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış. Esas, zulme bakıp bunları karakterize ettiğinizde veya bir tecrîd (soyut resim) mülahazasıyla resmini yaptığınızda, o zamanın katkıda bulunduğu, girdi yaptığı şeyleri de görürsünüz; onunla beraber görürsünüz ki bunların hepsi aynen Saddam’ın yaptığı şeyler, Kazzâfî’nin yaptığı şeyler, Abdullah’ın yaptığı şeyler. Bunların resmi çizildiği zaman karşınıza hep aynı şeyler çıkacaktır. Zamanın, o gün için bulunan argümanların işin içine girmesiyle, küçük birer farklılık olacaktır; fakat siz o desende onu çok rahatlıkla göreceksiniz.

Bu, insanda şefkatin yitirilmiş olması -bağışlayın, bağışlıyor musunuz?- insanın hayvanlaşması, hayvandan daha aşağı hale gelmesi/düşmesi demektir. أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) Kur’an-ı Kerim böyle dediğine, lisân-ı nezihine onu uygun bulduğuna göre… Adeta “Muktezâ-ı zâhire uygun olan budur! Şayet böyle demezsem, mesele tam vâkıa mutabık ifade edilmiş olmaz.” diyor Kur’an-ı Kerim. Yoksa Kur’an, lisân-ı nezihiyle söyleyeceği her şeyi öyle güzel söylüyor ki, hiçbir bestede, hiçbir güftede o güzelliği göremezsiniz. Ama o, أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) diyor. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “(Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer.” (Cuma, 62/5) Merkûp, kitapları yüklenmiş merkûp… İlmi, amele döndürmeyen, dolayısıyla kurumaya mahkûm bir ilme sahip olan insana “kitap taşıyan bir merkûp” nazarıyla bakıyor. Bir başka yerde şöyle tavsif ediyor: كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ “Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da yine dilini salar solur!” (A’râf, 7/176) Üzerine gitsen de gitmesen de dilini sarkıtacak, telesmeye duracaktır. Efendim, Arapçadan alınan bir kelime, Türkçemize de geçmiş, birbirine yakın, aynen, “telesme” ve “yelhes” (يَلْهَثْ). Kur’an-ı Kerim, öyle zâlimleri ifade ederken, -bağışlayın- işte kimisini merkûba benzetiyor, kimisini kelbe benzetiyor, kimisini de mutlak manada hayvana benzetiyor.

   Aslında insan, iç ve dış donanımı, -kaynağı Hak inayeti- güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği, mahiyet zenginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir.

Oysa Allah insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar kılmıştır. Kendi donanımını yerinde kullanan, rantabl olarak kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi.. Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) gibi.. Enbiyâ-ı Izâm (aleyhimüsselam) gibi demek daha uygun, hususiyle onların içinde Ulû’l-Azim peygamberler gibi… Donanımlarının hakkını veren insanlar, ahsen-i takvîme mazhariyetlerini sergileyen insanlar, ona göre “a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlât”a ulaşıyorlar; her zaman bir maiyyet yaşıyorlar, her zaman bir nefehât-ı İlahî ile soluk alıp veriyorlar. Her zaman, her zaman, her zaman, her zaman öyle… Bu, mâhiyet-i insâniyeye sâdık kalmaları sonuncunda oluyor.

Bir öyle olma, bir de böyle olma var!.. Hazreti Mevlânâ’nın ifadesini çok iyi bilirsiniz: “Bazen melekler, bizim nezahet ve inceliklerimize imrenirler; bazen de şeytanlar, küstahlıklarımızdan nefret ve tiksinti duyarlar!” diyor. Hazret, söz sultanı birisidir; Hazreti Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda bir söz sultanıdır. “A’lâ-ı illiyyîn” ile “esfel-i sâfilîn”i bu kadar güzel ifade etme, çok ender olur. Cebrâîl’in önüne geçme de mukadder, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi. “Yürü! Top Senin, çevkân Senin’dir bu gece!” diyor Cebrâîl aleyhisselam. Hatta rivayetlerde, “Ben, Allah’a kurbette bir adım daha atsam, yanarım! Benim ufkumu aşar o!” diyor. Bir cismaniyet, maddî bir varlık, atomlardan (elektronlardan, nötronlardan, protonlardan) mürekkep olan bir varlık; fakat O, nurdan yaratılan bir varlığın önüne geçiyor orada. Demek mahiyet-i insaniye, o ufka ulaşmaya müsait şekilde yaratılmış.

Ama bir de öyle şeyler yapıyor ki, şeytan, zil takıp oynuyor; “İşin doğrusu, ben bu kadar küstahlığı, Allah’a karşı hiç yapmadım!” diyor, zil takıp oynuyor. Beyini arıyorlar; bulamayınca, masum, evde, hiçbir şey bilmeyen, hangi hadisenin, tarihin hangi gününde olduğunu bilmeyen hanımını götürüp içeriye atıyorlar. Bir sene, iki sene içeride duruyor. Sonra savcılık, iddianame hazırlıyor; diyor ki, “Katlanmış müebbet hapis, bunun için!” Neden? Beyi gaybubet ediyor, bu nerede olduğunu haber vermiyor, ondan dolayı. Zannediyorum Kur’an-ı Kerim’in dediği şeyler, “hayvan, hımar, kelb” bir yönüyle bunların yanında çok yukarıda kalıyor. Biraz evvel panteri, kaplanı, -bağışlayın- dübbü arz ettim, mahlûkata şefkatleri karşısında. Bu, meselenin bir yanı…

O re’feti, şefkati, merhameti olmayan insan, insanlıktan soyunmuş!.. “Ben Müslümanım!” dese de, “Ben onu getirmek istiyorum!” dese de, “Ona göre bir sistem kurmak istiyorum!” dese de, vallahi de yalan, billahi de yalan, tallahi de yalan!..

   “Ah zavallı insan, sarp yokuşu aşmak için hiçbir gayret sarf etmiyorsun; bilir misin o sarp yokuş nedir?”

(Biz yeniden merhamete dönelim. Yemin üzerine yeminlerin yer aldığı Beled Sûresi’nde sarp yokuşlar sayılırken “merhamet konusunda tavsiyeleşmek” de onlar arasında nazara veriliyor.) Hep yemin, yemin üzerine yemin… Allah’ın yemin etmesi meselenin ciddiyetini aksettiriyor; meseleye o açıdan bakmak lazım. لاَ أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ * لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ * أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ * يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالاً لُبَدًا * أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ * أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Yemin ederim bu (kutsal Mekke) şehrine.. ki sen (ey Rasûlüm), bu şehrin (onun kutsallığına çok büyük katkı yapan) bir mukîmisin.. ve o değerli baba (İbrahim’e) ve O’nun atası olduğu değerli oğul (Muhammed’e). Gerçek şu ki, Biz insanı meşakkat ve imtihan yüklü bir hayata gönderdik. Acaba insan, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? ‘Ben yığınla mal tükettim!’ diye övünüp durur. Yoksa kendisini kimsenin görmediğini mi düşünüyor? Biz onun için var etmedik mi (görmesi için) bir çift göz.. (konuşabilmesi için) bir dil ve iki dudak.. ve ona (hayırlı olanı takip edip, şerli olandan kaçınması için hayır ve şer) yollarını göstermedik mi?!.” (Beled, 90/1-10)

Cenâb-ı Hak, nimetlerini sayıp onlara işaret buyurduktan sonra, فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ “Esas aşması gerekli olan o uçurumu aşamadı!” buyuruyor ve insanın önündeki sarp yokuşlardan bazılarını zikrediyor: فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ * فَكُّ رَقَبَةٍ * أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ * يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ * أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ * ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ  “Fakat o, sarp yokuşu aşmak için hiçbir gayret sarf etmiyor. Bilir misin o sarp yokuş nedir? Bir köle (veya esiri) hürriyetine kavuşturmaktır.. veya kıtlık ve darlık zamanında doyurmaktır.. akrabadan olan bir yetimi.. ya da yiyeceği, barınağı olmayan perişan bir yoksulu. Bir de, elbette iman etmiş olmak ve karşılıklı sabır teşvik ve tavsiyesinde bulunmak, merhamet teşvik ve tavsiyesinde bulunmaktır.” (Beled, 90/11-17)

(Sayılan sarp yokuşlar, Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehâyâ) Hazreti Ebû Zerr’in şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e yaptığı tavsiyeyi hatırlattı.) Buyuruyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu:

يَا أَبَا ذَرٍّ!

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Ey Ebâ Zerr!.. Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

Uzun bir yolculuğa açılmış görünüyorsun; sürekli değişik limanlara, yalılara çekilerek, gemini bir kere daha gözden geçir. Restore edilecek, gözden geçirilecek yanları varsa, gözden geçir; çünkü çok uzun bir yolu kat’ etmekle mükellefsin!.. Gemini her zaman yenile!.. Bunu “جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بـ”لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ hakikati ile irtibatlandırmak da mümkündür. “Her zaman imanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ ile yenileyin!” Sahabî efendilerimizin birbirlerine dediği gibi; تَعَالَ نُؤْمِنْ بِرَبِّنَا سَاعَةً “Gel hele, şöyle bir süre, bir kere daha Allah’a iman edelim!” Yani, imanımızı yenileyelim. Kur’an, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler! İmanınızı bir kere daha gözden geçirin, yenileyin!..” (Nisâ, 4/136) buyuruyor. Yani, “Oturun-kalkın, hep sohbet-i Cânân deyin!” diyor.

Şimdi, Ebu Zerr’e, Efendimiz’in ifadesi, جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Derya, çok derin; batma ihtimali var, hafizanallah. Götüremezsin… Onun için sık sık o gemiyi gözden geçirmen lazım, kontrol etmen lazım; restorasyon gerekiyorsa, tamir gerekiyorsa, tamir etmen lazım.

   “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun; sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuşlar sarp mı sarp!..”

Dahası, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al! Zira yolculuk çok uzun!” diyor orada. Mü’minin bu uzun yolculukta alacağı şey, evvelâ “iman-ı billah”, sonra “İslamiyet”. İslamiyet olmayınca, “iman-ı billah” kurumaya mahkûmdur. Sonra “marifetullah”, sonra Allah’ın lütfu olarak “muhabbet”, sonra “zevk-i ruhânî” ve sonra “aşk u iştiyâk-ı likâullah”. Peşi peşine birbirinin lâzımı gibi, lâzım-ı gayr-ı müfârıkı gibi gelen şeyler. Fakat bunlardan birisinde kusur edildiği zaman, hiç farkına varılmadık şekilde, bir fasit daire oluşur, bir kısır döngü oluşur. İman, amel ile beslenmediği zaman, o kurumaya mahkûm oluyor. Ve dolayısıyla insan kat’iyyen marifet adına bir şey bilmiyor, muhabbetten nasipsiz yaşıyor; aşk u iştiyakın rüyasını bile görmüyor. “Bir an evvel Allah’a kavuşayım, bir ‘şeb-i arûs’ yaşayayım!” Bu aşk u iştiyakı rüyasında bile görmüyor. Bunlar, birbiriyle çok irtibatlı; biri, diğerinin lazımı gibi bir şeydir.

Evet, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ Azık; imân-ı billah, iyilik, güzellik… Biraz evvelki mülahazalara bağlayacak olursanız, insanları kucaklama, her insana, insan olduğundan dolayı saygı duyma… Alâ merâtibihim, derecelerine göre… Senin ile aynı safta rükûa giden.. başını yere, secdeye koyan.. “Yâ Rabb!” diyen.. اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran (Yaradan)’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” diyen… Bu, “birinci saf”ta sana yakın olan insandır; ona kalbî alakan, kalbî münasebetin o ölçüde olacak. Kalbî alaka ve kalbî münasebet…

O ölçüde sana yakın durmayan bir insan.. meseleyi sadece rüku’ ile geçiştiriyor.. اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” demekle yetinen… Onun dersi de oraya kadar; ona da o kadar kalbî alaka ve kalbî münasebet.

Birisi ayakta, el-pençe divan duruyor, kemerbeste-i ubudiyetle; ona da o kadar. Biri arkada, bir koltukta oturuyor, olup-biten şeylere bakıyor. Biri de daha uzaktan bakıyor; “Yahu bunlar hakikaten çok iyi insan tavırları sergiliyorlar. Bunlar ile uzun yol alınabilir!” diyor. Onlara da o nispette… Bu açıdan insanlar ile münasebette, bütün bu farklılıkların hepsine değer atfetmek suretiyle, “O da makbul, o da makbul, o da makbul!” O tabiri çok kullanmamışlar: “O makbul, o makbul, o makbul ama birisi var ki o, ‘akbel’ (makbuller makbulü)” O da seninle beraber meseleyi onda on paylaşan demektir. İşte yüzünü yere koyan, içini Allah’a döken insan. Evet, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.”

Sonra, وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Dünya adına öyle ağır şeyler altına girme!.. “Sarayım olsun, villam olsun, makamım olsun, pâyem olsun.. ve benim gezdiğim yerde millet ayağa kalksın, beni alkışlasın.. ‘Eşin yok, menendin yok; kâkül-i gülberglerinin tek kılına, acem mülkü fedadır!’ desinler!” Bütün hayatını bu türlü hülyalar arkasında geçiren kimse, hafizanallah, öyle bir yük, öyle bir vebal altına giriyor ki, işte bu, biraz evvel ifade edilen كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ veya كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا ya da كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ oluyor. وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Eğer bir uçurumu aşacaksan, dağlara tırmanan insanlar gibi bir tırmanıcı isen şayet, sırtına çok ağır yükler almayacaksın! Dünya adına ağır yükler almayacaksın!.. Alacağın şeyler öyle şeyler olmalı ki, üveyik gibi seni kanatlandırmalı!.. “İman” insanı kanatlandırır; “İslamiyet” kanatlandırır; “marifet” kanatlandırır; “muhabbet” kanatlandırır. Fakat dünya sevgisi, dünyaya meyl ü muhabbet, onu âhirete tercih etmek, alkış, takdir, makam, mansıp, pâye… Bunlar ise, insanı âdetâ paletleri altına alıp ezen/presleyen şeyler gibi hususlardır. Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) burada وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ “Çok sarp bir yokuş, aşacağın yokuş; ağır yüklerin altına girme!” diyor. Meseleye öyle bakmak lazım.

En sonunda, وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ “Amelinde ihlaslı ol; zira her zaman seni gözetleyen, O Basîr’dir.” Hangi tavır içinde isen, onu, hatta içinden geçen şeyleri bilen… وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) beyanı ile Kendisini bize tanıtan Zât-ı Ecell-i A’lâ hazretleri, en gizli şeylerimizi, aklımızdan geçen şeyleri, nöronlarımızda dolaşan şeyleri, hafızamızda dolaşan şeyleri, dile misafir olmayan, bir yönüyle yüz mimiklerine misafir olmayan şeyleri dahi biliyor, duyuyor, görüyor. İyi ise değerlendirmeye tâbi tutuyor; kötü ise, burada veya öbür tarafta senin yüzüne çarpıyor ve yüzünde bir kısım zift hissediyorsun, hafizanallah. Fakat o zifti burada sen icat ettin. “Sen!” diyorum yahu; “ben”, “Ben icat etmişim!” Hafizanallah!..

   Esaret altındaki birini hürriyetine kavuşturmak, kıtlık ve darlık zamanında akrabadan olan bir yetimi ya da imkânları olmayan perişan birini doyurmak da aşılması gereken sarp yokuşlardandır.

Evet, فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ Bu akabeyi aşmak için gayret sarf etmedi; bu meselelerin hepsini yerine getirmek suretiyle, o uçurumu aşamadı, o kandan-irinden deryaları geçemedi. Yunus diyor ya: “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Akabe, odur işte. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Hatta Kıtmîr, “Kandan-irinden deryalar var!” diyorum. Yılanlarla, çıyanlarla değişik güzergahların tutulduğu bir yolda yürüyorsun; ona göre tavrını alacaksın!.. Akabe… “O akabeyi aşamadı!” diyor; “Esasen takıldı, yolda kaldı!” Hafizanallah. Cenâb-ı Hak, Kendine doğru giderken, takılıp yolda kalmaktan bizi muhafaza buyursun!..

Sonra, وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ diyor: “Akabenin ne olduğunu nereden bileceksin?!.” Böyle diyebilirsiniz, meallerde böyle diyenler var. “Akabenin ne olduğunu biliyor musun Sen!” Böyle diyenler, böyle meal verenler de var.

Önce, فَكُّ رَقَبَةٍ “Bir insanı, hürriyete kavuşturmaktır.” diyor. Köleliğin söz konusu olduğu dönemde… Ha bir dönemde bütün insanlık köleliği kaldırma mevzuunda, zâhirî köleliği kaldırma konusunda mücadele verdi; fakat manevî şekliyle devam ediyor o. Bunu biraz evvelki mülahazalar içinde mütalaaya alabilirsiniz; o “manevî köleleştirme” devam ediyor. Halayık halinde, bir yönüyle parya gibi, kast sistemine göre on basamak aşağıda görme gibi şeyler devam ediyor ve kapı kulları gibi bakılıyor insanlara. Devam ediyor ama “zahirî bir kölelik” vardı ki, o, savaşlarda elde edilen insanlarla ilgiliydi çoğunlukla. Müslümanlar ilk dönemde, bunları yanlarına alıyorlardı, hal ve temsil ile Müslümanlığı onlara zerkediyorlardı, aşılıyorlardı.

Antrparantez arz edeyim: Emevî döneminde, Abdülmelik İbn Mervân (kendisini ziyarete eden İbn Şihâb ez-Zuhrî’ye) diyor ki, “Bu hadis râvîleri içinde, onların büyüklerinden birkaç insan say bana!” Veya meseleye nasıl yaklaşıyorsa, öyle “Falan, falan insan nasıl?” diye soruyor: “O, mevâlîden” diyor. (İslâm literatüründe “mevâlî” tabiri, sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü’minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıdır.) “Falan?” deyince, “O da mevâlîden.” diyor. “Falan?” deyince yine “O da mevâlîden.” cevabını veriyor. Yüz tane insan saydırıyorsa, seksen tanesi mevâlîden çıkıyor. O, hadîsin yed-i tûlâ sahibi insanları, mevâlîden çıkıyor bunlar. Bir dönemde köle imiş, birinin yanında hürriyete kavuşmuş; aynı zamanda o, ruhunun enginliklerini ona nefh etmiş, kendi derinliklerini ona aksettirmiş. Dolayısıyla onlar birer ilim ve ibâdet âbidesi haline gelmişler; dinimizi sağlam birer kanal olarak, bize intikal ettirmişler. Mevâlî…

İşte o konuda فَكُّ رَقَبَةٍ diyor Kur’an. Esasen hürriyetini kaybetmiş birini hürriyetine kavuşturmak. Hani “usûl-i hamse”nin altıncısı, “usûl-i sitte” derken saydığımız husus “hürriyet” meselesidir. Yani, insanın “can”ı, “mal”ı, “akl”ı, “nesl”i ve “nefs”inin yanında bir de bazı Usûlcüler, Usûliddin uleması “hürriyet” diyorlar. Hazreti Pîr de bu meseleye yaklaşırken o mülahazayı değişik bir zaviyeden ifade ediyor: “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” diyor; yemeden-içmeden yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam!.. Hürriyet, bir yönüyle, insanlığın lâzım-ı gayr-ı müfârıkıdır. Hür olmayan insanlar, eli-kolu bağlı, zincirli, ayağında bilmem ne, falan… Evlerin içinde tutuyorlar öyle… Bu insanların hürriyetlerine zincir vurulmuştur. Bunların hepsinin salıverilmesi mevzuu, فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisi içine girer. Onlar, öyle hürriyete kavuşturulmak ile فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisine girdiği gibi, bunlar da فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisine girer. Bu itibarla, nedir akabeyi aşamama?!. Ekser insanların aşamadıkları ilk husus o işte, فَكُّ رَقَبَةٍ “Köle/esir âzâd edemediler.”

Sonra أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ “Veya kıtlık ve darlık zamanında doyurmaktır.” Açlığın, susuzluğun, kahtın, imkânsızlığın söz konusu olduğu bir yerde, muhtaç birisine, bir fakire veya bir miskine yedirme mevzuu. İşte onu yapmadılar. يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ “Yakın olan yetim” diyor. Uzakta da yetim olabilir fakat evvela yakından başlamak lazım. Demek ki o, önem arz ettiğinden dolayı, ondan başlamak lazım. Bu, diğerlerine bakmamayı gerektirmez. Fakat onlar, tâlî derecede, sânî derecede, sâlis derecede, râbi’ derecede, hâmis derecede birer konumda bulunuyorlar. يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ

Akabinde, أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ deniyor. “Miskin” kelimesi esasen döşeği kum, yorganı da hava/atmosfer olan insan demektir; tarif ederken öyle diyorlar. Fakirin daha dûnundadır o. Fakir, şöyle-böyle kût-i lâyemût ile yaşayan, ölmeyecek kadar. Hazreti Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) gibi, Devs’in arslanı. Diyor ki: “Bazen minber ile Âişe validemizin hücre-i saadetleri arasında, sara tutmuş gibi titrerdim de saralı diye bakarlardı. -Canım çıksın!..- Ama ben esas açlığımdan, yani günlerce bir şey bulamadığımdan dolayı öyle idim.” Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu da eline geçen her şeyi ona ve arkadaşlarına verir; Ebû Hüreyre’ye “Arkadaşlarını da çağır hemen, Suffe’de yeyiversinler!” derdi, bakardı onlara. Fakat her zaman da olmazdı. Dolayısıyla, Müslim-i Şerifte de, Buhari-i Şerifte de gördüğümüz gibi, Ebû Hüreyre “Çok defa saralı bir insan gibi kendimden geçer bayılırdım; kendimden geçerdim de yanımdan gelip-geçenler, ‘Bu adam galiba saralı insan!’ filan derlerdi, ‘Epilepsi nöbeti yaşıyor!’ falan derlerdi ama açlıktandı.” diyor. İşte bu, miskin; yani; döşeği kum, yorganı da hava/atmosfer; yağmur yağarsa, üstüne; kar yağarsa -orada kar çok yağmıyordu, kar yağarsa- üstüne, filan. Yastığı da kumdan bir şeydi. Öyle bir şey görüyorlar; kût-i lâyemutun bile altında geçinerek. أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ diyor, “yanı yerde bir miskin”. Türkçemizde bir idyum vardır: “Yanı, yere gelesi!” falan derler. Bu, bir yönüyle beddua gibi bir şey; “Öyle bir fakr u zaruret içine düşesin!” veyahut da “Kabre giresin!” manasında bir idyumdur.

   Karşılıklı sabır tavsiyesinde bulunmak ve birbirine merhameti öğütleyip durmak da bir sarp yokuştur; onu da ancak amel defterini sağ taraftan alacak olan iman ve sâlih amel ehli, uğurlu insanlar aşabilirler.

Bunlardan başka ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ “Bir de, elbette iman etmiş olmak ve karşılıklı sabır teşvik ve tavsiyesinde bulunmak, merhamet teşvik ve tavsiyesinde bulunmaktır.” (Beled, 90/17) ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ diyor. Bu, önemli esasen “akabeleri aşma” hususunda. Sadece “sabretmek” değil mesele. Kur’an-ı Kerim, burada -mesela- “ashâb-ı sabr” diyebilirdi. Oysaki burada “tevâsav bi’s-sabri” buyuruyor. “Müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) manası var bunda; lâakal iki kişinin bir şeyi paylaşması ifade edilirken bu sîga kullanılır. Bu, -eski Tıp’ta kullanılırdı- “temâruz” yani “hastalık izhar etme” manasına istimal edilir; yani, olmadığı halde bir şeyi öyle gösterme. Bir ikinci şey de; iki kişi arasında bir şey paylaşma veya daha çok kişi ile bir şeyi paylaşma manasına gelir. Onun için Arapça ifadesi ile “müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” sözüyle ifade edilir bu, Sarf’ta.

Demek ki, Asr Sûresinde, وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ “…birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabretmeyi tavsiye edenler…” (Asr, 103/3) buyurulduğu gibi, insan, dişini sıkıp sabredilecek şeyler karşısında sabretmeye kendisini zorlasa da, bazen kendine yetmeyebilir. Esasen o işi paylaşmak lazım. O zaman yine bir hadîs ile meseleyi vurgulayalım: مَنْ لَا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini Müslümanlar ile paylaşmayan, onlardan değildir!” Demek ki o duyguyu paylaşmıyor; bir duygu paylaşımı içinde olmadığından dolayı, onun derdini de paylaşmıyor. Dolayısıyla bazen insan başına gelen gaileler ve devâhî karşısında, ne kadar sabırlı olursa olsun -tek başına kalırsa- sarsılabilir. Başbaşa vermek lazım o mevzuda; birbirine destek olmak lazım, moralize etmek lazım, rehabilitasyona tabi tutmak lazım. Nitekim Asr Suresi’nde وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ dendiği gibi, burada da وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ buyuruluyor: Birbirlerine karşı sabır tavsiyesinde bulunurlar. “Sabır… Bak, şu faydası var!” derler.

En son akabe olarak da وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ buyuruluyor. Herhalde konu ile alakalı ele alacak olursak, kendi aralarında yine bir araya gelince hep “merhamet” tavsiyesinde bulunurlar: Amanın bakın! Lafz-ı Celâle’den sonra gelen iki tane isim var: “er-Rahmân”, “er-Rahîm”. Daha sonra, esmâ-i İlahî içinde, “el-Hannân”, “el-Mennân”, “er-Raûf” gibi isimler var. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın re’fetini, şefkatini, merhametini, mülâyemetini, utûfetini ifade buyuruyor. Öyle ise, bir yerde kendi aranızda meseleleri müzakere ederken, hep merhamet tavsiyesinde bulunun!.. وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ

İşte bütün bunları söylüyor; bu mezâyâ ve fezâili söyledikten sonra da şöyle buyuruyor: أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ “Böyle yapanlar, hesap defterleri sağ ellerine verilecek olan yümün ve bereket ehlidir.” İşte bunlar, uğurlu insanlardır! Nasıl uğurlu? فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ*إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ*فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ*فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ*قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ*كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ “Neticede kimin amel defteri sağından verilirse, o defterini alır ve ‘Gelin, okuyun! İşte benim defterim! Zaten ben, bir gün hesabımla baş başa kalacağıma kesin inanmıştım!’ der. O, bütünüyle hoşnut kalacağı bir hayatın içindedir artık, pek muhteşem bir cennette: Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafede. ‘Artık geride kalmış günlerinizde işleyip de buraya gönderdiğiniz güzel işlerinizden dolayı afiyetle yiyin, için!’ denilir.” (Hâkka, 69/19-24) اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım, ey Erhamürrâhimîn, bizi de muvaffak kıl!..” Kitabını sağdan alacak insanlar.. hayatlarını yümün içinde götüren insanlar.. hep iyilik düşünen, iyilik mülahazası ile oturup-kalkan, iyilik rüyaları gören ve herkese iyilik elini uzatan insanlar.

Diğer tarafta ise, وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ*عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ “Ayetlerimizi inkâr edenlere gelince, onlar, hesap defterleri sol ellerine verilecek olan bedbahtlık ehli nasipsizlerdir. Ki (onların cezası) üzerlerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateştir.” (Beled, 90/19-20) Bunlar da uğursuz insanlardır.. defterlerini sol taraftan alacak insanlardır.. hayatlarını hep uğursuzluk içinde geçiren insanlardır.. كَمَثَلِ الْحِمَارِ insanlardır.. كَمَثَلِ الْكَلْبِ insanlardır.. كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ türünden insanlardır. Allah, o derekeye sukûttan muhafaza buyursun!.. Cenâb-ı Hak, ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği olan a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlât-ı insaniye ile hepinizi/hepimizi serfirâz kılsın! Amin!..

Kırık Testi: EN GÜZEL’E GİDEN YOL

Herkul | | KIRIK TESTI

İbadetin şuurluca yapılmasıyla onun temâdîsi (sürüp gitmesi, devamlı olması ve kalıcı tesirler bırakması) arasında “sâlih daire” söz konusudur. Çünkü, her şer aynı zamanda başka bir şerre çağrı ve her kötülük sonraki bazı kötülüklerin mukaddimesi olduğu gibi; her hayır da, diğer bir hayrın davetçisi ve her güzel amel başka iyiliklerin vesilesidir.

   Sâlih Daire

Nasıl ki, insan bir günah işlemekle hakiki imanın nezih atmosferinden bir adım uzaklaşmış, küfre bir adım yaklaşmış ve şerre daha açık, günaha daha meyilli hale gelmiş olur; bir hayır yapmakla da günahların bunaltıcı havasından biraz daha sıyrılmış, imanını daha bir perçinlemiş, dolayısıyla da küfre karşı kendisine yeni bir sera daha oluşturmuş ve o ölçüde dalâletten korunmuş olur. Ayrıca, yaptığı o hayır sayesinde gönlünde başka iyiliklere karşı daha güçlü bir istek bulur. Şayet, şerrin şer doğurmasıyla hasıl olan kötülükler zincirine “fâsid daire” ya da günümüzün moda tabiriyle “kısır döngü” diyeceksek, bir hayrın daha başka hayırlara vesile olmasına ve sonraki iyiliklere zemin teşkil etmesine, böylece sürekli hayırlar meydana gelmesine de uydurma dildeki “doğurgan döngü”nün karşılığı olarak “sâlih daire” diyebiliriz.

Evet, şuurluca eda edilen her ibadet ü taat, arınmaya ve Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesile olur. Arınma yaklaşmayı, yaklaşma da arınmayı netice verir. İnsan, ibadet ü taat sayesinde beşerî kirlerden temizlenir, günahlarından arınır ve Allah Teâlâ’ya kurbet kesbeder. Allah’a yakınlaşma da insanın gönlünde ibadet iştiyakını ve hayır yapma duygusunu coşturur. Böyece, samimâne ve şuurluca ortaya konan ibadet ü taat ve hayr ü hasenât ile arınma ve kurbet kazanma birbirini takip edip durur; bu şekilde kullukta temâdî sağlanmış olur. Devam ve temâdî kalb ve ruh hayatında derinleşmeyi temin eder; derinleşme de, şuurda ve vicdanda ayrı bir enginliğe kapı aralar; insanı farklı bir marifet ufkuna ulaştırır.

Bu sâlih daire, insanın marifetten muhabbete, hatta bazen muhabbetten de lezzet-i ruhaniyeye kadar pek çok güzelliği duyup hissetmesini sağlar. Öyle ki, ibadet iştiyakı onun ruhunu bütün bütün sarar ve kulluk onun için ruhanî bir zevke dönüşür; artık o, bal-kaymak yiyor gibi ibadet eder ve ibadete bir türlü doymaz.

Gerçi, insan lezzet-i ruhâniyenin ve manevî zevklerin talibi olmamalıdır; fakat, o peşine düşmese de bunlar kulluğun bir semeresi olarak ziyade bir lütuf şeklinde esip gelebilir. Nitekim, Nur Müellifi, “Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhâniyedir.” derken bir hedef göstermekten daha çok tabiî bir neticeyi nazara vermiştir. Hazreti Üstad, hakiki saadetin, hâlis sürurun, en şirin nimetin ve safi lezzetin marifetullah ve muhabbetullahta olduğunu belirtmiş ve bir insan marifet ve muhabbet ufkuna ulaşırsa, onun ekseriyetle lezzet-i ruhaniyeyi de derinden duyup tadacağına işaret etmiştir.

Yoksa, ibadeti ve genel olarak kulluğu -ruhânî de olsa- zevke ve lezzete bağlama bizim mesleğimize uygun değildir. Hâlis bir mü’min, haccını, orucunu, namazını, teheccüdde gece karanlıklarını yırtan âh u vahlarını ve i’lâ-yı kelimetullah hesabına iştirak ettiği hayırlı faaliyetlerini zevk almaya, lezzet-i ruhâniye ile dolmaya ve doyma bilmeme gibi hallere mazhar olmaya bağlamamalı; bütün amellerini sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getiriyor olma mülahazasıyla ve O’nun rızasını arama duygusuyla ortaya koymalıdır. Vakıa, insan bu konuda hâlis niyetini ve istikamet çizgisini korursa, onun bir kısım ekstra lütuflarla mükafatlandırılması da her zaman söz konusudur; o talep etmese de zaman zaman lezzet-i ruhâniye meltemleri eser gelir ve onun ruhunu sarar. İşte, bu marifet, muhabbet ve lezzet-i ruhâniye esintileri de insana o sâlih daire adına bir adım daha attırır; vicdanına “Hadi şunu da yap, bunu da tamamla, o hayırlı işi de eda et!..” dedirtir. Böylece, şuurlu amel temâdîye, temâdî derinleşmeye ve derinleşme de başka hayr ü hasenâta vesile olur.

İnsan, ibadet ettikçe manen yükselir, terakkî ettikçe de ibadet iştiyakıyla daha bir gerilir. Bir hadis-i şerifte de işaret edildiği gibi, mü’min Kur’an okudukça yükselir, yükseldikçe Kur’an-ı Kerim’e karşı iştiyakı artar. Dahası, bu terakkî onu ötede de Kur’an sayesinde yücelip yükselme ufkuna ulaştırır; orada kendisine “Oku, yüksel!” denilir ve dünyada öğrenip hıfzettiği her ayete bedel ona biraz daha yücelme mükâfatı bahşedilir. Evet, okuma yükselmeye vesile olur; sonra bu yükselme ruhta inşirah hasıl eder, daha çok okuma duygusunu tetikler. Böylece, okuma ve yükselme, ibadet ve terakkî arasında bir sâlih daire oluşur. İnsan o sâlih dairede dönüp durdukça ve o daire güzellikler üretmeye devam ettiği müddetçe kulluk yolundaki bir takım zorluklar da kolaylaşır, ibadet ü taat bir yük ve angarya olmaktan çıkar; aşılmaz gibi görünen engeller küçülür, üstesinden gelinebilecek bir keyfiyete bürünür.

   En Kolay Yol ve En Emin Yolcu

Kur’an-ı Kerim, Leyl Suresi’nin şu mealdeki ifadeleriyle diğer mesajlarının yanı sıra bu hususa da dikkat çekmektedir: “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcar ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa; ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse, Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” (Leyl, 92/5-7)

Bu ayetlerdeki, {فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى} “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcarsa…” ifadesi, sadece maddî imkanlardan infakta bulunmak gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, insanların, kendilerine lutfedilen nimetlerin herbirine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına girişmeleri icap etmektedir. İşaratü’l-İ’caz’da da belirtildiği gibi, “…ve min mâ razaknâhum yünfikûn – Kendilerine ihsanda bulunduğumuz nimetlerden infak ederler.” (Bakara, 2/3) ayet-i kerimesindeki “mâ” umumî bir manayı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunmak gerekmektedir. Bu nükteye bağlı olarak meseleyi ele alırsak; Mevlâ-yı Müteâl bize hangi lütuflarda bulunmuşsa, onların hepsini insanlığın istifadesine sunmak üzerimize bir vazifedir; ilim vermişse ilimden, mal vermişse maldan veya üstün bir dimağ vermişse de ondan başka insanları da faydalandırmak Allah yolunda infakta bulunmak demektir.

{وَاتَّقَى} “Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa…” sözünde üzerinde durulan takvâ; farzları yapıp günahları terk etmekle beraber haramlardan fevkalâde sakınma duygusu içinde bulunmak, günaha girme korkusundan dolayı bazı mübahlara el uzatırken bile titremek ve hatta şüpheli şeylerden kaçınarak, şöyle-böyle kuşku hasıl eden her şeyi bırakıp, tamamen tereddütten uzak bir hayat yaşamak manalarına gelmektedir. Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi gâye-i hayal edinmeme, maddî-manevî her nimeti Allah’tan bilip hiçbir şeyi nefse mâl etmeme, her meselede dinin hükümlerini gözetme, Allah Rasûlü’ne bilâ kayd ü şart inkıyâd etme, Hak’tan uzaklaştıracak şeylere karşı sürekli tetikte bulunma, haramlara götürebilecek nefsî hazlar karşısında devamlı uyanık olma ve râbıta-ı mevti hayatın bir parçası haline getirme gibi hususlar da takvânın çerçevesine dahildir.

Ayrıca, bizim telakkîlerimiz açısından, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatın bağrına yerleştirdiği âdât-ı sübhaniyesini mütâlaa ederek tekvînî emirlerin gereklerini yerine getirmek ve âyât-ı tekvîniyeyi sürekli tetkik ve tefekkür ederek kalbî ve ruhî hayatı yenilemek de takvânın önemli bir buudunu teşkil etmektedir. Bir de, bu ayette kullanılan fiil kipi nazar-ı itibara alınacak olursa, “ittikâ” kelimesinin “iftial babı”ndan olduğu ve bunun da “mutâvaat” (dönüşlülük) ifade ettiği görülecektir. Bu açıdan takvâ; Allah’ın gazabından rahmetine sığınmak, teşriî ve tekvinî emirlere muhalefet etmemek suretiyle daima O’nun himayesinde kalmak, huzuru ve rahatı O’na yakınlıkta aramak, O’ndan korkarken bile yine O’nun merhametine iltica etmek ve bu şuuru tabiatın bir derinliği haline getirmek demektir.

{وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى} “Ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse…” beyanında zikredilen “hüsnâ” tabiri, “ahsen” kelimesinin müennesidir ve “daha güzel” veya “en güzel” manasına gelen bir sıfattır. Hüsnâ ifadesini, Esmâ-yı Hüsnâ, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecelli alanı, en güzel haslet sayılan iman ve ihsan veya en güzel kelime olan Kelime-i tevhid, yahut hepsini ihtiva eden Kur’an-ı Kerim ve en güzel mükâfat olan Cennet şeklinde tefsir edenler olmuştur. Genellikle müfessirler, “Lillezîne ahsenû’l-husnâ ve ziyâde – İyi ve güzel davranışlarda bulunanlara en güzel mükâfat ile daha da fazlası var.” (Yunus, 10/26) ayet-i kerimesi gibi ilahî beyanlarda yer alan “hüsnâ” sözünü Cennet, “ziyâde” ifadesini de Allah’ın cemalini görmek şeklinde anlamışlardır.

Kanaatimce, hüsnâ tabiri, Cennet’i, oradan Zât-ı Uluhiyeti görmeyi ve o büyük pâyeye ulaştıran yolun erkânını bilcümle ifade etmektedir. Bu zaviyeden, mezkur ayette, Din-i Mübin’in esaslarını tasdik etmiş, iyiyi kötüyü öğrenmiş, fazileti rezilliği birbirinden ayırmış; dünyada ihsanda bulundukça daha çok iyiliğe mazhar olacağına, her hayr ü hasenâtın mizanda da mutlaka bir değer ifade edeceğine ve ötede mükâfatının fazlasıyla verileceğine kanaat getirmiş; iman ve ihsan üzere yaşadığı takdirde sonunda en güzel akıbete, ahirette Cennet’e ve Cemal’e erdirileceğine iman etmiş ve hayatını bu en güzel neticenin doğruluğuna inanmışlık içinde sürdürme gayretine girmiş bahtiyar insan nazara verilmektedir.

İşte, üç önemli vasfı sıralanan bu sadâkat kahramanına ilahî bir vaadde bulunulmakta ve şöyle denmektedir: {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى} “Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” Demek ki, mazhar olduğu nimetlerden infakta bulunan, takvâ dairesine sığınan ve En Büyük Hakikati tasdik edip coşkun bir imanla O’nun vaad ettiği mükâfata yürüyen bir insan, en hırçın dağlarda, dik tepelerde yasemenlikte yürüyor gibi rahat yürüyecek, yürüyüp Allah’a gidecektir. Beled Sûresi’nde bahsedilen ve başkaları için aşılması çok zor sarp bir yokuş olan hayır yolu ve o yolun akabeleri onun için kolaylaşacak ve ona boyun eğecektir. Nihayet, o önüne çıkan bütün engelleri -Allah’ın inayetiyle- kolaylıkla aşacak, çok zorlanmadan hayırlı işler yapmaya muvaffak olup saadet-i dâreyne erecektir.

Böyle bir insanın yürüdüğü yol, “kolay yol”dur; zira, o, Hâlık-ı kâinatın rızasına ve insanın fıtratına çok uygundur. Ayrıca, bu yoldaki her iyilik, insandaki hayır yapma duygularını daha da şahlandırır ve yolun zorluklarını kolayca aşmaya vesile olur. Başlangıçta bazı emir ve yasaklar nefse ağır gelse de ve meşakkat televvünlü bir kısım mesuliyetler insanı zorlasa da, şayet insan dinin özündeki yüsr hakikatine muvafık şekilde sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye gayret eder ve bu konuda heva ve hevesinin dizginlerini aklının, kalbinin ve iradesinin ellerine verirse, zamanla ihsan ve takvâ şuuru o yolun yolcusunun tabiatı haline gelir. Öyle ki, o göz ucuyla harama bakacak olsa, daha iradesi devreye girmeden ve kendi kendine “Burada ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım?” demeden, hemen tabiatının tepkisiyle karşılaşır; tabiatı ona “Nazarına hâkim ol, bu memnudur!..” der. Dudaklarından dökülebilecek nâhoş bir kelime aklının ucuna gelir gelmez iradesinden önce tabiatı “Hayır, söyleme onu; telaffuz ettiğin her şey kaydediliyor!..” diyerek ona mani olur. Hayaline küçük bir kir bulaşacak olsa, daha tasavvur ve taakkul safhalarına varmadan yine selim tabiatının dürtüleriyle o kirin önünü keser, “Allah Allah, ben ne kadar vicdanı bozuk bir insanım ki böyle çirkin bir sahne benim içime akabiliyor, tahayyül dünyama girebiliyor!..” diye içinden geçirir ve -tabiatının tepkisi sayesinde- o kötü hayali daha o safhada boğar, büyüyüp başka kirli tabloları zihnine davet etmesine ve hafızasını kirletmesine meydan vermez.

Evet, takvâ duygusunu tabiatının bir derinliği haline getiren bir insan, artık dinin emirlerine karşı gayr-ı iradî olarak titizlik gösterir, yasaklara karşı da vicdanî tepki verir. Küfür, şirk, isyan, dalâlet ve günah şâibesi taşıyan her türlü, söz, tavır, davranış ve fiillerden tiksinti duyar. Haram mala el uzatmayı ateşi avuçlamak gibi görür; zinaya yaklaştıran her türlü fenalıktan cehennemin alevlerinden ürkmüşçesine kaçar. Namaz kılmak onun için angarya olmaktan çıkar; daha bir vaktin farzını eda eder etmez diğerinin programını yapar. Bir sabah uyanamasa ve namazını kaçırsa yemeden içmeden iştihası kesilir. Gönül hoşnutluğuyla zekatını verir ama onunla da iktifa etmez; infakı hayatının vazgeçilmez bir esası kılar. Yaptığı her iyilik onu daha başka iyiliklere sevkeder; kaçındığı her kötülük ve günah sonrasında, o kötülük ve günahlara karşı iyice bilenir ve onlardan olabildiğine uzaklaşma azmini güçlendirir.

Böylece o insan tam bir sâlih dairenin içine girmiş olur. Artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider, öyle mücahede eder ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler bakar da ona ya hayran olur veya “Bu delidir!..” derler. Zira, Allah Teâlâ iyiye giden ve sonu Cennet’e açılan yolu ona kolaylaştırmıştır ve onu çağlayan bir ırmak gibi akar hale getirerek hedefine rahatlıkla varacağı bir kıvama ulaştırmıştır. Mevlâ-yı Müteâl ötede de onu “Hesabı kolayca görülür ve ailesine sevinç içinde döner.” (İnşikak, 84/8-9) ilahî beyanıyla resmedilen bir mazhariyete erdirecek ve çok kolay bir hesap ile Cennet’e girmeye muvaffak kılacaktır.

   Perişan Yolcu ve Sarp Yokuşlar

Diğer taraftan, sadece dünya hayatına bel bağlayan, ahiret azığı hazırlamaya hiç ihtiyaç duymayan, hem teşriî hem de tekvînî emirleri gözardı eden, her konuda kendini yeterli görüp nefsine güvenen, kendi menfaatlerinden başka hiçbir şey düşünmeyen ve -iyiliği tabiatına mâl etmek bir yana- hep kötülüklerle içli dışlı yaşayan kimseler ise, en geniş caddeleri bile patika gibi görürler; en selametli bir şehrah olan Din-i Mübin yolunda dahi rahatça yürüyemez, yönlerini bulamaz ve sonsuz saadet hedefine ulaşamazlar.

Nitekim, Kur’an-ı Kerim, zikrettiğim ayetlerde sâlih dairenin hep iyiliklerle iç içe olan kahramanlarını anlattıktan sonra, akabindeki ayetlerde de bir fâsid dairenin girdabında debelenip duran zavallılara değinmiş ve onları sürekli kötülüklere sevkeden çirkin huylara karşı mü’minleri şöyle ikaz etmiştir: “Cimrilik yapan ve kendisini her konuda yeterli görüp Allah’a ihtiyacı yokmuş gibi davranan; bir de hüsnâyı, o en güzel kelimeyi (kelime-i tevhidi ve onu ikrarın gereklerini) yalanlayan kimseyi ağır bir sorguya ve ebedî helaka giden en güç yola sardırırız.” (Leyl, 92/8-10)

{وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ} “Cimrilik yapan” sözüyle zemmedilen “bahîl” insanın eli çok sıkıdır; o kendi rahatı ve ailesinin ihtiyaçları için çok cömertçe mal sarfetse ve bazen bu konuda müsrif davransa bile, hayırlı bir iş için cebinden beş kuruş dahi çıkarmaz. Hatta, kimi zaman o, aşırı mal hırsından dolayı kendisi ve ailesi için de harcamada bulunmaktan kaçınır; sadece mal biriktirmeyi ve daha çok servet sahibi olmayı düşünür.

Bu arada, infak sadece mala ve paraya münhasır olmadığı gibi, cimrilik de yalnızca maddî imkanlarla ilgili bir kavram değildir. İnfakla alâkalı mülahaza cimrilik hakkında da geçerlidir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerde de cimrilik söz konusudur. Bildiğini öğretmeyen ve ilminden diğer insanları istifade ettirmeyen kimse de en az mal konusunda eli sıkı olan insan kadar cimri sayılır.

{وَاسْتَغْنَى} “Kendisini kendine yeterli görüp Cenâb-ı Hakk’a bile ihtiyacı yokmuş gibi davranan” bu aldanmış adam, kendi heva ve hevesinden başka hiçbir şeyi umursamaz, hayır ve hasenâta karşı alâka göstermez ve sâlih kimselerle beraber olmaya dahi tenezzül etmez. Ahireti hiç düşünmez ve Allah’ın gazabından rahmetine sığınmayı asla aklına getirmez. Kulluk yolunda önüne çıkabilecek bütün engelleri aşmasını sağlayacak olan takvâ şuuruna karşı da bütün bütün bîgâne yaşar; dolayısıyla, günahlardan kaçınmaz, isyan deryasına dalmaktan sakınmaz.

Aslında âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak ve muhtac-ı mutlak olduğu halde, adeta acz ü fakrdan hiç haberi yokmuş gibidir; nimetleri başından aşağı sağanak sağanak yağdıran Mün’im-i Hakiki’yi hiç düşünmemekte ve O’na şükretmemektedir; sanki şevk u şükürden de bütün bütün habersizdir, hamd ü sena hislerinden de mahrumdur. Hal ve tavırlarından, kendisini ulaşılabilecek en son noktaya ulaşmış, doyuma ermiş, en güzel neticeye vasıl olmuş ve artık hiçbir şeye ihtiyacı kalmamış bir insan olarak gördüğünün emareleri dökülmektedir.

Ah zavallı insan! Bu kibir ve gururu sebebiyle ne kadar da acınacak bir hale düşmüştür. İstiğna gibi peygamberlik mesleğinin şiarı olan bir güzel vasfı nasıl da yanlış yorumlamış ve onu bir küfür sıfatına dönüştürmüştür. Evet, mü’min müstağnidir; fakat, o Allah’ın verdiği nimetlere kanaat ettiğinden dolayı kat’iyen başkasının eline bakmayan, hep gözü tok, gönlü zengin ve beklentisiz davranan insandır. Şu kadar var ki, mü’min acz ü fakrının hep farkındadır ve Cenâb-ı Hakk’a her an-ı seyyale muhtaç olduğunun şuuruyla yaşamaktadır. Zira, Mevlâ-yı Müteal’e karşı istiğna tavrı bir küstahlık, nankörlük ve hatta -derecesine göre- küfürdür.

Bu küstah ve nankör adam {وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى} “Bir de o en güzel kelimeyi, hüsnâyı yalanlamaktadır.” Kelime-i tevhidi ve dinin sair esaslarını -bazılarını sözle, bazılarını da fiille- tekzib etmektedir. O her işini bir kâfir sıfatı olan yalana bağlamıştır. Pek çok meseleye gönülden inanmadığı halde, münafıkça davranmakta ve durumu idare etmeye çalışmaktadır. O hep olduğundan farklı görünen ve kalbinin sesi olmayan sözleri söyleyen tam bir şekil insanıdır; onun tavırları yalan, davranışları yalan ve sözleri de yalandır. O, birr ü takvânın Cennet’e götüren bir burak olduğuna, buradaki iyiliklerin karşılığının ahirette fazlasıyla verileceğine ve ihsan sahibi kimselerin ötede ebedî nimetlere, Cennet ve Cemal lütuflarına ereceklerine hiç iman etmemiş; bütün bu hakikatlere “yalan” demiş ve bu dünyayı kalıcı zannederek bütün bütün kaybedeceği bir yola girmiştir.

İşte, üç kötü vasfı sıralanan bu zavallı adama da şöyle ilahî bir vaîdde bulunulmaktadır: {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى} “Onu ağır bir sorguya ve ebedî helaka giden en güç yola sardırırız!” O, hiçbir zaman aşamayacağı öyle bir yokuşla karşı karşıya getirilir ki, burada her durakta takılır yolda kalır; ötede de ateşe girmek gibi en zor ve en acı akıbete müstehak olur.

Tefsirciler, “en zor olan” manasındaki “usrâ” ifadesini, Allah’ın sevmediği ve işlendiği takdirde insanı cehenneme sürükleyen ameller şeklinde anlamışlardır. Dünyanın zahirî güzelliklerine tamah ederek bu yola giren ve nefsanî isteklerinin kölesi haline gelen bir insan, bu yolun her adımında kendi fıtratının ve vicdanının tersine hareket eder. Cismanî arzularını tatmin etmeye çalışırken din, diyanet, ismet ve iffet sınırlarını birer birer çiğner; her zaman günahların peşinde sürüklenir durur. Haramların teşkil ettiği fâsid dairede debelenirken, ibadet ü taat ve hayr ü hasenât da ona çok zor gelir.

Kur’an-ı Kerim, pek çok ayet-i kerimesiyle, takvâ hissinden mahrum kulların önündeki bu zorluğa işaret etmekte ve –mesela– şöyle demektedir: “Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin. Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.” (Bakara, 2/46) Yine, bazı münafıkların, nifaklarını gizlemek için bazen mü’minlerle beraber saf tuttuklarını ve maddî imkanlarından infakta bulunuyormuş gibi gözükmeye çalıştıklarını, fakat, onların bu teberrûlarının Hak katında hüsn-ü kabul görmediğini vurgulamakta; sadakalarının kabul edilmeyişinin sebebini anlatılırken de aynı zorluğa ve onların, nefislerinden kaynaklanan bu zorluğun altında kalıp ezildiklerine dikkat çekmektedir: “Çünkü onlar Allah’a ve Rasûlüne karşı inkâr ve nankörlük içindedirler. Namaza ancak üşene üşene gelirler. Yardımda bulunurken de istemeye istemeye, gönülsüz verirler.” (Tevbe, 9/54)

   Aktif Marifet

Demek ki; din yolunun rahat yürünür geniş bir cadde olması ve ibadet ü taatin insana kolay gelmesi, selim bir kalbe sahip bulunmaya, infak ruhuyla hareket etmeye, takvâ şuuruyla donanmaya, Allah’a tam teveccüh edip sadece O’nun rızası için kulluk yapmaya ve dünyada ortaya konan zerre kadar bir iyiliğin ya da atom parçası ağırlığındaki bir şerrin karşılığının ötede mutlaka verileceğine gönülden inanıp, daima bu inanca uygun düşen ihsan duygusuyla yaşamaya bağlıdır. Acz u fakr hisleriyle dergâh-ı ilahinin eşiğine başını koyma, isteyeceklerini O’ndan isteyip, sürekli O’na el açma ve sonra şevk, şükür ve tefekkür sayesinde kullukta daha bir derinleşme de rıza-yı ilahiye varıp ulaşacak yolu kolaylaştıran hususlardandır.

Bugün, cihanın dört bir yanına mukaddes göç seferleri düzenleyen adanmış ruhların yaptıklarını bu hakikatler ışığında değerlendirmeden onları ve fedakarlıklarını anlayabilmek çok zordur. Evi-barkı, yurdu-yuvayı, anayı-babayı, yârı-yârânı arkada bırakıp haritada dahi yeri güçlükle bulunabilen diyarlara hicret etmek, onca sıkıntıya rağmen gece-gündüz demeden çalışıp didinmek, maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakârlıkta bulunmak; bazen sıcaktan yanmak, kimi zaman soğukta donmak.. ama yine de imanla, aşkla, azimle ve ümitle ayakta kalmak.. koşmak, yorulma bilmeden hep Allah’ın hoşnutluğuna koşmak… Bunlar, ancak Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla ve aşılmaz gibi görünen zorlukları kolaylaştırmasıyla gerçekleşebilir.

Son olarak, önemli gördüğüm bir hususu bir kere daha hatırlatmak istiyorum: İster ferâiz kurbeti diyeceğimiz şekilde, farz ibadetleri şuurluca eda etmek suretiyle Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmış olun, isterseniz de farzlarla beraber nafileleri de hiç aksatmayıp kurbetinize bir enginlik daha ilave etmiş bulunun; ne suretle ve ne seviyede olursa olsun, iyilikleri tabiatınızın bir derinliği haline getirseniz ve oluşturduğunuz sâlih daire vesilesiyle sürekli bir hayırdan diğerine koşup dursanız da akıbetiniz mevzuunda teminatınızın olduğu söylenemez. Bugün Hazreti Abdülkadir Geylânî’nin kulluk mertebesi ölçüsünde bir noktayı ihraz etseniz de, bu sizin yarınınıza hiçbir şey miras bırakmayabilir. Her gün sizin için yeni bir gündür ve her yeni gün müstakil olarak inşa edilmesi gereken bir zaman parçasıdır. Dahası, her yeni günde siz de bir manada yeni bir insansınız ve ruhunuzun abidesini bir kere daha ikâme etmek zorundasınız.

Öyleyse, her gün düşünce dünyanızı yeniden gözden geçirmeli, bir kere daha Allah yolunda infak duygusunun, takvâ şuurunun ve sadâkat ruhunun tabiatınıza mal olup olmadığını kontrol etmeli ve bu konuda cehd ü gayret ortaya koyarak Cenâb-ı Hak tarafından işi kolaylaştırılan ve önündeki engeller kaldırılan bir insan olmaya namzed hale gelmelisiniz.

Binaenaleyh, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ceddidû imaneküm bi lâ ilahe illallah – İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” buyurmuş ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmiştir. Zira, Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır.

Dün her açıdan tenevvür etmiş olsanız dahi, bugün de arınmalı, aydınlanmalı ve nurlanmalısınız. Dünkü zaman ayrı bir fasıldı; bugünkü zaman da tenevvüre muhtaçtır. Dünkü vücudunuzun zerrâtının bazıları ölüp gitti; Cenâb-ı Hak bugün bünyenizde yeni zerreler halketti, onların da imanın nurundan nasiplenmeye ihtiyacı söz konusudur. Duygularınızda değişmeler meydana geldi, bilgi adına yeni müktesebâtınız hasıl oldu, onların hepsinin sizin renginizi ve imanınızın desenini alması gerekmektedir. Bu açıdan, teminat altında olduğunuz mülahazasına asla kapılmamanız ve hep yenilenme peşinde olmanız icap etmektedir.

Unutulmamalıdır ki, bir bilgi hamalı olmak ve engin bir müktesebâta sahip bulunmak kulluk hesabına çok fazla bir mana ifade etmemektedir. O bilginin marifete dönüştürülmesi ve hatta o marifetin de “aktif marifet” haline getirilmesi lazımdır. Aktif marifet ise, -bu tabir çok kullanılmamış olsa da şahsen bir mahzur görmüyorum- kendi içinde sürekli kaynayıp duran ve insanı hep muhabbet ufkunda dolaştıran vicdan kültürü demektir. Dolayısıyla, Allah’a kurbet açısından hangi seviyede bulunursanız bulununuz, size düşen vazife; teşriî ve tekvinî emirleri iyi okuyarak mütemadiyen imanınızı yenilemeniz, iman-ı billah içindeki marifetullaha ulaşıp onu tabiatınızın bir yanı haline getirmeniz; fakat, yine de kendinizi teminat altında görmeyip, vicdanınızdaki marifet kazanını sürekli kaynatarak aktif marifeti elde etmeye ve hep muhabbetullah atmosferinde nefes alıp vermeye çalışmanızdır.

BAMTELİ: DİRİLİŞ, YÜKSELİŞ VE ÂSÂYİŞİN ESASLARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Musibetlerden kurtuluş, içtimâî yükseliş ve huzurun temini için mesâîlerin tanzimine, yapılacak işlerin doğru taksimine, aramızdaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtacız!..”

Üstad Bediüzzaman hazretleri, terakkî ve âsâyişin vesilesi olarak birkaç hususa dikkat çekiyor: Önce, “mesâîlerin tanzimi” diyor. İnsan, hayatını bir nizam içinde geçirmeli; yatma zamanı, ailesi ile meşgul olma zamanı, çocukları ile meşgul olma zamanı… Hayatı için medâr-ı maişet temini adına çalışacağı zaman olarak da ona göre bir şey ayarlamalı. Bir muallim ise şayet, zamanının bir kısmını o mevzudaki vazifesine ayırmalı, bir kısmını kitap okumaya ayırmalı; boş zamanlarını başbaşa vererek, kafa kafaya vererek bir kısım ulvî mesâili müzakere etmeye ayırmalı… Ne yapacağını bilerek yürümeli bu yolda; çünkü karambole yola çıkan insanlar, yolda bir engele takılır kalırlar! Ne yapacağını bilerek hayatını sürdürmeli; âdetâ bir anayasa nizamnâmesi gibi yazmalı; “Tamam ben, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım!” demeli; hayatını ona göre tanzim etmeli. Üzerinde başlı başına durulacak derince bir mevzu, mesâînin tanzimi.

İkinci olarak, “a’mâlin taksîmi” diyor. Kim ne yapacak?!. Kim hangi mevzuda daha başarılı olacaksa, o mevzuda, ona göre hareket etmek lazım. Burada “îsâr” duygusunun da -esasen- nazar-ı itibara alınması iktiza ediyor. Hani öyle bir meseleyi düşünürken, şu da hatırda tutulmalı: Enbiyâ-i ızâm “Benim yerime sen gel!” filan diyemez; çünkü onlar, o ağır vazife ile muvazzaftırlar; ondan kaçmaları da olmaz, mümkün değil. O, hem bir vazifedir, hem yüksek bir pâyedir, hem de kaçılması imkânsız olan bir sorumluluktur. Hafizanallah, ondan kaçmak, Allah’tan uzaklaşmaktır. Dolayısıyla -mesela- Allah Rasûlü “Benim yerime sen gel, bu vazifeyi sen yap yâ Ebâ Bekir, yâ Ömer, yâ Osman!” diyemez. Kendisi ne kadar mütevazı olursa olsun, misyonu icabı o vazife O’na aittir. Ama O’nun dışındaki insanlar, en önemli vazifelerde, başkalarını kendi nefislerine tercih edecek kadar îsâr ruhu ile hareket etmelidirler. “Bu, imamlık yapabilir. Bu, müezzinlik yapabilir. Bu, belediye başkanlığı yapabilir!” demeli ve o insanları kendilerine tercih etmelidirler.

Tabii halkın da bu mevzuda basîretine ihtiyaç vardır. Arz etmiştim daha evvel: İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi halka hitap ederken şöyle der: “Ey cemaat, siz, ‘müntehib’ (seçensiniz); ben ise, ‘müntehab’ım (seçilenim). Gideceğimiz yer ise; ‘müntehabün ileyh’tir (meclistir). Sizin yaptığınız işe de ‘intihap’ (seçim) denir. İntihap ise ‘nuhbe’den gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin aslında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur.” Evet, toplum, o ölçüde basîretli ise, o işi taksim etme mevzuunda da kim, nereye konacaksa şayet, onu oraya koyar, rahatlıkla. Bilemedikleri zaman, öyle bir tanesini seçerler ki önlerine, o kendinden başka bir şey düşünmez; dünyasını -bir yönüyle- Kârûn gibi yapmaktan başka bir şey düşünmez. Sizin değerlerinizi ve kalben değer atfettiğiniz şeyleri de o mevzuda kullanarak, suiistimal ederek, sizin hissiyatınız ile oynar, sizin saygı duygularınız ile oynar, onları kendi hesabına, dünyası hesabına kullanır. Bu açıdan o mevzuda “intihap” da çok önemli bir şeydir.

   Birlik ve beraberlik Allah’ın başarılı kılmasının en önemli vesilelerindendir; hem kavlî hem fiilî duada kalblerin aynı mülahaza ve gayretlerle atması da birlik ve beraberliğin hem semeresi hem de göstergesidir.

Üçüncüsü “teâvün düsturunun teshîli” diyor. “Tefâ’ül” kipinden gelmesi itibarıyla, birbirinize her hususta yardımcı olmanızı vurguluyor. El ele olursanız, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin en büyük vesilesidir!” Eller, hep birlikte Cenâb-ı Hakk’a doğru kalkarsa şayet, Allah, o elleri boş çevirmez. Ellerinizi kaldırdığınız zaman, hep aynı duygu, aynı heyecan ile aynı şeyleri istemelisiniz. Ezcümle, şöyle demelisiniz: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ؛ وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِّينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبُوبِينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîb’inin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz Rabbimiz!..” Şimdi bu, Cenâb-ı Hakk’a karşı vazifelerimiz mevzuunda yapmamız gerekenlerden.

Bir diğer taraftan da bazılarımız bazı şeyleri çok iyi biliriz; ya yetiştiğimiz kültür ortamı itibarıyla veya kabiliyet ve donanımlarımız itibarıyla ya da nöronlarımızı çalıştırmamız itibarıyla daha engin düşünceye sahibizdir. Biz o düşüncelerimizi başkalarının da o ufka ulaşmaları istikametinde kullanmalıyız, onlara yardımcı olmalıyız.

Bakın, bir taraftan, dua birliği; zira vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin vesilesi. Bir diğer taraftan da insanların fikren ve ruhen inkişaf etmeleri adına, varsa inkişaf etmiş bir dimağınız şayet, o inkişaf yollarını onlara göstermek suretiyle, onların da o ufka ulaşmalarını, hatta gelip sizi geçmelerini arzu etme… Sizi geçmelerini de arzu etme; çünkü “îsâr ruhu”, onu gösteriyor. Mü’minde îsâr ruhu… Her hususta, başkalarını kendine tercih etme; îsâr ruhu.

Bir diğer yanı bu meselenin: Mesela mektepte okuyorsunuz; arkadaşlarla sınıf geçmek için çalışıyorsunuz. Bazılarınızın o mevzuda kabiliyetleri iyidir, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla, aile yapısı itibarıyla, bazı temel bilgileri vardır. Bu temel bilgileri itibarıyla orada gördüğü dersleri daha iyi kavrar, daha güzel sentezler yapar, daha güzel analizlere muvaffak olur. Bence o kabiliyet ve donanımını, hemen arkadaşları ile paylaşmalı, onların da o seviyeye gelmesi için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bakın, talebelik seviyesinde… Bu da yine bir îsâr ruhu aksettiriyor; başkalarını da aynı zamanda kendi seviyesine getirme, tercih etme meselesi.

Bir adım daha ileriye atalım bu mevzuda. Kariyer yapıyoruz; master yapıyoruz, doktora yapıyoruz, profesör olmak için çalışıyoruz. Bazı arkadaşlarımızın kompoze kabiliyetleri çok fevkaladedir. Bazı arkadaşlarımız kütüphaneleri çok iyi bilirler; Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “kütüphane faresi” gibidir onlar. O fihristleri öyle ezbere bilirler ki; hangi mevzu, hangi konu, nerede, nasıl işlenmiş, onu bilirler. Birisi bir vazifeyi almıştır üzerine ama kaynakları o ölçüde bilmiyordur. O kompoze kabiliyeti olan arkadaş, “Bu mesele şöyle ifade edilir!” demeli, ona destek olmalı. On seneyi, üç seneye indirmeli; doktora yapıyorsa iki seneye indirmeli, buna kanun ve mevzuat müsaade ediyorsa şayet. Bazıları da işte böyle mahzen-i kütüphane faresi gibidir, bütün kitapları bilir; “Arkadaş, senin araştırdığın bu mevzu, falan kütüphanede, filan yerde, şu fihrist içinde. Buna baktığın zaman, ona ulaşacaksın!” demeli. Bazıları da ona o meselenin nasıl sunulacağını öğretmeli. Hocaların durumuna göre, hocalara karşı tavrı açısından, ufkunu açmalı, gözünü açmalı, o mevzuda yine o teâvün düsturunu işletmeli, ona yardımcı olmalıdır.

Bu karşılıklı yardımlaşma, kelimenin yapısında da vardır. “Teâvün”; te-‘â-ve-ne / ye-te-‘â-ve-nü / te-‘â-vü-nen (تَعَاوَنَ – يَتَعَاوَنُ – تَعَاوُنًا) kökünden, “müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ الْإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “en az iki veya daha çok kişinin bir işi beraber, karşılıklı yapmaları, çoğunluğun müşterek bir iş etrafında bir araya gelerek düşüncelerini paylaşmaları” demektir. Bu şekilde düşünce paylaşmak suretiyle, o yardımlaşma düşüncesini paylaşmak suretiyle, bir yönüyle, bir iken, binler gücüne, binler kuvvetine ulaşmak mümkündür Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Hazreti Üstad dördüncü olarak “mabeynlerindeki emniyetin tesisi” diyor. Birbirimize fevkalade güven duyma… O, “Falan, benden daha güvenli bir insandır, hakikaten!” Bu da gördüğünüz gibi îsâr ruhu barındırıyor; bunların bazısında bir damlacık, bazısında bir bardak, bazılarında bir fincan, bazılarında bir kâse îsâr meselesi var. Birbirimize güvenirsek şayet, işte o zaman o kuvvetler bir araya gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Vifâk ve ittifak da olur, suizanna düşmeyiz birileri hakkında ve günaha girmeyiz. Aynı zamanda diğer insanların kuvvetlerini de yanımıza alırız; kuvvetimize kuvvetlerini inzimam ettiririz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir insanın yapacağı şeyi, bin insanın yapacağı şey hale getiririz, mâbeynimizdeki o münasebeti sağlam bir zemine oturtursak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi bu da çok önemli bir mesele: Birbirimize güven duyma ve suizanna kapılmama.

Belki çok defa suizanna kapılabiliriz. Tavırları ve düşünceleri ile suizan ifade eden bazı kimselerden kuşku duyuyorsak şayet, test etme imkânı vardır. Küçük bir dairede, evvela onu bir test ederiz; bakarız ki, sınıfı geçti orada, daha bir üst dairede, kalbimizin daha bir derin yerinde, “Şurada da oturabilirsin!” deriz. Bakarız ki hakikaten oranın da hakkını verdi, “Tamam, kalbimizin göbeğine de otağını kurabilirsin!” falan deriz. Baktık ki oranın da hakkını veriyor, “Yahu sen, benim -âdetâ- gönlümde de oturabilirsin!” deriz. Misal olarak arz ediyorum bunu. Hizmet’te de öyle: Şurada istihdam ettiniz, baktınız ki başarılı oldu, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede… Onu belli bir yere getirir koyarsınız böylece. Bir taraftan “hüsnüzan” bir taraftan da “adem-i itimad”a binaen, az kuşkulanıyorsanız, şüpheleniyorsanız şayet, suizanna düşmeden, aynı zamanda test ede ede bir insanı bir noktaya ulaştırırsınız. Ve dolayısıyla bir yüksek kabiliyetin kabiliyetlerinden sizin de, toplumun da istifade etmesine zemin hazırlamış olursunuz.

   Allah Rasûlü’nün Attığı Temel, Hazreti Ebu Bekir’in Üstün Başarısı, Bediüzzaman Hazretleri’nin Firâseti ve Kürt Meselesi

Esasen şimdiki bu “kıpkızıl musibet dönemi” çok şiddetli ama biz o musibetin turuncusunu da gördük, morunu da gördük, pembesini de gördük, mavisini de gördük; o musibetlerin hemen her rengini gördük. Belki millet olarak da üç asırdan beri görüyoruz. Hazreti Pîr, “üç asırdan beri” diyor. “Üç asırdan beri rahnedâr olmuş”; yani, surları yıkılmış bir yönüyle, en mamur yerleri harabeler haline gelmiş; saltanat mahalleri, kemmiyetsiz keyfiyetsiz insanların elinde kalmış. Üçüncü Mustafa’nın ifadesiyle diyeyim; kendi ifadem ile değil, alınır bazıları:

“Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Evet, asırlardan beri rahnedâr olan bir kalenin tamiri belki Şâh-ı Geylânî gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi gibi, Mustafa Bekrî Sıddîkî gibi, Maruf-i Kerhî gibi, Ebu’l-Hasan el-Harakânî gibi, Cüneyd-i Bağdâdî gibi, Bayezid-i Bistâmî gibi aldatmayan rehnümâlar ile olur, öyle büyük şahıslar ile olabilir. Esas, etrafındaki kümelenmeler ile, şahs-ı manevî ile, heyet-i ictimâiye-i İslamiye ile olacaktır. O, bir heyetin yapacağı şeydir, şahsın yapacağı şey değildir. Enbiyâ-ı ızâm bile esasen yapacakları şeyleri onun ile yapmışlardır. Hâşâ, “Efendimiz bir şey yapmadı!” demek değildir; fakat O, Allah’ın izni ve inâyetiyle, her şeyin zeminini hazırlamış, bir yönüyle statiğini ortaya koymuş, sonra blokajını yapmış; sonra “Benim yeryüzünde iki tane vezirim var, yardımcım, sağım-solum: Bû-Bekir, Ömer!” demiş, çok iyi belirlediği o büyükleri işaret buyurmuştur. Ve bu işareti anlayanlar, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna “yelken açtığı” mı, yoksa “üveyik gibi kanat çırptığı” zaman, kimi seçeceğini çok iyi intihap etmiş. Dolayısıyla hepsi kalkmış, koşmuş, Ebu Bekir (radıyallahu anh) hazretlerinin mübarek elini -O ele canım kurban olsun!- sıkmış ve o ele biat etmişler.

Nasıl bir adam Hazreti Ebu Bekir? Mertebe itibarıyla, enbiya-ı ızâmdan sonra; fakat yaptığı fonksiyonlar itibarıyla, çok peygambere müyesser olmamış şeyleri yapmış. On bir büyük fitneyi halletmiş; üçü, Efendimiz döneminde hortlamıştı; sekiz tanesi de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürümesini fırsat bilerek meydana gelmişti. Düşünün, işte Hazreti Ebu Bekir dönemi, Efendimiz’den sonra. Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, sahabî sayısının yüz bin olduğunu söylüyor Tabakât kitapları. En geniş Tabakât kitaplarından İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe’sinde, on bin sahabîden bahsediyor. Demek ki “yüz bin” diyenler, kadını ile, erkeği ile, hastası ile, çocuğu ile, çoluğu ile, şöyle-böyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in insibağ meclisinde münsebiğ olan ne kadar insan var ise, hepsini kastediyorlardı. Şimdi Hazreti Ebu Bekir’e emanet edilen bu idi. O (radıyallâhu anh), Allah’ın izni ile, bu kadarcık -estağfirullah, “Bu kadarcık!” ne demek!- o mübarek toplum ile o on bir tane belanın hakkından geldi.

Bakın, bugün de “terör hadisesi” filan diyoruz. Senelerden beri bir PKK filan ile uğraşıyoruz. Tankımız var, topumuz var, uçağımız var; kara kuvvetlerimiz, hava kuvvetlerimiz, hükümetimiz, meclisimiz var. Daha nelerimiz var, var, var, var, var, var; hepsi, yokluğa dayanan bir sürü “var, var” var. Fakat bir tane tehlikenin hakkından gelemedik. Pozitif olarak gelmenin yolu, bunları yumuşatma idi. Evet, “küçük bir reçete”de -reçeteyi yazanın idrakinin darlığına verin onu- esasen o insanları -bir yönüyle- yumuşatmanın yolu vardı. O toplum ile bütünleşme… Oraya gidecek hekimler, oraya gidecek emniyet teşkilatı, oraya tayin edilecek valiler, kaymakamlar, oraya gidecek sağlıkçılar, aile hekimliği gibi ev ev dolaşacaklardı. Jandarma/asker, kapı kapı dolaşacaktı. O toplumun ayrı bir toplum olmadığını ortaya koyacaklardı. Reçetenin mahiyeti bu idi. Ve onların dillerine de saygı gösterilecekti, en azından cevaz verilecekti.

Bundan bir asır evvel, Çağın Sözcüsü, Van’da bir üniversiteden bahsediyor. Bir asır… Çok sonra bir üniversite yapılıyor fakat onun gâye-i hayal olarak öne sürdüğü o gayenin çok gerisinde bir üniversite kuruluyor. Diyor ki, “Arapça farz!” orada. Neden? Çünkü dinin temel rüknü olan Kitap ve Sünnet, Arapça. “Türkçe vacip!” diyor. Karamanî Mehmet Bey, “Türkçe câiz!” deyip devlet dili olarak Türkçe’yi benimsemiş. Devlet o güne kadar, Karamanî Mehmet Bey’e kadar Farsça konuşuyor. Görüyorsunuz, o Mevlânâ gibi devâsâ insanlar bile yazdıkları kitapları Farsça yazıyorlar, Selçuklu döneminde. Fakat Hazret, bir asır evvel, “Türkçe, vaciptir!” diyor. “Kürtçe de câiz!” diyor; yani, seçmeli dil olarak, isteyen onu da öğrensin.

Biz, o ufku ihraz edemedik. O reçetenin muhtevasında o da vardı: “Mekteplerde o kapıyı da ardına kadar aralayın, o millet rahatlıkla kendi dilini orada öğrensin!” Dil, kullanıla kullanıla inkişaf eder, bir ilim dili haline gelir. O ilim dili, o toplumun yükselmesi adına, çok önemli bir faktördür. İnkişaf etmemiş bir dil ile ilim yapmak, teknoloji yapmak mümkün değildir. Şuradan bir dil dilenciliği, buradan bir dil dilenciliği yapmak suretiyle başa çıkamazsınız, dilencilikten de kurtulamazsınız. Ali Şeriatî -Makamı Cennet olsun!- kendi dönemi itibarıyla -Gıyaben tanıdım onu, eserlerini okuyarak tanıdım.- derdi ki, merhum, makamı Cennet olsun: “Bugünkü Arapça ile, Farsça ile -Çünkü kendisi İranlıydı- ilim yapılamaz!” Ben de kendi içimden derdim ki, “Hazret, bir de sen Türkçe’yi öğrensen; ilim yapılır mı, yapılmaz mı, o zaman ne ile ilim yapılamadığını anlayacaksın!”. Canına okuduk dilin, steno gibi bir şey haline getirdik; işaretler, mors alfabesi, “Di-dâ-dıt / Dâ-dâ-dıt.”

   Şayet gerçekten inanıyorsanız, sıkıntılar karşısında asla sarsıntıya düşmemelisiniz; “Şimdi bu şartlar altında ne yapmalıyım?” diyerek iradenizi hep canlı tutmalı ve herkese ümit kaynağı olmalısınız!..

Evet, üç asırdan beri harap olan, rahnedâr bir kalenin tamiri size düşüyor. Hemen her şey yıkılmış, her şey harap olmuş. Fakat farklı renklerde, farklı desenlerde yıkılmalar olmuş. Biraz evvel arz ettiğim gibi, hemen yıkımın her renginde olanını gördük; Kıtmîr, sadece 27 Mayıs’tan bu yana dört-beş tanesini gördü; açık-kapalısı ile -zannediyorum- yedi tanesini. İnşaallah sonuncusu olur bu!.. Allah, onları bitirmekle, sizin de çilenizi sona erdirir; daha doğrusu, o mübarek Anadolu insanının çilesini sona erdirir. Bir dönemde devletler muvazenesinde ona önemli vazifeler yaptırtan Allah (celle celâluhu), bir gün yine devletler muvazenesinde ona önemli bir misyon edâ ettirmek üzere onun dirilmesini, başka milletlerden evvel te’min buyurur. Dirilirsiniz; dünyanın her yanında insanların imdadına koşarsınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Yıkıntılar karşısında, sarsıntıya düşmemek lazım. Esasen, sarsıntı ile enerjimizi kaybedeceğimize… Çünkü o da bir yönüyle bir efordur; sarsılırsanız, heyecan duyarsanız, o da bir efordur. Yıpranırsınız; nöronlarınız yorulur, doğru uyuyamazsınız; yatakta sağdan sola, soldan sağa dönersiniz. Çocuklarınıza, doğru bakamazsınız; eşinizle, doğru meşgul olamazsınız. Yapacağınız işleri, sağlam bir mantık blokajına bina edemezsiniz. Dolayısıyla âdetâ kendi aleyhinizde oturur kalkarsınız. Ama öyle değil de esas bir gâye-i hayale bağlanırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sarsılmadan “Pekâlâ, şu zor şartlar altında şimdi ne yapılabilir?!.” dersiniz.

Yapılacak şeylerin başında, şöyle-böyle sarsıntı yaşayan insanları moralize etmek geliyor; onları rehabiliteye tâbi tutmak gerekiyor. Oturduğumuz her yerde, “Yahu şimdiye kadar şu maruz kalınan şeylerin hemen her renkte olanı -Allah’ın bir takdiri olarak- meydana geldi. Ve sonra Allah’ın bir lütfu olarak da geldiği gibi gitti. Geldiği gibi gitti!.. Allah’ın kudreti, her şeyin hakkından gelmeye yeter!” diyecek ve insanları moralize edeceksiniz. Bize düşen şey, vazifedir. Yüksek bir hedefe kilitlenmişsek şayet, baştan kazanmışız demektir. “Allah!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, “Cennet, Rü’yet ve Rıdvân!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, kazanmışız demektir. Ölsek bile o uğurda, kaybetmiş sayılmayız; çünkü çok yüksek bir hedefe kilitlenmiş sayılırız. Öyle ise ne diye endişe duyacağız, ne diye paniğe kapılacağız?!.

Hatta, meselenin daha yükseğini realize etme istikametinde oturup kalkmalı: “Acaba, arkadaşlarımızı bu mevzuda çok ciddî metafizik gerilime nasıl ulaştırırız?!. Bugüne kadar sarf ettikleri cehdi, ortaya koydukları gayreti, ikiye nasıl katlarlar? Vitesi, dörtten sekize nasıl takarlar? Sekizden on altıya nasıl takarlar? Nasıl o hız ile yürürler Allah’ın izni ve inayetiyle?!.” Bir de o hız ile yürümenin “temkîn” ve “teyakkuz”a ihtiyacı vardır. Beynimizi o istikamette yorduğumuz zaman -zannediyorum- Allah’ın izni ve inayetiyle, patikalara sapmadan, Allah’ın vaz’ ettiği şehrâhta dümdüz yürür ve kısa zamanda hedefe ulaşırız.

Hedef nedir? Topyekûn insanlığın inanması.. lâakal (en azından) O’na saygı duyması, lâakal “O’na inanan insanlar ile beraber yaşanır!” duygusunun başka vicdanlarda uyarılması… Farklı… Bir baskı ile, bir tahakküm ile, bir tagallüp ile, bir tasallut ile “Herkes benim gibi düşünsün!” değil, “Benim gibi düşünmeyenlerin canı Cehenneme!” değil. Fakat herkesi kendi kategorisinde mütalaa ederek, bir emniyet ve güven telkin etmek, dünyanın dört bir yanında… “Bu insanlar, gerçekten, insanî değerlere saygılı!”; Frenkçe ifadesiyle “Çok hümanist insanlar, bunlar! Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereğini yerine getiriyor ve Allah’ın sanatı olarak insana saygı duyuyorlar!..” dedirtmek…

Yahu Allah’ın (celle celâluhu) fırçasından çıkmış, O’nun İlmi ile, İradesi ile, Kudreti ile, Meşîeti ile halk edilmiş, eşi-menendi olmayan, meleklerin mihrabı/pusulası bir varlık olarak yaratılmış insana saygı duymak, o insanı Yaratan Zat’a karşı saygı duymanın ifadesidir. İnsanlarda bu duyguyu uyarma, bütün insanlıkta bu duyguyu uyarma… Ee görüyorsunuz, çok kısa, küçük, bir yönüyle dar çerçevedeki, dar açıdaki hamleler ile, zaten çokları oluyor. O mevzuda “Şurada şu oluyor; burada bu oluyor!” falan demek istemiyorum; el-âlem, meseleyi yanlış anlamak suretiyle, “Misyonerlik yapılıyor!” zannına/zehabına kapılabilir.

Hayır! Sizin “dil”inizin önünde “hal”iniz ve “temsil”iniz vardır. Esasen, yaşanması gerekli olan şeyi doğru yaşadığınız takdirde, insanlar, size bakacaklar ve “Bunlar ile upuzun yollar alınabilir!” diyecekler, Allah’ın izniyle. Güven vadedeceksiniz. Zaten, “Mü’min, yeryüzünde güven ve emniyetin temincisi insan demektir!” Bir manası onun “Allah’a inanan” demektir ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın “el-Mü’min” isminden alınmıştır. Diğer manası itibarıyla da, “yeryüzünde güvenin temsilcisi” demektir. Onun atmosferine giren herkes, aynı zamanda bir güven atmosferine girmiş demektir. Bütün dünyaya bunu duyuracaksınız.

   Sonu zaferle noktalanan Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı; zira o sayede mü’min münafıktan, vefalı vefasızdan, yiğit korkaktan, hakka gerçekten bağlı olan yüreğinde zaaf bulunandan ayrılmıştı.

Bir “şirzime-i kalîl” (azgın bir azınlık) her zaman olmuştur, her zaman olacaktır!.. Şimdi böyle bir dönemde -esasen- büyük bir gayeye dilbeste olmuş insanları, o gayenin yüksek gaye-i hayalli insanları haline getirmek için onları moralize etmemiz, rehabiliteden geçirmemiz ve hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam etmemiz lazım.

Buna en güzel örnek, çok iyi bildiğiniz, Uhud Savaşı. Uhud şehitlerinden bahsederken, altmış küsur, altmışaltı kadar insandan bahsediliyor; fakat genelde Siyer kitaplarında “Yetmiş insan şehit oldu!” deniyor. Yüz yetmiş insan, iki yüz insan da yaralı; bazıları kolu kopacak hale gelmiş, bazıları bağrından yaralanmış. Fakat bu “muvakkat hezimet” gibi bir şey oluyor ama Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetâneti ile onu zafere çeviriyor. -Fetânet, dehânın üstünde bir şeydir. Mahmud Akkad, vakıa, “el-Abkariyât” kitabında, Efendimiz’i de dâhiler arasında zikrediyor; o, hatadır. Fetânet-i Nebeviye, dehânın çok üstündedir. Dâhiyi anlatırken, “Her şeyi şipşak, düşünmeden, yerli yerine yerleştiren insan demektir.” derler. Fetânet, onun çok çok üstündedir.- O hali ile müşrikleri takibe koyuluyor. Yaralı-bereli… Birileri, birini sırtlamış götürüyor; birileri, birinin koltuğuna girmiş, götürüyorlar. Ebu Süfyân, ordusu ile Mekke’ye doğru giderken, bakıyor ki arkadan geliyorlar. -Nereye kadar takip ediyor onları!..- “Aman, başımıza iş açarız; en iyisi mi bir an evvel Mekke’ye kaçalım!” diyor. Muvakkat hezimet gibi görülen bir şey, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetânetiyle zafere dönüşüyor, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O günün müşrikleri paniğe kapılıyorlar. Bir daha Medine’yi kuşatmak için plan yaptıkları zaman, “Bütün kabileleri yanımıza alalım; öyle yirmi bin, otuz bin insan ile gidelim, Medine’yi kuşatalım! Başka türlü oraya girmek, mümkün değil!” mülahazaları oluşuyor. Orada da yine mesele, fiyasko ile neticeleniyor; geldikleri gibi, bir taraftan soğuğa, bir taraftan da o dehânın çarpıcı fırtınalarına maruz kalarak, panik içinde geriye dönüyorlar. İnanın, günümüzde size mezâlimde bulunan, zulmeden kimseler de aynen o Medine’yi kuşatmaya gelen insanlar gibi, panik içinde geriye dönüp kaçacaklar!..

Cenâb-ı Hak, mabeynimizdeki emniyetin tesisine bizi muvaffak eylesin!.. Çok yüksek bir moral ile, hiçbir şey olmamış gibi, Hizmet’imizi devam ettirmeye muvaffak eylesin! Allah, öyle bir başarıya ulaştırsın inşaallah teâlâ!..

KIRIK TESTİ: “SÖZÜN HİKMET, SÜKÛTUN DA TEFEKKÜR OLSUN.”

Herkul | | KIRIK TESTI

Konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek demek olan samt; sofiyece, konuşmadan kaynaklanan ya da kaynaklanması muhtemel bulunan, faydasız, belki de bazen zararlı olan söz, beyan ve mütalâalara karşı مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقيبٌ عَتيدٌ  “Ağzından çıkan hiçbir söz yoktur ki, onun yanında hazır bulunan gözcüler (o ifadeleri) kaydetmiş olmasınlar.”[1] fehvâsınca, temkinli davranıp düşüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlayarak, Hakk’ın hoşlanmayacağı, hatta çok defa lüzumsuz sayılan konularda dilini tutup konuşmamak demektir.

Samtla alâkalı, Hz. Andelib-i Zîşân’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ya hayır söyle veya sükût et.”[2] mealiyle vereceğimiz beyanları bir “kavl-i fasl” mahiyetindedir ve hem konuşma hem de susma adına bir çerçeve niteliğini taşımaktadır. Burada, yine O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) atfedilen “Sözün hikmet, sükûtun da tefekkür olsun.” tavsiyesini hatırlatmakta da yarar görüyoruz.

Aslında çok konuşma ve hele mâlâyâniyâttan ise, hep mezmum görülmüş ve öteden beri insanları felâkete sürüklemiş günahların (mühlikât) en tehlikelilerinden biri kabul edilegelmiştir[3]; gelmiştir de, seyr u sülûk-i ruhanîde hak yolcuları, bir dil afeti olarak buna karşı sürekli uyarılmışlardır. Hak erleri arasında çok yeme, çok uyuma, çok konuşma, “kesret-i taâm”, “kesret-i menâm”, “kesret-i kelâm” sözcükleri ile, sâlikin boynunda birer tasma, ayaklarında pranga ve kollarında kelepçe olduğu sürekli hatırlatılmış ve hatarları üzerinde ısrarla durulmuştur. Eski ifadesi ile “sebeb-i kesret-i hatîât ve zellât” olduğu sık sık ihtar edilmiştir. Hz. Ömer Efendimiz’e isnad edilen مَنْ كَثُرَ كَلَامُهُ كَثُرَ سَقَطُهُ “Çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok olur.”[4] –Buna sakatâtı çok olur da diyebiliriz.– şeklindeki söz de, bu mülâhazayı teyit eder mahiyettedir.

Hem ahlâk kitapları hem de tasavvuf risaleleri kendi açılarından ‘samt’ı ele almış ve onu, sâlikin önemli bir zenginliği, müntehînin gizli bir definesi ve her mü’minin de edeb emaresi saymış, üzerinde ısrarla durmuşlardır.

Ne var ki, bir mü’minin hem “emr-i bil-mâruf” ve “nehy‑i ani’l-münker” konularında, hem ilim ve irşad mevzularında, hem de mazarratları def’ ve menfaatleri celb etme hususlarında konuşması da bir vecibe görülmüştür. Evet dinimizde, ihkâk-ı hak etme mevzuunda konuşulacak şeyleri konuşma bir vecibe, sükût etmek ise bir mâsiyettir. Bu itibarla da denebilir ki, Allah’ın rızası gözetilmeden ve meşru bir gaye takip edilmeden çok konuşma zararlı olduğu gibi, konuşulması gerekli olan yer ve zamanlarda konuşmama da aynı ölçüde zararlı ve mezmumdur.. evet, her zaman sükût istihsan edilse de bazen konuşma, ondan daha makbul görülmüştür. Bu açıdan, sükûtun altın kabul edildiği yerler de vardır, gümüş kabul edildiği yerler de. Onun için, nerede sükût edilip nerede konuşulması gerektiğini bilmek çok önemli görülmüştür. Hakkın çiğnenip, hakikatin tahkir gördüğü bir yerde sükût eden bir kimse, hadisin ifadesiyle, apaçık şeytan-ı ahras (dilsiz şeytan) sayılmış; faydasız ya da bâtıl şeyler konuşanlar da, şeytanın dostu ve tercümanı kabul edilmişlerdir.

Konuşması gerekli olan birine konuşma fırsatı verilmesi ve o ölçüde yararlı olamayacak kimselerin susması ahlâkî bir sükût olup, düşünce ve beyan pazarında haddini bilmeye delâlet eder. Konuyla alâkalı:

“Bakırsa metâın sürme pazara ey ahî;

Bırak meydanı cevherfürûşân olanlara!”

denilmiştir.

Hâl ehli ve hikmet erbabı yanında dilini tutmak, edeble alâkalı bir samttır, hâle ve hikmete hürmetin ifadesidir. Şeyhülislâm Yahya Efendi, bu hususla alâkalı şöyle der:

“Sözün dinle, kelâm-ı ehl-i hâli gayra benzetme;

Bilirsin vâizâ, çok fark vardır kâlden kâle.”

Ayrıca, Hakk’a vâsıl olmuş maiyyet erleri yanında, murâkabe ölçüsünde bir sessizlik vardır ki, o da, hem mehbit‑i ilham-ı ilâhî olan kalblere hem de o kalbleri doygunluğa ulaştıran Zât’a karşı bir tazim samtı ve kadirşinas gönül erlerinin sükûtudur. Bunlar susmaları gerektiği yerde susar, ilham esintilerinin önünü açarlar; dünya nimetlerine bedel, Cennetlerin turfanda meyvelerine sofra sererler.

Bazen de anlatmaya esas teşkil eden konu bizim idrak ufkumuz ya da mevzuun derinliği bakımından o kadar aşkın olur ki, sesimizi keser, çevremizdekilere de “Sus!” der ve her şeyi samta emanet ederiz: “Arza ne hâcet, hâlimiz ayândır..” veya bir kelâm-ı nefsîyle: “Hâl-i pür-melâlimize bak, bizi yalnız bırakma!” ifadeleri böyle bir samtın sesi soluğu olduğu gibi, Hz. Mevlâna’nın:

           دَرْدِ بی حَدّ بِنِگرْ بَهْرِ خُدا هيچ مگُو        چَهرهءِ زَرْدِ مَرا بِين و مـرا هيچ مگُو

           هَرچِه وبِينِی بَگُذَرْ چُونْ وچَرا هيچ مگُو   دِلِ پُرْخُونْ بِنِگَرْچَشمْ چُوجَيحُونْ بِنِگَرْ

“Sararmış solmuş yüzüme bak da, bana hiçbir şey söyleme! Sayısız dertlerimi gör, (ama) Hudâ aşkına bana bir şey söyleme! Kanla dopdolu gönlüme bak; ırmağa dönmüş gözyaşlarımı seyret; ne görürsen geç hepsinden; neymiş, nasılmış diye bir şey söyleme!” şeklindeki beyanları da, böyle bir samt çağrısının ifadesidir.

Avam, dilini tutarak samt-ı sûrîde bulunur; ârifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, sükût murâkabesi yaşarlar; muhibler de, aşk u iştiyaklarını gizleyerek, bir vefa samtı ortaya koyarlar. Birinciler, sükûtları ile beyan sakatâtından kurtulmuş ve muhtemel ta’n u teşnîden korunmuş olurlar. İkinciler, sükûtun vaad ettiklerinin yanında tefekkür ve murâkabenin de vâridâtına mazhar olurlar. Üçüncüler, “Âşıkım dersin, belâ-i aşktan âh eyleme/Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme.” fehvâsınca, samt içinde sırlarını korur ve derin bir vefa örneği sergilerler.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصينَ الْمُخْلَصينَ.

 وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ قُدْوَةِ الْمُخْلَصينَ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الْمُحِبّينَ الْمَحْبُوبينَ.

***

Not:  Bu makale, ilk olarak “Samt” başlığıyla Sızıntı dergisinin Ocak-2000 sayısında neşredilmiştir.

***

[1] Kaf sûresi, 50/18.

[2]  Buhârî, edeb 31, 85, rikak 23; Müslim, îmân 74, edâhî 19.

[3] el-Gazzâlî, İhyau ulûmi’d-dîn 1/3, 2/228, 341.

[4] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 2/370-371; el-Beyhakî, Şuabü’l-iman 4/257, 263.

 

Bamteli: MUSÎBET ZAMANI İMTİHANLARI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem; can azap, cânân azap, her günkü yâran azap!..”

“Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazan azap / Yaz günü yaprakları solduran hicran azap // Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem / Can azap, cânân azap, her günkü yâran azap.” Düşmanın düşmanlığına, eyvallah; dostların vefâsızlığı, azap!..

Şu kadar var ki, bu azaplar da boşuna değil. “Azap” ile “azb” aynı kökten gelir; azb, tatlı, lâtif, hoş, lezzet demektir. Burada çekilen “azap”lar, öbür tarafta “azb”e, yudum yudum lezzete, zevk yudumlamaya vesile olacak. Evet, azaplar -aynı kökten gelen- azbe inkılâp edecek; onlara azap, size azb olacak. “Size” dedik; çünkü kendimizi sizin arka saflarınızda görüyor, ötede saklanarak, başını saklayarak dururken, bize de belki bir “Sen de geç!” falan denir, rahmet tecellî dalga-boylu bir iltifat gelir ve halk ifadesiyle “paçayı sıyırırız” mülahazasını taşıyoruz. İçimin sesi!.. Her zaman böyle dedim; yaşadığım sürece de böyle diyeceğim; çünkü böyle düşünüyorum.

Düşünceye muhalif bir söz ve bir davranışta bulunmak, münafıklıktır. Dün başka, bugün başka; kalb başka, dil başka; o düpedüz münafıklıktır. Ve bu çağ münafık çağı olduğu için, her yerde daha ziyade -her yer-de da-ha zi-ya-de- onlar hükümfermadır. Namazda içinizde bulunurlar, oruç tutuyor gibi görünürler, Kâbe’yi tavaf ediyor gibi orada sekerler. Huzur-i Risâletpenâhi’ye gider, Peygamber’e bende gibi görünürler. Her defasında sizin karşınızda İslamî kıyafete bürünürler. Ve böylece siz de hüsnüzanna memur olduğunuzdan dolayı inanırsınız.

Nasıl hüsnüzanna memur olmayacaksınız ki, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ buyurmuş Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Hüsnüzan etmek, ibadetlerin en güzelidir.” Siz de “Acaba o güzel şeye sahip olabilir miyiz?!” diye, onlara hüsnüzan etmişsiniz. Onlar ise bu hüsnüzannı kendileri için bir malzeme olarak size karşı kullanmışlar. Zulümlerini bile meşru göstermek suretiyle, o işleri daha azgınlığa götürmüş, işlenmedik mesâvî bırakmamışlar; öyle ki şeytana bile yapacak iş bırakmamışlar; adeta “Sen artık yapacağın şeylerden âzâdesin!” demişler.

Çünkü çağ, Süfyân çağı; üst üste Süfyânlar gelir, bunlar -bir yönüyle- Deccâl’ın avenesidir. Âhirzamanda otuz küsur deccâl zuhur edecek. Bazıları, günün şartlarına, konjonktüre göre nasıl görünmeleri gerekiyorsa, öyle görünecekler. Fakat ortalık, bir yönüyle avamca, cahilce “sürü” düşüncesiyle Müslümanlığa şöyle-böyle yönelmişse, bu defa da bu deccâllar, Müslümanlığı bir argüman gibi kullanacaklar. Hadis ve Siyer kitaplarındaki Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’e baktığınız vakit Efendimiz’in âhirzamanla alakalı beyanlarında aynen bunların resimleriyle karşı karşıya kalacaksınız. “Allah Allah! Ne kadar isabetli resimler bunlar!” diyeceksiniz.

Günümüzün Firavunları, Deccâlları mabette varlar; Kâbe’yi tavafta varlar; Ramazan’da sahurda varlar, oruç tutuyorlar mı belli değil, iftarda varlar. Namaz kılıyor gibi görünüyorlar ama Allah’ın huzurundalar mı, değiller mi, onu Allah bilir! Fakat bütün işleri, hep aldatmaca olacak!.. Bunlar, Süfyân kolu, Süfyân… Kaçını gördük bunların şimdiye kadar?!. Bundan sonra da kim bilir kaçına şahit olacağız?!. Cenâb-ı Hak, basiret ihsan eylesin! Doğruyu, doğru görmeye muvaffak kılsın!.. Ve -onlar karşısında çok defa aldandık- bir defa daha bizi aldanma mahkûmu yapmasın!..

El-Hâdî (اَلْهَادِي) celle celâluhu. Ey hidayet eden Allah’ım! Bizi, Sırât-ı müstakîme hidayet eyle! Her türlü aldanmadan, “mağdûbî aleyhim” (اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ) olmadan, “dâllîn” (اَلضَّالِّينَ) olmadan muhafaza buyur! Vesselam.

   Şeytana mağlup kimseler fani güzellik ve dünyevîlikler için “Daha yok mu?” deyip dursunlar, Hak erleri Cennet ve Rü’yetten sonra bile “mezîd” arzulayacakları sürprizlerle dolu bir âleme koşuyorlar.

Şimdi Şeytan, her şeyi değerlendirir. Süfyânlar da -esasen- şeytanın bir numaralı çıraklarıdır. Şeytan, değişik insanlardaki farklı ruh haletini değerlendirir. Mesela bir yerde insanlar, servet ve gınaya erdikleri zaman, “Ben şimdi bunu nasıl değerlendireyim buna karşı! Kârûn gibi ‘Hel min mezîd!’ dedirteyim!” فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ “Derken Kârûn, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârûn’a verilenin benzeri bize de verilseydi, doğrusu o çok şanslı!’ dediler.” (Kasas, 28/79) Kârûn, saltanat, debdebe, ihtişam, kervan, kârubân, sârubanları ile çıkıp çalım sattığı zaman, saf sürüler, “Keşke bizim de böyle olsa!” falan derler. Malum, ehl-i ilim de diyor ki; “Allah’a sığının, o hiçbir şey değil!” Çünkü akıbeti görüyorlar: فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) İlim ehli onu müşahede ediyorlar.

Evet, şeytan belli bir dönemde insanın o duygusunu köpürtür, “Hel min mezîd!” dedirtir. Bir yerde bir tane köşk yaparsa, şeytan ona “Yahu falan şehirde de bir tane olsun! Mesela, Kahire’de var, Nil’in başka bir yerinde daha niye olmasın?!. Amnofisler, Ramsesler, İbnü’ş-Şemsler, böyle kocaman kocaman ehram (piramitler) yapmış; orada niye benim bir villam olmasın! Firavun’un dediği gibi, ayağımın dibinde Nil çağlayıp duruyor; neden içinde benim birkaç tane filom olmasın?!. Bir yerden bir yere -böyle- kervanlar gibi -esasen- çaldığım-ettiğim şeyleri taşımasın?!.” dedirtir. Şeytan, insanı servet ile böyle vurur.

Din-diyanet adına, dinde derinleşme adına, Allah “marifet”inde derinleşme adına, marifette derinleşe derinleşe “muhabbet” ufkuna ulaşma adına, muhabbette derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak” ufkuna ulaşma adına nasıl hakiki mü’minler “Hel min mezîd! – Daha yok mu?” diyorlar?!. Peygamber ile diz dize geldikleri zaman, o “zevk-i ruhânî” ile mest oluyor, Peygamber’in “insibağ” fırçası ile fırçalanıyor; birden bire kendilerini Ebu Bekirler gibi, Ömerler gibi, Osmanlar gibi, Aliler gibi (radıyallahu anhüm) duymaya başlıyorlar. Ama onu tadınca da “Hel min mezîd!” demeye devam ediyorlar, “Daha yok mu?!” Hazreti Pîr, Âyetü’l-Kübrâ’da ifade ediyor, “Hem min mezîd?”

Zannediyorum böyleleri, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikleri zaman bile bunu söylüyorlar. Çünkü O, nâmütenâhidir. يُحِيطُ وَلاَ يُحَاطُ بِهِ “Allah, her şeyi kuşatır, her şeyi ile ama kat’iyyen kuşatılamaz!” يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ “Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun ilminden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255) Dolayısıyla o mevzuda seyr nâmütenâhîdir ve onlar orada Cenâb-ı Hakk’ın Cemâlini müşahede edince bile “Allah’ım, biraz daha! Allah’ım, biraz daha! Allah’ım biraz daha!” diyeceklerdir.

Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun ihata etmek, mümkün değildir. O, herkesin idrak ufku itibarıyla insanı bayıltacak, kendinden geçirecek bir güzellik ile tecelli edecektir. “Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Gördükleri zaman, bayılıp geçecek, Cennet nimetlerini unutacaklar; arkada huriler varmış, gılmanlar varmış, ayağının dibinde Nil çağlıyormuş, filolar gidiyormuş, saraylar varmış; hepsini unutacaklar.

Mü’minlerin rıza, şevk ve iştiyâk-ı likâ yolunda “Allah’ım, daha yok mu, daha yok mu?!” demelerine mukabil, tamamen kendini dünyaya kaptırmış, servet çağlayanına yelken açmış insanlar, bir daha da -çoğu itibarıyla- geriye dönmeye fırsat bulamazlar. Bütün sahiller, silinir gider onların nazarında. Orada dünya ve dünyevîlikler hesabına “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!” diyerek, hafizanallah, boğulabilecekleri bir yere kadar sürüklenir giderler. Yine benim şair arkadaşımın ifadesiyle, “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni!” Bir isyan deryasına yelken açarlar ki servetle, kenara çıkmaya koymaz artık onları!..

   Şeytanın çok tuzakları ve nüfuz yolları vardır; o ve avenesi kimini malla, kimini makamla, kimini de şehevânî duygularla aldatmaya çalışır.

Kimisi makam ve mansıp delisi olur; böyle gittiği yerde herkes, halk onu alkışlasın ister. Bir tane eskort takip ediyorsa, “Yahu iki tane niye olmasın?!.” der. Bir yerden bir yere gidiyorken “Beni bir ihtişam ile görsünler!” filan diye düşünür. Bu da “makam cinneti” esasen, “makam zehirlenmesi”. “İki tane olsun; yahu iki tane de olmuyor, üç olsun, on olsun; on, yirmi, otuz olsun! Böyle camiye giderken, arabalar bir arkama takılsınlar, bakanlar ona bir daha baksınlar böyle, bir başları dönsün. Nasıl baş dönermiş, görsünler!” filan… Şeytan, bu defa onu değerlendirir, saltanat zehirlenmesini değerlendirir, güç ve kuvvet zehirlenmesini değerlendirir. Bazen de öyle olur.

Bazen bir insana şehevânî duygular kapısını aralar; o kapılar, ona aralanır. Bir kere -hadis-i şerifin ifadesiyle- göz bakar, adım ona doğru atılır, el ona doğru uzanır ve ondan sonra da o mevzudaki o menfur, o müstehcen fiil irtikâp edilir. Bir kere de yaptı mı?!. Nasıl ki, bir kere yalan söyleyen, sonra her zaman yalan söyler!.. Evet, şimdikilerin birkaç yüz, belki daha fazla yalanına şahit oldunuz. Bir kere iftira eden, ondan sonra bin defa iftira eder. Bir kere bohemliğe düşen bir insan da elli defa bohemliğe düşer, hafizanallah. Bu defa da şeytan, onların o zayıf yanını yakalar.

“Şeytan” dediğiniz şey, böyle -bütün bütün insanı tecrîd ederek- sağlam karakterlere gelip musallat olacak birisi değil. O gelse, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çarpsa, orada İnsanlığın İftihar Tablosu, bir tokat ile onu yere serer. Çünkü öyle bir immün sistemi var ki O’nda, öyle bir virüsün ne haddine O’na tesir etsin!.. Ama bizim gibi zayıf insanlar söz konusu olunca, hafizanallah, bir kere göz kaydı, bir kere ayak yanıldı, bir kere el uzandı, bir kere o fiil, müstehcen fiil irtikâp edildiyse, “İki tane niye olmasın? Üç tane niye olmasın? Dört tane niye olmasın!..” Bu defa onun o zayıf yanını değerlendirir.

Bakın şeytanın çok yolları var! Çok yolunun olduğunu göstermek için üç tane misal verdim. Kendimi sıksam, on tane misal verebilirim, müsaadenizle. Şimdi onun bir de musibet zamanlarını değerlendirmesi var.

Bir musibet verir Allah (celle celâluhu). O musibetin geliş sebep ve sâikleri olabilir, şart-ı âdî planında. Mesela size lütfettiği ihsanları, böyle şükür ambalajlı her zaman değerlendirememişsinizdir. Size gelip ulaşan nimetler karşısında gereken şükrü eda edememişsinizdir.

Orada (elektronik tabloda) ilk defa o çıkmıştı; “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız.” “Dünya nimetleri, zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır.” “Dünya, dâru’l-ücret ve lezzet değildir; dâru’l-hizmettir!” diyor Hazreti Bediüzzaman. Allah (celle celâluhu) bizi değişik nimetler ile serfirâz kıldı ama acaba biz onun şükrünü tam eda edebildik mi? Her birimiz kendi açısından düşünmeli bunu. Hani ben kendi açımdan düşünmeliyim. “Bunu Osman hoca böyle düşünüyor, Ahmet hoca düşündü mü, Cemal hoca böyle düşündü mü, Celal hoca böyle düşündü mü?” Onlar, suizan olur. Evet, bizim hakkımız, vazifemiz suizan ise, içimizdeki suizan duygusunu tamamen kendimize tevcih etmeliyiz. “Acaba benim şu davranışımda bir inhiraf oldu mu? Eğilmiştim böyle, içimden geliyor gibi oldu, öyle bir ‘Subhânallah!’ dedim ki, saftakilere bir sinerji oluşturdu. Fakat acaba ben nefsimi karıştırdım mı buna? Ulan nankör nefis, karışmış olabilirsin sen!..” Böyle en olumlu, bizi kanatlandıracak/şahlandıracak şeyler karşısında bile, “Acaba bir bit yeniği var mı?!” mülahazasına meseleyi bağlayarak, her zaman temkinli hareket etme!.. Bu kendimiz için… Ama başkalarının da arpa kadar iyiliğini gördüysek, “Yahu bu kadar iyiliği olan bir insan… Allah, bunu yüzüstü bırakmaz!” Başkalarına bakarken de öyle bakmalıyız.

Şimdi kendi açımdan, her zaman kendimi bir kıtmîr gördüm. Siz biliyorsunuz; sana sorsam, şimdiye kadar elli defa mı, yüz defa mı demişimdir? Cenâb-ı Hakk’ın Kıtmîr’e ihsan ettiği lütuf… Sâfiyâne, halktan olanlardan, okumuş insanlardan binlerce, yüzbinlerce insan, “Yahu bu yol isabetli yol, Peygamber yolu!” dediler. Nedir o yol? Eğitim ile dünyaya açılma.. fakirliğe savaş ilan etme.. ihtilafa savaş ilan etme.. cehalete savaş ilan etme… Yahu çok makul bir şey; dünyada böyle bir şeye “Hayır!” diyecek insan çıkmaz. Dolayısıyla işin tabiatının icabı, gönüllere sizin için hüsnüzan vazediliyor, vüdd vazediliyor; gittiğiniz her yerde hüsnükabul ile karşılanıyorsunuz. Ve Cenâb-ı Hak, çok önemli hizmetlere sizi muvaffak kılıyor. Aklınızdan geçse ki “Bunu, ben yaptım!” hafizanallah, Cenâb-ı Hak, hafif kulak çeker, ensene bir tokat vurur, Süfyânlardan bir tanesini musallat eder.

   “Öyle bir fitneden sakınınız ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar!..”

Tabiî bu arada pek çok masum da acı çekebilir. Kur’an buyuruyor: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Bir de, (samimî olanı samimî olmayandan ayıracak imtihan niteliğinde) öyle bir fitne, bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar. Yine bilin ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Enfâl, 8/25) Bir fitneden, bir imtihandan, bir sorgulanmadan korkun ki, geldiği zaman sadece mücrimlere münhasır olarak gelmez, çok masumlar da beraber orada gider! İsyan edenler, etmiştir; zelzele olur, fay kırılır. Başı yerde olan insanlar da orada şehit olarak ölür. Zâlimler, hainler, Süfyânlar, Süfyân çırakları da orada mort olurlar; onlara “öldü” denmez, onlar ebediyen mahvolmuş demektir.

Allah (celle celâluhu) lütfetti… “Acaba biz mi yaptık bunu; şu kadar ülkeye biz mi açıldık?!.” Ne haddimize? Cenâb-ı Hak, sizi o yola sevk etmeseydi.. sizin aklınıza o türlü şeyler gelmeseydi.. siz arkadan bazı imkân sahipleri tarafından desteklenmeseydiniz.. gittiğiniz o farklı kültür iklimlerinde, farklı yerlerde, farklı kültürler ile yetişmiş insanlar tarafından hüsnükabul görmeseydiniz… Bunları nasıl yapacaktınız ki? Demek ki, bütün bu olup biten şeylerin arkasında, on tane, yirmi tane vesile var. Bütün bunlara hükmeden bir Kudret-i Bâhire, bir İrade-i Muhîte, bir İlm-i Muhît var; O (celle celâluhu) yapıyor. Öyle ise, bütün bunları görünce, yürekten اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ “Küfür ve dalaletten başka her halimize hamd dolsun; şükür Allah’adır.” demek gerekirdi. Demediğimizden dolayı, bir tokat gibi bir musibet gelebilir. Bu mesele, bir.

Bir ikinci husus: Böyle bir fırsat elimize geçmiş, “Acaba atımızı biraz daha mahmuzlamak suretiyle daha hızlı yürüyemez miydik? Mesela, sekiz saat mesai yapacağımıza, on sekiz saat yapamaz mıydık? Mesela, yirmi saat yapamaz mıydık? Dört saat, dinlenmeye yeter bir insan için; yirmi saat yapamaz mıydık? Yirmi saat yapsaydık, gidilen ülkelerin sayısı açısından yüz yetmişi, üç yüz kırk yapardık, Allah’ın izniyle. O yaptırırdı; yüz yetmişi, üç yüz kırk yaptırırdı Allah (celle celâluhu). Dolayısıyla imkanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı, buna da “imkan-zaman israfı” denir. Bir de bundan dolayı kulak çekme olur. Dolayısıyla bir tokat vurur, müşterek; hakikaten o işi bihakkın yerine getirenler de diğerleri ile beraber o tokadı yerler.

Acaba fırsat elimizdeyken, mesela televizyon varken, gazete varken… Mesela, bu gazete bir milyona ulaşmıştı; bu, iki milyon yapılamaz mıydı? Ve onun içindeki sesiniz-soluğunuz sizin, Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin sesi-soluğu olamaz mıydı?!. Bir mecmua çıkarıyordunuz; bir taraftan ilmî, bir taraftan edebî; fakat bir taraftan da tekvinî emirlerin tefsiri/tahşiyesi ile beraber, teşriî emirlerin orada yorumu vardı. Kalite itibarıyla, keyfiyet itibarıyla, muhteva itibarıyla acaba biz onu, daha rantabl bir hizmet unsuru haline getiremez miydik? Demek ki getirmemişiz ki, Cenâb-ı Hak (celle celâluhu), bir kısım mütegallipleri, mutasallıtları, mütehakkimleri musallat etti; tagallüp, tahakküm, tasallutlar ile tepenize bindirdi, el koydurdu onlara. Zâlimler, el koydular, yok ettiler, bitirdiler o meseleyi. Bundan dolayı müşterek bir tokat yedik.

Belki bu türlü şeylerde bile “sûitaksir”de bulunma, bir yönüyle belki “suiistimal” etmiş olma, belki bunları birer niam-i İlahî görüp şükretmeme mevzuunda bile şeytanın bir kısım şerareleri vardır, “zulmânî tayflar”ı vardır ona da “tayf” denirse, vesveseleri vardır, -en güzeli- “dürtü”leri vardır. O mevzuda, onları aksatma mevzuunda da şeytan rolünü oynamış olabilir ve yine onun dürtüleri ile aksatmış olabiliriz. Böyle bakmalıyız meseleye.

   Şeytan, musibet zamanlarını kendi açısından büyük fırsatlar mevsimi olarak görür ve o döneme özel ayak oyunlarıyla insanları baştan çıkarmaya çalışır.

Bir diğer taraftan, musibete maruz kaldık; bela ve musibetler kapıyı çaldığı zaman, yakamıza elini uzattığı zaman atf-ı cürümler olabilir. Hukukta “atf-ı cürüm” denen bir şey vardır; bu, İslamî adalet sisteminde de vardır. İnsanlar sıkıştıkları zaman başkalarını suçlamaya dururlar. Buna şahit oldum ben, değişik yerlerde; böyle kodese tıkıldığımız zaman da en yakın arkadaşların “Vallahi bizim böyle şeylerden haberimiz yoktu ama bu adam bunları bize öğretti!” falan dediğine şahit oldum. Atf-ı cürümde bulunmak suretiyle kendileri o işten sıyrılmaya çalışırlar, hafizanallah. Şimdi burada da şeytanın değerlendireceği argüman, budur. “Ha, şöyle olsaydı, bu olmazdı! Böyle olsaydı, şu olmazdı! Yanlış şeyler yapıldı; insanlar Amnofis’i bile idare etmeliler. Jull Sezar’ı idare etselerdi, onu kandırsalardı, onun için bir şey yapsalardı, herhalde gücünü-kuvvetini kendi hesaplarına kullanabilirlerdi!..” falan. Bu türlü atf-ı cürümler; bu da sıyrılma adına.

Bir de birileri zorlayarak bu türlü sıyrılmalara sevk ediyorlarsa, “Aman, tam onların içinde görünmeyin! Tam o resimde, o karede bulunmayın! Sıyrılın; bu işin içinden sıyrılmaya bakın! Bu dünya dâru’l-lezzettir! Bence dünyadan lezzetinizi almaya bakın! Dâru’l-ücrettir; ücretinizi almaya bakın!” falan diye şeytanın kandıracağı dünya kadar insan vardır immün sistemi güçlendirilememiş. Ne ile? İman-ı billah, Marifetullah, Muhabbetullah, Aşkullah, Şevk-i likâullah ile immün sistemleri güçlendirilememiş. Yani manevî anatomileri güçlendirilememiş; çok küçük bir virüs, bir mikrop karşısında sarsılacak kadar zayıf. Küçük bir yel karşısında devriliyor. Öyle devrilecekse, -Allah göstermesin- bir fırtına, bir hortum, bir tayfun -yakında Amerika’ya gelip çarpan tayfun gibi bir şey- geldiği zaman, kökü bile sökülür gider onun. “Bir daha yedi ceddime tevbe, ben bunlar ile bulunursam!” diyen müfteriler, affedilmeyecek cinayetler bile işleyebilirler.

Şimdi Şeytan, “Yahu iyi bir fırsat, tam; şimdi ben bu insanlarda atf-ı cürüm duygusunu tetiklemeliyim! Elimde hazır körük var, vesvese körüğü var; bu körük ile bunların üzerine gitmeliyim, o ateşe benzin sıkmalıyım. Bunlara, birbirlerini tecrim ettirmeli; ‘Senin yüzünden oldu! Bu iki tane, üç tane Süfyân ikna edilemez miydi? Yaptığımız şeylerden bazıları onların adına yapılamaz mıydı? Bazı yerlerde bir-iki tane filo onlara verilemez miydi? Bir-iki yerde onların adı bayraklaştırılamaz mıydı?’ demek suretiyle makul gibi şeyler söyletmeliyim.” der. Dürtükler şeytan… Tanıyorum ben onu, o mel’ûnu… Hazreti Âdem gibi Safiyullah’ı bile bir zelleye maruz bırakan ne profesyonel bir şeydir o!.. Hollywood’un senaristleri onun yanında halt etmişler. Tâ Hazreti Âdem’den bu yana şeytanlık yapa yapa, şeytanlıkları onun için çok rahat, peynir-ekmek yiyor gibi kolay hale gelmiştir: “Yahu ben bu hazır tabloyu çok iyi değerlendiririm. Nasıl değerlendiririm? Bu defa da mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, muzdarriyete, mutazarrıriyete -diyeyim-, mahrumiyete, mütezelliliyete (tezellül yaşamaya, münkesiratü’l-kulûb olmaya) maruz kalmışlar. Hazır bu türlü şeylere maruz kalmışlarken diğer arkadaşlarına, hususiyle başlarındaki büyüklerine, serkârlarına karşı bunları ayaklandırmalıyım! Sürekli bunların aleyhinde onları dürtmeliyim, konuşturmalıyım!” falan… Böyle bir pozisyonu değerlendirebilir, hafizanallah..

Bakın, şeytan değişik pozisyonları, değişik şekilde değerlendirir; hiç tereddüdünüz olmasın! Serkârları da öyle değerlendiriyor, ortadaki sürüleri de öyle değerlendiriyor, Hak yolunda, Peygamber yolunda yürüyenleri de değerlendirmek ve onlara da dediğini-ettiğini yaptırmak için onlara göre argümanlar kullanıyor. Şeytan bu, kullanıyor, kullanabilir bunu.

   Muvakkat fırtınalar dünden bugüne Hakk’a adanmış ruhları asla sarsamamıştır, bundan sonra da sarsamamalıdır; onların vird-i zebanı “Tut elimden Allah’ım; tut ki, edemem Sensiz!” olmalıdır.

O zaman, hakiki mü’minlere düşen şey şudur: Ne Ammâr İbn Yâsir, ne Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüma ve anhüm ecmaîn), bunlardan hiç biri, değişik belalara maruz kaldığı zaman teslim olmadı. O zamana kadar inen ayet sayısı, beş-on tanedir; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Peygamberliği, o ölçüde henüz duyulup hissedilmeye başlanmıştır. Fakat ne o ağır taşlar altında, ne de o sıcak çölde onlar inançlarından vazgeçmişlerdir. Beyin kaynatan çölde, sıcakta beyni kaynayıp da genel dengesi bozulan insanlar vardır. Allah korumuş onları… Çarmıha germe gibi… Bu türlü şeyler karşısında, birbirini suçlayan insana, ben, Hadis kitaplarında, Siyer kitaplarında, Megazî kitaplarında hiç rastlamadım! “Sen gelmeseydin, bizi böyle bir yola çekmeseydin, bunlar, başımıza gelmezdi! Baba, sen inanmasaydın; anne, sen inanmasaydın, ben de bunlara maruz kalmazdım! Efendim sen inanmasaydın, ben de mevâlîden olarak inanmaz, bu yola girmezdim; bunlar da başıma gelmezdi!” diyen bir tane insan bilmiyorum.

Bir-iki tane mürted vardır, dönmüştür. Efendim, mesela İbn Ahtal. Fakat o, imanı sindirememişti, Medine-i Münevvere’de huzur-i Risâletpenâhi’de, ihtimal çok farklı beklentileri vardı. Konuşmasını biliyor, şeytanca şiir yazmasını biliyor, onları büyüleyecek şekilde seslendirmesini biliyor, Firdevsî konuşmasını biliyor. Bu defa -ihtimal.. ihtimal- “Ben, bu kadar mahir bir insanım! Bana niye Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali kadar iltifat yok!” filan diyor. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) esasen herkese iltifat ederdi. Cerîr-i Becelî geldiği zaman da kimse onu tanımıyor; hemen altına kendi üzerindeki cübbeyi atar, örtüyü atar, yanına buyur eder; أَكْرِمُوا كَرِيمَ الْقَوْمِ “Bir kavmin kerimine siz de ikramda bulunun!” der. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi kıracak, onu bir beklentiye sevk edecek tavır ve davranışta bulunmamıştır. Ama o mel’ûn -ihtimal- çok farklı beklentilere girdi; döndü. Bu defa o şeytanî gücünü, Mekke-i Mükerreme’de müşrikler içinde Efendimiz’e, muhacirlere, Müslümanlara karşı kullandı.

Birkaçı da zaten tam inanmamıştı; Arâfta duruyorlardı bazıları. Bu irtidat hadiseleri -Müseylemetü’l-Kezzâb ve Secâh hadiseleriyle daha sonraki sekiz tane hadise- meydana gelince onlardan bazıları da o işe katıldılar, hafizanallah. Arâfta idiler bunlar, ortada idiler; bir o tarafa bakıyorlardı, bir de bu tarafa. Günümüzdeki Arâftakiler gibi, “Şimdi kimin yanında durursak, bir tane villaya sahip oluruz!” diyor, hesaplarını ona göre yapıyorlardı. Çok farklı bir hesap!.. Riyazî düşüncede bunu bir yere oturtamazsınız, bunlar çok dâhiyane tespitler! Arâftakiler… O çok ciddî sarsıntı yaşayanlar da bunlardır.

Ve zannediyorum, bu Arâftakiler, bazılarının kafalarını karıştırıyorlar bazı yerlerde. Ellerinde imkân ve fırsatları, biraz da enaniyetleri var. Mesela bir yerde bir kariyer yapmışsa, filan… Esas dünden bugüne onun kadar öyle kariyeri yok ama ölesiye canını, “Cân İsteyen”e (celle celâluhu) vermiş… “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim, o ne senindir ne benim!” “Canımı Cânân isterse, minnet cânıma / Can nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma!..” Fuzûlî, ruhun şâd olsun!.. Böyle demiş, o yolda at koşturmuş insanlar… “Yahu biz de varız!..” İbn Ahtal’in “Biz de varız!” mülahazası, hafizanallah. Bunlar, şerâre üretirler. Bunların şeytanî şerarelerinin tesirinde kalan insanlar olur.

O zaman, bu işe baş koymuş, bu iş karşısında iki büklüm olmuş, Hak karşısında el-pençe divan durmaya ahd ü peymânda bulunmuş insanlara düşen şey, sabitkadem olmaktır. Madem İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kalb” yazısında da geçtiği gibi, günde belki bazen yüz defa şu muhtevada dualar ediyordu: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren -zaten evrilip çevrilme, karakteri olan kalbleri evirip çeviren- Allah’ım! Benim kalbimi imanda sabit kıl!” يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلىَ دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimizi ibadet ü tâate tevcih buyur! Yârımız, yardımcımız ol!” Başka bir duası; يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ، وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ey Hayy u Kayyûm olan Allah’ım! Rahmetine sığınarak bunu diliyorum. Beni nefsim ile bir göz açıp kapayıncaya kadar başbaşa bırakma. (Göz açıp-kapama, bu!) Bundan daha az bir zaman bile beni benimle, nefsimle başbaşa bırakma.” Ondan daha az… Zayıf bir rivayette, وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ “Halktan herhangi bir kimseye bile, bu kadar zamancık, beni bırakma Allah’ım!” Evet, “Tut elimden Allah’ım! Tut ki, edemem Sensiz!” mülahazası ile hep Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip, sarsılmamak için lazım gelen her şey yapılmalı.

   Gecelere teheccüd ile ışık saçarak ve gündüzleri her fırsatta sohbet-i Cânân’a koyularak manen beslenmeli; dostlarımıza da ümit, inşirah ve moral kaynağı olmalıyız!..

Bugüne kadar bazıları aksatmış ise, teheccüd namazını ihmal etmemeliler. “Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil / Ko gafleti, Dildar’dan -bari- utan gecelerde! // Az ye, az uyu, hayrete var, fânî ol / Allah’ı bul, ol O’na mihman gecelerde.” İbrahim Hakkı’dan bazı değişikliklerle ifade ettim. O gecenin karanlığında -esasen- senin aydınlık anlarındır; çünkü karanlıkta da her şeyi gören, sana şah damarından yakın Birisi vardır. Başını yere koyup içini döktüğün zaman, işte O (celle celâluhu), hadîsin ifadesiyle, “Semâ-i dünyaya teveccüh buyurur.” “İner” sözüyle ifade ediliyor; manası, murad; müteşâbih bir beyan, bu. “Semâ-i dünyaya iner: İstiğfar eden yok mu, dua eden yok mu?!.” Sanki sen, o halinle dua ediyorsun, istiğfarda bulunuyorsun, “Allah’ım, Sen!” diyorsun O’nun beklentisine; o mevzuda “intizâr-ı Kudsiyesi”ne diyeyim, “intizâr-ı Kudsiyesi”ne: “Ben varım yâ Rabbi!” diyorsun. Gece, yumuşak döşekten uzaklaşıyorsun. تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Geceleyin yanları yataklardan uzaklaşır; bir yandan (celâlinden) endişe, öte yandan (rızasını) ümit ederek Rabbilerine yalvarırlar.” (Secde, 16/32) O sıcak döşekten, sıcak yorganın altından, sıcak hayat arkadaşının yanından kalkarak gece el-pençe divan durmak üzere seccadeye koşma.. başını yere koyma.. içini Allah’a dökme.. ve “Allah’ım, bizi bir adım kaydırma, bahtına düştük!” deme, yalvarıp yakarma… Birincisi, bu.

İkincisi de bu türlü yerlerde bir araya geldiğimiz zaman -benim şu anda yaptığım gevezelik gibi değil, belki söylenen sözlerin muhtevası itibarıyla- birbirimizi rehabilite etmemiz lazım. İmmün sistemini güçlendirmemiz lazım. Kuvve-i maneviyeleri takviye etmemiz lazım. İşi evirip-çevirip sohbet-i Cânân’a getirmemiz lazım. Allah’a bağlamamız, Rasûlullah’a bağlamamız, Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali’ye, sahabe-i kiram efendilerimize, Peygamberân-i ızâma bağlamamız lazım.

Düşünün ki Kur’an-ı Kerim’de enbiyâ-ı ızâm, Kur’an’ın “tasrif” dediği üslupla, belki yüz yerde, farklı şekilde, farklı üsluplar ile zikrediliyor. Demek, farklı pozisyonlar oluyor; “Bu defa şu üslup ile bir reçete!.. Ey Habib-i Zîşân’ım! Muktedâ-bih olman itibarıyla, Sana söylüyorum ama meseleyi -Kızım, sana söylüyorum; gelinim, sen anla!- arkandakiler anlasınlar! Madem Senin arkanda el-pençe divan duruyorlar, Ben, Sana diyorum ama onlar anlasınlar, sözüm onlaradır!” diyor, değişik tasrifler ile sürekli rehabilite ediyor Allah (celle celâluhu). Tekrârât-ı Kur’aniye’de, Hazreti Pîr’in ifadelerine bakmak lazım; tekrar ediyor, tekrar ediyor. Tekrârât-ı Kur’âniyeyi, oryantalistler, tenkit mevzuu yapıyorlar; oysaki o Hazret, onu Kur’an-ı Kerim’in ayrı bir mucizesi, bir kerameti, Kur’an’da Allah’ın insanlara ayrı bir ikramı olarak gösteriyor.

Evet, oturup kalktığımız her yerde, insanları rehabilite etme adına, moralize etme adına, sürekli birbirimizi takviye etmeli, baş başa vermeliyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Öfkelenme, çırpınma, dövünme yerine, o türlü durumlarda şeytan nasıl pozisyon değerlendiriyor, biz de o pozisyonları “Burada, şimdi şunu değerlendirmek lazım!” deyip değerlendirmeliyiz.

Burada, min gayrı haddin şunu da ifade edeyim: Sizin Kıtmîr’iniz; yirmi tane rahatsızlığım var; evet, yirmi tane. Ama gördüğünüz gibi, mesela burada bakın bana, hiçbir şey yokmuş gibi konuşuyorum. “Bu adam yirmi yaşındaki gibi konuşuyor!” diyebilirsiniz, oysaki onun dört katı. Ve şimdiye kadar da dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Hep ömrüm sıkıntılar içinde geçti. Talebeliğim de öyle, darbeler ile de öyle; her defasında her darbe, tankın paletleri gibi gelip benim üzerimden geçti. Fakat gördüğünüz gibi, böyle…

Neden? Bu, kendi kuvve-i maneviyemin, immün sistemimin güçlülüğü değil. Fakat, hakkım yok sizin kuvve-i maneviyenizi kırmaya!.. Burada elimden geldiği kadar, Allah’ın izni ve inayetiyle, iradenin hakkını vererek, bir moral insanı gibi… İnşaallah hakikatini de Cenâb-ı Hak lütfeder. Bir yönüyle sizin morallerinizin bozulmamasına çalışacağım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Cenâb-ı Hak, emanetini alacağı âna kadar da bu mevzuda aynı tavrı sergilemeye kararlıyım. Cenâb-ı Hak, beni, dediğim, ettiğim, düşündüğüm şeylerde yüz üstü bırakmasın!.. (Âmin). Yolundakileri yüzüstü bırakmasın!.. Bırakmaz; şimdiye kadar bırakmadığı gibi, bırakmasın!..

اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ * يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لَنَا شَأْنَنَا كُلَّهُ، وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرْفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ، مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْمَدَنِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَالشَّيْطَانِيِّينَ * آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!.. Yâ Hayy, ya Kayyûm (gerçek hayat sahibi ve kâinatı ayakta tutan), rahmetin hürmetine Sen’den yardım diliyoruz; her halimizi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar -hatta ondan daha az bir süre- olsun bizi nefislerimize bırakma. Bizi mahlûkatından herhangi birinin, politikacılar, sivil halk, istihbaratçılar, hukukçular, emniyet görevlileri ve her türlü şeytan avenesinden herhangi bir kimsenin merhamet(sizliğ)ine de bırakma!.. Dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselam Efendimiz’e, temizlerden temiz nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz Rabbimiz!..”

Kırık Testi: HER FERT VE İÇTİMÂÎ HER BİRİM TEVBE ETMELİ!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır. Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvazeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’tan Hakk’a kaçması; daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek de mümkündür. Yani nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi günahın karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.

Günah, muvazenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usulüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifade ile günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, ruhun aldığı yara ise; tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması; böylece insanî duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah erozyonlarının, ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile çimenlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döneyazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak seviyede, âh u enînlerle yapmaya muvaffak olabilseydik!..

Evet, tevbe, böyle erkekçe bir dönüşün adıdır. Aksine her söz yalan, her davranış da bir aldatmacadır. Çünkü günahla fevt edilen şeyler giderilmedikten ve zamanın “günah kare”sindeki boşluk doldurulmadıktan; hislerde ürperti, ruhta ızdırap, gözlerde yaş belirmedikten sonra, işlenilen kötülüklere karşı nedamet duyulduğunu iddia etmek tutarsız ve kabulden uzaktır.

Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hak katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimaiyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kabil olacaktır; yoksa içtimaî bünye korkunç hafakanlar içinde güm güm gümlerken, onu bu hâle getirenlerin, “Nâdim ve pişman oldum.” demeleri sadece bir aldanma ve aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü, milletin her ferdine avaz avaz ilan etmekle olacağından, sırf gizli nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç çekişmeler sürüp gidecek ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin, dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça artacaktır. Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilafa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimaî ufku ihtilaflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lazımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada “Rûhullah”ın bağışlayıcılığına vefalı bir havari olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek, her hamleyi alkışlamak ve her fedakârlığa temenna durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usul bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.

Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı çökertircesine boynumuza çullanmış yığın yığın veballerin altından sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki ferdî günahlar için, böyle kestirmeden bir sıçrayış ve nedamet yetse bile, toplumla alakalı cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç vardır.

Ah bu zahmetten kaçış ve beleşçilik..!

Toplumu meydana getiren her müessese tevbe etmeli ve tevbesi de, kendini bitiren, tüketen ihmal ve hataları kavrama ve onları telafi etme şeklinde olmalıdır.

İdarî kadro, kendi cürüm ve günahlarını sezerek, onlara karşı tam vaziyet almak suretiyle tevbe etmeli, kendini yenilemeli ve dirilmelidir. Yoksa elli bin defa nedamet şeklindeki merasimlerle, bir çuvaldız boyu yol almaya imkân yoktur. Bin nefrin böyle bir derdi derman görenlere! Ve bin nefrin, defalarca aynı şeylerle aldananlara…!

Adlî teşkilat, hakkaniyet ve isabetli kararlarıyla kanatlanır ve gökler ötesi saltanatlara namzet olur. O, adalet soluduğu sürece, saatleri yıllar sayılır Hakk’ın katında. İsabetsiz kararları karşısında ızdırap duyup iki büklüm olduğunda da, bundan geri değildir. Bir de onun Hakk’ın üstünlüğünü hiçe sayıp kuvveti hâkim kıldığı, hakkı kuvvete boğdurduğu anları vardır ki, o, bu haliyle, affedilmez ve tevbesizdir…

Maarif teşkilatı da öyledir. Maarif, millî duygu ve düşüncenin havarisi ve koruyucusu olduğu sürece, takdire layık en mübeccel bir müessesedir. Sapık ve çarpık ideolojilere yüz verdiği müddetçe de, haramîlerden daha haramî ve mücrimlerden daha mücrimdir. Yabancı ve tahripkâr düşüncelere karşı tam ve ciddî tavır alacağı âna kadar da bağışlanamaz ve tevbesizdir…

Bütün siyasî kuruluşlar, gayri siyasî fertler ve cemaatler; hatta düşünürler, yazarlar ve mürşitler, nefislerine ve hiziplerine muhabbetten dolayı inhisara sapmış ve dolayısıyla da kendi dışlarında kalan hak ehline düşmanlık beslemişlerse, büyük günah içindedirler ve teker teker tevbe etmeleri farzlar ötesi farzdır.

Evet, bütün bu fert ve müesseselerin, bir kere daha kendilerini kontrol etmeleri ve alabora olan millet vapurunda, kendi hisselerine düşen hata, günah ve ihmalleri görmeleri, sonra da bunun telafisine gitmeleri mutlaka elzemdir. Yoksa, bugüne kadar olduğu gibi, günahlara hep dışta namzet aramaya ve hep karşı tarafı karalamaya devam edecek olurlarsa -maâzallah- altından kalkamayacağımız badirelerin içine girilmesi ve silinip gitmemiz kaviyyen muhtemeldir.

Evet, bizler en büyük günahı, herkesi suçlu ve kendimizi masum görmek suretiyle işledik. Bu anlayıştan kurtulamadığımız sürece de, içtimaî atmosfer sertleştikçe sertleşti ve birbirini takip eden parçalanmalar hep hız kazandı. Binaenaleyh, bu milletin mukadderatıyla maddî ve mânevî alakalı görülen bütün ruhlar ve kendini bu millete adamış bütün hasbî gönüller, bir kere daha dize gelerek tevbe etmelidirler.

Makam ve mansıp sevdasına kapıldıklarına; hizip sevgisiyle kör-sağır olup inhisara saplandıklarına; bin bir paradoksla nesilleri kalbsiz ve ruhsuz bıraktıklarına; tagallüp ve tahakkümlere gömülüp hakkı kuvvette gördüklerine; düşüncelerine ters gelen şeyler ilahî soluklarla beslenmiş dahi olsa, ona karşı savaş ilan ettiklerine; şahsî çıkar ve menfaatlere dilbeste olduklarına; yalan, tezvir, aldatma ve iğfale girdiklerine; hedeflerine varabilmek için her vesileyi meşru saydıklarına ve her devre uyma eğiliminde bulunduklarına.. evet, bütün bunlara tevbe edip insanlık adına son bir kere daha yemin ve peymanlarını yenileme mecburiyetindedirler.

Ne mutlu, günahlarını idrak edip tevbeye koşanlara! Ne mutlu, nefsine karşı sert ve acımasız, başkalarına karşı –hak ehli başkalarına karşı– müsamahalı ve affedici olanlara..!

***

Not: Bu hafta mescidimizde “Cuma Hutbesi” olarak okunan bu makale “Tevbe” başlığıyla Sızıntı dergisinin Eylül-1981 sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: HUZUR, TABİÎ İHTİYAÇLAR VE GÂYEYE SADÂKAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kâmil mü’min, bir huzur insanıdır; zira o emindir her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde bulunacağından ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından!..

İnsanları huzura bâis (götüren, vesile olan) üç husus vardır: Akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim; bunlara bağlı “hiss-i selim”i de ilave edebilirsiniz. Bunlar, insanı, huzur iklimine götürür, huzur atmosferinde dolaştırır. En acı anlarda bile insan, sürekli huzur soluklar. Aklı selim ise, kalbi selim ise; ruhu selim ise ve letâf-i insâniyesi selim ise, yani ârızâlardan müberrâ, nefsânî ve cismânî virüs bulaşmamış ise, insan her yerde huzur soluklar. O, kimseyi rahatsız etmez ve herkes “Keşke o gelse de yanımıza otursa!” der.

Hani, İbn Abbas hazretleri çok güzel koku kullanıyor, gülyağı sürüyor öyle geçiyor; o bir yerden geçerken, pencerelere koşuyor millet, “Acaba ıtriyatçı birisi mi geçti!” falan diyorlar. Aynen öyle, insan, geçtiği her yerde güzellikler sergilemeli.. huzura bâdî/bâis tavırlar sergilemeli.. ve millet demeli ki: “Keşke o gelip hep önümüzden geçse, durduğumuz saflarda içimizde bulunsa, yanımızda olsa, bir şeyler söylese de kulaklarımızın pası açılsa, nöronlarımız farklı harekete geçse, kuvve-i hâfızamız duymadığı şeyleri duysa ve duyduğu o şeyleri de orada hep hıfzetse, sonra diyeceği-edeceği şeyleri onun ile test ederek ortaya koysa!..”

“Huzur insanları”, başkadır; onlar, kimseyi incitmezler, kırmazlar, rencide etmezler. Evvelâ herkese “insan olarak” bakarlar. İnsan, “insan” ise, nerede duruyorsa dursun, hangi anlayışta olursa olsun, insan, “insan”dır. Neden? Nakış, nakkaşsız olmaz; bir san’at, sâni’siz olmaz. İnsan da Allah’ın nakşettiği bir şeydir; O’nun (celle celâluhu) Kudret, İrade, Meşîet fırçasından geçmiş, “Ahsen-i takvim’e mazhar yarattım!” demiş, “kıvamında”. İç-dış yapısı ile öyle âhenk içinde bir varlık ki, şimdi anatomistlerin çok küçük parçaları tahlillerinde bile ortaya çıkıyor. En küçük bir parçacığında bile ihtimal hesaplarına göre, riyâzî mülahazaya göre, trilyonca ihtimalde o şeyin kendi kendine olması mümkün değildir. İşte böyle bir sanat eseri! Böyle bir sanat eseri ortaya koyan Allah’a karşı, sanatından dolayı saygı duymak ve Allah’ın sanatına, O’nun sanatı olması itibarıyla saygı duymak…

“İman”, ona ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; “İslam”, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; kalbî hayat/ruhî hayat, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır. Fakat bütün bunlar, -bir yönüyle- o insanın maddî-manevî anatomisiyle alakalıdır. “Maddî anatomisi”ni, Alexis Carrel güzel tahlil etmişti, ellili yıllarda; zannediyorum 58’de falandı, onun kitabı Türkçe’ye tercüme edildi. Bir de insanın “manevî anatomisi” var; o da insanın “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”ı… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” mülahazasıyla yaşaması… “Sen’den uzak kaldım; bir an evvel kavuşma iştiyakıyla doluyum. Kalbimin ritimlerinde, O’nu Sen biliyorsun; kalbim hep Sen’in için çarpıyor, nabızlarım Sen’in için atıyor!..” Böyle bir iştiyakla… Hani Hazreti Mevlânâ’nın vefatına “şeb-i arûs” diyorlar; evet, işte o, dostun “Dost”a ulaşması ânı.

Şimdi düşünce dünyasını böyle ulvî şeylere, çok yüksek gâyelere bağlamış bir insan, zannediyorum dünyada çektiği şeylerden de hiç ızdırap duymaz. Çünkü kazanacağı şeyi başta kazanmış demektir. Sıkıntılar geldiği zaman, baştan kazanmış olduğu şeylere nazarını diker, nazar yolu ile onlar beynine akar ve bütün benliğini sarar. Sonra da kendi kendine, halk ifadesiyle -bağışlayın-: “Ulan boşver!” der. Neyi? Zincirlere vurulmayı.. Promete gibi dağın başında bir yere çivilenmeyi… “Adam boşver… Boşver!”

   Hem dünya hem de ahiret için iyilik ve güzellik talep edilmeli; her iki âlemde haseneye ulaşabilmek için de her zaman reca, teyakkuz ve temkîn yörüngeli bir hayat sürmeli!..

Bütün büyükler, hep çekmişler, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) ve bütün enbiyâ-ı izâm… Hazreti Âdem’den O’na (aleyhissalâtü vesselam) kadar hep çekmişlerdir. İnsanlığa düşünceleriyle, yüksek fikirleriyle faydalı olan insanlar da çekmişlerdir. Sokrates, çekmiştir, zehirlenmiş; Eflatun, çekmiştir; yararlı olan herkes, mutlaka çekmiştir. Onun için buyurur Hazreti Sâhib-i Zîşân, Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem): أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en çetini, en zorlusu, başta enbiyaya, sonra derecesine göre diğer insanlara!..” Belâ ve musibetler, demek ki insanın seviyesiyle -eski ifade ile diyelim- “mebsûten mütenâsib”, yeni yalın ifadesi “doğru orantılı”.

Şu kadar var ki, bela ve musibet istenmemeli. Çünkü Allah, istenecek şeyi bize talim buyurmuş: رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) Allah’ım! Bize dünyada da, âhirette de güzellik ver. Her şeyde güzellik; duyguda düşüncede güzellik, cismânî huzurda güzellik; güzellik, güzellik… Birilerinin sadece meseleyi, beklentiyi dünyevî debdebe ve saltanata bağlamalarına, ona bağlı istemelerine ve talep etmelerine karşılık, Allah bunu talim buyurmuş. Onlara o verilir ama onun ile kalırlar. Ama birileri de vardır ki hac ayetlerinin sonunda Bakara sûre-i celîlesinde şöyle anlatılır: وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Buna karşılık, onların içinde ‘Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!’ diye dua edenler de vardır.” (Bakara, 2/201) Dünyada da, âhirette de güzellik isterler. وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bizi Cehennem azabından da âzâde eyle, halâs eyle!” derler. (Âmin.)

Vakıa hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli!.. يَا نَفْسُ لَا تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ *** إِنَّ الْكَـبَائِـرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ “Ey nefis! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına nispeten, derya yüzündeki köpük gibidir!” لَعَلَّ رَحْمَةَ رَبِّي حِينَ يَـقْسِمُهَا *** تَأْتِي عَلَى حَسَبِ الْعِصْيَانِ فِي الْقِسَمِ “Umulur ki, Rabbimin rahmeti, O onu paylaştırırken, taksimde günah miktarınca gelir.” Sanki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, insanlara masiyetleri ile mütenasip olarak gelmiştir; ne kadar hatalı iseler, o kadar acınacak durumdadırlar, Allah da o kadar “Raûf”tur, “Rahîm”dir. Bir taraftan bu mülahazalar; öbür taraftan da temkîn…

Temkîn, tasavvufta en son mertebedir. Dikkatli olma, “teyakkuz”dan çok ötedir; çünkü teyakkuz ilk basamaktır, atacağı adımı uyanık olarak atmak, “sâir fi’l-menâm” olmamak. “Abdullah Efendi” romanında anlatır bunları Tanpınar, “sâir fi’l-menâm” sözüyle; eskiler öyle derdi, “uyur-gezer” demek. İnsan, gireceği bir yer için uyur-gezer olarak gitmemeli; gözleri, açık olmalı; kalbi, hüşyâr olmalı; beyninin bütün nöronları çalışmalı o istikamette. Fakat bir zerre sermayesi var!.. Onun bile nezd-i Ulûhiyet’te kıymete geçeceğini, bir şey ifade edeceğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden de kat’iyen ümidini kesmemeli! Cenâb-ı Hak, o dengeyi korumaya bizleri muvaffak eylesin!..

   Peygamber Efendimiz’e yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor, yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha şirin görünüyordu; onun için ruhunun ufkuna yürürken mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.

Bazı kimseler, ille de Rabbimiz ile münasebetlerini daha kavî tutmak ister; “fenâ fillah”, “bekâ billah-maallah”, hatta “anillah” zirvelerini hedeflerler. Seyr anillah; yaşamasını yaşatmaya bağlı olarak yaşama demektir. “İnsanları yaşatıyorsam, yaşamamın bir anlamı var!” demektir. Çok iyi biliyorsunuz; Efendimiz’in Miraç’tan dönüşünün manası, budur. O (sallallahu aleyhi ve sellem), o güzellikleri temaşa ettikten sonra, adeta “Ben bunları nasıl nefsime münhasır görürüm! Bana karşı şöyle-böyle alaka duyan insanların elinden tutup onları da bu ufka ulaştırmak düşmez mi bana?!” demiştir.

O güzellikleri görüyor, fakat ne başı dönüyor, ne bakışı bulanıyor orada! Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Cennetin binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukâbil gelmez! Dünyanın da binlerce sene hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez!” Şimdi bütün bu güzellikleri temâşa ettikten sonra, bayılıyor O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeye!.. Neye bayılıyor? “Ellerinden tutup oraya getireceğim insanları da getirmeliyim ben!” diyor.

Sekiz sene çekmiş orada, boykota maruz kalmış, aç-susuz bırakılmış. Kâbe’nin karşısında başını yere koyduğunda, sırtına işkembe konmuş, Ukbe ibn Ebî Muayt gibi bir şakî, eşkâ tarafından. “Eşka’l-kavm” (أَشْقَى الْقَوْمِ); o toplumun en kötüsü, şakîsi, şerlisi. Hazreti Sâlih’in “eşka’l-kavm”i var ya!.. Eşka’l-kavm, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmiş. Çok defa Mü’min-i Âl-i Firavun’un fonksiyonunu edâ eden o sıddîklar sultanı Hazreti Ebubekir yetişmiş. “Yapamazsınız onu!” demiş, göğsünü germiş. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünün -hâşâ- O’nun ruhunun ufkuna yürümesinin önüne geçmiş; “Ruhunun ufkuna yürüyecek biri varsa o benim, öteye yürüyecek bir ruh varsa, o da benim ruhumdur!” demiş.

Aynen ona öyle bakılmış, Mü’min-i Âl-i Firavun. Nasıl ki, Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’ya karşı kollarını germiş, Firavun’un dokunmasına mani olmuş!.. Başkomutan; Âsiye validemizin ağabeyi, Firavun’un ordularının da başkomutanı, Mü’min-i Âl-i Firavun. Kur’an’da “Mü’min Sûresi” var, ondan bahsediyor. Adamın usulüne göre bahsetmesine -antrparantez- bayıldığımı size söylemiştim. Nereden, nasıl başlıyor.. sözünü nasıl noktalıyor.. en sonunda nasıl وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ diyor… Artık ölüm, onun kapısının ziline dokununca, “Emrimi Allah’a havale ediyorum!” diyor. Ve Allah da onu koruyor. “Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de, rızasını vermez mi? / Sen, Hakk’ın kapısında, canlar fedâ eylesen, / Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi? / Sular gibi çağlasan, Eyyüp gibi ağlasan, / Ciğergahı dağlasan, ahvalini sormaz mı?” O, öyle yapınca, Allah da onu koruyor.

Öyle diyor Kur’an: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun oligarşisini o en kötü azap kuşatıverdi.” (Mü’min, 40/45) Bazıları, “Firavun onu öldürdü.” diyor; bu doğru değil. Esas, mazbut Siyer kitaplarına göre, Firavun boğulduktan sonra orada Mısır’ın kaderine hâkim oluyor Mü’min-i Âl-i Firavun. Birçok benzerlikle beraber, o yanı da aklıma gelmemişti. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “mü’min”i (Hazreti Ebubekir radiyallahu anh) de aynı zamanda insanlığın kaderine hâkim oluyor.

Evet, Allah Rasûlü, insanlığın elinden tutup gördüğü, duyduğu, zevkettiği şeyleri onlara da duyurmak için miraçtan döndü. Çok civanmert bir insan!.. Hep, yaşatma duygusuyla yaşıyor; “Ben, birilerini yaşatmayacaksam, yaşamamın anlamı yok!” diyor. Ve Allah (celle celâluhu) da O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) verdikçe veriyor, verdikçe veriyor, verdikçe veriyor. Bir istiyor, on veriyor; on istiyor, yüz veriyor; yüz istiyor, bin veriyor.

Rehber-i Ekmel Efendimiz, dünyevî bir kısım isteklerde bulunmuyor; burada zaruri ihtiyaçlarını temin ile iktifa ediyor. Hayat-ı seniyyelerini o mevzuda zaruretlere bağlıyor; öyle ki, dünyadan göçüp giderken, mâlum, kalkanı birinin, bir Musevî’nin elinde rehin bulunuyor. Çoluk-çocuğunun rızkını temin etmek için borç para almış. Evet, böyle gidiyor dünyadan.

   İnsan hayatında muktezâ-i beşeriyet olan hususlar sadâkat ve vefanın rağmına değildir; bir mefkûre insanı beşerî hal ve ihtiyaçları ile gaye-i hayaline sadâkat ve vefasını bir arada dengeli götürebilir.

Bununla beraber Allah Rasûlü aynı zamanda aile hukukuna riayet ediyor, kendi sıhhatine dikkat ediyor ve çevresine de o mevzuda tenbihler yapıyordu. Ezcümle, إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın, senin üzerinde bir hakkı vardır; nefsinin bir hakkı vardır; aile efradının da bir hakkı vardır; her hak sahibine, hakkını ver!” buyuruyordu. (Ebu Derdâ hazretleri dünyadan bütün bütün el etek çekince) önce bu mesaj ile Selman-ı Fârisi’yi gönderiyor ona; sonra o da test ediyor, bakıyor ki Efendimiz aynı şeyi söylüyor, sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi Sâdıklar Sâdıkı… O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sıddîk” mı diyeceksiniz, “Esdak” mı diyeceksiniz?!. Dildeki ism-i tafdil kipiyle -herhalde- “Esdaku’l-Esdakîn / Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım.

O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) o meselenin zılliyeti Hazreti Ebubekir’e intikal edince, yine mübalağa kipiyle ifade ediliyor, “sıddîk” deniyor. “Sâdık” değil, sadece “doğru” değil; “sıddîk”, çok yaman bir sâdık, her şeyinde doğru. Ama onun (radıyallahu anh) da eşi var, evladı var, bildiğiniz gibi. Aynı zamanda küçük bir kulübe bile olsa bir evi de var, başını sokacağı bir evi de var. Devlet bir maaş veriyor ama o adalet anlayışıyla, “Halkın orta seviyesindeki veya en düşük seviyesindeki ne ile geçiniyorsa, bana öyle bir maaş takdir edin!” diyor, devlet reisi iken.

Evet, bu derin hakikat, onu iddia edip de yaşamayanların sağır kulaklarına, kör gözlerine ve anlamayan kalblerine mızrak gibi saplansın!.. “Ben öyle bir Peygamber’in ümmetiyim ki, bir bardak su, iki tane hurma ile hayatını geçirmişti!” “Maşallah”ları var, aynı şekilde yaşıyorlar (!); bayılıyor insan onların yaşamalarına!.. Hayatlarında bir günde sarfettikleri şeyler, bir köyün, bir günde kullandığı şeylerin kat kat üstünde… Ya, işte öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!..

Sıddîk… Hazreti Fâruk-i âzam, devletler muvazenesinde denge unsuru haline gelmiş. Dünyaya yeniden bir nizam vermiş. Adaleti dillere destan olmuş; Pers’te olmuş, Roma İmparatorluğu içinde olmuş. Eğer halk, ayak takımı, dini bilmeyen kimseler o mevzuda ayak diretmeselerdi, belki o gün başlarındaki hükümdar Herakliyus da Müslüman olacaktı. Nitekim Dihyetu’l-Kelbî’nin (radıyallahu anh) mesajı karşısında, yumuşamış; “O, Peygamberdir ve benim şu ayağımı bastığım yere bir gün gelip hâkim olacaktır!” demişti. Bunlar, belli bir dönemde hizaya gelmişler, onların o mevzudaki o engin insanî derinlikleri karşısında. Uzun sözler değil, Firdevsî destanlar değil onları insafa getiren… Gâlib’in şiirleri, Mevlânâ’nın nazımları gibi değil… Esas; hâl derinliği, temsil derinliği, hakkaniyet derinliği, adalet ve insanî değerler derinlikleriyle gönüllere öyle taht kurmuşlar ki, herkes pes etmiş. “Bunlara da teslim olmayacaksak, kime olalım ki?!” demişler. Muvazene unsuru olmuş ama dünyadan giderken, çoluk-çocuğunu gayet fakir olarak bırakmış, öyle gitmişler. Milletin hukukundan zerre kadar almamışlar; وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre ağırlığı, atom ağırlığı veya elektron ağırlığı, nötron ağırlığı başkasının hakkı üzerlerindeyken Allah’ın huzuruna öyle gitmek istememişler. Öyle yaşamışlar onlar.

Şimdi böyle yaşamışlar ama bu dünyada ihtiyaçları olan şeyleri de -gördüğünüz gibi- görmüşler. Bunların hangisine “sâdık” değildir diyebilirsiniz; hepsi “sâdık” idi, “sıddîk” idi ama onları da yapıyorlardı. Hazreti Dâvud da sâdık idi, sıddîk idi; fakat elinin emeğiyle, zırh yapmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Hükümdar idi; İsrailoğullarının o dönemde hükümet olarak zirve yaptığı bir dönem idi. Hazreti Süleyman, döneminde, garptan şarka her tarafa hâkim olmuştu. Hani tâ Sebe’ye kadar hâkim olduğu anlatılıyor; Sebe melikesinin gelip kendisine teslim olması da onu gösteriyor, Belkıs. Fakat şahsî hayatları itibarıyla, bakıyorsunuz ki onlar, sıradan birer insan gibi yaşamışlar. Bununla beraber mutlaka muktezâ-i beşeriyet olarak gerekli olan şeylerde de kusur yapmamışlar.

Çünkü tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, yenik düşersiniz. Yemeden, içmeden yatmaya kadar, yatmadan beşerî garizelerinizi icrâ etmeye kadar, bir hayat arkadaşına kadar, çoluk-çocuğa kadar, başınızı sokacağınız bir binaya kadar… Evet, bu mevzuda tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, bence maksadın aksiyle tokat yersiniz.

Ben kendim mi söyledim bunu?!. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyuruyor ki: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ “Din, yüsr (kolaylık) dinidir; herkesin tabiatına uygun, tabiatları da nazara alan bir dindir. Onu, kendi hevâ ve hevesine göre zorlaştıran, ağırlaştıran, yenik düşer!” Ve yine buyuruyor: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Bişâret verin, müjdede/muştuda bulunun, insanları tenfir etmeyin, kaçırmayın!” Muktezâ-i beşeriyeti nazar-ı itibara alın! O insanları da o konumlarıyla görün, gözetin! İşte.. Söz Sultanı’nın beyanları bunlar, kendimden konuşmuyorum bu mevzuda. Fakat bunlar “sıddîk” olmalarına, “esdak” olmalarına mâni değil, o kadar. Ancak hak yemiyorlar, zerre kadar kimsenin hukukuna tecavüz etmiyorlar; faziletleri orada, meziyetleri orada, centilmenlikleri orada, civanmertlikleri orada.

   “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir.”

Büyükler, kendi kâmetlerine göre, mebsûten mütenâsib olarak, Allah ile münasebetleri ölçüsünde, bir taraftan “sadâkat”larını korumuşlar, fakat bir taraftan da muktezâ-i beşeriyeti gözetmişler. Hani hep arzettiğim gibi, bir Tahirî Mutlu’nun evi, evlâd u iyâli vardı, çoluk çocuğu vardı. Fakat belli bir dönemde, basılması gerekli olan kitaplara, o kitapları bastıracak Zat para bulamayınca, hemen hiç kimseye bir şey söylemeden köyüne gidiyor. Tarlasını satışa çıkarıp teklif ediyor. Malum ekonomide arz-talep mevzuu vardır; talep çok olursa, arz edeceğiniz şey de kıymet kazanır. Fakat o, kendisi “Ben, arazimi satıyorum!” diyor. Hep “Yahu, niye satıyorsun, mevsimi değil bunun şimdi! ‘Ben satıyorum’ deyince de fiyatını vermezler, bunun yarısını verirler!” diyorlar. Tahirî Mutlu diyor ki: “Benim Pîr-i mugânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-i himmetim, dem-i devrânım orada kitaplarını bastıracak; fakat bastıracak para bulamıyor. Ben şimdi tarlalarımı, damımı satmazsam, ne zaman satacağım ki?!.”

Kıtmîr, o zatı görmüştü; defaatle huzurunda oturmuştu. Ama o sizin yanınızda kendini sizden çok küçük görüyordu. Ne kadar büyüktü?!. Büyüklüğün emâresi olarak, o Hazret’in dediği gibi: Bir insanın boyu yüksek ise, başkaları tarafından görülmek için, biraz büzülür; boyu kısa ise, âlem görsün diye ayakları üzerine dikilir. Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, tevâzu ve mahviyettir. Küçüklüğün alameti de tekebbürdür, büyüklenmedir. Evet, bunu da alın, söylemeyeceğim ben, antrparantezini siz zihninizde oluşturun; günümüzdeki insanların tavırlarını Allah için değerlendirin!.. Komplekslere bakın; ne ile büyük görünmeye çalışıyorlar? Büyüklüğün emâresi, tevâzu ve mahviyettir!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), yerde, diğerleri ile beraber oturuyordu. Gelince dışarıdan birisi, tanımıyorsa şayet, “Acaba o mu, o mu, o mu?!” falan diyordu. Mesela, mübarek cemâl-i bâ kemâli -Kurban olayım ben O’na!..- Hazreti Ebubekir’e çok benziyordu; bazen, onun eline yapışıyorlardı. O (radıyallahu anh) böyle işaret ediyordu, eliyle, “O, O!..” diyordu. Büyüklüğü ile mebsûten mütenâsib bir tevâzu içindeydi; insana saygı duyuyordu, -işin/sohbetin başında geçtiği gibi- Allah’ın sanatına karşı saygı duyuyordu, kim olursa olsun!..

Cerîr, Yemen’de Becîle kabilesinin reisi, geliyor. Onların Kadîsiye savaşında yaptıkları kahramanlık, dillere destandır; o tevhid uğruna, Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin bir şehbal gibi açması, dalgalanması uğruna, niceleri orada şehid oluyor, en çok şehid veren de Becileliler oluyor. O gelince, kimse bilmiyor kadrini; hemen mübarek sırtındaki cübbesini çıkarıp onun altına alıyor, “Buyur otur şuraya!” diyor. O kadar tevâzû, mahviyet içinde, İnsanlığın İftihar Tablosu. Evet, burada yine kesip, bir noktalı virgül koyayım; fikir devam ediyor. Biz, öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!.. Ve O’nun yolunda yürüdüğümüzü iddia ediyoruz. Ben, sizin o yolda yürümediğiniz mevzuunda bir şey söyleyemem, Allah’a sığınırım, suizan etmiş olurum; fakat öyle bir Peygamberin yolunda yürüdüğümüzün farkında olalım!..

Arkasında O’nun Ashâb-ı Kirâm… Bir yönüyle, hâlesi… Nâbî, bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış câmi içre, kürsi-i va’za, / Gürûh-i encümen, Nur âyetin tefsir eder mehtâb!” Kamer-i Münîr gibi görüyor, etrafında da hâlesi var, ışık hâlesi var. Yıldızlar ordusuna Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir hatib için söylüyor; fakat diyorum ki: A be üstad Nâbî! Sen yanlış söylüyorsun, o söz O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) için idi esasen; bu, ancak O’na denebilirdi. Ama hüsnüzannının ifadesi, herhalde bir kalb ehline karşı söylüyor onu. Evet, öyle mahviyet ve tevâzû içinde idi ki o, başkalarının gözünde, O’nu daha bir büyük hâle getiriyordu. Bir kere böyle samimi, önyargısız bakan O’na hayran kalıyordu; Abdullah İbn Selâm gibi. O, Musevîler arasında yed-i tûlâ sahibi, duayen bir ilim adamı idi. Böyle baktı, önyargısız baktı, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” dedi; kelime-i şehadet getirdi ve O’na iltihak etti, hâleye girdi. Kamerin etrafındaki hâleye girdi veya o yıldız ordusuna o da dâhil oldu.

   İnsan, yüksek bir ideale dilbeste olmazsa, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen de narsist olur.

Bir dava adamı, bir mefkûre insanı… “Mefkûre” tabirini “ideal” karşısında dilimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Fakat sizin tanıdığınız Pîr-i Mugân, “gâye-i hayal” tabirini kullanıyor. Gâye-i hayal, bir insanın hayatının gayesi olması demektir. “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Öyle yüksek bir ideale dilbeste olmamışsa bir insan, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen narsist olur, hafizanallah. Emsâl-i kesîresi ile günümüzde hepsi var; size “İşte bakın, şunları görün!” falan demeye lüzum yok. Başınızı kaldırıp böyle en yakından uzağa doğru baktığınızda, Cenâb-ı Hak sizi mahrum etmemiş, binlercesi ile karşı karşıya gelebilirsiniz, maşallahı var!.. O büyük zat da buyuruyor, “Bu asır, enâniyet asrı…” diyor. Kendini beğenmişler asrı, bu asır; hafizanallah.

Gâye-i hayal olmalı; insan yüksek bir mefkûreye dilbeste olmalı. Nedir gâye-i hayal? Bir kere, dinimiz açısından, Efendimiz buyuruyor ki; “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bayrak gibi dalgalanacaktır!” İşte al sana bir gâye-i hayal!..

Senin yakın tarihin itibarıyla… Üstad Necip Fazıl yine -makamı cennet olsun- derdi ki: “Türk milleti eğer gerçekten derinliğiyle bir millet ise şayet, İslamiyet ile o derinliğe ermiştir!” Bu da bin senelik bir şeydir. Bir anda onuncu asırda, onbirinci asra doğru gelirken, bin çadır o zaman. Bin çadır… Hani çadırlar, bizim bildiğimiz çadırlar gibi, üç kişilik çadırlar gibi değil; bir-iki ailenin içinde yaşadığı çadır; burada kurduydu bir arkadaşımız, bir zaman içinde de oturduk onun. Bin çadır birden dehâlet ediyor. Mübalağa olduğu kanaatinde değilim, diyorum ki: Hicaz’da zuhûr etti fakat o din, uçlar bıraktı; o uçlar, senin milletinin, senin atalarının eliyle, Buharîler, Müslimler, Nesâîler, Tirmizîler, Ebu Davud-i Sicistânîler vasıtasıyla… Tâ o dönemde başladı… Aynı zamanda onuncu asra gelince, yani Efendimiz’den neredeyse dört asır sonra… Düşünün Gazzâlî Tuslu’dur, beşinci asırda yaşamış, devâsâ bir insan. “Hüccetü’l-İslam” demişler kendisine; “Din için hiçbir delil olmasa, Gazzâlî delil olarak yeter!” demişler. Bunlar, senin içinden çıkmış; bu açıdan da senin geleneklerin ve kültürün, kültür değerlerin var.

Sen, bunları dünyanın değişik yerlerine götürdüğün, sergilediğin, meşherlerini yaptığın zaman, hüsn-ü kabul gördüler. Ama insan olarak başkalarının da sergilediği güzel şeyler vardır. Bakın şimdi; siz cebrî hicrete maruz kalmışsınız; adam, evinin anahtarlarını veriyor, “Bir sıkıntıya maruz kalmayın, maaşımın yarısını veriyorum!” diyor. Demek ki insan olarak, çok insanlarda, insana şâyeste bir kısım değerler var. Demek ki karşılıklı bir te’âtî (karşılıklı alış-veriş) oluyor.

Evet, temel disiplinlerinizle, temel esaslarınızla -bir yönüyle- filtreden geçirilmiş, kalibrasyon görmüş değerleriniz var, gelenekleriniz var, an’aneleriniz var. Bunların çoğuna da “tâlî derecede edille-i şer’iyye” diyoruz; Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha aslî ama örf, âdet, gelenekler de var. Siz, bu güzellikler mecmuasını temsil ediyorsunuz, âdetâ bunları urba gibi giymişsiniz, tavırlarınızdan, davranışlarınızdan dökülüyor. Dünyaya açılmışsınız, her yerde millet, sizi görmüş, sonra bağrını açmış, kucağını açmış.

Gerçi şimdi bazı kafalar bozulmuş. Bunların eteklerine biraz para dökünce, bazı yerlerde, yüzde on yerde, hafif bir beyin bulanıklığı yaşandı. Fakat fesat, kolaydır; tahrip, kolaydır. Bir çocuk, kocaman bir sarayı, yerle bir eder. Sonra yüz tane mimar, bilmem ne kadar işçi, ne kadar zamanda ancak onu inşa eder. Tahrip taraftarları, sizin yüz yetmiş küsur ülkede açtığınız müesseselerin onda birinde ancak tahribe muvaffak oldular. Devlet gücünü kullanarak ancak o kadar tahribe muvaffak oldular.

O da zannediyorum, bütün zihinlerden silememişlerdir. Bir kısım angajmanlıklar vardır, diplomasinin gerekleri vardır. İçlerinden homurdanıp duruyorlardır fakat “Münasebeti bozmamız da doğru değil, çünkü çıkarlarımız da var; ee bunlar ile gelecekte beraber olacağız!” mülahazaları da vardır.

Fakat bir gün -zannediyorum- bütün bunlar ortadan kalkacak, siz, bugüne kadar kemâl-i samimiyet ile yürüdüğünüz yolda daha bir hızla yürüyeceksiniz. Durmamış iseniz şayet.. bir şeye takılmamış iseniz.. yeniden “Vira-bismillah!..” demeyecekseniz şayet… Sadece belki vites değiştirdiniz; sekizli viteste gidiyordunuz, dörde aldınız. Karşınıza bir araba çıkar, yürüyeceği şeridi bilmeyen biri ile karşılaşabilirsiniz, “Neme lazım, trafiğe sebebiyet vermiş oluruz!” filan mülahazasıyla vites değiştirdiniz. Şimdi eğer durmuyorsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sekizinci vitesi, onaltı vites yaparsınız; onaltıyı otuziki, otuzikiyi altmışdört yaparsınız. Daha üstü var mı? Belki uçaklarınki olur!..  Neyse olduğu kadar olsun. Allah’ın inayeti, sizinle olsun!..

Kırık Testi: BİRAZ DA KENDİMİZE BAKALIM!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Zafer zafer üstüne harman ettiğimiz günlerde haricî-dahilî, bütün millet düşmanlarına karşı, “inanç, azim” demiş yürümüş, “hasbîlik, yiğitlik” demiş şahlanmış bir ulu millet iken, bizi yükselten bu yüce vasıfları yitirip iç çöküntülere mâruz kaldığımız günden itibaren, hep milletimizin düşmanlarını güçlü, çalımlı görmüş ve kendi irademize kement vurmuşuzdur.

Malazgirt’ten İstanbul’un fethine, Çaldıran’dan Mohaç’a kadar, tarihin sinesine serip boy boy teşhir ettiğimiz bilumum zaferlerimiz, hemen bütünüyle inanç ve azmin kolları arasında gerçekleşmişti. Buna karşılık, her türlü sarsıntı ve hezimetlerimiz de, bir kısım zaaflarımızın bağrında gelişip durmuştu. İç çöküntülerimiz artıp zaaflarımızın bir girdap hâlini almasıyla, irademiz bütün bütün felç, ruhumuz da esir oldu. O günden bugüne de bütün tarihî falsolarımıza birer bahane bulma, millet düşmanlarını güçlü kuvvetli görme/gösterme; milletin ümit ve azmini kırma psikozu içine girdik.

Artık, hep âlemin bize ettiklerinden bahisler açarak teselli oluyor, onların imkân ve tekniklerini destanlaştırarak baş aşağı durumumuza izahlar getirmeye çalışıyor; yer yer bizim dışımızdakilerin çok ilerlemiş olmalarından söz ederek atalarımıza sövüp sayıyor ve zaman zaman da hunharlığından dem vurup hayıflanıyor.. yani, kendimize bakacağımız yerde, başkalarının hesabı içinde boğulup gitme gibi garip ve anlaşılmaz bir ruh hâletinin zebûnu oluyorduk. Böyle olmak ve böyle düşünmekle, âlemin bize ettiklerinin kat katını kendimize ettik ve sinelerde istikbal ümidi namına bir şey bırakmadık.

Şayet, bundan böyle de, her mağlubiyet ve hezimetimizi mütehakkim ve işgalci düşmanların sayı üstünlüğü, mekanize edilmiş birlikleri, tekniği-teknolojisi ve ihanet dolu stratejileriyle izaha kalkışacaksak, toparlanıp kendimize gelmemiz ve yıkılışımızın gerçek sebeplerini tespitimiz kat’iyen mümkün olmayacaktır.

Ah, ne olurdu! Bir kere de kendimize bakıp iç dünyamızı kontrol edebilseydik!..

Rica ederim, söyleyin! Emin misiniz size düşen her şeyi yaptığınızdan; hareket ve faaliyetlerinizi hep doğru yolda sürdürdüğünüzden; irade gücü ve iç mukavemetinizden; bayraklaştırdığınız dava ve düşünceyi tam temsil ettiğinizden?.. Yaptığınız her işin yerinde olduğunu; düşüncelerinizin, kin, nefret, garaz gibi kötü huylarla zedelenmediğini; plân ve projelerinizin hata kabul etmez bir buudda tanzim edildiğini iddia edebilir misiniz?.. Aman Allah’ım! Bu ne büyük bir çılgınlık, ne affedilmez bir kabahat olur!..

Aslında, hep başkalarının eksik ve gedikleriyle meşgul olanlar, kendi hata ve kusurlarını görmeyecek kadar kör; gönüllerini coşturup ruhlarına istikamet veremeyecek kadar da iradesiz ve meflûç kimselerdir. Böyleleri her söz ve davranışlarıyla, durmadan başkalarını gayyalara yuvarlarken, firavunlaşmış egolarına göklerde bile taht bulamazlar. Nefsanîliğine “pes” demiş ve kendi içinde mağlup bu derbeder ruhlar, düşünce ve iradelerini delik deşik eden bu türlü zaaflardan kurtulacakları âna kadar da doğruyu göremeyecek, doğru karar veremeyecek ve hele kat’iyen bellerini doğrultamayacaklardır.

Her düşüş ve hezimet, insanın iç düzeninin, ruhî âhenginin bozulmasıyla başlar ve dönüp kendini bulacağı, duygularıyla dirileceği güne kadar da devam eder. Kendi iç dünyalarında yıkılmış fertlerin, evvelâ ailede, sonra da cemiyetin her kesiminde, peşi peşine sökün edip gelen bilumum bozulup dağılmalarda, etrafı cürümlerle karalayıp kendilerini mesul görmemeleri ise, içtimaî problemleri bütün bütün içinden çıkılmaz hâle getirmiştir.

Bırakınız Allah aşkına, başkalarını suçlamayı! Biraz da kendinize bakınız!.. Yolunuz doğru, duygularınız hüşyâr, metafizik geriliminiz tam, yüreğiniz hizmet aşkıyla çarpıyorsa, size kimse zarar veremez ve veremeyecektir! Ne zarar, ne de kâr kimsenin elinde değildir; o, gökler ötesi âlemlerde programlanır, sonra da kararlarının önüne geçilmez bir ulu el tara­fından tatbike konur. Özünde duruluğa ermiş, azmi, inancı tam, hakkı tutup kaldırmada kararlı ve gözlerinde buğu buğu muhabbet kudsîler, o yüce takdirden, şimdiye kadar hep ruhu kanatlandıran mesajlar almışlardır.

Nice az topluluklar vardır ki, hüküm ve kuvvet Sahibinin izniyle, kitle ve yığınlara galebe çalmışlardır. Ve nice gönül eri rabbanîler vardır ki, ruhlarını cihada adamış; Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü, gevşeklik göstermemiş, yılmamış; hele zaafa hiç düşmemiş ve hasımlarına boyun eğmemişlerdir. İşte bunlardır, istikballerine meleklerin koştuğu ak yüzlüler! Ve işte bunlardır, arkadakilere bir yâd-ı cemil olarak kalıp gidenler!..

***

Not: Bu hafta mescidimizde “Cuma Hutbesi” olarak okunan bu makale “Gevşeyen Gerilim” başlığıyla Sızıntı dergisinin Eylül-1983 sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: KAZANMA KUŞAĞINDAYKEN KORKU, İFTİRA ve GIYBET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Duygu ve düşünce zehirlenmesine mübtelâ olan kimseler, hiçbir mahzur görmeden gıybet ve iftira edip duruyorlar; bazen korku bazen de atf-ı cürüm marazıyla başkaları da onlara iştirak ediyorlar.

Kritik bir dönemde yaşadığımızdan dolayı, bazılarımız, bazıları, belki epey insan, işin içinden sıyrılmak için arkadaşlarının aleyhinde konuştular, olmayacak şeyler söylediler. Önlerine yazılıp konan kâğıtlara imza atma mecburiyetinde bırakıldılar. (Zalimler onlara) “hücre” dediler, “sopa” dediler, “ilaç içirme” dediler, “Bu kâğıda imza atma…” dediler. Bu mevzuda tercihini yanlış yapanlar oldu. (Masumlara iftira atma yerine, her şeye rağmen) tercih edilmesi gerekli olan, “hücre” idi, belki “ilaç” idi, belki “dövülme” idi, “ağzın-burnun kırılması” idi, “kafanın yarılması” idi. Bunlar, o tercihi doğru yapana sevap kazandırırdı. Ama bir mü’minin aleyhinde konuşma, yazılan yalanı imza etme, iftira idi, bühtan idi, günah-ı kebâir idi.

Bunu bilerek yaptı ise, yapmada da mahzur görmüyorsa, zavallı -farkına varmadan- İslam yolunda (!) kâfir oldu. Çünkü, günah-ı kebâir, tevbe ile zâil olur; fakat insan yaptığı günahı, gıybeti, iftirayı, bühtanı, bir mahzursuz şeymiş gibi görüyor, hem de böyle sürekli tekrar edip duruyorsa, bunu “mahzursuz” kabul ediyorsa; beş vakit namaza beş de ilave etse, on vakit namaz kılsa, yine kâfir, yine kâfir, yine kâfirdir!.. Ve küfür, insanın o âna kadar yaptığı amelleri alır-götürür. O esnada ölse, öbür tarafa taşıyacağı hiçbir sâlih amel yoktur.

Böyle kritik bir dönemde “atf-ı cürüm” -hukukta geçen bir tabir- çok olur. Bazı insanlarda, başkalarını suçlamak suretiyle işin içinden sıyrılma gibi bir “kompleks” vardır: Atf-ı cürüm… “Birini karalarsak, biz, işin içinden sıyrılırız!” Hasımlar da -esasen- onu istemektedirler. Hafizanallah, böyle bir dönemde “gıybet” çok olur. Hele bir de hususî, kendini gıybete adamış, zift bir medya varsa!.. Bunların radyoaktif tesiri bütün topluma sirayet eder. “Alfa”sı olmasa “Beta”sı; “Beta”sı olmasa “Gama”sı; bütün kalbleri ifsat eder, kirletir, farkına varmadan. Bir yalan -böyle- herkes tarafından konuşuluyorsa, kahvedekinin mevzuu olmuşsa, lokaldekinin mevzuu olmuşsa, pastanedekinin mevzuu olmuşsa, hatta camide şadırvan başında namazı bekleyenin mevzuu olmuşsa, hafizanallah “Falanlar, filanlar, hainler, alçaklar, bayağılar!” diyorlarsa, hiç farkına varmadan toplum, bunları mahzursuz görmeye başlar, işlene-işlene ahvâl-i âdiyeden bir hal alır. Ve dolayısıyla topyekûn toplum, zehirlenmiş olur. Buna “duygu zehirlenmesi”, “düşünce zehirlenmesi” denir.

Böyle zehirlenen birinin Allah ile münasebetinden söz edilemez, Rasûlullah ile münasebetinden söz edilemez. O söz edenler de esasen, Makyavelistlerdir. Mesela “İslam!” derler, fakat onu kullanırlar. Ama iyi bilirler onun prim yapacağını. Biliyor musunuz Lenin ve Trocki, daha sonra da Stalin neyi kullandılar? Karl Marks ve Engels’in “Sermaye ve emek arasındaki mücadele” teorilerini kullandılar, kendi dünyalarında; çünkü toplum ona karşı duyarlı hale gelmişti. “Biz, emek verip de arzu ettiği kadar bir şey elde edemeyen insanları harekete geçirirsek şayet; diğerlerinin aleyhinde olur!” dediler. Bir Ortodoks dünyada bu, geçerli bir “materyal” idi. Onlar, Makyavelist bir mülahaza ile hedefe ulaşmak için bu materyali değerlendirdiler.

   Nifak ehli Makyavelistler, günümüzde dinin ve İslâmî değerlerin halk nezdinde prim yaptığını düşünerek mukaddesâtı dünyevî emelleri için birer meta gibi kullandılar/kullanıyorlar.

Onlar Müslümanlığı bilmiyorlardı ama bir gün dünyanın bir yerinde şayet nifak, mesela başkalarını aldatma, kandırma, olmadığı gibi görünme geçerli bir madde olsa, bu defa işin serkârları o argümanı değerlendirirler. Bir yerde toplumda az buçuk İslamî duygular gelişmişse, şöyle-böyle câmilerde cemaatin sayısı artmışsa… Bir zaman artmıştı; şimdi azalıyor, “Yüzde kırklardan yüzde yirmilere düşmüş!” diyorlar. “Uyuşturucu da ilk mektep talebelerine kadar inmiş!” diyorlar. Fakat o his, sönmemiştir; o uyuşturucuyu kullanmış, yerde kıvrım kıvrım kıvranan insana sorsan, “Ben Müslümanım!” der yine; meyhaneden çıkana sorsan, “Ben Müslümanım!” der; namaz kılmayan birine sorsan, caminin önünden geçiyor, “Ben Müslümanım!” der. Bu duygu değer kazandırdığından dolayı, bazıları onu suiistimal ederler.

Evet, bir dönemde sa’y ve sermaye değerlendirildi; Avrupa’da asırlarca sosyal mücadelelerin arkasında bu vardı. Bu mücadele, Karl Marks’ı ve Engels’i harekete geçirdi, “Das Capital” (Kapital) böyle yazıldı ve bunu daha sonrakiler yine “sa’y ve sermaye” meselesi olarak değerlendirdiler. Bir gün Müslümanlık bir yönüyle, şeklen, sûreten, herkesin benimsediği bir şey ise şayet, bu defa o Makyavelistler, hedeflerine ulaşmak için onu kullanırlar. Makyavelist yerine münafıklar da denebilir; böyleleri münafıktır zaten ve münafık, kâfirden daha şiddetlidir. Ve onların yaptıkları bu nifaka dinî kılıflar, kalıplar bulan, mesela rüşvete “hediye” diyen, mesela iftira etmeye, bühtanda bulunmaya اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ beyanını mesnet edinip “Bu, bir savaştır, savaşta da esas, ayak oyunu câizdir!” falan diyen insanlar, onların küfrüne iştirak ediyor demektir.

Öylelerinin cenaze namazları kılınmaz. Onlar için el açıp mezarlarının başında, musallanın başında dua etseniz, öbür tarafta Allah, size hesabını sorar; ilahiyatçı da olsa, imam da olsa, müezzin de olsa, Diyanet İşleri Başkanı da olsa, Allah, hesabını sorar. Neden?!. Çünkü münafığın rüşvetine sen, “hediye” dedin; yalanına “hud’a” dedin; aldatmasına, ayak oyununa اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ dedin. Bir yönüyle haramı, gayr-ı meşruyu, Makyavelist bir mülahaza ile “meşru” göstermek suretiyle, sen o sürülerin kafalarını bozdun; bilmem neyin arkasından sürüklenip giden koyun sürüsü gibi, arkasından sürüklenip gittiler.

Evet, bugün, “Yalan, râiç; hıyanet, mültezem; her yerde Hak meçhul / Ne tüyler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılap olmuş / Ne din kalmış, ne iman; din, harap; iman, serap olmuş!” Haçlı, geldiği zaman, “gâvur” diyordun sen. Ona karşı ya Kılıçarslan’ın, ya Alparslan’ın, ya Melik Şah’ın, ya Nureddin-i Zengi’nin veya Şîrgûh’un arkasında kenetleniyordun; duygu-düşünce birliği içinde onlara karşı savaş veriyordun. Belli idi düşman, sen de belli idin; senin bir çizgin vardı, kırmızı çizgin; onların da kırmızı çizgileri vardı; tehlike daha az idi. Ve aynı zamanda onlar, günümüzün bazı münafıklarının yaptığı gibi karıyı kocadan ayırmıyorlardı; evladı, annesinden-babasından ayırmıyorlardı; yuvaları, yetim bırakmıyorlardı; hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanlar, çok küçük nispetlere bağlanarak zulme uğratılmıyordu. “Aynı telefon sistemini kullanmışsın!” diye zulme maruz kalma… İnanın ne Arslan Yürekli Richard, ne Topal Philip, ne Friedrich Barbarossa, bu türlü zulümleri irtikâp etmediler! Öyle zulümler irtikâp edildi ki, hafizanallah, Ebu Cehil yapmamıştı bunu, Amnofis yapmamıştı bunu! Bunları Müslüman bilerek arkalarından gitme, hafizanallah, öbür tarafta kâfirler ile haşr ü neşr olma gibi bir şey getirir.

   “Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?”

Benim esas meselem: İftira ve bühtanın bir hastalık haline gelmesi, Mü’minlerin arasına bile sirayet etmesi… Bakın!.. “Acaba ne yanlış yaptık ki biz -falanların yanlışı- bugün bu iş başımıza geldi? Ali’nin yanlışı, Veli’nin yanlışı, Osman’ın yanlışı!.. Acaba bir kısım kimselere bir kemik atsaydık, bu şeyler başımıza gelir miydi? Acaba bir yerde bu okula adlarını ve namlarını verseydik, bu iş başımıza gelir miydi?” demek suretiyle atf-ı cürümde bulunma… Ve bu işin önde gidenlerine gıybette bulunma, iftira etme…

-Bir türüyle/yönüyle- gıybet, zinadan eşeddir ve gıybet, günah-ı kebâir arasında sayılmıştır. Kur’an, lisân-ı nezihi ile “kardeşinin etini yeme” diyor; o lisân-ı nezihine rağmen böyle ifade ediyor, demek ki başka şey muktezâ-i zâhire mutabık değil; onun için Kur’an onu bir çeşit “yamyamlaşma” olarak beyan ediyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (Hucurât, 49/12)

Şimdi o işin radyoaktif tesiri, onun gaması şuursuz kitlelere aksedince, onlar da oturup-kalktıkları her yerde “Biraz da biz gıybet edelim!” falan diyorlar ve candan kardeşlerini suçlamaya başlıyorlar. Onu icat eden, üreten, sistemini uygun ortaya koyan, belli argümanlar ile ifade eden insanlar, tesir ediyorlar kahvedekine, lokaldekine, pastanedekine, camidekine, şadırvan başında kollarını sıvamış abdest alana, ezana icabet edene, “Allahu Ekber!” dendiği zaman “Allahu Ekber” diyene… O da geliyor, gama tesiri ile sirayet ediyor, hiç farkına varmadan kalb ölüyor; ruh, felç oluyor; sır kapısı kapanıyor; Allah ile münasebet, kesiliyor. “Mezar-ı müteharrik bedbaht” haline geliyorlar; hareket eden ölüler haline geliyorlar.

Zira bir insanın hayatiyeti, kalbî ve ruhî hayatı ile alakalıdır. Kalbî ve ruhî hayatı olmayana “diri” denemez. Onun için Hazret, “Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor. Demek ki kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmek, ancak kalben ve ruhen diri olmaya bağlı. Zehirlenmiş insanlar, Makyavelistlerin etrafa saçtığı zehirler ile zehirlenmiş insanlar, ölü sayılırlar; mezar-ı müteharrik, hareket eden ölüler, demektir. Bunların tek bir şeye istihkakları vardır; Allah kabul ederse, başlarında durup elleri kaldırıp ruhlarına birer Fatiha okumaya! Ölmüş demektir o camileri lebalep dolduran insanlar, eğer böyle zehirlenmişler ise; bunlar, bütünüyle ölmüş demektir, hafizanallah…

Bu, İslam dünyasının -İs-lam Dün-ya-sı-nın, hususiyle “zirve” seviyede bazı İslam dünyasının- hastalığı haline gelmiştir, marazı haline gelmiştir. “Ed-dâ’ul-‘udâl” (اَلدَّاءُ الْعُضَالُ) diyor Araplar, “onulmaz bir dert”, metastaz yapmış bir kanser, bir veba, bir tâûn; yakaladığını alıp götürüyor. Nereye götürüyor? “Kalb”sizliğe, “ruh”suzluğa, “sır”sızlığa, “hafâ” gaybûbetine, “ahfâ” gaybûbetine, Allah bilmezliğe, Peygamber bilmezliğe götürüyor, hafizanallah!..

Öyle bir durumda dilimizi tutmak, -belki- gıybet ve iftiraya girenlere “Sus! Allah, dilini kurutsun senin! Mü’min kardeşinin aleyhinde konuşma!” demek düşer bize. Kendini hizmete adamış insanlara gıybet ve iftiraya karşı tavır almak düşer.

   Sadece bir insanın celbi/iadesi için, bir tanesine -hem de ekonomik krizdeki bir millettin hakkı olan- on beş milyon doları teklif etmişler; bu denâeti Amnofis bile yapmamıştır!..

Bu güne kadar, Cenâb-ı Hak sizi çok şeylere muvaffak kılmış; kimse kendinden bilmesin onu!.. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan!” O’na binlerce hamd u senâlar olsun ki, sizi/bizi, çoğumuzu böyle hayırlı hizmette, aklımız ermediği halde, istihdam buyurdu. Başka yerlerde istihdam buyurabilirdi; bir yerde bir çıraklık, bir yerde bir amelelik verebilirdi. Öyle değil; i’lâ-ı kelimetullahta istihdam buyurdu. Siz, diliyordunuz, dileniyordunuz ve istiyordunuz: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım,” diyor muydunuz, demiyor muydunuz? اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ Dünyanın dört bir yanında, hayatın bütün birimlerinde, “mine’l-bâb ile’l-mihrâb”, köy muhtarlığından zirvedeki insana (serkâra) kadar… وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ “Ve bizi bu işte istihdam buyur!” وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ “Kulların arasında da bu işi kabullenmeleri, hüsnükabul göstermeleri için bize vüdd vaz’ et!” Arzda, semada, uğradığımız herkes, gönlünü açsın!..

Açtılar mı, açmadılar mı? Dünyanın yüz yetmiş ülkesinde, millet, yirmi sene, yirmi beş sene, otuz seneye yakın, bağrını size açtı mı, açmadı mı?!. Hiçbir şüphe onlarda olmadı. Nabzınızı tuttular, kalbinizi dinlediler, hep istikamet solukları aldılar. Allah, yaptı… Siz istediniz bunu; Allah da yaptı. Doğru bir yolda yürüyordunuz; yapılması gerekli olan şey, o idi. Yeryüzünde bir dikili taşınız olmayacaktı.. bir zırhlı araba derdiniz olmayacaktı.. bir villa derdiniz olmayacaktı.. arkasında-önünde arabaların koşturduğu bir insan olmayacaktınız… Bunları hiç istemediniz. İstediğiniz bir şey vardı: Allah’ın nâm-ı celîli dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalansın! Nâm-ı celîl-i Muhammedî, dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalansın! Onun gösterdiği o hedef, tahakkuk etsin: “Adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!” Siz, bunu istiyordunuz; Allah da belli ölçüde bunu verdi. Bundan sonra o meseleyi tamamlama istikametinde gayret ortaya koyacaksınız!..

Nefsini, aklını, mantığını şeytana kaptırmış, tahripkâr insanlar da yapılanları yıkmaya çalışacaklar, yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar. Düşünün: Sadece bir insanın celbi/iadesi için, bir tanesine on beş milyon dolar teklif eden bir mantık!.. Amnofis, bunu yapmamıştır! Ve bunu yapanın, kâfir olmasında şüphe yoktur; inanın! Bir insanın iadesi için milletin parasını, milletten topladıkları parayı, ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemde harcıyorlar; tek bir adamın iadesi için “Al sana bunu, yap onu! Uçağın düşerse, onu da karşılamaya âmâde bulunuyoruz!” diyorlar. Burada, mahkemede bu meseleler görüşülüyor. Milletimiz, hiçbir zaman bu ölçüde rezalete maruz kalmamıştır; hiçbir zaman, İstanbul’u işgal ettikleri zaman bile, bu ölçüde rezalete milletimiz maruz kalmamıştır.

   “Allah’ım! Gönüllerimize aşkını, iştiyâkını, Sana mülâki olma arzusunu koy; Nâm-ı Celîlini dünyanın dört bir yanında bütün insanlığa duyurma adına ölüp ölüp dirilelim!..”

Şimdi bunun radyoaktif tesirinin, size de sirayet etmesi gayet normal; sizden bazıları da farkına varmadan atf-ı cürümde bulunuyorlar. “Acaba başkalarını suçlarsak, biz de bu işin içinden sıyrılabilir miyiz?” diyorlar, farkına varmadan. Bazıları tazyik karşısında, bazıları da yapılan yanlışlıkları önde bu işi götüren insanlardan bilerek bu günahı işliyorlar. “Gıybet” gibi bir günah-ı kebâiri irtikâp etmek, “iftira” gibi bir günah-ı kebâiri irtikâp etmek… Hafizanallah!.. Bir yönüyle icraat-ı İlâhiyeye, bazılarını ortak koşmak suretiyle şirke düşme manasında…

Hatta “Falan-filan ölsün!..” diye büyü yapma… Yirmi defa, otuz defa bazı kimselerin ölmesi için o serkârlar büyü yaptılar. الإِشْرَاكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ Günah-ı kebâir sayılırken, önce “Allah’a eş/ortak koşmak”. “Melekler, Allah’ın kızı!” demek, “Falanlar, şunlar!” demek; müşriktir bunu diyen. Ondan sonra “adam öldürmek”ten evvel geliyor “sihir”. Onu da mahzursuz görüyor, yirmi defa yapıyor, otuz defa yapıyor. İstemediği insan ölsün, meydan ona kalsın, dediği olsun, başka sesler kesilsin, diye. Hiç farkına varmadan, yaptığı şeyler ile kâfir oluyor; kâfirin arkasından giden de, başının çaresine baksın!

Siz, Allah’ın izni ve inâyetiyle, -müspet manada- başının çaresine bakan insanlarsınız. -Bakın elektronik tabloda da- o çıktı: اَللَّهُمَّ اِشْتِيَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اشْتِيَاقِ مَا سِوَاكَ Allah’ım! Aşkını, iştiyakını, Sana mülâki olma arzusunu bizi delirtircesine gönüllerimize at! Nâm-ı Celîlini dünyanın dört bir yanında bütün insanlığa duyurma adına ölelim, ölelim, dirilelim! Ölelim, ölelim, dirilelim!.. Ölelim, ölelim, dirilelim!..

Varsın başkaları sizin yapmak istediğiniz şeyleri yıkmaya çalışsınlar, bir hesap günü var! Her şey, bugünden ibaret değil; yarın var, öbür gün var, daha öbür gün var. Bir gün var ki, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Kim zerre kadar, atom ağırlığı hayır veya şer yapmışsa, onun karşılığını mutlaka görecektir. Onun için Allah’a gönül vermiş sizler, hiçbir şeyden endişe etmeyerek, gıybete tenezzül etmeyerek, bazılarını suçlamak suretiyle teselli olma sevdasına düşmeyerek, yürüdüğünüz yolda yürüyün Allah’ın izni ve inayetiyle. Dişinizi sıkıp “aktif sabır” ile, hareket halindeki sabır ile, kıpırdanma sabrı ile yürüyün “Şimdi ne yapılır? Şimdi ne yapılır? Şimdi ne yapılır?!” diyerek. Ayağıma zincir vurdular, ellerim var ya!.. Ellerime zincir vurdular, başımı hareket ettirmem var ya!.. Boynuma zincir vurdular, dilimi hareket ettirmek var ya!.. Dilime-ağzıma fermuar vurdular, gözlerimle, gözlerimin irisini oynatarak bir şey ifade etmek var ya!.. Hiçbir şey yoksa, sükût ile bir şey demek var ya!.. Buna kadar yolu var; mü’minin yolu, buraya kadar.

Ne yaparlarsa yapsınlar, yürünen bu isabetli yolda, Hak yolunda, Peygamberler yolunda, Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallâhu anhüm) yolunda, Allah (celle celâluhu) sâbit-kadem eylesin sizi! Bugüne kadar yürüttüğü, sâbit-kadem kıldığı gibi, Cenâb-ı Hak bundan sonra da en küçük bir kaymaya maruz bırakmasın!.. اَللَّهُمَّ مَتَانَةً، تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْيَأْسِ وَالذِّلَّةِ “Allah’ım! Bize öyle metânet-i tâmme ihsan eyle ki; her türlü zilletten, her türlü yeisten/ümitsizlikten halâs olalım/kurtulalım!” Allah, sizi sağlam yürekleriniz ile kıyamete kadar pâyidar eylesin!..

   “Neredeyse, soyadı Gülen olan hiç kimseyi dışarıda bırakmadılar; Hizmet ile alakası olmayan kimseleri bile sadece soyadından dolayı tutukladılar; seksen yaşındaki kadınların dahi peşine düştüler!..”

Başa dönüyorum: Sadece şahsını kurtarma adına yüz tane insanın adını veren insan oldu. Zaten böyle bir şey de yetiyordu: “Onu da tanıyorum!” “Tanıyorum!” demek yetiyordu. Mesela bir şey diyeyim: Neredeyse soyadı “Gülen” olan insanlardan, dışarıda kimse kalmadı. Evet, “Soyadın öyle olduğuna göre sen de Allahu A’lem öyle düşünüyorsun!” Ama ailem içinde -zannediyorum- hani sizin okuduğunuz, ettiğiniz şeylerin beş satırını bile okumamış olan insanlar vardır. Kadınları bile hapse atıyorlar. Seksen yaşındaki kadınlar bile gaybubet ediyorlar; “Aman Şeytanlar çarpar!” diye gaybubet ediyorlar. Öyle bir hal oldu. Hafizanallah, dolayısıyla bazıları sadece nefislerini düşünerek “Acaba böyle yaparak işin içinden sıyrılabilir miyiz?” dediler.

Antrparantez burada bir şey arz edeyim: Biraz evvel, İzmir’e gittiğim andan itibaren kahraman olarak tanıdığım, buradaki bazılarının da dedesi, telefon ile beni aradı. Onlar saklanıyorlar; ben onu teselli edeceğime, “Hocam, kurban olayım, bak hiç merak etmeyin, burada her şey yolunda gidiyor!” dedi bana. Üzüntümü ifade ettim; “Torununla alakalı burada bir şey oluyordu, sen yoktun içinde!” dedim. “Olsun be Hocam, olsun be Hocam!” diye cevap verdi. Elli sene evvel tanıdığım adam, gördüm ki zerre kadar değişmemiş, yarım adım geriye atmamış. Ve bunların dünyanın değişik yerlerinde binlercesi var, on binlercesi var; Allah’ın inayet ve izniyle; onlar başlattıkları o şeyi devam ettireceklerdir. Allah, sayılarını çoğaltsın! Allah, istikamette, devamda onları sâbit-kadem eylesin!..

Fakat herkes o karakterde olmayabiliyor; başına gelen musibetlerden sıyrılmak için “Daha kimi tanıyorsun?!” denince… Veya yazılı önüne koyuyorlar; “Biz, şundan da şüpheleniyoruz, falan sistemde telefon kullanmış, filan sistemde telefon kullanmış!” Yahu adamın ne konuştuğuna bakılır, Allah aşkına!.. Ne konuştuğu yok ortada, sadece sistemin kullanılması meselesi. “Öyle ise…” Karakuşî karar, “Derdest edin, götürün!” İşte böyle bir şeyden korkunca, elli tane, yoktan, masum insanın ismini alıyorlar.

İlaç içiriyorlar… Ve çokları öyle oldu, ilaç içirdi, konuşturdu, sonra götürdü ormanın içine attılar, “Ölsün!” diye. Hâlâ isminden bahsedilmeyen, üç sene evvel kimin kaçırdığı belli olmayan insanlar var! Dünyanın değişik yerlerinde hasım saydıkları insanları kaçırmak için, hususî uçaklar kiralayıp oradaki insanlara etek ile para döken hainler var, Nemrutlar var, Şeddâdlar var, Firavunlar var! Ve korkuyor, diğer insanlar da korkuyor… Size bugüne kadar yakın durmuş, dost çerçevesinde kalmış. Dolayısıyla bunların isim verdikleri de olmuştur.

Ama şunu samimiyetle söyleyeyim; bunların bütünün sayısı, “yüzde dört”e çıkmaz. Ee canım, o kadarı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gören insanlar arasında da oldu; irtidat edenler oldu. Hatta Tuleyha gibi sahabî içinde bulunanlar, hatta daha sonra Müslümanlığını ilan eden Secâh gibi kadınlar; bunlar bile irtidat hadiselerine karıştı; sonra işin boş olduğunu anladı, döndü geldiler. Allah, günün münafık ve mürtedlerine de bu idrak ve bu anlayışı ihsan eylesin!..

   Kelamda bile israf yapmamak lazım; kelamda israfa girmeye ve gıybete düşmeye karşı korunmanın en önemli vesilesi sohbet-i Cânân’dır.

Gıybet ve iftira marazına karşı, bir kere pozitif olarak biz, oturup kalktığımız her yerde -nerede olursa olsun- sohbet-i Cânân yapmalıyız. Bazı arkadaşlarımız, bu işin -Allah’ın izniyle- uzmanı gibi. Ben kendimi katiyen o arkadaşlar seviyesinde bilemem! Evet, Nurları bilme mevzuunda; onlara haşiye nev’inden yazılmış şeyler mevzuunda bana ders verecek mahiyettedirler onlar. Gazete çıkaran arkadaşlar, mecmua çıkaran arkadaşlar vardır. Bu tatil günlerini değerlendirerek değişik yerlere gittiler ve moralize ettiler o arkadaşları; rehabilitasyona ihtiyacı olan insanları rehabilite ettiler. Şimdi birinci iş, seviyeli arkadaşların, ağzı laf yapan arkadaşların sohbet-i Cânân’da bulunmalarıdır.

Ağız, güzel şeyler söylemek için yapılmıştır. Buna “Her uzvu, ‘mâ hulika leh’inde kullanma” derdi eskiler; her uzuv, hangi şey için yaratılmış ise, o istikamette kullanılmalıdır. Oturduğumuz meclislerde, sohbet-i Cânân’ı yapabilecek insanlar, Sohbet-i Cânân yapmalıdırlar. Sohbet-i Cânân, bütün konuşmaların kâfiyesi, taçlandırılması olmalıdır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa!..” Konuşmalara mevzu olacak, Allah var iken, Efendimiz var iken, Hazreti Ebu Bekir var iken, Ömer var iken, Osman var iken, Ali var iken, Hasan var iken, Hüseyin var iken… -Allah, hepsinden binlerce defa razı olsun; milyonlarca salât ve selam İnsanlığın İftihar Tablosu’nun üzerine olsun, sallallâhu aleyhi ve sellem!..- Onları dillendirme var iken, gönüllerin onlara kilitlenmesini sağlamak var iken, motivasyonunu sağlamak var iken, başka şeyleri, israf-ı kelâm saymak lazım. Kelamda bile israf etmemek lazım.

Kelamda israfsızlık da, meseleyi sohbet-i Cânân’a bağlamak ve “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan!” demekle mümkündür. Ee canım, senin Allah gibi bir sevdiğin var, Peygamberimiz gibi sevdiğin var… Görmeyi ne kadar arzu ediyorum Hazreti Ebubekir’i, onun ayaklarının altına kaldırım taşı gibi başımı koyayım, “Ne güzel taştı bu!” filan desin o da, bana bu kadar sahip çıksın. Böyle sultanlarımız varken bizim, başka şeylerin arkasına düşmek, akılsızlıktır, deliliktir, cinnettir! Allah’ı arama, Allah’ı araştırma, Allah yolunda olma, Rasûlullah yolunda olma gibi cihanların hazineleriyle değiştirilmeyecek şeyler var iken, “Cennetin binlerce senesi, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen” Cenâb-ı Hakk’ın Cemâline taleb var iken, bence o şeyler de ne oluyor ki?!. Elinin tersiyle rahatlıkla itebileceğine inanıyorum!.. Elinin tersiyle rahatlıkla itebileceğine inanıyorum!.. Bütün Türkiye’yi sana verseler, elinin tersiyle iteceğine inanıyorum.

   Tohumlar ve fideler gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız; yarın o tohumlar bire on başağa yürüyecek, o fideler de bire on çınarlar gibi boy atıp gelişecek!..

İkincisi, gıybet mevzuunda yazılmış eser var, eserler var. Onları okuyup okutarak gıybetin, iftiranın çirkinliği ve haram olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Temel kaynaklara, Kitab’a ve Sünnet’e dayandırarak, o mevzuda yazılmış şerhlere, haşiyelere dayandırarak, onun ne büyük bir vebal olduğunu anlatmak lazım. İnsanı, dilinden asarlar; haksız yere biri hakkında gıybette bulunmuş, iftira etmiş ise, öbür tarafta insanı, dilinden asarlar, ağzına fermuar vururlar, hafizanallah; sonra da ellerini-kollarını bağlar, Gayya’ya atarlar. Buna meydan vermemek için, o mevzuda Allah tarafından gelen o Beyân-ı Sâdık’a, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanına ve O’nun temsilcilerinin beyanına kulak vermek lazım. Bu suretle insanları, o türlü şeylerden -Allah’ın izni ve inayetiyle- uzaklaştırmak lazım. Buna eşedd-i ihtiyaç ile ihtiyacımız olduğunu vurgulayayım, bir kere daha.

Bir üçüncü husus; mâziye ve mesâibe kader açısından bakmak lazım. Geçmiş şeylere, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ sözüyle bakılır: “Hayır, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır!” وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) Belki şu anda ezâ-cefâ gibi görülen şeyler, sizin hakkınızda hayırlıdır. Çektiğiniz şeyler ile, varsa hatalarınız, bir arınma kurnasından geçmiş gibi, bunlar dökülür giderler. Allah huzuruna pîr u pâk olarak gidersiniz. Bela ve musibetlerin böyle bir yanı da vardır. اَلْخَيْرُ فِيمَا وَقَعَ “Her ne vukua gelmişse, hayır ondadır.” Hayır, nasıl vâki olmuşsa, ondadır; bilemezsiniz!..

Allah’ın takdiri açısından sizler, tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız; fideler gibi dünyanın dört bir yanına dikildiniz. Yarın o tohumlar, bire on başağa yürüyecek; o fideler de bire on çınarlar gibi boy atıp gelişecek, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Efendimiz’in size hedef olarak gösterdiği (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!” gaye-i hayali gerçekleşecek. Bir gün karalarda ulaştığınız şeyleri aşacaksınız, Güney Kutup’ta penguenlerin bulunduğu yere ulaşacaksınız. Gidip onlara da diyeceksiniz, fısıldayacaksınız: “Haberiniz var mı? ‘Hazreti Muhammed’ (sallallâhu aleyhi ve sellem) diye bir Allah Rasûlü var! Biz, O’nun nâm-ı celîlini bir şehbal gibi dalgalandırmak üzere bu kar dünyasına da dikmeye geldik, Allah’ın izni ve inayetiyle!” Bunu demeye kadar yolunuz var. Bu yolda yürüdüğünüz takdirde, yolun yarısında bile Allah “Gel!” deyip huzuruna alsa sizi, oraya varmış gibi size muamele yapar. Oraya varmışların muamelesini yapar; çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!”

اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ * اَللَّهُمَّ إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle. (Bizim talebimiz) affın, afiyetin ve rızandır Allah’ım, sevip hoşnut olduğun şeylere bizi hidayet buyur! Dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselam Efendimiz’e, temizlerden temiz nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz Rabbimiz!..”

Kırık Testi: GÖZYAŞLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Hak rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.

Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jaledir gözyaşları…

Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..!

Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalbden sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyanıdır gözyaşları…

Bulut bulut yükselip, Hak rahmetinin eteklerinde dudak gezdiren, bu fâni âlemin bekaya mazhar pırlantalarıdır gözyaşları…

Bu tuzak ülkesinde, böylesine pervaz edişlerle arşiyeler yapıp, nazlı nazlı lahut âleminin kapısını çalmak başka hangi fâniye müyesser olmuştur?

Eserinde esrarını izlemek; buldukça aramaya istek kazanmak ve Yunus diliyle “Deryada mâhî ile, sahrada âhû ile” O’nu “anmak”, inlemek… Her yerde O’nun haberini sormak ve sonra çözülen her düğüm karşısında buzlar gibi erimek… Sel olup çağlamak, başını taştan taşa vurup ağlamak… Tıpkı Yunus gibi, Celaleddin-i Rumî gibi, devrin “Büyük Dertli”si gibi yanmak, kavrulmak… Hangi saadet bundan daha tatlı, hangi haz bundan daha içten olabilir?

Annenin ağlaması içten içedir; riyasız, âri ve durudur. Onun her iniltisinde binlerce ney feryadı gizlidir. Yavru da ağlar. Hem de dünyaya gelir gelmez… İyi güne ereceğine, saadet göreceğine yahut başına geleceklere, ihmal edilişine belki de atalarının günahına ve çevresinin körlüğüne…

Ak alınlı, ak duvaklı geline, ananın en kıymetli hediyesi ayrılık gözyaşlarıdır. İnce gelin, hayatının sonuna kadar, o saflardan saf, inci danesi gözyaşlarını unutamaz. Onları unuttuğu gün, anayı da unutur, atayı da…

Bir düşünün, gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur hâlimiz? Ya o da denizler gibi cimri olsaydı; güneş vurmadan incelmese, buharlaşmasa ve yukarı uçmasaydı! Ya o, öyle mi? Yaz demez, kış demez; bahar demez, güz demez daima ağlar…

Nebisinin diliyle Hak; millet haysiyetini, memleket namusunu görüp gözeten göze denk tutar ağlayan gözü. [1] Zaten “Ağlamayan gözden Sana sığınırım.”[2] dememiş miydi..? Tıpkı şeytanın hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi…

Ermişin nazarında gözyaşları, Cennet pınarlarından daha değerlidir. Zira o damlalar, “tamu”yu söndürecek bir iksir sayılır Rahmeti Sonsuz’un katında…

Hakk’ın sâfi nebisi Âdem (aleyhisselam), saadet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi?..

Dertli Nebi, Tufan Peygamberi (aleyhisselam) o katrelerle âlemi sele vermedi mi? Yaratılış esrarına ilk dokunan Mevla’nın Halîl’i “Hasbî, Hasbî” diyerek gözyaşlarıyla ateşi “berd ü selam” [3] etmedi mi?

O incelerden ince, Hak esrarının merkezîleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hâli hep ağlamak değil miydi?

Masum resûl Dâvud’un (aleyhisselam) ağlamalı feryadı değil miydi ki, insan derûnunda lâhutî âhenk ve sızlanışın adı olan Zebur’u tilavet ederken, en ince gönül telleri üzerinde yüzlerce mızrabın âhı duyulurdu…

Ve son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın Keşşâf’ı, yaradılışın özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Ta ana kucağında bin niyaz ile: “Ümmetim, Ümmetim…” [4] dediği andan, ba’sü ba’del mevt’e [5] ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi?

Şâir İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebiler Sultanı’na: “En muteber hediye” deyip, bir bardak şehit kanı takdim etmişti. Ben gökler ötesi o âlî meclise çağrılsaydım, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alır götürürdüm.

“Ağla ey gözlerim, gülmezem ayruk,

Dost iline varup, gelmezem ayruk.”

Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağlamak…

Bu ağlayış, bir yetimin, bir ümitsizin ağlayışı da değil… Bu ağlayış tam bilememeden, öze erememeden veya visalin neş’esinden, huzurun heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır. Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için de tatlıdır. Ve yine bu ağlayış, bulup bildiğini buldurma ve bildirme yolunda olduğu için de hüsransızdır.

“Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,

Ciğergâhı dağlasan ahvalini sormaz mı?” (Anonim)

Anadolu insanı bu mânâda ağladı. Kurduğu ümranların çamurunu hep böyle gözyaşlarıyla yoğurdu.

Gözyaşları ruh inceliğinin şahitleridir. İnce insan, yüzünü gözyaşları ile yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem tâli’ hoyratlardır. Bu incelik bir havari inceliği de değildir. Şecaat ve cesaret arz edeceği yerde, o birdenbire tunçlaşır, demirleşir; aşılmaz ve bükülmez hâle gelir. İşte o en büyük devlet adamı Ömer, Peygamber halesinde en büyük devlet adamı.. şiddeti, öfkesi ve nefretiyle beraber, bir kalbi kırığın yanında, bir “yerdeki yüz” karşısında çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlar ve etrafını da ağlatırdı.

O manzumede daha niceleri vardır ki, haykırışı aslanın ödünü koparmış, ormanı velveleye vermiş; harp meydanlarında bir haykırışla bin hanümanı harap etmiştir. Fakat Hakk’ın huzurunda, muhasebe anında öylesine incelerden ince bir hâl almıştır ki, ancak Cennet hurileri o kadar incelikten haberdar olabilirdi.

Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına..! Onu, bu memleketin taşına, toprağına, evine, mabedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara… Ve bütün bir maziye sormalı, bağrına kaç damla gözyaşı düştüğünü. Sonra mabetlerdeki sütunlara, geniş kubbelere ve çevredeki cidarlara da sormalı, ne zamandan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Seccadelere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yâd kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi…?

Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülenler! Gelin; şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevç fevç geçecek olan mazinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım! Daldan kopan bir meyve gibi, yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım..!

Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “ah” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini.. bütün dünya ve ukbâ ateşini…

Allah’ım! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için, Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün şâk şâk oluşuna, ağyâr ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sineler kebap olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.

Beni de ağlat; gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat! Ağlamalarıma dahi ağlamam lazım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, Sen’den başkasına secde etmeyen başımla Sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı diliyorum.

Heyhât ki “merhamet, merhamet” diyeceğim an, bir hâil gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allah’ım! Benim uzaklığım itibarıyla değil, Sen’in yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, ta “Bu delidir.” desinler…

“Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-i Pâk’a, o denlü ağlayayım ben ki, görenler hep beni dîvâne sansın.” Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş olur; işte o, benim için ummanlara bedeldir. Şehit kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesim kesilirken varlık sırrını bana duyur! Şu kararsız gönlümü doyur! Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibine görünmek istemeyeyim. Pişdarım ve Yüce Rehberimden kaçayım. Sonra bir âlî divan kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o divana çağrılayım “La tüâhiznâ” [6] kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup, “Bu da bizdendi.” desinler; dilenciye bir mülk bağışlasınlar! Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler! Sevincimden orada yığılıp kalayım! Gözyaşlarım içinde boğulayım!..

***

Gözyaşları damla damla mısralaşan şiir,

Sevincin-kederin, ümidin-ye’sin nağmesi.

Bazen hicranla yanar insan, mum gibi erir..

Ve gözyaşlarına dönüşür soluğu, sesi.

 

Bazen çocuklar gibi coşar, sevinçle ağlar,

Görünce dört bir yanda tüllenen şafakları..

Bazen âdeta bir kor ciğerlerini dağlar,

Kaplayınca zulmetler, kederler ufukları.

 

Gözyaşları ateşleri söndüren bir iksir,

Cehennemlere karşı yırtılmayan bir sera..

Ve gönüldeki mânâlar onlarla yeşerir,

Onlarla Cennetlere döner bütün bir verâ…

 

Yaş döken gözler, serhaddeki gözlere denktir;

Görmez gayyâları Allah için ağlayanlar.

İçten ağlama kalb sadakatine mihenktir,

Anlar bunu ancak gönlünde Hakk’ı duyanlar…

***

[1]   Bkz.: Tirmizî, cihâd 7.

[2]   Bkz.: İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-müşkil 2/434; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/139.

[3]   Berd ü selam: Serin ve emniyetli.

[4]   Bkz.: es-Suyûtî, el-Hasâisu’l-kübrâ 1/80, 85, 91.

[5]   Ba’sü ba’del mevt: Öldükten sonra dirilme.

[6]   “Unutarak ya da hataen yaptıklarımızdan ötürü bizi sorumlu tutma.” Bakara sûresi, 2/286.

Bamteli: O’NUNLA DİRİLİŞ VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE’DE YÜKSELİŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in vilâdeti, insanlığın yeniden doğumu demektir; ruhlar, O’nu derinlemesine duymaları ölçüsünde nevbahara ermişlerdir/ereceklerdir!..

Mekke, uzun zaman kuraklığa maruz kalmış. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, tecessüm etmiş şekilde, “Muhammed” (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismiyle, yeryüzüne inince, -çünkü O, “rahmeten li’l-âlemîn!..”- o kurak arazi, yeniden bir bahar neşvesi içinde yeşermiş. Fakat tohum saçmak, Allah’ın muradına göre orayı güzelleştirmek, bir bahçeyi tımar ediyor gibi tımar etmek, dikenlerini kesmek/yok etmek, güllere “Buyurun!” demek çok kolay olmamış. İnsanlığın İftihar Tablosu, on üç sene orada ızdırap çekmiş; Medine-i Münevvere’ye gitmiş -Estağfirullah!- teşrif buyurmuş, yedi-sekiz sene de orada… Mekke yine kurak, yine kurak, yine kurak!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) oraya şeref-kudûm buyurunca, adım atınca, orası da birden bire yeşermeye başlamış; O’nun nübüvvetini duymak suretiyle yeşermeye başlamış. Onlar da yeniden dünyaya geliyormuş gibi dünyaya gelmişler. Bir sözde ifade edildiği gibi, “O’nun vilâdeti, insanlığın yeniden vilâdeti demektir!” Zira O, dünyaya teşrif etmeden evvel, insanlık, insanlığından çok uzaktı; habersizdi Cenâb-ı Hakk’ın onu yaratmasındaki gayesinden. O (celle celâluhu) yaratırken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk etsinler diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyurmuştu; İbn Abbas hazretlerinin yorumuyla, لِيَعْرِفُونِي ثُمَّ لِيَعْبُدُونِي “Beni bilsinler, tanısınlar ve Bana kulluk etsinler.” diye. Fakat insanlık, bu hakikatten habersizdi, gafildi, bigâneydi.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), yollar vurdu, değişik değişik yollar vurdu. Ana damarlar açtı Allah’ın izniyle ve kollateraller açtı; biri tıkanırsa diğeri, diğeri tıkanırsa diğeri. “Allah’a karşı yollar hep açık olsun!” dedi, Allah’ın izniyle. O’nun açtığı o yollar, o damarlar sayesinde, mesele, ani’l-merkez açılım ile -makas gibi- bugünlere kadar geldi, dayandı.

Ama kuraklık, tenâvübî (sırayla, nöbetleşerek) olur esasen. وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Böylesi (tarihî ve önemli) günler ki, Biz onları, Allah gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarsın ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinsin diye insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân, 3/140) Günler, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle, meşîetiyle, iradesiyle, kapı kapı dolaşır, bir yönüyle; bir gün birine bahar, ertesi gün birine bahar; bir gün birine hazan, ertesi gün birine hazan… Bütün bunlarda şart-ı âdî planında insan iradesini görmezlikten gelmek, mutlak cebrîlik olur. İradeyi görmezse determinizme girmiş olur insan ama “insanın iradesi” şart-ı âdî planında bir esastır. Allah, o damlaya deryayı bahşeder, o zerreye güneşleri lütfeyler. Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.”

Evet, zerre halimiz ile bizler o kâinatları, güneşleri, sistemleri, bütün Samanyolu’nu, Samanyolu gibi milyonlarca galaksiyi talep ediyoruz. Öyle o küçük irade ile istediğimiz zaman da Allah (celle celâluhu) lütfeder; öbür tarafta insanlara mağrip-maşrık arası hususî mekânlar tahsis buyurur. Çünkü orası “kudret dairesi”, orada “Ol!” deyince, hemen, ânında her şey oluverir. Burada ise, sebepler meseleyi bir yönüyle imhâl ettirir.

Geriye dönelim: Şimdi İslam dünyası, bir kuraklık yaşıyor. Varsın birileri bir yer hakkında kendilerine göre “Bağa-bahçeye çevirdik!” desinler!.. Fakat kuru teselli; bağışlayın, demagoji, diyalektik. Hiçbir şeyden haberi olmayan, sürü gibi, yalancı sözler arkasından sürüklenip giden kimseler, bu yalanlara kansalar bile, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri, acı acı tebessüm ile karşılıyordur bunu. Mele-i A’lâ’nın sakinleri ile aynı duyguyu yeryüzünde paylaşan insanlar da acı acı tebessüm ile karşılarlar onu. “Her yer çok mükemmel; güllük-gülistanlığa döndü!” Heyhat, nerede o?!.

“Ey kupkuru çölleri Cennetlere çeviren Gül / Gel, o bayıltan renginle gönlüme dökül // Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül / Ey kupkuru çölleri Cennetlere çeviren Gül!..” Yeniden her şey O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhlarda derinlemesine duyulmasına kalmıştır. Onu duyduğunuz zaman, O da sizin o iç duyuşunuza icâbet buyurur; davetiye gibi kabul eder, ruhu ile gelir, manasıyla gelir, mesajıyla gelir; siz farkına varmadan, kalbleriniz paylaşır O’nunla o duyguyu, o yüksek duyguyu paylaşır.

   Yılmayın, sinmeyin, tökezlemeyin, düşmeyin; belki bir anlık sarsılabilirsiniz ama asla devrilmeyin; unutmayın, siz katiyen yıkılmayacak sütunlara dayanmışsınız!..

“Bir bahçe ki görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Birkaç asırdan beri terbiye görmeyen bağ ve bahçe, çalı-çırpının sardığı bir hâristana dönmüştür. Fakat bu koskoca hâristan, Cahiliye döneminde olduğu gibi, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o tertemiz solukları ile birden “bağistan”a döner, “bostan”a döner, “gülistan”a döner. Bunlar, Zengi Türklerinin yazdıkları Farsça kitapların adları. Evet, dünyanızın yeniden öyle bir bağistan olmasını istiyorsanız, bence şart-ı âdîdir insanın O’na teveccühü.

Nerede biz, nerede bizim teveccühümüz; nerede O’nun teveccüh-ü tâmmı?!. Fakat olsun!.. O virdlerde hep ifade edildiği gibi, sultanlar, insanları davet ettiğinde, bir tufeylî de onların arasında gelebilir; “Yaramaz, sen de gel!” derler. Kendimize öyle bakarak, adımlarımızı öyle atarak, bir Sultan’a doğru yürüyoruz. Deriz: Teveccüh, teveccüh doğurur; bakarsanız, bakarlar! Siz, kendi dar bakışınız ile bakarsınız; fakat onlar, nâmütenâhî engin bakışlarıyla bakarlar. Ve onlar bakınca da, birden bire hâristan bağistan olur, gülistan olur.

“Tecellâ-yı cemalinden Habîbim nevbahar âteş / Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hak ü hâr âteş.” Sineler, O’nun muhabbeti ile bir ateş gibi. Bu sözler, Es’ad Efendi hazretlerinin. Sineler, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisi ile, aşkı ile bir kor gibi yandığı zaman, O, o yangını söndürmek için gelir. Ve gözlerinizden bir dönemde hüzün yaşları dökülmesine mukabil… Dökün onu da, o hüzün gözyaşlarını da dökün; çünkü bela ve musibet ateşini söndürecek, odur. Ondan sonra da sevinç gözyaşları dökersiniz. Sizden sonra gelecek nesiller adına o hâristan, bağistan olarak devam eder, Allah’ın izni ve inayetiyle. Tereddüdünüz olmasın!..

Ye’se düşmeyin; “Yeis, mâni-i her kemaldir!” diyor Çağın sözcüsü. Mehmet Akif de, “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. / Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! / Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.” der. Gerçi onun dediği bazı şeylerden dolayı da bazen insanın içinde yeis hâsıl olabilir. Ezcümle: “‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer, / Harap iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler // Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; / Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar / … / Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; / Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.” Başka bir yerde de şöyle diyor: “Kendi feryadımdır ancak ses veren feryadıma! / Kimseler yok âşinâdan, yârdan hâli diyar. / ‘Nerde yârânım?’ dedikçe ben, bülent âvaz ile.. / ‘Nerde yârânım!’  diyor vadi, beyâbân, kühsâr…” Bu, zannediyorum, bizim gibi uykuya dalmış insanları uyarmaya matuf bir ezan sesi!.. Öyle deyin!

Derlenir, toparlanırsanız, Allah, derlenip toparlanmanıza hız katar birden bire. Siz dörde ayarlanmış bir vites ile gidiyorsunuz; hiç farkına varmazsınız, bakarsınız birden bire vites, sekize yükselmiş, on altıya yükselmiş, -Var mı öyle bir vites?- otuz ikiye yükselmiş. Allah’ın (celle celâluhu) rahmeti, her şeyden daha geniş: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Rahmetim, gazabımın önündedir.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Allah’ın rahmeti, her şeyden vâsi’dir, her şeyi kuşatmıştır; O “ilm”iyle her şeyi kuşattığı gibi, “rahmet”iyle de her şeyi kuşatmıştır.

Öyle bir Sultan’a teveccüh… Eğer maruz kaldığınız/kaldığımız/kalınan bu belâ ve musibetler, bizi O’na döndürüyorsa, öyle bir teveccühe vesile oluyorsa, bence o bela ve musibetleri dahi takdir ile karşılamak lazım. Ama zinhar, sakın tasalanmayın, kederlenmeyin!.. لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Hiç tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40) إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, o bildiğiniz kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40) وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ ظَلَمُوا السُّفْلَى، وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا Zulmedenlerin dava ve düşüncelerini alçalttı; siyasilerin iddia ve ifadelerini alçalttı; Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Zâlimin, kâfirin, size zulmeden insanların diyecekleri/edecekleri şeyler, ayakaltındaki çer-çöp gibi şeylerdir. Fakat “Allah’ın kelimesi” başka; “kelime” dediğiniz zaman, “Mutlak zikir, kemâline masruf!” fehvasınca işte o hatırlanır. Allah konuştu mu, her şey susar! Gelin gönülden O’na dönelim, hep O’nu analım, O’nu yâd edelim, Allah da (celle celâluhu) o cüz’î teveccühe, damla gibi teveccühe deryalar ölçüsünde teveccüh ile mukabelede bulunsun! O’nunkine “mukabele” denir; sizin zerre ölçüsündeki teveccühünüze, güneş ölçüsünde, Samanyolu ölçüsünde mukabelede bulunsun!..

Yılmayın, sinmeyin, tökezlemeyin, düşmeyin, sarsılmayın!.. Ha, “sarsılma” olabilir; mü’min, sarsılsa da ebedî yuvarlanmaz, kapaklanmaz; çünkü imanı var, iman gibi sütunlara dayanıyor o. Hele o sütunlardan en önemlisi veya tam sütun, mutlak sütun Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ise!.. بُشْرَى لَنَا مَعْشَرَ اْلإِسْلاَمِ إِنَّ لَنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ Müslümanlara muştular olsun, öyle bir Sütun’a dayanmışlar ki, bunu İsrafil’in sûru bile deviremez! Evet, İsrafil’in sûru bile deviremez!.. Bence O’na dayanın, O’nu peygamber olarak, “gâye ölçüsünde bir vesile” sayarak O’na dayanın!..  Gâye ölçüsünde… Öyle olmasa, Allah, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ der mi? Nâm-ı Celîlini (celle celâluhu), O’nun nâm-ı celîli (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birleştirir mi? Gâye ölçüsünde bir vesile… O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh edersiniz, o vesile sayesinde Hakk’a teveccüh etmişsiniz demektir. O’na (celle celâluhu) teveccüh eden de, ebediyen haybet ve hüsran yaşamaz!..

   “Medrese-i Yûsufiye’nin her bir günü on günlük ibadet sevabı kazandırabilir; oranın fani saatleri baki meyveler dermeye ve birkaç senesi haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.”

Üstadımızın “Nasıl, bazen ağır şerâit altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir; öyle de sizin, bu ağır şerâit altında, her bir saat ibâdet zahmeti, çok saatler olup, o zahmetleri rahmete çevirir. (…) Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen bâki saatlere çevirebilir. Ve beş on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.” derken aldığı o ifade, hadis-i şerif mealidir: “Cephede bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçer!” Bu, Allahu a’lem, asgari mükâfattır, inanarak yapıyorsa. Onu çok önemli bir nöbetçilik mülahazasıyla yapıyorsa -“ribât” da deniyor ona- o, bazen on senelik de olabilir, şahsın ihlasına, rıza talebine göre; Cenâb-ı Hakk’a karşı aşk u iştiyakına bağlı o meseleyi götürüyorsa, yüz sene de olabilir. İnsanın ömrünü aşkın bir mükâfata vesile olabilir. Dolayısıyla da öyle birisi, Cennet’in göbeğine otağını kurabilir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Biraz evvelki mülahazaları mercek yaparak bakacak olursanız; küçük bir amelimiz, samimi olursa şayet, O’nun (celle celâluhu) öyle büyük teveccühlerine mazhar olur ki, insanın aklı almaz. Çünkü Kendisi (celle celâluhu) de öyle buyuruyor kudsî hadiste: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” Sâlih kullarıma… Kulluklarını arızasız yapan; riyaya, süm’aya, ucba, alkışlamaya, takdire, dünyevî menfaat ve çıkarlara bağlamayan insanlara.. dünyevî menfaatlere, çıkarlara, saltanata, debdebeye bağlamadan, her şeyi hâlisâne götüren, imandan sonra sâlih amel yapanlara… Öyle şeyler hazırladım ki, ihata edemezsiniz! Onun için ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de en derin, mütehayyil insanlar (hayal sahibi insanlar) tahayyül edecek durumdadırlar onu; tahayyülleri aşan bir şeydir!.. “Onu hazırladım!” diyor. Bu açıdan, yapılan küçük şeyler karşılığında, Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği şeyler, hep baş döndürücü olmuştur. Bir saat, dolayısıyla bir sene olabilir, on sene de olabilir, yüz sene de olabilir.

Tehlikeli zamanlarda, mesela düşmanın gelip tosladığı zaman veya insanın şehadet yaşadığı zaman, o mesele, “on”a katlanır, “yüz”e katlanır, o ayrı bir mesele. Normal, orada ona “uyûn-i sâhire” deniyor, “uyanık gözler”. Esas uyuması istenen insanlar uyusunlar diye o orada uyanık duruyor. Cephede, hudutta nöbet tutuyor ki, rahat istirahat edenler, rahat istirahat etsinler; başkalarının rahatı için. Bir yönüyle, başkalarının rahatı adına kendi rahatını feda ediyor. Bu da bir yönüyle “îsâr” manasına geliyor; “yaşama”yı değil de esas “yaşatma”yı hedef alma. Meselenin temel esprisine bakılınca, bu olur. Şimdi bu, sadece orada harpsiz, savaşsız, bir tehlike karşısında olmadan, cephede nöbet tutma mevzuu, diğerlerini uyarma adına. Borazan ile mi uyaracak, zurna ile mi uyaracak, bağırma ile mi uyaracak; uyaracak, uyaracak işte, “Düşman geliyor!” diyecek. Dolayısıyla ona öyle sevap lütfediliyor, bahşediliyor.

   Günümüzün zalimleri, dünün kefere ve fecerelerinin dahi yapmadıkları mezâlime tenezzül ediyorlar; mabetteki yaşlılara, evdeki mâsûmelere ve hatta beşikteki bebeklere bile ilişiyorlar.

Günümüzde hapsedilen Hizmet insanları, hiç olumsuz bir şey yapmadılar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve şimdi onlara zulmedenlerin kendileri bile şu yirmi iki senedir, bütün stadyumlarda, belki sinema salonlarında, değişik yerlerde hep Hizmet’i takdir ile yâd ettiler. “Nesi var?” İtiraz edenlere böyle dediler; “Nesi var bunun? Dünyanın dört bir yanında bayrağımız dalgalanıyor; nâm-ı celîl-i İlahî soluklanıyor, nâm-ı celîl-i Nebevî (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada yâd ediliyor!” dediler. Hepsini toplasanız bunların belki yüzlerce olabilir; yüzlerce defa, yüzlerce insan, takdir ile yâd etmişler. Bu ne korkunç yalandır ki, yirmi sene takdir etmişler, sonra onun onda biri kadar bir zaman diliminde, meş’ûm bir zaman diliminde bağistanı, gülistanı, hâristana çevirmek istiyorlar.

Bilgisiz insanlar, çobanlığa liyâkati olmayan insanlar, ihraz ettikleri yerde kompleks yaşadıklarından dolayı… Çünkü konumlarının üstünde, genel durumlarının üstünde, akıllarının/mantıklarının üstünde, neş’et ettikleri kültür ortamının üstünde Cenâb-ı Hakk’ın eltâfına mazhar olmuşlar. Dolayısıyla kompleks yaşıyorlar. Asil bir damardan gelmediklerinden dolayı esas, onun kompleksi içindeler. Onlar, yirmi sene yaptıkları o takdiri, o alkışı, o -bir yönüyle- ödüllendirmeyi, bir anda inkâr ediyorlar. Hatta bazıları “Bunlara Nobel ödülü vermek lazım!” diye yazdılar, gazetelerde yazdılar, “Nobel ödülü vermek lazım!” Şimdi, ondan sonra, son bir iki senedir, onun onda biri bir zaman dilimi, meş’um bir zaman dilimi, mübarek ülkenin hâristana döndüğü bir zaman dilimi içinde bu defa kalkıp o şeyin aleyhinde bulundular. Aklını-mantığını kullanan insan, bence bu meselede bu farkı görerek, dün dediklerini bir yere koyar, bugün dediklerini bir yere koyar. Bu analizler ile -esasen- vereceği hükmü isabetli olarak verir. Ama aklını peynir ile yemişse, bence ona diyecek bir şey yok! Bal ile kaymak ile yeme varken, ne diye aklını peynir ile yiyorsun?!. Fakat “aklını peynir-ekmekle yiyen” çok var! Türk atasözüdür bu; evet, o idyumu ben de kullandım, kusura bakmayın!..

Evet, iyilik yaptıklarından dolayı.. tamamen o ülkeyi devletler muvazenesinde bir muvazene unsuru haline getirme adına göbekleri çatlayasıya koştuklarından dolayı.. o uğurda, Necip Fazıl ifadesiyle, “öz beyinlerini burunlarından kustukları”ndan dolayı.. yemeyip yedirdiklerinden dolayı.. içmeyip içirdiklerinden dolayı.. yatmayıp yatırdıklarından dolayı.. istirahat etmeyip istirahat ettirdiklerinden dolayı…

Belli bir dönemde de onlara kendilerince önemsedikleri bir misyonu edâ ettirdiler. Azgın bir zümre, on senede bir, “tecdîd” mülahazasıyla geliyor, balyoz gibi milletin başına iniyordu. Evvela içeriye attıkları insanları, onları hizaya getirmek için kullandılar; “Tecdîde son!” dediler. Onlar 60’ta bir geliyor, 70’te bir geliyor, 80’de bir geliyor, “Bu milletin yenilenmesi lazım!” diyorlardı: “Ee müceddidler yüz senede bir geliyorlar, ara çok açık olduğundan dolayı, bozulma/deformasyon çok hızlı oluyor! En iyisi mi biz on senede bir gelelim, balyoz gibi inelim başlarına bunların; akıllarını başlarına alsın, sırat-ı müstakimi bulsun, Cennet’e girsin, Allah’ın rızasını kazansınlar!” Esprideki manayı anlıyorsunuzdur!.. Onları hizaya getirmek için, o gün zimamı elinde tutanlar, “şurtiyyûn, adliyyûn, mülkiyyûn” diyeyim, -Çok onlara dokunmasın diye Arapçasını söyledim!- onları kullandılar. Sonra onları vesayet altına aldılar, seslerini kestiler onların, “Yeter öttüğünüz!” dediler; “Tecdîd sırası bizde!” filan dediler. Birilerine bu önemli misyonu edâ ettirdikten sonra, “Bunlar da bir gün bizim başımıza gâile olur, en iyisi mi bunların da hakkından gelmek lazım! Nemelazım, filolarımızın, villalarımızın, saraylarımızın, gelecek adına teminatı için bence yüzde bir ihtimal ile bile tehlike kokan insanları yok etmemiz lazım ki, ilelebet, biz ölünceye kadar, o saltanat, o debdebe içinde yüzüp duralım!” Böyle dediler ama farkında değiller, çarpana çalma ihtimali de var!

Şimdi, o içeriye atılan insanlar, masumiyetlerinin, önemli bir misyon edâ etmelerinin sonucu içeriye atıldılar; gadren, zulmen. Dolayısıyla dua ederken, “Mazlûmîn, mağdûrîn, mehcûrîn, mahkûmîn, mustantakîn, muzdarrîn, mutezarrirîn, münkesiretü’l-kulûb!” diyoruz. Kalbleri kırılmış insanlar… Hanım, beyinden ayrılmış; beyi, hanımından ayrılmış; çocuklar ortada kalmış, bazı çocuklar içeriye atılmış… O mübarek ülkeyi işgal ettikleri zaman, Friedrich Barbarossa’lar, Richard’lar, bu ölçüde mezâlime tenezzül etmemişler; mabettekine ilişmemişler, evdeki mâsûmeye ilişmemişler, çocuğa ilişmemişler. Bugün bütün bütün yok etme mülahazasıyla, sözde bununla geleceklerini ve saltanatlarını teminat altına alma adına…

Oysaki “Bindirirler cansız ata, / İndirirler zulmete, / Ne ana var, ne ata, / Örtüp pinhan ederler! // Ne kavim var, ne kardeş, / Ne eşin var, ne yoldaş, / Mezarına bir çift taş, / Dikip, nişan ederler!” Bu da Yunus Emre’ye aittir. Âkıbet, bu; sen ne kadar çırpınırsan çırpın; âkıbet bu. Çünkü buyuruyor: كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ Her nefis, mutlaka ölümü tadacaktır!” (Âl-i Imrân, 3/185) كُلُّ نَفْسٍ Buradaki “nefis” kelimesi, nekre. “Küll” kelimesi, nekreye muzaf olunca, “İstisnasız, ferden ferdâ herkes; çoluk, çocuk, yaşlı, kadın, erkek, herkes o ölümü tadacaktır!” demek oluyor. Bazı mezarlıkların giriş noktasına da bunu yazıyorlar; bu levhayı yazıyorlar, “Aklınızı başınıza alın!” diye. Tâife-i nisâdan birisi de bundan rahatsız olmuştu, “Buna bakınca insan rahatsız oluyor, biraz kalbi kırılıyor; keşke öyle yazmasalar.” Mesela, كُلُّ إِنْسَانٍ يَعِيشُ إِلَى اْلأَبَدِ “Her insan, ebediyen yaşar!” filan yazsalar da böylece içimize bir inşirah salsalar!.. Görüyor musunuz, inanmamanın handikaplarını?!. İnsanın başına nasıl bir bela olduğunu?!. Nasıl insanın içinde bir Cehennem çekirdeği haline geldiğini?!. Evet, iman -esasen- bir Cennet çekirdeği taşıyor; onu kaybettiklerinden dolayı, o zakkum-u Cehennem ile tir tir titriyorlar. Ve dolayısıyla kendilerini sarhoşluğa, saltanat alkışlamasına veriyor, unutmaya çalışıyorlar. Boş verin!..

   Medrese-i Yûsufiye’nin sabırlı kahramanları her gün manevî mesafeler kat ederek dikey yükseliyorlar; inşaallah, bütün bütün arınmış olarak çıkacak ve kendilerini kurbet ufkunda bulacaklar.

Birileri masumiyetleri, mağduriyetleri, mazlûmiyetleri ile içeride… Gelen mesajlarda şunları görüyoruz: Kıldığımız namazlarda şüpheli olanları kaza ediyoruz. Şayet ezkaza kılmadığımız namazlar var ise, onları da kılıyor, kaza ediyoruz. Oruç tutuyoruz. Bazısı Pazartesi-Perşembe tutuyor, bazısı savm-ı Davud (günaşırı) tutuyor. “Teheccüd”, milletimizce unutulmuş bir Peygamber sünneti idi; O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) farz, bize sünnet. Teheccüd namazını kılıyoruz, iki-üç günde bir hatim yapıyoruz.

Dolayısıyla gelen rüyalarda da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sabır!” diyor, “Sizi Ashâbımın yanına alacağım!” diyor. Bir kere bu bişâret-i Nebeviye -bence- öyle bir referans ki, deseler ki “Size Cennet’te bir köşk veriyoruz!”, onun yanında bu zerre kalır. Evet, “Ben, sizi yanıma alıyorum!” diyor; “Kardeşlerim!” dediği insan olarak kabul ediyor. Diğerleri, o zakkum-u Cehennem’in azabını çekedursunlar; siz, Cennet çekirdeğini içinizde taşımanız sayesinde, bu bela ve musibetleri -bir yönüyle- Cennetin koridorlarında yürüyor gibi görebilirsiniz, Cennet’in göbeğine otağınızı kurmuş gibi görebilirsiniz. Onu da görüyorlardır, onu da görenler var! “Yürüdük, önümüze bir bağ ve bahçe geldi. Aman Allah’ım! Baş döndürücü!” falan diyorlar. Şimdi bu kadar sıkıntı karşısında, bir de bunlar var.

Aynı zamanda o sıkıntılara katlanma da ayrı bir sabırdır; ona صَبْرٌ عَلَى الْبَلاَءِ وَالْمَصَائِبِ “Bela ve musibetlere karşı sabır” deniyor; o da bir ibadet sevabı kazandırıyor. Bir de ibadetlerini katlayarak yapıyorlar; bu da “müzâaf bir ibadet” oluyor. Bir de Cenâb-ı Hak, içeriye koymuş, muharremâta karşı tamamen onları cebrî sıyânet altına almış; sütreler oluşturmuş, “İçeride durun; eliniz, ayağınız, gözünüz-kulağınız, diliniz-dudağınız günah işlemesin!” Bu da ona ayrı bir derinlik kazandırıyor; bu da mük’ab ibadet oluyor. Hazreti Pîr, sabrı bu üç şeye bağlıyor. Allah, bu üç tane sabrı birden, bu üç tane ibadet şeklini birden onlara yaşattırmak suretiyle, o hudutta nöbet bekleyen insanın yaptığı şeyin kat kat üstünde bir şey kazandırıyor o insanlara.

Medrese-i Yûsufiye haline geliyor oralar. Seyyidinâ Hazreti Yusuf da, o medrese-i Yûsufiye ile nâzırlığa yükseldi. Bir köle gibi satıldı, bir yerde iftiraya uğradı; o iftirada dediklerini yaptıramayanlar, onu zindana attırdılar. رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ “Allah’ım! Fuhşiyât adına beni çağırdıkları şeyden, zindan benim için daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 12/33) dedi. Gönül rızasıyla, âdeta Kâbe’ye yürür gibi, zindana yürüdü. Yürüdü; nicelerinin ruhuna, ruhunun ilhamlarını boşalttı, gözlerini açtı, inandıran bir insan oldu ve inandılar onlar da; onlar da inandıran oldular, her birisi. Nitekim onlardan biri çıktı, o kralın rüyasını tabir ile alakalı, “Ben size haber getireyim!” dedi; Hazreti Yusuf’un rüya tabirini aldı, gitti. Böylece, Yusuf Aleyhisselam hapishaneden çıktı, bir sürü insanın gözünün açılmasına vesile olmanın yanı başında, bir de bir hamlede, bir nefhada nâzırlığa yükseldi. Kuyuya atmışlardı, derin bir kuyuya; kendi çıkması imkânsızdı. Allah (celle celâluhu), inayetiyle onu çıkardı. Bu defa da bir hamlede Allah (celle celâluhu), bir asansöre binmiş gibi onu nâzırlığa yükseltti.

Bir gün kendisine o kötülükleri yapanlar, iki büklüm, onun karşısına çıkacaklardı ve diyeceklerdi ki: “Sen bağışla bizi, hata bizde imiş!” diyeceklerdi ve o da kendisine yakışır bir ifade ile قَالَ لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Şöyle dedi: Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf, 12/92) Orada aynı zamanda kardeşleri, babası, annesi ile buluşup adeta şeb-i arûs yaşarken, artık onun gözü ayrı bir şeb-i arûsta idi: رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Rabbim! Bana iktidar ve hâkimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dâhil) hadiselerin mânâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni sâlihler içine kat!” (Yusuf, 12/101) Rabbim! Sen, bana bunu yaptın, bunu yaptın, bunu yaptın; rüya tabirini öğrettin ve onun ile beni buraya getirdin… Artık dünyada alacağım şey kalmadı. تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ Beni Müslüman olarak öldür ve o sâlihlere ilhâk buyur!” Bu, zirvedir, insanda zirvedir.

Evet, oraya Hazreti Pîr, “medrese-i Yûsufiye” demiş: Gönüllerin inkişaf ettiği yer; dimağların âhirete müteveccih olduğu yer. Hiç olmayacak insanların bile olgunluğa doğru yürüdüğü bir yerdir orası. Zannediyorum bir-iki tane, birkaç binde bir-iki tane insanın dökülmesi, muvakkat sarsılması söz konusu olabilir. Çünkü herkesin immün sistemi aynı değildir; yani “manevî anatomi” adına immün sistemi. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, rıza, aşk u iştiyâk-ı likâullah; bu da insanın manevî anatomisinin immün sistemidir. O seviyede immün sistemine sahip olmayan insanlar, çok küçük virüsler karşısında hemen yatağa düşebilirler, inleyebilirler, “Ahh, off!.. edebilirler. Fakat -zannediyorum- binde dokuz yüz doksan dokuz virgül dokuz esasen orayı âdetâ bir Medrese-i Yûsufiye gibi görüyorlar. Orada duyup ettiklerinden, Efendimiz’in teşrifine şâhit olduklarından, Hazreti Ömer efendimizin, Hazreti Ebu Bekir efendimizin, Hazreti Hâlid efendimizin teşriflerine şahit olduklarından dolayı, “Yahu burası ne acayip bir koridormuş?!. Öbür âlemin şehsuvarları, atlarını mahmuzlayıp buraya geliyorlar!” diyorlar. Evet, nedir bu? Bu da işte bir yönüyle amudî olarak yükselme, bir hamlede değişik basamakları birden atlama ve insanın yapamayacağı şeyleri yapması gibidir. Veya fevkaladeden bir semâvî asansöre binmiş gibi birden bire kendilerini en alt kattan en yukarı kata çıkmış bulmaları gibi…

Cenâb-ı Hak, onlara uzun ömür ihsan eylesin! Onları yakında çıkarsın Allah (celle celâluhu)!.. Sonra orada arınmış olarak çıktıklarından dolayı hizmetlerini katlanarak yapacaklardır; o hizmete de muvaffak eylesin! İşi bıraktıkları yerden, “Vira bismillah!” diye başlayacaklar!.. Bir yere kadar zaten getirilmişti. Orası metafizik gerilim adına onları biraz daha güçlendirdi. Bu defa vitesi yükseltecekler, biraz evvel dediğim gibi. Hizmetlerini devam ettireceklerdir, hiç tereddüdünüz olmasın!..

   Günümüzün mazlum ve mağdurları için ızdırap çekip gözyaşı döken ve onların necâtları adına maddî manevî cehd gösteren insanlar, inşaallah ötede onlarla ve selef-i sâlihînle beraber olacaklardır.

Mekkeliler, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastettiklerinde, O’nu -bir yönüyle- Mekke’den çıkmaya mecbur ettiklerinde, hem ölüm koridorlarıyla yolunu kestikleri halde ve arkasını bırakmayıp “Sakın!” deyip yakın takibe aldıkları halde, izledikleri halde… “Yakın takip, izleme”, emniyet tabiri; sizlerin şimdi yakın takibe alınıp izlendiğiniz gibi… Efendimiz’i izledikleri halde, Allah, O’nu sıyânet buyurdu: وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu (senin aleyhindeki) hedeflerine ulaştırmaz.” (Mâide, 5/67) إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ، إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ، إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْمُنَافِقِينَ، إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ السِّيَاسِيِّينَ Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz. Şüphesiz Allah, münafıklar topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz. Şüphesiz Allah, gayr-i meşru siyaset yapan şerir siyasiler topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz.

“Allah, Seni bunların hepsinden masûn ve mahfuz kılacak, koruyacaktır!” Korudu Allah (celle celâluhu); O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek tüyüne, -Bir tek tüyüne canım bin defa fedâ olsun!- bir tek mübarek mûy-i mübareğine bile dokunamadılar! Cenâb-ı Hak, O’na yaptırdığı o önemli misyonu edâ ettirdi. O, gönüllerin sultanı olarak dünyaya teşrif buyurmuştu; vazifesini edâ etmesi suretiyle -başta arz ettiğim gibi- gönüllerin sultanı oldu. O sultan idi; gönüller de O’nun sultanlığını duymaya başladı. Gönüller, şimdi de o Sultan’ın sultanlığının bir kere daha gelip o gönüllere taht kurmasını istiyor. “Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül / Ey kupkuru çölleri Cennetlere çeviren Gül!” Gül gibi idi; etrafı, ıtriyata çevirmişti.

İşte, böyle bir yolda olan insanlar, zannediyorum elin-âlemin kaybettiği güzergâhlarda, sürekli yeni bir şey kazanıyorlar; her menzilde yeni bir şey kazanıyorlar, her konakta yeni bir şey kazanıyorlar. Şimdi rüyalarda, yakazalarda… Allah’ın izniyle, o kıvamla, o donanımla dışarıya çıktıklarında yapacakları şeyler ile, Cenâb-ı Hakk’ın hususî iltifâtâtına vesile olacaklar.

Sadece onlar mı? Onların yakınları, yurt dışında olup kalben yakın olan arkadaşları… Ben onların içinde en küçük, en denî, en aşağı, en bayağı insanım; fakat her gün, beş vakit namazda, on defa hepsi ve her biri için onlara dua ediyorum. Bir de bu kadar yanan sineler var onlar için!.. Dolayısıyla size de çektiriyor. Siz de içeridekiler adına çekmek suretiyle, o arkadaşlarınızdan geri kalmamak için, onların yürüdüğü yolda onlardan geri kalmamak için, otağ kuracakları yerlerde onların arkasında kalmamak için ızdırapla dolu bulunuyorsunuz.

Allah sizin engin, derin, hassas, duyarlı vicdanlarınıza da onların acılarını duyuruyor ki, paylaşasınız. Hadis: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini onlar ile paylaşmayan, onlardan değildir!” Siz, tabiatınızın icabı, imanınızın gereği, onlarla aynı yolda uzun zaman koşmanızın gereği, onların dertlerini-ızdıraplarını paylaşıyorsunuz. Dolayısıyla siz de ızdırap çekiyorsunuz. Siz, o kardeşlerinizden ayrılmayacaksınız.. o kardeşleriniz de Efendimiz’in arkadaşlarından ayrı düşmeyecekler ötede.. onlar da Hazreti Habîb-i Zîşân’ın, Sâhibkırân’ın uzağında kalmayacaklar.. O’nun beraberliğine/maiyyetine erecekler.. O’nun maiyyetine erenler de Allah maiyyetine ereceklerdir.

اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ؛ وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ؛ وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، يَا ذَا اْلجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ؛ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

“Allah’ım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı.. ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı.. dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı.. vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı.. bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz. Ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Efendiler Efendisi’ne, âl ve ashâbına salat ü selam eylemeni dergâh-ı ulûhiyetinden diliyoruz!..

Kırık Testi: SEN BAHTSIZ DEĞİLSİN!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün hayatı boyunca insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı. O kadar ki, daha peygamberlikle serfirâz kılınmadan evvel, zaman zaman inzivaya çekilir, tek başına Hirâ’ya misafir olduğu gecelerde insanlığın dertlerini düşünür ve “tahannüs” adıyla anılan ibadete bağlı bu yalnızlıklarında tefekkürün yanı sıra beşerin problemlerinin halli için Yüce Yaratıcı’ya dua ederdi. Allah Rasûlü, her zaman tam bir mesuliyet insanıydı. İdrak ettiği ve farkına vardığı hiçbir mesele O’nun sorumluluk duygusunun dışında kalamazdı. O kendisini her şeye karşı sorumlu tutardı: Varlık ve hâdiseler karşısında, aile ve toplum karşısında, herkese ve her şeye karşı sorumlu… Evet, mesuliyet şuuru O’nun tabiatı olmuştu.

   İnanmıyorlar Diye… 

Kendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden sonra ise, bütün bu sorumluluklar O’nun gönlünde birer ızdıraba dönüşmüş ve ruhunda çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmeye başlamıştı. Çünkü O, imanı zevk etmiş, inancın huzur dolu atmosferini kendi ruh enginliğiyle tatmış ve ahiretin vadettiklerini hakkalyakîn bilmişti. Dolayısıyla, artık O, rotasını şaşıran insanlara rehberlik etmek, karanlıkta kalmışlara ışık olmak ve ebedî saadete açılan kapıyı onlara da göstermek için sürekli çırpınıp duruyordu. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getiriyordu. Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) şeklinde hitap ediyordu.

Herkesin imana uyanması ve insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap çekme ve karanlıktakiler için bu kadar dertlenme marifete vâbeste bir meseledir. İnsan ancak bildiği ve idrak ettiği ölçüde ahirete ve ahiretin vadettiklerine kıymet verir. Bazen her insanın vicdanı bazı şeyler duyabilir. Meselâ, herkes zaman zaman, “Allahım! Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum. Sen her şeyi yaratan Hâlık u Kerîmsin, bense Senin zavallı bir mahlûkunum!” deyip, O’nun kapısında ezildiğini hissedebilir. Fakat âriflerin duyuş ve hissedişi süreklidir ve daha derindir. Hele o engin ruhu ve aşkın ufkuyla âriflerin de seyyidi olan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in meseleleri duyuş ve hissedişi bambaşkadır.

Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Mi’raç gecesi, bir noktaya ulaşınca, Cibrîl-i Emîn’i partal bir elbise gibi çok yıpranmış, beti-benzi sararmış bir vaziyette gördüm. O noktaya vardığında âdeta ayaklarının bağı çözülmüş, yığılıp kalmıştı. Allah karşısında duyduğu haşyet onu bu hâle getirmişti. O zaman bir meleğin Cenâb-ı Hakk’ı nasıl bildiğini anladım.” Evet, Cebrail Aleyhisselam’ın o hâli Mevlâ-i Müteâl’i bir melek marifetiyle bilişinin ve O’na karşı derin saygısının neticesiydi. İşte, Peygamber Efendimiz’in marifeti ve Hak karşısındaki haşyeti de onunkinden geri değildi, hatta ileriydi. Çünkü Rasûl-i Ekrem, melekleri bile geride bırakacak bir derinliğe sahipti. Bundan dolayıdır ki, Miraç’ta Cibril-i Emin, bir noktadan sonra O’na, “Yürü, top senin, çevkan senin!” demişti. O gitmiş, görmüş, duymuş, tatmış ve bilmesi gereken şeyleri hakkalyakîn bilmişti… Sonra da o gördüğü, duyduğu, tattığı şeyleri insanlara duyurma iştiyakıyla geriye dönmüştü.

   Efendimiz’in Hüznü  

Defaatla arz etmişimdir; Abdülkuddûs Hazretleri der ki: “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gökler ötesi âlemlere gitti, bütün sema ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu… Âyetü’l-Kübrâ’yı müşahede etti, fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüdü; ‘Sidretü’l-Müntehâ’ konağına uğradı, ‘Kâb-ı Kavseyni ev ednâ’ zirvesine ulaştı ve ‘likâullah’a mazhariyet ufkuna erdi, görülmezleri gördü, duyulmazları duydu… Fakat bütün bu güzellikler O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı; O’na asıl vazifesini unutturamadı. O döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben o lütuflara mazhar olsaydım, o mertebelere ulaşsaydım, asla geriye dönmezdim!” Onun bu sözü üzerine başka bir Hak dostu da şu değerlendirmede bulunur; “İşte velî ile nebî arasındaki fark budur. Birincisi yaşar; fakat ikincisi yaşatmaya çalışır.” Evet, biri ulaşmaya gayret eder; diğeri başkalarını ulaştırma sevdalısıdır. Biri sürekli O’na doğru gider, vuslata yürür, maiyyet arar ve üns billah diler… Beriki oraya çoktan varmıştır; o bir yandan Allah’la maiyyetini devam ettirme, diğer taraftan da, tattıklarını tattırma, duyduklarını duyurma ve başkalarını da o zirveye ulaştırma peşindedir.

Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz’in marifet ufku ve hassasiyeti zaviyesinden meseleye bakılınca, O’nun ızdırapları daha iyi anlaşılacaktır. O, Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehenneme yuvarlanmanın ne tür bir talihsizlik olduğunu görmüş; insanları ebedi hüsrandan kurtararak sonsuz saadetlere ulaştırmak için dünyaya dönmüştü. O, insanlara, kendilerini bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluşa götüren yolu işaret ediyordu; fakat insanların çoğu O’nun mesajına karşı bîgâne davranıyor, kendi mahiyetinden habersiz yaşıyordu. Merhum M. Akif’in,

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

‘Muhakkar bir vücûdum!’ dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

dediği gibi, pek çok insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğundan bîhaberdi… Bütün mahlukât arasında Hakk’ın gözdesi olarak yaratıldığının şuurunda değildi… Topyekûn varlığın özü, usâresi ve Yüce Yaratıcı’nın en parlak aynası olduğundan habersizdi. Cennet’e namzet olarak yaratılmıştı; fakat, ateşe doğru yürüyordu… Selim bir fıtratla dünyaya gelmişti; ama dâllîn güruhundan olmuş, gazab-ı ilahîyi celbedenler arasında dolaşıyordu.

Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, insanların bu hâlini gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu insanlığın dertleriyle inliyordu. Dert ve ızdırabın tahammül edilemez bir keyfiyet aldığı anlarda ise, Cenâb-ı Hakk’ın hem ta’dil hem de takdir ifade eden hitabı imdada yetişiyordu. Allah (celle celâluhu) bir gün O’na, “(Habibim) Sen dilediğin herkesi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder.” (Kasas, 28/56) diyerek, inandırmanın şe’n-i Rubûbiyet’e ait bir iş olduğunu hatırlatıyor; bir başka gün de “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin!” (Şuara, 26/3) sözüyle O’na tembih buudlu bir iltifatta bulunuyordu.

   Ta’dil ü Takdir Ayeti  

Ezcümle, مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى ayet-i kerimesi de, hem ta’dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir hitab-ı ilahîdir. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekrem’ine, “Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik!” (Tâ Hâ, 20/2) buyurmaktadır. Yani; Kur’ân’ı sana, bahtsız, talihsiz bir insan olasın diye indirmedik. Onun emirlerinden dolayı melûl, mahzun ve mükedder bir hale düşmeni istemedik. Bu Kitab’ı indirmekle seni, takatini aşan bir yükün ve ağır bir meşakkatin altına sokmayı da murad etmedik. Kur’ân, anlayıp anlatabileceğin, emirlerini uygulayıp başka insanlara da öğretebileceğin bir kitaptır. O teklif-i mâlâyutâkta bulunmamakta; sana da ümmetine de beşerin tâkatini aşan bir mükellefiyet yüklememektedir. Bazı emirlerinde zâhiren bir meşakkat görünse bile, onlar da aslında meşakkat değildir. Onlar, uzun bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın hedefine sağ-salim varabilmesi için yol azığı mesabesindedir; ileride çıkması muhtemel tehlike ve engellere karşı birer korunma vesilesidir.

Ayrıca, Kur’ân’ı sana, insanlarla münasebetlerinde sıkıntıya düşmene ve ona inanmıyorlar diye üzülmene bir sebep olarak da göndermedik. “Onu, Allah’tan korkanlara, Yaratan’a saygı duyanlara bir öğüt, bir uyarıcı olarak indirdik.” (Tâ Hâ, 20/3) Senin vazifen tebliğ ve temsildir; insanları inandırmak şe’n-i Rubûbiyet’e ait bir iştir. Kur’ân’ı, ön yargısı bulunmayan, istifade etmeye açık duran, potansiyel olarak insanın içinde haşyet hâsıl edebilecek şeyleri duyduğu zaman içi haşyetle dolan ve manevî değerlere karşı saygı hissini bütün bütün kaybetmemiş olan kimseleri inzâr edesin diye inzal ettik. Sen bu ilahî beyanın ışığında insanlara yol göstereceksin, onun rehberliğini kabul edip onun yolunda gidenler de saadete erecekler. Fakat onu kabul etmeyenlere zorla kabul ettirmek senin vazifen değildir. Hem üzülme, o nasipsizlerden dolayı sen talihsizliğe düşmeyecek ve bahtsız kalmayacaksın. Zira gönlü haşyetle dolu nice talihliler Hakk’ın çağrısına koşacak; ona inananlar senin göz aydınlığın olacak.

Evet, bu ayet-i kerime bütün bunları ve daha başka derin manaları ihtiva etmektedir. Allah Rasûlü’nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icâbetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O’ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir.

Dahası, bu ayette bir müjde vardır. Bu Kur’ân’ı indiren Allah Teâlâ, onunla vadettiği şeyleri de elbette gerçekleştireceğini beyan buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz’i inkisar içinde bırakmayacağını ve asla bahtsızlığa terk etmeyeceğini belirtmektedir. (Allah Rasûlü hakkında “şekâvet” tabirini kullanmak doğru değildir; dolayısıyla, ayetteki “teşkâ” kelimesini bahtsızlık olarak tercüme etmek daha uygun olsa gerektir.)

Haddizatında, bu ayet-i kerimeyi sadece Peygamber Efendimiz’in heyecanlarını ta’dil eden ve onu ikaz için inen bir ilahî beyan şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet, burada ta’dil ve tembih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardır. Cenâb-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem’ine adeta “Habibim, şu ilâhî mesaja kulak verip ona dilbeste olmuyorlar ve inanıp onun rehberliğinde huzur-u daimiye yürümüyorlar diye öyle üzülüyor, öyle kederleniyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip tükeneceksin. Senin bu yüce ve incelerden ince ruhun ilerde öyle bir kaynak haline gelecek ki, gönlünde azıcık haşyet duygusu barındıran herkes kalb kâsesini doldurmak için o kaynağa koşacak. Öyleyse, Sen tebliğ vazifeni yap, takdiri Allah’a bırak; kendine o kadar eziyet etme!” demektedir ki, bu hem çok ulvî bir iltifattır hem bir ızdırap insanında olması gereken ruh enginliğini gösterme adına arkadan gelenlere hedef tayin etme demektir ve hem de Kur’ân’ın mesajının hüşyar gönüllerde ma’kes bulacağının bir müjdesidir.

   İnanıyorsan Bîgâne Kalamazsın!..

Diğer taraftan, bu ayet bize de bir hedef göstermektedir: Nefsanî isteklerden, şahsî çıkarlardan ve gelecek endişelerinden bütün bütün sıyrılarak her zaman Rabbin huzurunda bulunuyor olma duygusuyla hareket etmeyi, Allah’a karşı hep haşyet hissiyle dolu bulunarak ilahî mesaja açık yaşamayı ve bu sayede herkese sonsuzluk iksiri sunma niyetiyle çalışıp çabalamayı yegâne gaye-i hayal bilmemiz gerektiğini ima etmektedir.

Evet, şayet Allah Teâlâ hak ve hakikatin ne demek olduğunu senin ruhuna da azıcık duyurmuşsa, artık sen sokaktaki herhangi bir insan gibi davranamazsın. Çünkü herkes belli bir seviyede marifete erer. Sen hangi seviyenin insanı isen, mutlaka onun hakkını vermelisin, daha aşağıya inemezsin. Cenâb-ı Hakk’ı her an görüyor gibi temkinli davranacak kadar kuvvetli bir imana sahipsen ya da hiç olmazsa her an O’nun tarafından görüldüğün şuuruyla hareket ediyorsan, o ufku tutturup harem dairesine girdikten sonra bir daha kapının önündeki insan gibi yaşayamazsın. Artık sen zihninden geçen hayallerine bile hesap sormalısın.

İşte bu, bilmeye bağlı bir husustur. Şayet, Cenâb-ı Hakk’a inanmışsan, O’nun vadettiklerini biliyorsan, vaîdlerinden haberdarsan ve ahirete imanın varsa, insanlığın hâl-i hazırdaki durumu karşısında lâkayt kalamazsın. Eğer, ister saadet ister şekavet olarak, bir şeyin âkibetine inanmışsan, insanlığın o şekavetten sıyrılması, o talihsizliği aşması ve o saadete ulaşması için sen de günde birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razı olursun. Bu öteye inanmış ve adanmış bir ruhun vasfıdır; bu Peygamberâne bir azmin, bir tavrın ve bir duruşun gereğidir.

   Peygamberler Yolu Izdırap İster

Ötelere inanan insan, kendi istek ve ihtiyaçlarına rağmen, çevresindeki insanların mutluluğunu plânlayan, mensup olduğu toplum için nakış nakış huzur projeleri geliştiren, insanlığın dertleri karşısında hafakandan hafakana giren bir diğergâmdır. O, dünyayı nefsine zindan edecek ve şahsı hesabına bitip tükenecek kadar başkalarının saadetini düşünür. Düşünmemek onun elinde değildir artık; o yaşatmak için yaşayan bir fedakârdır. O, Bediüzzaman edasıyla, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin îmanını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmava razıyım!” derken gönlünün sesine tercüman oluyordur ya da ellerini açıp, Hazreti Ebu Bekir gibi, “Vücudumu o kadar büyüt ki Cehennemi ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” çığlıklarıyla inlerken aynı hasbî ruhu seslendiriyordur. Şahsen, günümüzde bile “Allahım, bir tek insanın hidayete ermesi için her gün elli defa ölmeye razıyım!” diyen karasevdalılar biliyorum. Şimdi, bugünün Kur’ân talebelerinden birinin şu sözünü, Bediüzzaman’ın samimi feryadını ve Sıddık-ı Ekber’in hasbî yakarışlarını yüze, bine, hatta bir milyona katlayın; sonra onda Efendimiz’in ızdırabını okumaya çalışın. İşte, o zaman insanlığın namzet olduğu akıbeti kendi marifet enginliğiyle bilen, dolayısıyla iman etmeyenlerin ardı sıra çok hüzünlenen ve neredeyse üzüntüden kendisini yiyip tüketen Allah Rasûlü’ne “Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik!” denmesindeki manayı bir nebze anlayabilirsiniz.

Şu kadar var ki, insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap içinde bulunmayı herkesten beklemek doğru değildir. Kimisi, sadece “Lâilahe illallah Muhammedün Rasûlullah” ikrarının adamıdır. O kendi adına ebedî saadeti yakalamakla meşguldür. Böyle bir insan hakkında da su-i zan etmek ve onu dalâlette görmek büyük bir hatadır. Hayır, inşaallah, onun da necâta ermesi muhtemeldir. Fakat kimisi de vardır ki, o gece-gündüz hak ve hakikatleri herkese duyurmanın plan ve projeleriyle oturup kalkmaktadır. Yatağına uzandığı zaman bile, “Nasıl yapsam da, Allah’ın mesajını bütün dünyaya duyursam…” demekte, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. İşte, bunlara Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü olacaktır; Allah bunları Peygamberlerle beraber haşredecektir.

Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi, Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ettikten sonra, bir dostu onu rüyasında görür; “Orada sana nasıl muamele edildi, nasıl karşılandın?” diye sorar. Hazreti Esved, “Vallahi, nübüvvetle aramda dört parmaklık bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler” cevabını verir. Evet, peygamberlik mesleği olan irşad ve tebliğ yolunun fedakâr yolcuları ötede Peygamberlerin hemen ardında yer alacaklardır. Dolayısıyla, Şah-ı Geylânî, İmam Rabbânî, Muhammed Bahâuddin Nakşibend ya da İmam Gazzâlî gibi büyükler de aynı sözü söyleseler, hilaf-i vâkî bir beyanda bulunmuş olmazlar.

Hâsılı, söz konusu ayet-i kerimelerde, tembihle beraber bir iltifat, ta’dilin yanında da bir takdir vardır. Bu açıdan da, onlara ve benzerlerine, Peygamber Efendimiz hakkında “ta’dil ü takdir ayetleri” dense sezâdır.

Bamteli: MEDET YA RABBENÂ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in çok tekrar ettiği dualardan biri şöyleydi: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.”

   “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!”

Bu istiâze, Sahih-i Müslim’de olduğu gibi, çok hadis kitabında da rivayet edilmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği zaman, vird-i zeban ettiği (dile doladığı) hususlardandır. Onu çokça dillendirmiş, durmuştur.

Bu duanın/istiâzenin ilk maddesi: “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!” Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, amele dönüşmeyen ve ameli besleyen bir oksijen, âdetâ bir kuvve-i inbatiye olmayan ilim, kurumaya mahkûmdur; كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) fehvasınca, sahibinin sırtında, onun belini çatırdatan bir yükten başka bir şey değildir.

Dahası, daha tehlikeli bir yanı vardır onun; kimisi onunla çalımlara girer, gururlara girer, ucublara girer, insanlara tepeden bakmaya çalışır -hafizanallah- ve böylece şeytanî bir yola kendisini salmış olur. Daha doğrusu şeytanî düşüncenin çağlayanına kendisini salmış olur; bir daha da sahil-i selâmete çıkamaz.

Efendimiz, başta böyle tehlikeli bir şeyden Allah’a sığınıyor: اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” Hem de “inne-i te’kid” (te’kid ifade eden “inne”) ile, “Mutlaka/şüphesiz, ben…” diyor. أَعُوذُ بِكَ Muzârî kipi, mütekellim-i vahde; “Sana sığınırım her zaman; şimdi, sonra, daha sonra, daha sonra, sürekli Sana sığınırım, Sana dehalet ederim, Senin himayen altına girmek, Senin inâyet seralarının içinde bulunmak isterim!” Öyle anlamak lazım.

Aynı cümlede مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ beyanındaki fiil de yine muzârî kipinde gelmiştir. Böyle olması itibarıyla, “Bugün, yarın, öbür gün.. kimseye faydası olmayan.. bir insana Allah’ı anlatmayan.. Peygamber’i sevdirmeyen.. gerçekten “dindar” haline getirmeyen.. bir yönüyle onu hayvaniyetten çıkıp cismâniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye sevk etmeyen faydasız ilim, fayda vermeyen ilim. İşte ondan Sana sığınırım!” manasındadır. Demek ki öyle bir ilimdense, cehalet daha iyi!.. Teologların, tekrar ededurdukları, dile doladıkları ve onunla kendilerini peyledikleri “ilim”. Allah, öyle ilimden, bizleri muhafaza buyursun!..

   “Allah’ım, haşyet duymayan, huzurunda bulunuyor olma şuuru içinde saygıyla ürpermeyen bir kalbden Sana sığınırım!”

İkinci olarak; وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Aynı zamanda huşûu olmayan kalbden Sana sığınırım!” قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) Bir iç saygı, Allah’a karşı; bir iç derinlikle O’na karşı edepli, saygılı olma; belki bir kalb titreyişi içinde bulunma.

Hadîs-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlara da akseder!” Esasen, bunlardan birisi, dışa vurmuş bir şeydir “haşyet”; diğerine gelince, magmalar gibi kalbde fokurdayıp duran bir şeydir, “huşû”. İnsanı rükû şekliyle iki büklüm, asâ gibi iki büklüm hale getiren, “Yetmedi!” deyip başını yerden yere sürdürüp secde ile O’na en yakın ânı yakalamaya sevk eden duygu…

Kaldırır başını, “Olmadı!” der; bir kere daha!.. Hata ediyorsa şayet, bir kere daha!.. Sonra “Oldu!” kabulü ile oturur, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur. el-Hüccetü’z-Zehrâ’da anlatıldığı üzere, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur ve sonra Allah’ın tahiyyâtını almış gibi, Efendimiz’e olan o tahiyyâtı almış gibi, kendisi de onu tekrar ederken, kendini muvâcehe önünde görüyormuşçasına Efendimiz’e اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Nebî, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Sana olsun!” der.

Huşû, bu; böyle bir huşûun olmamasından, derin iç saygının bulunmamasından, fokur fokur iç kaynamasından mahrumiyetten, Allah’ım, ondan da Sana sığınırım!.. O, yukarıya atıf buyurulduğundan dolayı, yine “E’ûzu” ile, yine “innî” te’kidi ile; yani şöyle demek oluyor: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ Allah’ım, şüphesiz/tereddütsüz sığınma üzerine sığınma, müzâaf sığınma, mük’ab sığınma, mük’ab der mük’ab sığınma, bütün sığınmalar ile Sana sığınıyorum! Huşûu olmayan, fokur fokur kaynamayan, Senin korkun ile tir tir titremeyen bir gönülden Sana sığınırım!..

   “Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınırım!”

Diğer bir husus -ki bunların arasındaki telâzuma daha sonra temas ederiz: وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doyma bilmeyen nefisten…” Bu dünya, “dâru’l-lezzet” değil, “dâru’l-ücret” değil, “dâru’l-hizmet”tir. “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” diyor Hazreti Pîr, bu mevzuda.

Hususiyle günümüzde, insanlar yeme-içme mevzuunda ölçüsüz olduklarından dolayı, onun tabiri ile “tenevvü-i et’imeden gelen sun’î iştah” ile başka mahlûklar gibi yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, bir ahlak-ı sâbite haline gelmiş. Evet, günümüzde öyle yiyip içip yan gelip yatan ekser insanlar, Allah Rasûlü’nün şu hadis-i şerifine tam muhatap: أَخْشَى ما خَشِيْتُ عَلى أُمَّتِى: كِبَرُ الْبَطْنِ، وَمُدَاوَمَةُ النَّوْمِ، والْكَسَلُ وَضَعْفُ الْيَقِينِ “Siz ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ En çok, en çok korktuğum, haşyet duyduğum şey, karınları hesabına yiyip içip yan gelip yatan insanlar. Sonra, yakîn azlığı… Demek ki onu tevlîd ediyor, orada telâzüm var; o, gaflet verdiğinden dolayı, öyle bir dimağda, öyle bir latife-i Rabbâniyede haşyet olması katiyen söz konusu olamaz. Doyma bilmeyen o nefis, yedikçe yer, yedikçe yer, yedikçe ver.

Hâlbuki lezâiz çağırdıkça, insan “Sanki yedim!” demeli; “Sanki yedim!” demeyi âdet edinen, bir mescidi, bir camiyi yemedi. “Sanki Yedim Camii,” öyle yapılmış derler. Hazreti Pîr de bunu devrik cümleler ile ifade ediyor. “Sanki yedim!” diyerek, kocaman bir camiyi yememiş oluyor.

Evet, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” Nefse yedirdikçe, “Daha bir! Daha bir!” der, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der, “Hem min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der. Tenevvü-ü et’imeden  gelen, değişik yeme türlerinden gelen bir sun’î iştah ile, doyma bilmeyen bir nefis ile yeme üzerine bir eğilir ki, Allah gözünü doyursun!.. Bu, yukarıdaki o kalb haşyetine mani, o da aynı zamanda nâfi olacak “ilim”e mâni.

   Allah Rasûlü, her sahada insan-ı kâmil olduğu gibi, Allah’a teveccüh ve niyaz açısından da O’nun hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş mükemmel bir danteladır.

Ve en tehlikelilerden bir tanesi de وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا Bu ifadede “hâ” eki, müennes zamiridir, “davet” kelimesi müennes olduğundan. “Ve aynı zamanda icabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok dua ederdi. O tabiri başkalarının kullandığını bilmiyorum, kullanmam hata ise, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, Kıtmîr’i bağışlasın; O’na bir yönüyle, “Dua Peygamberi” diyebilirsiniz.

Sağ adımını atarken, nasıl dua eder; sol adımını atarken nasıl dua eder; urbalarını giyerken nasıl dua eder? En olumsuz yere, ıtrahatın yapılacağı yere girerken, nasıl dua eder; oradan çıkarken nasıl dua eder? Mescide girerken nasıl dua eder, çıkarken nasıl dua eder? Namaza dururken nasıl dua eder, rükûa gittiği zaman nasıl içini döker? Yüzünü yere sürdüğü zaman, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” denilen o mükemmel, kabule karîn tabloyu nasıl değerlendirir? Bütün bunlara baktığınız zaman, dersiniz ki, “Bu mübarek Zat’ın, bu mutlak İnsan-ı Kâmil’in hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş bir dantela!”

Aslında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatının hangi yanına baksanız, o yanının galebe çaldığını görürsünüz. Dua yanına bakarsanız, öyle… İbadet ü tâat yanına bakarsanız, ayakları şişmeden yatmıyor. Kulluk hukukuna riayete bakınca, bir karıncayı incitmeyecek kadar ince, rakîk, dakîk, şefik bir ruha sahip. Ve evinde bir sürü muallimeyi birbiriyle vuruşturmadan, hepsinin gönlünü alarak, aynı zamanda onları bir arada tutacak kadar yüksek fetânet sahibi. Cephelerde, daima önde; atının zimamından tutup “Az geriye dur!” demeseler, atını mahmuzlayıp, herkesten evvel düşmanın üzerine yürüyecek kadar…

Hangi yanıyla alırsanız alınız, mutlaka O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mevzuda sebkat etmiş olarak görürsünüz. فِي كُلِّ شَيْءٍ سَابِقٌ Her şeyde ipi göğüsleyen bir müsabaka kahramanı. Vasıf olarak “kahraman” denebilir; enbiya-i ızâma başka şekilde “kahraman” denmez. Ama bir “yarış kahramanı”, bir “fetânet kahramanı”, bir “harp stratejisi kahramanı” diyebilirsiniz. el-Abkariyât yazarı da, “el-Abkariyât” sözü ile O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâhiler kategorisi içinde mütalaa eder; ona ait bir yaklaşım;, siz kabul edersiniz-etmezsiniz, ayrı bir mesele.

   “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”

“Allah’ım! İcabet buyurulmayan duadan da Sana sığınırım!” Dua yaparsın, yaparsın, kabul edilmez!.. Duanın kabulü için Hazreti Pîr’in de gösterdiği hedef ekseriyet tarafından ihlasla yapılmasıdır. O, güzel vecizelerinden bir tanesinde diyor ki:  “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”, “celb eder” de diyebilirsiniz.

Allah rızası için verilen sadaka… مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) Şayet yoksa verecek bir şey, قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى “Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/263) Tatlı bir söz, yumuşak/güler bir yüz, muhatabınızda inşirah hâsıl edebilecek bir tavır, onun başına kakacağınız iyilikten çok daha hayırlıdır. Bir şey vermediniz/veremediniz, bari güler bir yüzü, tatlı bir tebessümü esirgemeyin!..

Allah (celle celâluhu), sizin hâlis duanız ile ferec-i umumîyi ihsan edebilir. Bakın “hâlisâne” diyor, “ekseriyetin hâlisâne duası ile…” Yani: Allah’ım, bizler, Senin kapının boynu tasmalı köleleriyiz, ayağı prangalı köleleriyiz!.. Sana kulluğumuz, bizim için en büyük şeref; çünkü Sana kulluk sayesinde elli türlü şeye kul olma esaretinden kurtulduk. Servete kul olmadık, alkışa kul olmadık, makama kul olmadık, pâyeye kul olmadık, villaya kul olmadık, filoya kul olmadık, başkalarına baskı yapmaya kul olmadık, takdire kul olmadık, kendimizi dinletmeye kul olmadık; elli türlü şeytanın ayak oyunlarına kul olmadık. Ne suretle kul olmadık? Ey Rabbimiz, Sana kul olduk, elli türlü kulluktan kurtulduk!

Allah’a kul olmak; ihlas, budur. Allah’a kulluğunu sadece O’nun için eda etmek; emredildiği için, Allah’a ibadet ü taat yapmak; “Sadece Senin için!” demek. Sesini yükseltirken, O’nun için yükseltmek, kısarken O’nun için kısmak, konuşurken O’nun için konuşmak: Allah için işlemek, Allah için başlamak, Allah için görüşmek, Allah için konuşmak… Çoğaltabilirsiniz: Allah için oturmak, Allah için kalkmak, Allah için yatmak, Allah için uyumak, Allah için kıyam etmek/kemerbeste-i ubudiyet içinde, teheccüd ile, karşısında el-pençe divan durmak; lillâh, livechillâh, lieclillâh, rızası dairesinde hareket etmek.

İhlas, bu; bunun zerresi, batmanlarla hâlis olmayana tereccüh ediyor, üstün geliyor. “Bir zerre ihlaslı amel”, damlayı derya yapıyor. Bir damlacık ihlaslı amel, zerreyi güneş yapıyor, kamer-i münîr haline getiriyor. Bu açıdan da dua ettiğiniz zaman -esas- ihlas ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek lazımdır: “Allah’ım! İsteyen, bizler gibi âcizler, zeliller; veren de, Senin gibi Aziz, Latîf, Fazıl Sahibi, Kerem Sahibi!.. أَكْرَمُ اْلأَكْرَمِينَ، أَشْفَعُ الشَّافِعِينَ، أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ، أَعْدَلُ الْعَادِلِينَ، أَصْدَقُ الصَّادِقِينَ؛ فَارِجَ الْهَمِّ، كَاشِفَ الْغَمِّ، مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ Sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yegâne şefaat sahibi, şefkatlilerin en şefkatlisi, herkese hakkını eksiksiz veren âdillerden âdil, vaadinde asla hulf etmeyen ve doğruluk bakımından da başka sâdıklarla kıyas edilemeyecek olan, ey tasaları gideren, gam ve kederlerden kurtuluş yolları yaratan, ızdırar içinde kıvranan kullarının dualarına her zaman cevap veren Rabbimiz!”

Bu mülahazalarla O’na (celle celâluhu) teveccüh ederek, içini O’na dökme, duanın kabulü için çok önemli hususlardandır. Böyle kültürel olarak içimize yerleşmiş kelimeleri tekrar etmek demek değildir mesele. Hangi problemler ile karşı karşıya bulunuyorsak, hangi şeyler bizi o esnada çok meşgul ediyorsa, onları gönülden talep etmek esastır. Mesela “Allah korkusu” meşgul ediyorsa zihninizi, Hazreti Pîr’in sabah-akşam, belki üç-beş vakit dualarında, أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Bizi cehennem ateşinden koru!..” yedi defa dediği gibi ve Cevşen’de üç şekliyle dendiği gibi, اللَّهُمَّ أَجِرْنَا، خَلِّصْنَا، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ diyeceksiniz. Ateşten korkuyorsunuz hakikaten.. birden bire magmalar gözünüzün önünde tebellür ediyor.. ve siz, cismâniyetiniz itibarıyla içine atıldığınız zaman, eriyip gidecek varlıklarsınız… “Allah’ım! Bizi öyle bir ateşle imtihan etme!” diyorsunuz.

Duygu ve düşünce dünyanızı kuşatan, bir sarmal halini alan böyle bir hadise karşısında yapacağınız duayı ona göre belirleyecek; أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ؛ وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِفَضْلِكَ، وَبِكَرَمِكَ، وَبِمَنِّكَ، وَبِلُطْفِكَ، وَبِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَبِشَفَاعَةِ آلِ بَيْتِهِ اْلأَطْهَارِ “Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, fazl, cömertlik, kerem, nimet ve ihsanların neticesinde, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle ve O’nun tertemiz aile fertleri hürmetine.” diyeceksiniz. O esnada hangi duygunun tesirine girmiş iseniz, nasıl bir atmosfer içinde bulunuyorsanız, doğrudan doğruya, kalbiniz mızrap yemiş gibi, o duyguları seslendireceksiniz. Kalbinizin sesi olarak -esasen- dilinizden dökülen kelimeler o hususta olacak. İcabet edilecek duanın şartları, onlar.

   “Allah’ın yardımı ne zaman?!.”

İkincisi: Hazreti Pîr’in dediği gibi, dua, duayı kesmediğinden, men etmediğinden dolayı, Cenâb-ı Hak, sürekli duaya teşvik buyuruyor, cebrî duaya sevk ediyor. Şimdi değişik gâile ve belalara maruzsunuz, maruzuz, maruzlar. Herkesin şöyle-böyle bir yakını, tanıdığı birkaç insan, birkaç aile, günümüzde değişik yerlerde mağduriyet yaşamıştır/yaşamaktadır. Himmetini sadece vatan çerçevesinde ele alan insanlar için onlara dua etmek… Umum İslam dünyası açısından mesele ele alındığı zaman, her yerde, aynı zamanda endişe ile ürperen sineler vardır, şakır şakır gözyaşı döken gözler vardır; inleyen insanlar vardır dünyanın değişik yerlerinde. Onları da düşünüp daha geniş dairede himmeti âlî tutarak, فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allah’ım! Bütün dünyada, âlemin her tarafında olan mü’min kardeşlerim!..”

Hatta meseleyi daha geniş dairede tutarak, “Allah’ım! Bir fetret dönemi yaşıyoruz. İnsanlar, belki tereddüt içindeler. Bazıları değişik şeylere kayıyorlar, örneğini göremediklerinden dolayı. Bir boşluk dönemi yaşanıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan evvelki gibi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir boşluk dönemi yaşanıyor. Böyle bir dönemde insanlar, ‘Galiba bir Yaratıcı var!’ falan diyorlarsa şayet, bu bile -Allah bilir- bu bile, onların halâsına vesile olabilir. Çünkü yeryüzünde Müslümanlığı, Kur’an, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyas-ı Fukahâ çerçevesi içinde, milimi milimine yaşayan bir İslam Dünyası yok! İslam dünyası yok!.. İslam, gurbet yaşıyor. İslam, Müslüman dünyası elinde bir yetim!.. İslamiyet, İslam dünyası elinde bir öksüz, bir sahipsiz, bir sürüm sürüm!.. Değerler üstü değerlere sahip olduğu halde, değişik, dünyevî, kirli maksatlara basamak, vesile yapılan bir unsur haline getirilmiş. Ona saygımdan dolayı “unsur” dedim yoksa başka bir şey haline getirilmiş. İslamiyet, zuhur ettiği günden bugüne, hiçbir zaman, İslam dünyasından bugün maruz kaldığı o tahkire, o tezyife, o horlanmaya maruz kalmamıştır. Kimin eliyle? Kimin diliyle? “Müslümanım!” diyen ve Müslümanlığı, İslamî hayatı, insanî hayata, idarî hayata hâkim kılma iddiasında bulunan körler, sağırlar, kalbsizler, kahrolası derbederler; onlar vasıtasıyla!..

Şimdi dert bu ise şayet, evvela kendi ülkenizden -bakın- yakınlarınızdan başlayacaksınız. Bir hayli insan mağdur, mazlum; inliyorlar. Rüyalarında veya temessülât-ı Nebeviye karşısında: “Yâ Rasûlallah, ne zaman?!.” diyorlar, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” der gibi. Ee bunu daha evvelkiler de demişler: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara düçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Bakara sûre-i celîlesinde anlatıldığı üzere, o kadar sıkıştılar, o kadar derbeder oldular, o kadar ezildiler, o kadar sahipsiz kaldılar, o kadar kendilerini gurbet içinde hissettiler ki, değil sıradan insanlar, nebi bile مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” dedi. Ben, peygamberlere saygımın gereği olarak, “Arkasındaki insanların mukavemetlerini, immün sistemlerini nazar-ı itibara alarak dedi.” yorumunda bulunuyorum. Evet, nebi, kendi ufku açısından, “مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ın yardımı ne zaman? Bunlar, dayanamayacaklar galiba, devrilecekler, sürüm sürüm olacaklar! مَتَى نَصْرُ اللهِ” dedi.

   Ey kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış çaresizler niyaz ettiği zaman, onların duasına icâbet buyuran ve başlarındaki sıkıntıyı/kötülüğü gideren Rabbimiz; işte bizler de muztarız!..

İşte böyle bütün esbâbın sukut etmesini müteakip nûr-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin zuhur etmesi sonucu, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) buyuruldu. اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا “Allah’ım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allah’ım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allah’ım!..” Bunalmış, sıkılmış, canı gırtlağına gelmiş insanlara o engin rahmetin ile merhamet buyurarak, اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ، فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ آمِينَ “Allah’ım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allah’ım, engin bir fütuhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…”

Evvela bildiğiniz-ettiğiniz kimseler… Onların ızdırabını vicdanda duymak, mü’min olmanın en önemli unsurlarındandır. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların çektikleri ızdırap ve derdi paylaşmayan, aynı derdi onlarla beraber yaşamayan, onlardan değildir!” Ne manaya geliyor bu? Onlar ile aynı çizgide değildir, aynı güzergâhı takip etmiyor demektir. Demek ki düşe-kalka bir yolda sürünüyor, patikada yürüyor; demek ki şehrâh-ı Muhammedîde değil (sallallâhu aleyhi ve sellem). مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ

Halimizi bu zaviyeden bir kere gözden geçirmemiz lazım. Izdırap içinde olan, ızdıraplı insanların ızdırabını ne ölçüde paylaşıyoruz? يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ، هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey muztar olanların duasına icabet buyuran Zât-ı Ecell u A’lâ! Ha işte canlarımız gırtlağımızda. Yer, bize genişliği ile beraber dar gelmeye başladı. Tahammül-fersâ hadiseler altında ezilir hale geldik. Sen, bizim melce’ ve mencâmızsın. Meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî!..” Bu ızdırabı içimizde duyma… Ondan sonra da bütün Müslümanların, bilmediğimiz Müslümanların ızdırabını içimizde duyma… Bütün dünyada -aynen- muzdarip Müslümanlar vardır; onların ızdırabını paylaşma. Bu, mü’min için bir vecibedir; mü’min olmanın şiarıdır, gereğidir. Şimdi, bu duygu ve düşünce atmosferine girdiğiniz zaman, isteyeceğiniz, arzu edeceğiniz şey de herhalde biraz evvel dar bir çerçevede ifade etmeye çalıştığım şeyler olacaktır. Öyle diyeceksiniz; اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، وَخَلِّصْهُمْ مِنْ كَيْدِ الظَّالِمِينَ، وَمِنْ مَكْرِ الظَّالِمِينَ “Allah’ım, İslâm’a ve Müslümanlara yardım eyle!.. Allah’ım İslâm’a ve Müslümanlara nusret lütfeyle!.. Onları zalimlerin hile, tuzak ve komplolarından halâs eyle!..” Bir de bu mesele…

Evet, “gönül derinliği ile O’na teveccüh etmek, O’na yürekten ve ihlas ile dua etmek” dedik. Aynı zamanda “himmetini geniş tutarak başkalarını işin içine alacak şekilde dua etmek” dedik. Sonra “bütün İslam dünyasının ızdıraplarını içine alacak daire içinde dua etmek” dedik. Meseleyi böyle geniş dairede ele alarak ve himmeti âlî tutarak dua etmek, kabule karîn olabilecek dualardandır.

   “Acele etmemeniz şartıyla, herhangi birinizin hâlis duasına mutlaka icabet buyurulur.”

Fakat bu arada -esas- zikredilmesi gerekli olan ve çoğunuzun bildiği bir mesele daha vardır: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmedikçe, herhangi birinizin duasına icabet buyurulur.” Allah icabet eder, cevap verir. “Ne istiyor kulum?” der; ne istiyorsan, onu is’âf buyurur. İs’âf buyursun Allah dualarınızı/dualarımızı!.. مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse..” diyor. Acele etmeyi şöyle ifade buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Dua ettim ama bana icabet edilmedi.” Çoğaltabilirsiniz; دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ “Dua ettim, dua ettim, dua ettim.. ama bana icabet edilmedi.”

Ee iki seneden beri ben dua ediyorum, her gün belki üç-dört saat. Bunu söylemek ayıp belki ama her gün üç-dört saat dua ediyorum. Şimdi üç-dört saat dua ediyorsun, sen nesin ki yahu kalkıp da “Dua ettim de kabul olmadı!” diyorsun? Sen, O’nun (celle celâluhu)  kapıkulu bir bendesisin, boynu tasmalı bir bendesisin! Senin, senin içinde kaç paralık kıymetin var?!. Seni Yaratan, O (celle celâluhu).. insan haline getiren O.. insan-ı mü’min haline getiren, O.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olma şerefini bahşeden, O.. âhirzamanda gelmek suretiyle “Kardeşim!” şerefiyle şerefyâb kılan, O.. din-i mübîn-i İslam boyunduruğunun yere konduğu anda, onu kaldırma imkânıyla imkânlandıran, O… Sende, senin kaç paralık katkın var? Elbette, iki sene değil, üç sene değil, dört sene değil!.. Hazreti Cüneyd’in “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” dediği gibi davranmalısın.

Evet, “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” diyor. يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” Bak, tekrar edeyim: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ (دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ) فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي İki senedir, altı yüz bilmem ne, yedi yüz bilmem kaç gün, dua etmişsin şu kadar; “Kabul olmadı!” Hâşâ ve kellâ!.. Gönül koyma gibi küstahça bir hale girmemek lazım. Belki dualarım benim katılığıma takılıyor, gitmiyor oraya. Belki henüz her şey gayretullah ufkuna ulaşmamış? Zâlimlere mehil veriyor, “Döner, gelirler!” diye. Bir gün döner, gelir, O’nun kapısının tokmağına dokunurlar diye. Pişman olur, başlarını O’nun kapısının eşiğine koyarlar diye!.. O, Rabbü’l-âlemîn; herkesin Rabbi… Rabbü’l-âlemîn, Rahman u Rahîm O… Eşfaku’l-müşfikîn, Erhamürrâhimîn O.

Şimdi bütün bu mülahazaları –عُذْرًا مِنْكُمْ Sizden özür dileyerek ifade ediyorum- nazar-ı itibara alarak, “Yahu bunlardan birine takılıyor bu mesele!” Onun için bize düşen şey, hâlisâne, yüreğimizden gelerek, hiç kesmeden, ara vermeden, fasıla vermeden ve aynı zamanda içimize gelecek olumsuz duyguları hemen Allah saygısıyla baskı altına almak suretiyle yine duaya devam etmektir.. ellerimizi kaldırıp gözyaşlarının refakatinde, kalbin titreyişinin refakatinde, iki büklüm olmanın refakatinde, secdenin refakatinde, el-pençe divan durmanın refakatinde her zaman Rabbimize içimizi dökmek, inlemek, içimizdeki o engin düşünceleri O’nun karşısında dillendirmektir. وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “İcabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!” ifadesi bunları da hatırlatmaktadır.

   Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünyayı size zehir-zemberek haline getirseler de siz âhiret hayatınızı şeker-şerbet kılacak bir yolda yürüyorsunuz!..

Şimdi bir insanda faydalı bir ilim varsa, esasen, ilim, amele döndüğü takdirde, kalbde de o huşû hissi belirecek; insan, fokur fokur kaynamaya duracaktır. Sonra kalbde o fokur fokur kaynama hali, o huşû ve haşyet varsa, o tavır ve davranışlarına da aksedecek; إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ buyurulduğu üzere, “görüldüğü zaman, Allah hatırlanacaktır.” Öyle ince tavırlar içinde bulunacak ki, ona bakanlar, Allah’ı hatırlayacaklar. O hadis râvîleri içinde çok görülüyor; öyle birini görenler, “Allah!” diye seslerini yükseltiyorlardı, “Allah!” diye; kendisi de “Allah!” dediği zaman, tepeden tırnağa titriyordu.

Şayet böyle faydalı ilmi elde etmişse, haliyle o, kalbde bir haşyet haline gelecek, sonra huşû haline gelecek.. ve sonra tavırlarından, davranışlarından haşyet halinde dışarıya dökülecek. Böyle olan biri -aynı zamanda- bu dünyanın “dâru’l-ücret” ve “dâru’l-lezzet” olmadığını anlayacak. Dolayısıyla her şeyde “Tatmaya izin var, fakat doymaya izin yok!” hakikatini anlamış olacak. Bakın böyle bir telâzum var bunların arasında. Neden? Çünkü Cevâmiü’l-Kelim sahibi olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor bunu.

Evet, kalbi öyle olan, duyguları öyle olan, tavırları ve davranışları öyle olan bir insan aynı zamanda “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” ve “Sanki yedim!” demeli; yenmemesi gerekli olan şeyleri yememeli. Her şeyi burada yememeli, burada yemek suretiyle ahiret azığını tüketmemeli. أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz!” (Ahkâf, 46/20) Kur’an-ı Kerim buyuruyor ehl-i dünya hakkında: Dünya hayatında bütün tayyibâtınızı, ötede alacağınız her şeyi yiyip-bitirdiniz! Aldınız, kullandınız, zevk u sefâ içinde yaşadınız; âhirette alacak bir şeyiniz kalmadı, alacağınızı orada aldınız!

İşte öyle haşyet ile ürperen bir kalbden gelen bir diğer şey de esasen o dünyaya karşı meyl ü muhabbetin azalması, tûl-i emelin azalması, tevehhüm-i ebediyetin tırpanlanması/biçilmesi, “Ben burada muvakkaten duruyorum!” duygusunun sübut bulmasıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle, مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” Tıpkı bir süvari gibi; aldı yürüdü, bir ağacın altında muvakkaten dinlendi, ârâm eyledi, istirahat buyurdu, ondan sonra da çekti gitti. Benin durumum budur!.. Dolayısıyla kaldığım yerde, o kaldığım yerin câzibedâr güzelliklerine, hezâfirine, zehârifine (süs, altın ve mücevher gibi ziynetine) kapılıp kalırsam, gideceğim yere karşı beni unutkanlığa ve oraya karşı alakasızlığa sevk eder, kör-sağır hale getirir, hafizanallah!.. Evet, ondan da o çıkıyor.

Aksine, bir insanda faydalı olmayan bir ilim varsa, ürpermeyen bir kalb varsa ve aynı zamanda dışarıya vuracak -öyle- bir haşyet yoksa ve sürekli yiyip-içip yan gelip kulağı üzere yatıyorsa, böyle bir insanın duasının kabul olması da uzaklardan uzak bir ihtimaldir. Çünkü onun hayatında en çok lezzet aldığı şey, “Allah’a teveccüh” değil, “el kaldırıp yalvarmak” değil!.. Daha ziyade yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, birini iki etmek, ikisini dört etmek, dördünü sekiz yapmak, sekizini on altı haline getirmek, on altısını otuz iki haline getirmek. Bu suretle, durmadan tûl-i emel peşinden koşmak, tevehhüm-i ebediyet duygusuyla âhiretini ayaklar altına alıp çiğnemek; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz; âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) tokadını yemek!.. Hayır hayır; siz, dünya hayatını, şu fânî ve zâil hayatı, âhiret hayatına tercih ettiniz, kaybettiniz!..

Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünya hayatını size zehir-zemberek haline getirdiler. Onun bu hale gelmesi, inşaallah, âhiret hayatını sizin için şeker-şerbet haline getirecek. Tattıkça onu, yeniden “Hel min mezîd!” diyeceksiniz. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyeceksiniz: Yandıkça yandım, bir su ver! Bildikçe bildim, biraz daha bildir! Tanıdıkça tanıdım, biraz daha tanıttır! Gördükçe gördüm, biraz daha gördür! Yakînimi ilme’l-yakîn’e ulaştır; ilme’l-yakînimi ayne’l-yakîne ulaştır; ayne’l-yakînimi hakka’l-yakîne ulaştır! Râdiye, Mardiyye, Sâfiye, Zâkiye ufkuna ulaştırmak suretiyle münasebet-i tâmme ile Senin ile münasebete ulaştır!.. Tâ her şeyi ayağımın altına alayım, -raks doğru değil, caiz değildir ama- onların üstünde raks edeyim! Ben, onların üstünde raks ederken, şeytan da iki büklüm hale gelecek. Meselenin aksi olunca, -hafizanallah- insan sürüm sürüm olacak; şeytan da zil takıp oynayacak; “Nasıl oynadım, kapı kullarım ile, halayığım ile!” diyecek. Günümüzde bir kısım serkârlar ile oynadığı, zil takıp onlar için oynadığı gibi, oynayacak…

Allah, sizi Kendi yoluna sevk etti, hidayet buyurdu. Bir kısım şeylere maruz bıraktı, çekiyorsunuz. Çektiğinizi/çekeceğinizi burada çekeceksiniz; inşaallah öbür tarafta çekecek bir şey kalmayacak. Allah, inayetini sizinle, bizimle eylesin! Vesselam.

Kırık Testi: İmdâda Yetiş Engin Şefkatinle!..

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “Hakikî şefkat” sözüyle ne kastedilmektedir? Şefkatin en mükemmel şekilde gerçekleştirilmesi hangi hususlara bağlıdır?

Cevap: Şefkat, Cenâb-ı Hakk’ın birer sanatı olmaları itibarıyla herkese ve her şeye karşı alâka duyma; başkalarının dertlerine ortak olma, kederlerini paylaşma, yardımlarına koşma; karşılıksız, sâfi ve ivazsız sevgi besleme; mazlumların, mağdurların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle onların üzerine titreme gibi manalara gelmektedir.

   İlâhî Rahmetin Gölgesinde

Aslında, varlık derinden derine mütâlaa edilse, her yanda şefkatin tüllendiği görülecektir. Evet, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir, şefkattir. Yeryüzündeki bütün canlılar Allah’ın rahmet ve şefkatiyle varlıklarını devam ettirirler. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’râf, 7/156) buyuran Hazret-i Rahmân, mahlukâtın özüne sevgi, merhamet ve şefkat nüveleri yerleştirmiştir. Varlığın bağrına atılan şefkat duygusunun kaynağı, Rahmân ve Rahîm isimleri başta olmak üzere Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sının tecellisi olan ilâhî rahmettir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in ifade buyurduğu üzere; Allah (azze ve celle) rahmetini yüz parçaya ayırmış; doksan dokuzunu kendi nezdinde tutmuş, birini dünyaya indirmiştir. İşte, bütün canlılar bu bir parça ilahî rahmetten istifade ederek hemcinslerine şefkat gösterirler. Öyle ki, bir hayvan bile, yavrusunu emzirirken onun incinmemesi, canının yanmaması ve rahatça beslenmesi için bacaklarını açar. Hatta, tavuğun sermayesi kendi hayatı iken, civcivini korumak için canını tehlikeye atarak köpeğin üzerine saldırır, gerekirse o uğurda başını kaptırır ama yavrusunu kurtarır.

Evet, hilkat hamuru muhabbet mayasıyla yoğrulmuştur. Kainatın her yanında ilahî rahmetin tecellileri parıldayıp durmaktadır. Nereye bir sondaj yapsanız, mutlaka orada bir şefkat kaynağının emarelerini görürsünüz; hangi kalbe girseniz, onun şefkatle attığına şahit olursunuz. Bütün eşyanın tabiatında şefkatten bir parça bulunması ve kalblerin şefkatle atması tabiîdir. Bunun aksi ise, bir mahiyet değişikliğinin neticesidir. Şayet, bazı kimselerde şefkat tezahürleri görünmüyorsa, bu onların bir tabiat bozukluğuna maruz kaldıklarının ve bir deformasyona uğradıklarının alâmetidir. Ancak rahmet-i ilahîyeden nasipsizlerdir ki, onlar kendi sû-i istimalleriyle gönüllerindeki şefkat pınarlarını kurutmuş, sevgi ve merhamet duygularını öldürmüş ve acımasız birer tiran kesilmişlerdir. Öyle ki, bu taş kalbliler, kendi evladına karşı dahi merhamet etmeyen canavarlar haline gelmişlerdir. Kandan hoşlanan, kanla beslenen bu insan bozmalarından bazıları bâtıl bir sistemi oturtmak için bazen kırk milyon cana kıyabilecek kadar vahşileşmişlerdir.

   Hakikî Şefkat

Şefkat, genel manada, uzak-yakın çevremizde görüp duyduğumuz muhakkak acıları paylaşma, dertlere çare bulma ve muhtemel sıkıntıların önünü keserek bunların yerine sevinç ve neş’e ikâme etme demek olsa da; aslında, “hakikî şefkat”, insanların ebedî saadeti kazanmaları için kalbin tir tir titremesinin ve bunun neticesinde ortaya konan halisâne cehd ü gayretlerin unvanıdır. Evet, insanların geçici dünya hayatıyla alâkalı bazı sıkıntılarını giderme, burada huzur içinde yaşamalarını sağlama, onlara alâka duyma, sevgi ve muhabbet besleme, acıma ve yardım etme gibi hususlar şefkatin sadece bir yanını teşkil etmektedir. Şefkatin tam ve olgun hâli ise, ancak insanları ebedî azaptan kurtarıp sonsuz bir mutluluğa kavuşturmak için gereken bütün himmet ve gayreti ortaya koymakla gerçekleşir.

Mesela, anne–babaların, çocuklarının bütün ihtiyaçlarını görmeleri, onlarla beraber ağlayıp onlarla beraber gülmeleri gönüllerindeki şefkatin semereleridir. Fakat, o şefkatin tamamiyeti bu geçici hayatta çocuklarının mutluluk, rahat ve huzur içinde olmalarını düşünüp onu gerçekleştirmek için çalıştıkları gibi, onların sonsuz saadet diyarına sağ sâlim varana kadar sırât-ı müstakîm üzere bulunmaları ve sonrasında da bitmeyen bir mutluluğa nâil olmaları istikametinde cehd ü gayret ortaya koymalarına bağlıdır. Masum çocuğunun âhiretini düşünmeyen, onu sadece fâni dünyanın muvakkat eğlenceleriyle oyalayan ve neticede yavrusunu ebedî bir azaba iten valideynin şefkatli kimseler oldukları söylenemez. Çocuğunu âhirete hazırlamayan bir anne ya da baba, onu ne kadar severse sevsin, onun dünyevî ihtiyaçlarını karşılamak için ne denli gayret gösterirse göstersin, yine de asıl vazifesini yapmamış ve kalbindeki şefkat hissini boşa harcamış, hatta kötüye kullanmış demektir.

Diğer taraftan, merhum M. Akif’in,

“Mü’minlere imdâda yetiş merhametinle,

Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle.”

sözü hakikî şefkatin hulâsası gibidir. Evet, herkesin, hususiyle de mü’minlerin imdadına yetişmek müşfik olmanın gereğidir. Lâkin, iman nurundan mahrum kalan, ahiretin, haşrin ve sonsuz bir hayatın varlığına inanmayan ve böylece kendine bütün bütün yazık eden talihsizler ya da kalbini ve vicdanını kültür müslümanlığına hapsederek imanın neşvesini gönlünde duyamayan, sürekli dalıp çıktığı günahlarla kalbini her gün biraz daha karartan, dolayısıyla da hep “dışarıdakiler” gibi yaşayan kimseler merhamete daha çok muhtaçtırlar. Onlar, şayet yardımlarına koşulmazsa, her şeyi kaybetmekle karşı karşıyadırlar ve bu kayıpları da geçici değildir, ebedî bir hüsrana dâyelik etmektedir.

Aslında, hiç kimse, günahlar içinde yüzüp duruyor ve sefalet içinde yuvarlanıyorken mutlu olamaz. Vicdanı tamamen kararmış ve gönül dünyası bütünüyle tefessüh etmiş kimselerin dışında hiçbir insan, yaşadığı çirkef hayatın içinde kendi rızasıyla ve isteyerek durmaz. Heyhat ki, bir şekilde ayağı sürçmüş, bir çukura düşmüş, bir bataklığa takılıp kalmıştır ve kendi iradesi, gayreti, ümitsiz çırpınışları oradan çıkmasına kâfî gelmemektedir. İşte, mutsuzluk içinde, gönlü parça parça ve istikbali de karanlık bu insanlar için en önemli kurtuluş vesilesi, mü’minlerden uzanacak şefkat elleridir.

Kendisine şefkatle yaklaşılan bir insan, söylenenleri o anda kabullenmese bile, sonradan mutlaka düşünecek, işittiği hakikatlere karşı zamanla iyice yumuşayacak ve meselelerin aslını öğrenmeye karşı içinde bir iştiyak duyacaktır. Hele bir de kendisine el uzatanların karşılık beklemeyen, ücret istemeyen ve sadece Allah’ın rızasını gözeten insanlar olduklarını görünce kalb kapılarını bütünüyle açacaktır. Evet, şefkatle coşan gönüller hâlistir; onlar mukabele istemez ve asla beklentilere girmezler. Sâfi, garazsız ve beklentisiz olmalarından dolayı da, -Allah’ın izniyle- muhataplarına tesir ederler. Bu şefkat sayesindedir ki, hiç ümit edilmeyen insanlar, hiç beklenmedik bir zamanda hidayete açılmış, imanın sımsıcak atmosferine sığınmış ve sırât-ı müstakîme dâhil olmuşlardır/olmaktadırlar.

   “Cehennemi Ben Doldurayım!..”

İman ve Kur’an hizmetinin en önemli esaslarından biri kabul edilen şefkat de işte bu engin şefkattir. O, kurtulma değil, kurtarma cehd ü gayretidir; yaşama değil, yaşatma azmidir; rahat bir hayat sürme değil, gerekirse ruhunu feda etme yiğitliğidir; hatta Cennet’e yürüme değil, oraya adam taşıma himmetidir.. ayağının birini Cehennem’e diğerini Cennet’e koyup ateşten insan çıkarma yürekliliğidir.. yananların imdadına yetişmek için icabında Cennet’te kalmaktan dahi vazgeçip alevlerin üzerine yürüme şefkatidir.

Hayır, bu sözlerimle mübalağa etmiyorum, hakikî müşfiklerin ufkunu seslendiriyorum. “Güneşi bir elime, ayı da diğerine koysalar, yine de ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bu yolda ölüp gideceğim!” diyen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şefkatini tarif etmeye çalışıyorum. En çileli ve ızdıraplı günlerinde muhatap olduğu Cennet’te kalma teklifini bile dönüp ümmetinin elinden tutma niyetiyle geri çeviren Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e Cennet’i terkettirecek kadar derin şefkatten bahsediyorum. O peygamberâne ufuktan akıp gelen ışıklarla coşkun en Sâdık Yârân’ın “Vücudumu o kadar büyüt ki, Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın” çığlıklarıyla ortaya koyduğu merhameti, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım” deyip iki büklüm olan Müşfik İnsanın gönlündeki beklentisiz muhabbeti, acıma hissini ve kurtarma sevdasını anlatmaya çalışıyorum.

Evet, hakikî şefkat, merhum Zübeyr Gündüzalp’in “Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopacaksa, ‘Bir genç dinsiz olmuş’ haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir” sözüyle dile getirdiği teessürü duyacak ve herkesin hidayete ermesi için ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranacak kadar merhamet ve acıma hisleriyle dolmaktır.. ve işte bu ölçüde bir şefkat iman hizmetine gönül verenler için çok önemlidir.

Ne var ki, herkes aynı kıvamda bir şefkat kahramanı olamayabilir; her dava eri o ufkun mümessili olabilecek ölçüde bir çizgi takip edemeyebilir. Herkesin tabiatında o şefkat çekirdeği vardır; ama o çekirdeğin neşv ü nemâ bulması için de uygun bir inkişaf alanı lazımdır. Peygamberâne bir şefkati hissedebilmek, biraz da bilmeye bağlıdır; ilme ve irfana vâbestedir. Şefkat Peygamberi’nin nazarıyla kainâta, insanlara ve ahirete bakmayınca, beşerin hidayete ermesi yolunda gerekirse Cennet’ten bile vazgeçmenin ne demek olduğunu anlayamazsınız. Hazreti Ebu Bekir’in iman ve irfanıyla meseleleri değerlendirmeyince insanlığın kurtuluşu için Cehennem’e tek başına atılmaya razı olmanın manasını kavrayamazsınız. Hazreti Üstad’ın vicdanında sonsuz saadet ve ebedî şekavet hakikatlerinin nasıl bir tesir bıraktığını, iman ve küfür arasındaki derin uçurumun ve bunların nelere gebe olduğunun onun ruhunda ne türlü fırtınalara sebebiyet verdiğini tahmin edemeyince milletin iman selametine bedel Cehennem’in alevlerine rıza göstermenin nasıl bir tercih olduğunu takdir edemezsiniz.

Nitekim, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) şöyle buyurmuştur: “Ben sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum; bir bilseniz, gök nasıl bir gıcırdayışla gıcırdayıp inliyor!. Zaten öyle olması gerekir; zira göklerde meleklerin secdegâhı olmayan dört parmak kadar bile boş yer yoktur. Allah’a yemin ederim ki, eğer azamet-i ilâhiye adına benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız, hatta zevcelerinizle bir arada bulunmaktan kaçınır, dağ ve sahralarda çığlık çığlık Allah’a yalvarırdınız!” Hazreti Ebû Zerr bu hadîsi dinleyince, “Keşke, kökünden sökülen ve kesilip-biçilen bir ağaç olsaydım” demekten kendisini alamamıştır.

   Yakma Allah’ım!..

O ufkun insanı olmayan birinin hem onları anlaması mümkün değildir hem de o seviyeye ait sözleri tekrarlaması gerçek hissiyatının sesi-soluğu olmayan kuru bir taklitten ibarettir. İmansızlığın nasıl bir felaket olduğunu bilmeyen, inançsızları bekleyen akıbetin elemini vicdanında hissetmeyen sıradan bir insanın “Cehennemi ben doldurayım…” demesi ya da gözünde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu olduğunu söylemesi büyük bir iddia olur. İnsanların dalâleti karşısında her gün ölüp ölüp dirilenler ve Hak’tan kopuk yaşayan birini gördükleri zaman içi kavruluyormuşçasına yüreği “cızzz” edenlerdir ki, işte, insanların ahiret selameti için icap ederse Cehennem’de yanmaya gerçekten rıza gösterebilecekler o şefkat erleridir.

Erzurum’da Hacı Musa adında, kendisini hizmete adamış, Nurlar’ın keramet ve ikramlarına mazhar, çok hâlis bir insan vardı. Ondan, mevzumuzla alâkalı bir hâdise dinlemiştim. Hacı Musa Efendi’nin anlattığı hâdisedeki kahraman Fırıncı İshak Baba idi. Bildiğiniz gibi, tarih boyunca, fırıncılar ve demirciler arasından pek çok Hak dostu çıkmıştır. Hep ahiret sıkıntılarını hatırlatacak ağır işlerde çalışan ve Cehennem’in alevlerini akla getirecek şekilde ateşle çokça meşgul olan kimseler o işlerde adeta pişmiş ve olgunlaşmışlardır. İshak Baba da alevler karşısında çalışa çalışa ateşin ne demek olduğunu çok iyi duymuşlardan biriydi. Dersleri hiç kaçırmayan, Risaleler’i yürekten dinleyen, çok konuşmayı sevmeyen ve ancak ihtiyaç olduğunda bir-iki kelime etmekle yetinen bir gönül eriydi.

İshak Baba, Hacı Musa Efendi ile beraber hacca giderlerken otobüsleri bir yerde mola verir. Herkes bir şeyle meşgul olurken İshak Baba gözlerini kapatır ve murakabeye dalar. Neden sonra bir taraftan gözlerinden yaşlar boşanır, bir taraftan da dudakları kıpır kıpır hareket etmeye başlar. İşte, tam o an kırk kişilik otobüs zangır zangır titrermişçesine hareket eder ve bir metre kadar ileri geri gidip gelir. Herkes ne olduğunu merak edip heyecanla etrafa bakınmaya dururken, Hacı Musa Efendi’nin gözleri İshak Baba’ya takılır. Bakar ki, o Hak dostu çok farklı bir atmosferde, adeta kendinden geçmiş gibi. Bir aralık, ona sorar: “İshak Baba, ne oldu, ne düşünüyor ve neler söylüyordun?” der. Onun cevabı şöyle olur: “Ahireti, sorgu-suali, Cennet ve Cehennem’i düşünüyordum. Bir anda Cehennem gözlerimin önünde alev alev tülleniverdi. İnsanların çoğunun birer âsî olarak oraya gideceklerini düşündüm. Onlar adına o kadar çok üzüldüm ki, azabın dehşetini vicdanımda derinlemesine duyunca Rabbim’den niyaz ettim ve gayr-i ihtiyarî defalarca şunu söyledim, “Yakma Allahım, şu biçare kullarını yakma; sonra dilersen onlara bedel beni at nâra!”

   Karasevdalılar ve Sarp Yokuşlar

Öyle ümit ediyorum ki, günümüzün karasevdalıları da, hakikî şefkatin birer temsilcisidirler. Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da engin bir şefkat nümâyândır. Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; O’ndan ötürü insanları sevip herkese sîne açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir. Onlar, paslanmış ve küflenmiş gibi görünen en katı kalbleri, en sert tabiatları bile sevginin sırlı anahtarlarıyla balmumu gibi yumuşatır, gönül kapılarını aralar ve muhataplarına muhabbet lisanından en tatlı nağmeleri dinletirler. Severler, sevilirler ve herkese şefkatle muamele ederler.

Zaten, öyle olmasaydı, rahatlarını terkedip, sevdiklerini ve ülkelerini arkada bırakıp dünyanın en ücra köşelerine şefkat seferleri düzenleyebilirler miydi? Senelerce sıla hasretine, anne-babadan, yâr-yârandan ayrılık hicranına dayanabilirler miydi? Geçen gün bir program münasebetiyle, kıymetli bir devlet adamımızın anlattığı hadisede olduğu gibi; şayet onlar şefkat hisleriyle yollara dökülmeselerdi, gittikleri yerde birkaç sene kaldıktan sonra “Ülkeni, anne-babanı özlemedin mi; ne zaman döneceksin?” diye soran birine “Efendim, biz dönmeye değil, burada hizmet edip burada ölmeye geldik!” diyebilirler miydi? Evet, bu adanmış ruhların daha yola çıkarken yaşatma mefkuresine kilitlendikleri her hallerinden belli. Hal ve tavırlarındaki eda birer şefkat kahramanı olduklarının emaresi. Hazreti Rahmân ü Rahîm’den diler ve dilenirim, beni bu hüsn-ü zannımda yalancı çıkarmasın ve o müşfik insanların gönüllerindeki aşk u alâkayı hakikî şefkat ufkuna ulaştırsın.

Aslında, insanlığın kin, nefret ve gayzla yatıp kalktığı, dünyanın bir savaş alanı ve kan gölü haline geldiği bir dönemde sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak zorlardan zor bir iştir. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, insanların önlerindeki sarp yokuşları, göğüs gerilmesi büyük bir kahramanlık isteyen zor işleri sayarken, bu hususa da dikkat çekmiştir. “Sarp yokuş, bilir misin nedir?” dedikten sonra, “Sarp yokuş, bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır; kıtlık zamanında yemek yedirmektir; yakınlığı olan bir yetimi, ya da yeri yatak (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir yeri olmayan) fakiri doyurmaktır. Bir de sarp yokuş: Gönülden iman edip, birbirine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır.” (Beled, 90/12-18) buyurmuştur.

Evet, “merhamet” iman edenlerin ayırt edici bir vasfıdır. Onlar asla katı kalbli, acımasız ve zalim kimseler olamazlar. Mü’minler, bela ve musibetlere karşı sabırlı oldukları gibi, insanlara ve bütün varlığa karşı da şefkatlidirler. Dahası, onlar her fırsatta birbirlerine merhameti tavsiye eder, toplumun safları arasında “acıma, merhamet etme, sevme ve herkese şefkatle kol-kanat germe” duygularını yayarlar. Bunu yaparken de, sadece dünyevî bir sevgi ve alâkadan bahsetmez; her fırsatta nazarları âhiretin yamaçlarına çevirir ve şefkat hislerini insanlığın sonsuz mutluluğu kazanması istikametinde değerlendirirler. Hemen her münasebetle, “Arkadaş, kabir var, hesap var, Cehennem var! Şu insanların ateşe doğru koşarcasına gittiklerini gördüğün halde onlara nasıl acımazsın; nasıl olur da ellerinden tutmaya çalışmazsın?!” derler.

Bazen bir çocuğun vefat haberini duyduğumuzda gözlerimiz doluyor; onun anne-babasıyla beraber biz de ağlıyoruz. Haddizatında, onun ölüp gittiğini ama yok olmadığını, bu dâr-ı fânîden bâkî bir âleme taşındığını ve ötede rahmet-i ilahiye tarafından sarılıp sarmalanacağını biliyoruz. Onun hiç kaybı olmadığı gibi, henüz rüşde ermediğinden belki ahirette valideynine de şefaat edebileceğine inanıyoruz. Fakat, yine de ona yüreğimiz yanıyor, içimiz burkuluyor ve ardından ağlıyoruz. Ya bir insan nâmütenâhî bir saadetten mahrum kalacak ve ebedî şekâvete dûçar olup Cehennem’e gidecekse.. işte, bu ihtimal karşısında bir insanın yüreği “cızzz” etmiyorsa, o kalbin inanan bir insana ait olduğunu ve o yüreğin iman nurlarıyla aydınlandığını söylemek çok zordur.

Hâsılı, şefkatle mamur bir kalbin sahibi, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin gölgesinde hep incelerden ince davranır. Hakikî şefkati, insanların yüzlerini ahirete çevirip onların ebedî huzuru kazanmaları için çırpınma şeklinde anlar ve bütün hareketlerini bu anlayışa göre ayarlar. Gülerken de ağlarken de, severken de kızarken de hep muhataplarının yarınlarını, hayır yarınlarından da öte akıbetlerini, ahiretlerini düşünür. Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince devrilenleri tutar kaldırır; açları doyurur, üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Bütün bu âlicenaplıkları ortaya koyarken de bir teşekkür bile olsa kat’iyen herhangi bir karşılık beklemez; beklemez, zira şefkat, karşılıksız, sâfi ve ivazsız sevgi beslemenin unvanıdır.

Bamteli: KALBİN İKİ MERKEZİ VE ŞEYTÂNÎ OKLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “İnsan kalbinde iki lümme (merkez) vardır; bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi için menfezdir.”

“Lümme-i Şeytâniyye” tabirini Hazreti Pîr de kullanıyor. “Lemme” de deniyor, “Limme” de deniyor, İhyâ’da ifade edildiği gibi; fakat Hazreti Pîr “Lümme-i Şeytâniyye” demeyi tercih ediyor. Bir hadis-i şerifte, “İnsan kalbinde iki lümme (merkez) vardır. Bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi içindir.” buyuruluyor. Demek ki, insan mahiyetinde iyi şeylere açık menfezlerin yanında, aynı zamanda kötü şeylere açık menfezler de, pencereler de, kale kapıları gibi açık noktalar da bulunabiliyor; herkes kendine açık o noktadan oraya nüfuz etmek istiyor. Şeytanın kalbe nüfuz mahalli, “Lümme-i Şeytaniye”; hak, hakikat ve amel-i sâlihe dair telkinlerin merkezi de “Lümme-i Melekiyye” olarak anılıyor.

Bizim gibi kimseler, bu meseleleri mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine (işin hakikati ne ise, o şekle) uygun duyup hissedemiyorlarsa da en azından onların mevcudiyetine inanmalıdırlar. Nasıl imanda taklit var, İslamiyet’te taklit var; ihsan meselesini sadece telaffuz ediyoruz, yani kalb hayatı, ruhî hayat dendiği zaman onlara nazarî/felsefî meseleler gibi bakıyoruz. “Lümme-i Şeytâniyye” ve “Lümme-i Melekiyye” gibi hakikatlere de en azından böyle nazarî meseleler gibi bakarak, “Her şeye rağmen, ya bunlar doğru ise?!.” demeliyiz.

Hani, Hazreti Ali efendimize geliyor birisi; ona (radıyallahu anh) belki dinsizlikten, imansızlıktan bahsediyor. Hazreti Ali efendimiz dinliyor onu; diyor: “Sen böyle şeyler söyledin. Ben de diyorum ki, -mesela- ölüm var, öldükten sonra kabirde azap var, orada sorgu-sual var, berzah hayatı var, mahşer var, mizan var, sevabın veya günahın tartılması mevzuu var. Şimdi senin dediğin gibi olursa, ne olacak o? Ya mesele benim dediğim gibi ise şayet, ne kadar şey kaybettiğinin farkında mısın?!.”

Şimdi meseleye Hazreti Ali’nin bu mülahazasıyla yaklaşacak olursak, ya İmam Gazzâlî’nin dediği gibi ise!.. Hakikaten şeytanın insanın kalbine nüfuz edip, o “lümme” noktasını kale kapıları gibi değerlendirmesi veya oraya oklar yağdırması söz konusu ise…

Hazreti Üstad, zannediyorum kendi ufku açısından konuşuyor; belki arz edeceğim şu husus aklınıza gelmemiştir: “Ok atıyor” diyor. Demek ki şeytan, semt-i nâsutiyetine sokulamayacağı kimseler için uzakta pusuya yatıp uzaktan ok atıyor oraya. Siz, iyi bir şey düşünürken, mesela “Esmâ”, “Sıfât”, “Zât” hakikatlerini düşünürken, bunların her birisine dair bir şey atıyor. Mesela, siz “Esmâ”yı tefekkür ederken felsefecilerin bahis mevzuu ettikleri gibi, “Müsemmânın aynı mıdır, değil midir? Aynı ise, acaba taaddüd-i kudemâ lazım gelmez mi; gayrı ise, hâdis ile kadîmin ittisâli lazım gelmez mi?” gibi dürtülerde bulunuyor. Sıfât-ı Sübhâniye’ye gelince; “Sıfât, Zât’ın aynı mıdır, gayrı mıdır?” mülahazalarını tetikliyor. Sonra siz meseleyi “Zât-ı Baht”a götürdüğünüz zaman, orada da sizi değişik mülahazalara sevk ediyor: “Kâinat bütün vüs’atiyle bir nizam ve intizam içinde; trilyon galaksi var, galaksilerin içinde trilyonu aşkın sistemler var. Bütün bunları, insanın vücudundaki atomlar gibi, elektronlar gibi, nötronlar gibi, protonlar gibi ve bunların alt tabakasında olan eter gibi veya partiküller gibi nasıl idare ediyor?!.” Bu türlü düşüncelere götürüp orada dolaştırıyor, kafanızı karıştırıyor. Evet, şeytan derecesine göre herkese vesvese okları atıyor.

Bütün bunlara karşı bir şey söyleme durumunda olduğun yerlerde, bir şey söyleyeceksin; esasen, şeytana karşı koymaya çalışacaksın. Ama aklının yetmediği bu türlü meselelerde, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) cevâmiü’l-kelîminden تَفَكَّرُوا فِي آلاءِ اللَّهِ، وَلا تَتَفَكَّرُوا فِي اللَّهِ “Cenâb-ı Hakk’ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî’yi tefekküre kalkışmayın; zira o, insan düşüncesini aşan bir mevzudur.” beyanına uyarak diyeceksin ki; “Zât mevzuuna gelince, orada makas gibi kollarımı açarım; ‘Arkadaş: burası çıkmaz sokak!’ derim.” Bu tabir, Necip Fazıl’a ait; “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! / Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak!..”

Evet, bizim dar mülahazamız, O’nu (celle celâluhu) idrak edemez. لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Basarlar/basiretler, O’nu (celle celâluhu) kuşatamaz, O’nu tamamiyetiyle ifade edemezler!.. O’nun bir tecellisi, cüz’î bir tecellisi, seyyidinâ Hazreti Musa’ya (aleyhisselam) gösterilince, o bayılıp düşmüştü; kalktığı zaman da “Sen’in kelâmın, yetmiş bin insan kelamına denk!” demişti.

O’nun kelâm u beyanı; vakıa, bu. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’ndan (celle celâluhu) gelen o Kelâm-ı İlâhî’nin tecelli tayfları geldiği zaman, Efendimiz âdetâ kendinden geçiyordu; orada mübarek yüzünden -kış gününde bile- ter dökülüyordu. Evet, öyle bir şey!.. Kaldı ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o meseleye tahammül edebilecek güçte ve kuvvette yaratılmıştı. Allah (celle celâluhu), O’nu edâ edeceği misyona göre “mükemmel”, hatta “ekmel” bir varlık halinde -ki, Cîlî’nin ifadesiyle, “mutlak manada insan-ı kâmil olarak”- yaratmıştı. Bütün beşere âlemşümul bir peygamber mahiyetinde yaratmıştı O’nu, Allah (celle celâluhu). Ama yine de O’ndan (celle celâluhu) gelen o tayflar karşısında Allah Rasûlü âdetâ kendinden geçiyordu.

   “Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur; O’na ve rızasına kavuşmayı düşünüyorsan, kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol!”

Bunun gibi, Zât-ı Ulûhiyete dair meselelere de şeytan yine bir şey sokuşturabilir. Yalancıların yalanı bir tarafa; bazıları “Bana şu geldi, bu geldi!” derler de onlar yalan olabilir. Fakat Hazreti Gazzâli gibi, İsmail Hakkı Bursevî gibi, Abdulkadir Geylânî hazretleri gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî gibi, Necmeddin-i Kübrâ gibi insanlar, bu mevzuda bir şey söylüyorlarsa, mutlaka onlar içlerine doğan varidatla söylüyorlardır. Hazreti Pîr “ihtâr” diyor; içlerine doğan gayr-ı metlûv bir ilham ile -esasen- dedikleri şeyleri söylüyorlar.

Bayezid-i Bistâmî hazretleri gibi bazıları da bu türlü meseleleri naklederken “Cenâb-ı Hak bana dedi ki!” diyorlar: “Ey Bayezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur. Şayet gayen O’na (celle celâluhu) yakın olmak veya O’nu memnun etmek ise, kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol!” Kendini küçük görmek ve amelde ihlaslı olmak… Bu iki vasfa haiz olmayan bir insanın her sene -hatta iki defa- hacca gitmesinden, bütün ömür boyu oruç tutmasından ve hiç durmadan her gün bin rekât namaz kılmasından daha hayırlıdır kendini küçük görmesi ve ihlaslı olması.

Minnacık, karınca gibi görmek kendini ve amelini de emredildiği gibi yapmak… Yaparken de yine “Hâlisâne yapamadım!” demeli. Bir yerde bir tavır ve bir davranışı itibarıyla, “Falan da beni gördü!” mülahazasından fersah fersah uzak olmalı. Sesini duyururken, hiç öyle bir niyeti yoktu fakat sesini heyecandan dolayı gayr-ı ihtiyarî duyurduğu zaman, “O da duydu!” düşüncesi böyle aklının köşesinden geçti ise, bir şirk yapmış gibi “Estağfirullah!” demeli. “Estağfirullah! Her şeyi Sen’in duyman bana yeter; her şeyi Sen’in bilmen bana yeter!” demeli orada. İhlas, odur; her mülahazada sadece Allah için işleme, Allah için başlama, Allah için görüşme, Allah için konuşma; “lillâh”, “livechillâh”, “lieclillâh” rızası dairesinde hareket etme demektir. İşte bunun zerresi (atom kadarı) -İhlas Risalesi’nde dendiği gibi- batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. Evet, “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

Sadede dönelim: O Hazret diyor, açıktan açığa, “Cenâb-ı Hak bana böyle dedi!..” Netâic’ini alın bakın İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin, neler var neler, ne türlü mülakatlardan bahsediyor!.. Aynen öyle de, Hazreti Gazzâli, açıktan açığa “Allah bana öyle dedi!” demiyor; fakat ufkunun enginliğine bakın, derleyip toparlayıp konuya dair hakikatleri serdediyor. Onun yaşadığı günlerde o kitaplar, böyle sizin bilgisayarlarınız ile hemen, çabuk ulaşılacak, hatta matbu şekilde alınıp fihristlerine bakılacak surette değildi! Efendim; mahtut, el ile yazılmış, hangisi nerede belli değil; hangisi nerede belli değil! Bütün onlardan -böyle- bahisler yapması ve aynı zamanda -esasen- meselenin kritiğini de yaparak ortaya koyması, çok önemli bir şey. Demek ki hakikaten şeytana ait bütün menfezler tıkalı onda ama meleklere ait bütün menfezler de açık! Sağanak sağanak vâridâtla, o ilham sağanağı ile sürekli boy atıp gelişiyor, mânen büyüyor, yükseliyor her gün kademe kademe, bir miraç ile O’na (celle celâluhu) yükselir gibi yükseliyor. Öbür taraftan da kemâl-i hassasiyet ile, onlara karşı koyuyor!..

   “Nefsini bilen, Rabbini bilir!”

Şimdi günümüzün insanına gelince: Hafizanallah! Evvelâ kendini doğru okuyamamış olma söz konusu. Bunu, Çağlayan dergisinde bir bölümü çıkmış olan yazı dizisinin konusuyla arz edeyim: Enbiyâ-ı ızâmın rehberliğinde insanın kendi ile yüzleşmesi, insanın kendi kendini keşfetmesi. Hadis diye rivayet edilir, kudsî hadis diye ri-vâ-yet e-di-lir: مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ Nefsini bilen, Rabbini bilir!” İnsan, kendini iyi keşfederse, yani bir yönüyle enfüste kendinin ârifi olursa, âfâkta da ârif olmaya doğru yürür; sonra bir gün gelir “ârif billah” olur. Evet, “ârif” değilse zaten, bir yönüyle, bildiği şeyler, onun bilgisi esas irfana dönüşmemiş demektir. Bu marifete, Frenkçe ifadesiyle “kalb kültürü” diyoruz veya bildiği şeylerin tabiatına mal olup, tabiatının bir derinliği haline gelmesi. Artık emirlere göre kendini sevk ve idare etmesi değil, doğrudan doğruya o iç dürtüler ile, iç ilhamlar ile, iç itmeler ile, vicdanında oluşan o iç itmeler ile hareket etmesi… Yemeğe, içmeye, daha başka beşerî mukteziyata elinde olmayarak yürüdüğü gibi yürümesi…

İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sizin, yemeden, içmeden ve başka şeylerden lezzet aldığınız gibi, Ben, ibadetten lezzet alırım!” buyuruyor. İbadeti, dünyevî lezâiz gibi duyuyor ve dolayısıyla da ayaklarının şiştiğinin farkına varamıyor, sabahlara kadar ayakta duruyor. Zaten her hali, maiyyet ve teveccüh-i İlahî altında, maiyyet sağanakları ile veya -bir yönüyle- ne manada ise şayet, “İlahî tecelliler ile postnişin olma” durumunda… -Öyle diyeyim, kaçındım “Zat ile” demekten.- “İlahî tecelliler ile postnişin olma” durumunda. O içten gelen istekler, arzular, sevkler, insiyaklar, O’nu çok ciddî bir iştiha ile ibadet u tâate, Allah’a karşı kulluğa sevk ediyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendini iyi keşfetmiş, kendini iyi okumuş, sonra kendi fihristinde bu defa Kitâb’ın muhtevasını görüyor. O mütalaada yanlışa/hataya düşmüyor:

Evet, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabbini bilir!” deniyor. Rabbini bilen, Rabbini arar; öyle bilen, arar. Rabbini arayan, O’nu bulur. O’nu bulan da artık başka şeyleri arama derdinden kurtulur. Bunların hepsi, derece derecedir. Bakın: Bir; nefsini bilme mevzuu, fihriste ıttılâ. İki; bütün eşya ve hadiseleri hallaç ederek, tekvinî emirler mevzuunda, O’nu (celle celâluhu) tam bilme. O tabir caiz ise O’nun hakkında, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesini bilme; “Zât-ı Baht’ı idrak” değil, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesiyle bilme. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Bir Mevcûd u Meçhul” olarak bilme; yani, “Var ama öyle bir var ki, şiddet-i zuhûrundan gizli!”, öyle diyor.

“Bir Kitâb-ı âzâmdır, serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan, manası “Allah” çıkar.”

***

“Sen, Ol Zâhir’sin ki, ne idüğün bilinmez,

Ve Ol Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!..”

Şâir, “idüğün” diyor da, “idüğün” kelimesi Türkçemizde hakir şeylerde kullanılır; “Sen Ol Zâhir’sin ki… -Ben çeviriyorum, bozulmuyor vezin.- ne olduğun bilinmez!” Bakın, ters gibi geliyor; “Öyle bir Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!”.

   “Kalb, arş-ı Rahman’dır; onu yıkmak, tuğyandır ve hüsrandır!”

Evet, her şeyde Kendini hissettiriyor O (celle celâluhu). Dolayısıyla, bu da bir ufuk; bu ufka ulaşınca, dolayısıyla O’nu arıyorsun. O’nu arayan, O’nu buluyor. Doğru buluyor; artık taklitten sıyrılmış oluyor. Fakat günümüzün insanının ne o yol, o kalb, o ruh hayatı ve onu yaşayanlar ile alakası var, ne de böyle bir mülahazası var. Yetiştiği kültür ortamından aldığı şeyler ne ise, işte onun ile kulluk adına yatıp-kalkıyor. Ne şeytanın giriş noktalarından, “lümme-i şeytaniye”den haberi var; ne meleklerin girip-çıktığı latife-i Rabbaniye mahzeni “lümme-i melekiyye”den haberi var; ne de لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ kenz-i İlahîsinden, mahall-i tecellîsinden haberi var!..

Bu mahall-i tecellîyi, bazen Zât-ı Ulûhiyetin -bir yönüyle- “arş”ı şeklinde görmüşler. Biri, şöyle demiş: “Kalb, arş-ı Rahman’dır / Onu yıkmak, tuğyandır ve hüsrandır!” Bu, Alvar İmamı’na ait. İbrahim Hakkı hazretleri de “Dil, beyt-i Hudâ’dır.” Dil, Farsça “gönül” demek. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde!” der. Tecelli, doğrudan doğruya… İşte o mest u mahmurluk içinde, onu Zât-ı Ulûhiyetin -hâşâ- orada konaklaması gibi ifade ediyorlar. O, bir “tecellî”dir; insanın kalbi, bir “meclâ”dır. İnsan, kalbini öyle parlak bir ayna haline getirirse, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, o zaman hep Hak tecellilerine ayna olur. Evet, “Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür dâim!” demiş Aziz Mahmud Hüdâî. Dolayısıyla ona bakan, hakikaten O’nu müşahede eder; varlık, O’nu okur. Bakın, bir, insanın kendinde kendini okuması var; bir de -hakikaten- ona baktıkları zaman, O’nu okuma meselesi var ki, bu, onun çok üstündedir.

Bakıldığı zaman, Allah’ı hatırlama… Hani Ricâl’de yine okuyoruz; bir zatı gördükleri zaman, içinden gele gele “Allah!” diyor herkes. Öyle mest u mahmur yaşıyor. Böyle Cehennem’e bakıyor gibi, tir tir titriyor; Allah’a hesap veriyor gibi tir tir titreme içinde. Bunu bizim gibi avam, düşe-kalka yürüyen insanlar, çok anlayamayabilirler; fakat olduğumuz yerde kalmak, “Bu da yeter!” demek de dûn-himmetliktir. Çünkü burada durma -esasen- kaymaya karşı açık durma, şeytanın mel’abesi (oyuncağı) haline gelmeye açık durma demektir.

   Şeytanlarla sürekli fısıldaşan kimseler, mukaddes değerleri, dünyevî emellerine ulaşmak için ayaklarının altına koydukları bir kerpiç gibi basamak olarak kullanıyorlar.

Evet, burada dinlendirmek için bir menkıbe arz edeyim; size, bahsetmiştim daha evvel: Bir zat, caminin önünden geçerken, birini görüyor. Elinde bir sürü zimam (gem, atın ağzına vurulan gemler) ile bekliyor orada. “Sen kimsin?!” diyor. O, böyle bazı Erzurumluların ağzıyla “Şaytan!” diyor; “Ben, Şaytan!” diyor. “Ee ne işin var burada, bu caminin hariminde, şadırvanın kenarında?” sorusu karşısında, “Şu içeride, Cenâb-ı Hakk’a dilbeste olmuş, zikr u fikirde bulunan insanlar var; bunlara gem vurmak için bekliyorum!” cevabını veriyor. Bakın, bir açık kapı bulursa, gem vuracak. Evet, o içeridekiler kadar elinde gemi var onun ve hepsine gem vurma niyetinde. -Latif bir varlık olduğundan dolayı, bir anda elli tane şeyi yapabilir, elli türlü vesvese şeraresi, sinyali gönderebilir. Bu sinyaller ile, doğrudan doğruya insanın kalbinin ilhama açık alıcılarını bozabilir; doğru frekansları o şerareler bozabilir.- O adam soruyor: “Benim gemim hangisi?!” Şeytan diyor ki: “Senin için geme lüzum yok ki; sen zaten benim arkamdan koşup geliyorsun!” Caminin önünden geçerken, namazın bile yok, zavallı!.. Evet bu, bir tehlikedir!..

Fakat bundan daha tehlikeli bir şey vardır: Caminin içine girdiği halde, Ramazan’a yetiştiği halde, hacca gittiği halde, bütün bu mukaddes şeyleri -bir yönüyle- dünyeviliğe ulaşmak için -ayağının altına koyacağı kerpiç gibi- basamak olarak kullanma denâeti vardır. Bu, ondan daha tehlikelidir. Müsaadenizle -belki- beni affetmeyeceğiniz bir tabirle söyleyeceğin bunu: “Meselenin daha kâfircesidir bu!” Dünyevî bir yere ulaşmak için, bir kısım maddî menfaatlere dilbeste olma, gönlünü onlara kaptırma, her şeyi bir çıkara bağlama… Oysa yaptığı şeyleri çıkara bağlayan insanların kalıcı bir eser ortaya koydukları görülmemiştir ve onlar başarılı da olamamışlardır! Dünyaya dair bu türlü şeylere dilbeste olmanın yanı başında, bir de o uhrevîliğe ait derinlikleri yine dünyevî basamak, hatta ayağının altında merdiven basamağı haline getirme!.. Abdest, bir basamak; ona basarsan, halk da sana bakar! Bir basamak da “namaz”; bir de namazı kullan bu mevzuda!.. Bir de “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah!” ikrarını bir basamak yap, onu da kullan, hafizanallah!

Kutsalı, nâ-kutsal olan şeylere ulaşmak için basamak yapma!.. Dünyadaki İslamî meselelere sahip çıkma, fakat zerre kadar el uzatmama!.. Atma, tutma; basamak yapma… Mü’mine yardım etmek, mü’minliğin gereğidir: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!” Fakat meselenin lafını etme.. blöf yapma.. halkı toplama; câhil, sürü mahiyetindeki halkı toplama.. şovlar ile kendini ifade etme… Bakın burada da kutsal, yine kirli bir kerpiç haline getiriliyor, ayağın altına konuyor, bir yere yükselme adına. “Bana bir şey desinler!” diye.. “Beni bir yere koysunlar!” diye.. “Din adına çok önemli bir şahsiyet, Selâhaddin!..” desinler diye..  “Fatih!” desinler diye ki bir kısım ahmaklar da diyor. “Desinler!” diye…

Dünya, bu türlü cebâbire ile dolu; toprak, bu çağda hep Firavun yetiştirmeye müsait; kuvve-i inbâtiyesi öyle güçlü ki, dünyanın ve İslam dünyasının neresine giderseniz gidiniz, daha çok da İslam dünyasında, her tarafta böylelerini görebilirsiniz. Maşallahı var; önceden şeytan tarafından serpilmiş tohumlar, birer Firavun halinde başağa yürüyor, birer fide halinde selvi olmaya doğru yürüyor! Ve bunlar, o kapkaranlık gölgeleri ile, insanlığın ufkunu karartıyor ve Allah’ı görmelerine mani oluyorlar.

Evet, bu, dinsizlikten gelen tehlikeden daha tehlikeli; çünkü kırmızı çizgiler silinip gidiyor ve kutsal, -bir yönüyle- nâ-kutsal olan şeylere vesile yapılıyor. Müslümanlık, görüntüye bağlanıyor. Riya, süm’a, ucub, hepsi şirk bunların; riya, süm’a, ucub, büyük görünme, fahir ve kibir… Tesbihâtınızda bunlardan Allah’a sığınıyorsunuz; her gün tesbihâtınızda, bunlardan Allah’a sığınıyorsunuz. Dolayısıyla, dinî argümanları -böyle- nâ-dinî olan şeylerde kullanma mevzuu, kâfirin kötülüğünden daha fenadır.

   “Rabbim, şeytanlarının her türlü kışkırtmalarından ve çevremde olumsuz bir atmosfer oluşturup beni tesir altına almalarından Sana sığınırım.”

Günümüzün insanı, şeytanı da, meleği de taklidî şekliyle anlamıştır. Söyler; أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!” diyebilir. رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) diyebilir. Veya sabah-akşam virdlerinde olduğu gibi: اللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِي، وَآمِنْ رَوْعَاتِي؛ اللهم احْفَظْنِي مِنْ بَيْنِ يَدَيَّ، وَمِنْ خَلْفِي، وَعَنْ يَمِينِي، وَعَنْ شِمَالِي، وَمِنْ فَوْقِي، وَأَعُوذُ بِعَظَمَتِكَ أَنْ أُغْتَالَ مِنْ تَحْتِي “Allahım, ayıplarımı setret ve beni korktuklarımdan emin eyle. Allahım, önümden ve arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden (gelecek tehlikelerden) beni koru ve ayağımın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırım.” diyebilir. Fakat bunlar, sadece bu vird kitaplarında, dua mecmualarında gördüğü şeyleri vird-i zebân etmekten ibarettir.

Asıl mesele o değildir; asıl mesele, tabye yapmış, size karşı mevzilenmiş bir şeytan karşısındasınız. Aynı zamanda yine gönlünüze nüfûz etmek üzere sizin için mevzilenmiş ruhânîler de mevcut; kalbini temiz tutanlara, kalbinin kapılarını onlara açık tutanlara varidât taşımak için onlar da mevzilenmiş. Ama birileri oraya girince, o kapılar yavaş yavaş kapanıyor; birbirine zıt kapılar gibi. Terazinin kefeleri gibi ki birine ağır bir şey basınca, öbürü yukarıya kalkıyor. Aynen onun gibi, kapılar, kale kapısı gibi şeytana açık olunca.. göz, kontrol altına alınamayınca.. kulak, kontrol altına alınamayınca.. dil, kontrol altına alınamayınca.. tavır ve davranışlar, ihlaslı ve rıza-i İlahî mülahazasıyla planlanmayınca.. ve bazıları dindar göründükleri halde, dini meseleleri dünyevîliğe âlet ettikleri takdirde şeytana ait bütün kapılar, menfezler ardına kadar açılmış olur.

Bu defa o insanlar, hiç farkına varmadan şu ayetin muhtevasına dâhil olurlar: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’âm, 6/112) Evet, bazen cinnî şeytanlar, insî şeytanlara sinyal gönderir. Ben askerde telsizciydim, telsiz operatörü idim. Onlar, size sinyal gönderirler, siz de alırsınız, “Di-da-dıt / da-da-dıt” F.G. demek bu. Evet, siz de ona gönderirsiniz, manzarayı haber verirsiniz. Dolayısıyla, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا Bazısı, bazısına sözleri süsleyerek, yaldızlayarak ifade eder.

Öyle ki, şeytan bazen sağdan gelir: “Yahu namaz kıl işte, bu halkın içinde!.. Hem niye arka saflarda duruyorsun?” der. Bakın nasıl ikna eder: “Peygamber Efendimiz buyurmuyor mu; en önemli mesele, imam değilse, imamın arkasında durmak! Sen ne diye orada durmuyorsun?!.” Fakat onun maksadı başkadır. Sen, orada durduğun zaman, “Maşallah, herkesten evvel geliyor, ön safı ihraz ediyor, tam da imamın arkasında duruyor. Gökten inen on sevabın dokuzu ona ait oluyor, diğer bir tanesi de diğerlerine dağıtılıyor!” muhtevasını fısıldar. Bu, sağdan gelme, daha tehlikeli; fakat günümüzün insanı bundan gafil yaşıyor.

Evet, sağdan geliyor; önce iyi şeylere teşvik ediyor: “Hacca git yahu, defaatla git!.. Umreyi hiç kaçırma!” diyor; fakat insan giderken, “Yahu şimdiye kadar başkaları hiç gitmiyordu; onları, şöyle-böyle milletin kaderine hâkim oldukları dönemde, hiç bu incelikte görmedik; değerlerimize saygı duyduklarına şahit olmadık! Dünyevî zevkleri içinde yaşadı gittiler böyle. Bir gaflete yelken açtılar ki, kenara çıkmaya fırsat vermedi. Bak ne güzel işte!..” Sağdan geliyor: “Ne güzel! Sen hacca gidiyorsun, millet de görüyor böyle, ‘Böylesi görülmemişti, hakikaten onun ufkuna erilmemişti, bak neler gösteriyor neler?!.’ diyor.” Oruç tutarken de öyle: Konuşur bir yerde, oruç değildir esasen; önüne su koydukları zaman, elinin tersiyle iter. “Gafil misiniz siz? Benim gibi bir Müslüman, oruç tutuyor!..” Bu tavrıyla bile, yine orada dinin bir dinamiğini ayağının altına koyduğu bir kerpiç olarak kullandı demektir. Bütün bunlara, “istismar” diyoruz, “ona dayanıp tahribât yapma” diyoruz, hafizanallah.

   Cennetin sekiz kapısı var, dünyada kalb kapılarını maneviyata açanlar için; Cehennem’in de yedi kapısı var, şeytanın dört bir yandan nüfuzuna mani olmayanlar için.

Şeytanın bir de soldan gelmesi vardır ki, günümüzde o da var, o da tehlikeli. Çoklarının hayatına baktığınız zaman, menâhî irtikâp ediliyor, gırtlağa kadar. İbadet ü tâat, böyle kirlendiği gibi, öbür taraftan da onların ruh dünyaları bütün bütün yıkılıyor; esas mevzilenmiş şeytanlara kale kapıları gibi kalbde kapılar açılıyor. Bohemce yaşıyorlar, harama bakıyorlar, haramı dinliyorlar, yalan söylüyorlar. Büyük serkârlardan bir tanesinin söylediği yalanların “bin”e bâliğ olduğunu söylüyorlar; iftiralarının, bine bâliğ olduğunu söylüyorlar. Ve bunları bir kere söyleyince, “günah-ı kebâir” olur, istiğfar ile buz gibi erir gider; fakat bunları önemli bir şey değilmiş gibi sürekli söylüyorsa, insan kâfir olur. Sürekli, mahzursuz bir meseleymiş gibi iftira ediyorsa, hususiyle Müslümanlık adına yalandan itiraflarda/iftiralarda bulunuyorsa, hiç farkına varmadan, bunu da masumca bir tavır ve davranış olarak görüyorsa, kâfir olur bunlar, isterse namaz kılsın, isterse oruç tutsun. Bunlar da soldan gelme işleridir esasen.

Bir de para ile, mahluk gibi, hayvan gibi satılıp-alınan insanlar var. Yine şeytan soldan geliyor. Birisini bahsediyor bir dost, benim hemşehrim bir dost bahsediyor. Yine “önemli, otuz insandan bir tanesi” dersem, siz anlarsınız. “Siz niye bu olumlu şeylerin, pozitif şeylerin bu kadar aleyhindesiniz?” O, “Ee, şakır şakır para yağdırıyorlar!” diyor. Dedim: “Şimdiye kadar ne kadar verdiler sana?” Unuttum ben, “İki yüz milyon Euro!” dedi galiba. “Evet, ne yapıyorsun bununla?” “İngiltere’de her ihtimale karşı, bir kısım tesisler, villalar yapmaya çalışıyorum!” Geçen de bir arkadaşımız, bunun şerhi/haşiyesi mahiyetinde dedi ki: “Bir sürü insan, kaçma faslı başlayınca kaçabilecekleri yer için dünya kadar yatırım yapıyorlar!”. Soldan gelen şeytan, ruhlara nüfuz etmek suretiyle -çünkü kapılar açık esasen- oradan da vuruyor…

Önden geliyor: İleriye matuf bir kabir var, Münkir-Nekir suali var. Evet, burada yine bir ara vererek bir şey arz edeyim; arz etmiştim bunu, mahzur görmüyorsunuz değil mi? Bir kadıncağız varmış, kabirden çok korkuyor. Allah’a inanıyor, Münkir-Nekir’e de inanıyor. مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ Tabii Münkir-Nekir Arapça bilirler, ona (kadına) söylerken: مَنْ رَبُّكِ؟ وَمَنْ نَبِيُّكِ؟ derler herhalde; “Rabbin kim, Nebin kim, dinin ne?” falan derler. Kadın vasiyet olarak demiş ki: “Beni mezara gömdüğünüz zaman, mezar gibi bir yer de yanımda kazın. Ondan sonra birisi, Allah rızası için, o sual bitinceye kadar orada dursun; yalnızlığın gurbetini yaşamayayım orada. Bir sinerji olur benim için, Hazreti Münkir ve Nekir’e ben de doğru cevap veririm, kem-küm etmeden!”

Hakikaten -Menkıbe bu, menkıbelerin aslına bakılmaz, faslına bakılır.- gömüyorlar ve sonra bir tanesinin de paraya ihtiyacı varmış. Hani şimdikilere bir çuval vermek suretiyle satın aldıkları gibi… On beş milyon verince, bir adam, bakın, itibarını, şerefini, onurunu, gururunu, aileye ait izzetini ayaklar altına aldı. Maşallahı var, ticarette aklı eren birisi; vakıa, bu çağda olan. Onun da gözü -işte- paraya takılıyor, “Olsun!”; veriyorlar, “Gömün beni oraya!” diyor. Giderken oraya, yine de dalgın, mezara girecek diye. Komşularından birisinin kapısının önünden geçerken, komşusu orada balta ile odun kesiyormuş, kıymıklardan biri sıçrıyor buraya; o da eline alıyor onu. Menkıbe öyle diyor. Böyle kıymık gibi parçayı elinde o yana bu yana oynatarak gidiyor kabristana. Mezara da tam öyle koyuyorlar. Gömüyorlar, kapatıyorlar; onun üstünü de -herhalde nefessiz kalmaması için ona göre bir şey ile- kapatıyorlar.

Münkir-Nekir hazretleri kadını sorguya geliyorlar; kendi aralarında konuşuyorlar, “Bu nasıl olsa elde bir. Hele bir şu diri adama soralım!” diyor ve başlıyorlar. “O kıymık nereden sana?!” Şaşırıyor. “Geçerken komşunun kapısından aldım” “Ee var mı ona sormadan almak? Vur şuna bir topuz!..” “Aldıktan sonra geriye dönüp itizarda bulundun mu?” “Yok, bulunmadım!” “Vur bir topuz!..” Bir kıymık için otuz tane topuz vuruyorlar. “Aman bunların paraları da, bilmem neyi de yerin dibine batsın!” diyor; yıkıyor üstündeki toprak yığınını, dışarıya çıkıyor.

Evet, bir kabir var burada, bir berzah hayatı var; ondan sonra bir mizan var, terazi var orada. Kıldan ince, kılıçtan keskin bir Sırat var, geçemeyecek ve dökülecek kimseler için bir Cehennem var. Bir, Cennet kapıları var, dünyada kalbinin kapılarını meleklere açanlar için. Bir de Cehennem’in yedi tane kapısı var; şeytana kapıları aralayanlar için onlar da. Bütün bunlar, ileride insanın görmesi/bilmesi gerekli olan şeyler.

   “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.”

Yine, şeytan “Adam!” diyor, “Sen sadece bugünün adamısın. Ye, iç, yaşamana bak!” Mesela bir tanesi -yine namaz kılanlardan- ona yakın olan arkadaşlardan bir tanesinin anlattığına göre… “Sâhib-i merâtipten bir tanesi!” diyeyim de siz bir yere koyun onu lütfen! Arkadaşımız, “Allah var, Peygamber var, hesap var, Cennet’e girme var!” deyince, “Yahu siz çok öteleri düşünüyorsunuz!” diyor. Vallahi bu laf da küfürdür, küfür!.. Öteleri!..

Öteleri düşünmeyeceğim de ne olacak?!. آمَنْتُ بِاللهِ، وَمَلاَئِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى، وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan geldiğine, öldükten sonra yeniden dirilmenin hak olduğuna iman ettim. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hak mabud yoktur ve yine şehadet ederim ki, Hazreti Muhammed O’nun kulu ve rasûlüdür.” Yahu, şeklî ve sûrî dahi olsa, bu sözleri her gün camilerde imamlar, kültür olarak ifade ediyorlar, sen de duyuyorsun!.. Allah’tan kork, hiç olmazsa Allah’tan kork; utan, böyle deme!..

Fakat işte, Müslüman görünür, “Bu sistemi İslamî bir çizgiye getireceğiz!” der ama hali bu onun. “Çok ileriye matuf şeyleri düşünüyorsunuz!” Bunlar, bugünün kuşluk öncesinin zavallı çocukları… Haa, öğlenin de değil, ikindinin de değil, akşamın da değil, yarının hiç değil, öbür günün hiç değil, öbür âlemin hiç değil; alakaları yok. Hayatlarını tamamen dünyevî gelirlere göre planlamışlar. “Ben şöyle davranırsam, şöyle düşünürsem, kendimi şöyle ortaya koyarsam, ne kazanırım!” ona bakıyorlar. Dolayısıyla bu defa da şeytanın önden vurması…

Şeytan, bazen de arkadan gelir. “Geçmiş-gelecek masal hep; eğlenmene bak, ömrünü berbat etme!” Bu da mazi ile alakanı koparıyor senin. Oysaki mazi, bir fideliktir; mazi, toprakta bir kuvve-i inbatiyedir; “gelecek” ancak onun bağrında inkişaf eder; aynı zamanda tarih şuuru o sayede gelişir ve siz o irtibat ile -Allah’ın izni ve inayeti ile- geçmişteki o ulvî duygularınızı, gaye-i hayallerinizi yeniden ihyâ edebilir, bir ba’s ba’de’l-mevt yaşayabilir, yaşatabilirsiniz. Şeytan, arkadan geliyor.

Ve şeytan hiç bilemediğiniz şekilde tepeden de gelir, nöronlarınızı bozar; bilemediğiniz şeylere, kafa karışıklığına sebebiyet verir. Öyle şoklar yapar ki?!.

Bazen de alttan gelir şeytan. Alttan gelmesi, hiç bilemediğiniz şekilde bir şeydir, bilemediğiniz şekilde, tepe-taklak getirir. Buna karşı İnsanlığın İftihar Tablosu, sabah-akşam -az bile olur, bizler için- şöyle der ve denmesini tavsiye buyururdu: اللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِي، وَآمِنْ رَوْعَاتِي؛ اللَّهُمَّ احْفَظْنِي مِنْ بَيْنِ يَدَيَّ وَمِنْ خَلْفِي، وَعَنْ يَمِينِي، وَعَنْ شِمَالِي، وَمِنْ فَوْقِي، وَأَعُوذُ بِعَظَمَتِكَ أَنْ أُغْتَالَ مِنْ تَحْتِي “Allahım, ayıplarımı setret ve beni korktuklarımdan emin eyle. Allahım, önümden ve arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden (gelecek tehlikelerden) beni koru ve ayağımın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırım.”

Düşünün!.. Kur’an, Allah kelamı; onu okurken, أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Recmedilmiş, Allah tarafından tard edilmiş, kovulmuş şeytanın şerrinden Sana sığınarak, Senin kelamına başlamak istiyorum!” diyoruz.

Son olarak, Şeytan’dan Allah’a sığınmanın yanı başında, her şeyi siyasetine âlet eden siyasîlerin şerrinden de Allah’a sığınmak lazım. Tam mevsimi… أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ، أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ، أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım. Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım. Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım!..” Vesselam.

Kırık Testi: MÜNAZARA ve DİYALEKTİK

Herkul | | KIRIK TESTI

Belli kural ve kaideler çerçevesinde karşılıklı konuşma, herhangi bir hakikatin/hakikatlerin vuzuh ve inkişafı adına fikir teâtîsinde bulunma diyebileceğimiz ‘münazara’, aynı kanun ve esaslara dayanarak beyin fırtınası yaşamanın, müşterek düşünmenin, insaflı ifade ve beyanın ayrı bir unvanıdır. Biraz daha açacak olursak, münazara, iki veya daha fazla münazırın, herhangi bir konuda, okunup yorumlanacak bir obje, bir nesne vesaireyi doğru okuyup, doğru yorumlamak suretiyle gerçeğe ulaşma gayreti; münazara esnasında ortaya konan mülâhaza ve bu mülâhazalara bağlı çağrışımların vaad ettikleri de nazar-ı itibara alınarak tam bir hakperestlik hissiyle bütün bir düşünce gücünün gerçeği bulmaya teksif edilmesi ameliyesidir.

Yukarıda kısmen temas edilen hususlar çerçevesinde cereyan eden münazara, Kur’ân ve Sahih Sünnet’le tanıdığımız münazara usulüne uygun düşmektedir. Dolayısıyla da, bu şekilde gerçekleştirilen fikir yürütmelere ve her türlü müdâvele-i efkâra rahatlıkla “Kur’ânî” diyebiliriz ve bu türlü musâhabelere diyalektik demek kat’iyen doğru değildir.

Günümüzde münazara adına, değişik platformlarda hemen çoğumuzun şahit olduğu tartışmalara gelince, bunlar büyük ölçüde, Aristo diyalektiğinin tarih boyu değişik istihâlelerden geçerek kısmen farklılaşmış versiyonlarından ibarettir ve böylesi tartışmalara münazara ve müdâvele-i efkâr demektense, cidal, mugalâta ve minvechin demagoji demek daha uygun düşmektedir.

Bu şekilde cereyan eden hemen bütün tartışmalarda, böylesi fikir düellosuna iştirak eden herkesin bir kısım ön kabulleri vardır ve münazırlar, herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp yapıp kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini vermektedirler. Öyle ki, bu hususta ölesiye bir gayret sarf eder; yer yer kelime ve mantık oyunlarına girer; hasımlarını ilzam etme, mahcup düşürme… gibi yakışıksız şeylere başvurur ve hakikate karşı hep kapalı dururlar. Hakikatin/hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek musâhabeyi bir cidal, bir mugalâta ve diyalektiğe çevirirler ki, artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme ve devre dışı bırakma (diskalifiye) mülâhazasıyla hareket eder ve bütün gayretleriyle böyle bir düşünce üzerinde yoğunlaşırlar. Bu tür bir musâhabeye ise kat’iyen münazara denmez; dense dense ona zihnî ve fikrî özürlülerin tartışması denir.

Değişik platformlarda sık sık gördüğümüz gibi, bu tür tartışmalarda taraflar, kendilerini haklı göstermek için, meşru-gayrimeşru ellerinden gelen her şeyi yapar, mantıkî gibi görünen her yönteme başvurur; hasmını devre dışı bırakma adına rahatlıkla yalan söyler; değişik karalamalara girer; tahrik edip onun muvazenesini bozmak ister ve konuyu sürekli kendi ön kabullerine bağlı götürmeye çalışırlar. Böyle bir münazara veya münakaşada taraflar birbirlerini dinliyor gibi görünseler de dinlemiyorlardır; aksine her biri diğerinin düşünce hatalarını ve ifade sürçmelerini yakalamaya çalışmakta ve söz sırası kendine geldiğinde onu yerden yere vurmayı plânlamaktadır.

Bu itibarla da bu tür kimseler, ilzam edilseler de, hep o devrilmiş düşüncelerini, harabeye dönmüş mülâhazalarını ikame etmeye çalışır; karşı tarafın beyanlarına, mütalâalarına asla hakk-ı hayat tanımaz ve hep bir fanatik gibi davranırlar; davranır ve görüşülen konuya bir katılımcı olmadan daha ziyade, bütün himmetini diğer münazırın zaaflarını tespite ve onun konuşmalarından süzüp elde ettiği mülâhazalarla ortaya farklı kombinezonlar koyup kendini ifade etmeye, maharet göstermeye ve alkış toplamaya sarf ederler. Beklediklerini bulur veya bulamazlar; ama böyle bir münazarada dünya kadar zamanın heder edilmesine rağmen herhangi bir hakikate ulaşılmadığı/ulaşılamadığı da açıktır.

Aynı zamanda, bütün bunların yanında tamiri çok zor yaralanmalar olmuş; düşmanlıklar körüklenmiş, bencillikler daha bir azgınlaşmış, ruhlar hafakana girmiş, haset tetiklenmiş, kinler, nefretler, münazırları çatlama seviyesine getirmiş; derken umumî atmosfer maksadı aşan söz ve davranışlarla kirlenmiş, insanî değerlere saygısızlıkta bulunulmuş ve fertler arası münasebetlerde onarılması imkânsız kırılmalar meydana gelmiştir. Bizim düşünce dünyamız ve evrensel insanî kriterler açısından bu tür karşılaşmalara kat’iyen münazara denmez; zannediyorum buna diyalektik demek daha uygun düşecektir.

Öyle ise şimdi bir-iki cümle ile de olsa, gelip münazaranın yerine oturan diyalektikten bahsetmek yerinde olacaktır. Bakış icmalî bir bakıştır, üslûp da bizim üslûbumuz; ifade tarzı yadırganmamalı…

Diyalektik, kesin olmayan ve çok defa muhtemel mülâha­zalara bağlı cereyan eden hatta bazen gidip, eskilerin ifadesiyle mugalâta ve safsataya dayanan bir çeşit tartışmanın adıdır. Ona, cedelleşme, münakaşa etme ve birbirine sataşma sanatı da denebilir. Bazı düşünürlere göre, diyalektik, herhangi bir konuda ileri sürülen ve doğru olma ihtimali de bulunan kanaatlerin açıklanması ve müdafaasından ibarettir.. bilimden önce bilime yol sayılan, ama kat’iyen bilimin evsafını hâiz olmayan bir musâhabe tarzı şeklindeki yaklaşım da diyalektik adına ayrı bir tarif.. ve daha farklı bir sürü yaklaşım…

Diyalektik bütün Orta Çağ boyu hitabın mukabili olarak formel mantığı ifade adına kullanılan bir sistem oldu. Hatta filozof Kant, bütün aldatıcı akıl yürütmeleri –mugalâta da diyebilirsiniz– diyalektik olarak adlandırdı ve tecrübî alan dışında bilgi elde etme veya ortaya koyma iddiasında bulunan kimseler, aklen çözümü ve izahı imkânsız gibi görünen ve neticede gidip tenakuzlara (çelişki) dayanan ne kadar birbirine ters tezler varsa, diyalektik sayesinde o zıtlıkları aşmaya ve telife çalıştılar; belki bir mânâda problemin üstesinden de geldiler! Hegel, diyalektiğe tarihî bir buud kazandırarak, bütün tabiî hâdiselerin, hususiyle de mânevî derinliği olan olayların tarih içindeki gelişmesi gibi çarpık anlayışları da ona bağlayarak sistemi bütün bütün farklılaştırdı ve ayrı bir kalıba ifrağ etti. Daha sonraları ise, Karl Marks tarihî maddecilik diyalektiğini işte bu telakki üzerine kurdu ki, zamanla hemen bütün insanlık az-çok bu felsefeden müteessir olarak mantığı da, muhakemeyi de, fikir yürütmeyi de tamamen bu şeytanî sisteme bağlayıverdi.. böylece bir kere daha Faust, Mefisto’ya yenik düşüyor ve düşünce hayatı itibarıyla diyalektiğin paletleri altında presleniyordu.

Oysaki bizim münazara şeklimiz, herhangi bir konuda fikir yürütmemiz çok farklıydı ve tamamen hakkın emrinde ve hakkı tutup kaldırma istikametinde gerçekleşiyordu. O tamamen bizim temel kültür kaynaklarımıza bağlı gelişmiş ve “fenn-i münazara” unvanıyla bilinen bir kısım disiplinler çerçevesinde oluşmuş ve oluşuyordu. Bu disiplinlere göre, hakkın hatırı âlî tutuluyor ve hiçbir hatıra feda edilmiyordu. Münazırların birbirini mahcup etmesi kat’iyen söz konusu değildi. Birbirini utandırmak bir yana, haklı çıktığında hasmını utandırmak dahi insanî değerlere saygısızlık sayılıyordu.

Aslında böyle disiplinli bir karşılaşma ve konuşmada daha ziyade hakkın ortaya çıkması veya vuzuha kavuşması esas kabul ediliyordu. Konu dinî olduğu takdirde aslî ve fer’î şer’î deliller göz önünde bulundurularak münazara ona göre cereyan ediyordu. Şayet mevzu değişik ilim dallarıyla alâkalı ise, bu defa da konuya esas teşkil eden ilim dallarına ait sâbiteler, temel disiplinler öne çıkarılarak musâhabe ve müdâvele-i efkâr o çizgide yürütülüyordu. Her iki alandaki münazarada da diyalektiğe girmeden, mugalâtalara sapmadan mantık yürütme önemli bir ahlâkî disiplindi. Böyle bir münazarada, mesnetsiz, delilsiz ve peşin hükümlere bağlı mülâhazalardan olabildiğine uzak duruluyor; her şey gerçek bilgi yörüngesinde götürülüyor ve konuşmanın her faslında hakperestlik mülâhazasına fevkalâde dikkat ediliyordu. Münazırlar birbirlerine kızmıyor, asla öfkelenmiyor, müzakere veya tartışmanın en hararetli noktalarında bile birbirlerine olabildiğine saygılı davranıyor ve karşı tarafın kendini ifade etmesi hususunda fevkalâde centilmence hareket ediyorlardı. Kat’iyen kimse kimseyi hafife almıyor, onunla alay etmiyor ve hep İslâmî bir müsamaha sergiliyorlardı.. ve o günler ne günlerdi..!

 

Bamteli: AŞKTA SABIR VE HİCRETTE KOZADAN KELEBEĞE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Önce kendine nasihat etmeyenlerin sözleri gönüllere işlemez; ayrıca, “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını da kabul etmez.”

Cenâb-ı Hak, Hazreti Mesîh’e buyuruyor ki: يَا عِيسَى، عِظْ نَفْسَكَ؛ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ، وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Ey İsa! Evvelâ nefsine nasihat et! İlle de bir hayırhahlık yapmak istiyorsan, onu nefsine karşı yap; işe, nefsinden başla! Nefsin, senin dediğin şeyi kabullenirse, ondan sonra onu halka anlat! Yaptığını, anlat; yoksa Ben’den hayâ et!”

Demek ki aksi, hayâya çok da uygun düşmüyor. Allah (celle celâluhu), peygamber de olsa kuluna böyle diyebilir; fakat biz o zatlar hakkında mütalaalarımızı arz ederken -mesele Allah’ın dediği bile olsa- “temkin” tavrı içinde onu ortaya koymalıyız. وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Yoksa Ben’den hayâ et!” “Hayâ et de yapmadığın şeyi söyleme!” demek. Söylemekten vazgeçirme demek değildir o; fakat söylerken, insanın “yaptığı” şeyleri söylemesi lazımdır.

Kur’an-ı Kerim’de, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?” (Saff, 61/2) Ey insanlar! Niye yapmadığınızı söylüyorsunuz! Bu, “Söylemeyin!” demek değildir; fakat yapmadığını söyleme konusunda tevbîhtir, “Yazık size!” demek gibidir. Zât-ı Ulûhiyet, öyle bir ifade kullanmaz ama Kur’an’da “Veyl!” der; biz kullanırken “Yuf size!” deriz. Söylüyorsunuz; söylüyorsunuz ama işe “nefis”ten başlamanız, evvelâ bir nefis muhasebesiyle kendinizi gözden geçirmeniz, manevî anatominize bakmanız lazımdır.

Manevî anatominiz; latife-i Rabbâniyeniz, iradeniz, hissiniz, şuurunuz, mantığınız, muhakemeniz, aklınız. Vicdanın bu rükünleri/unsurları, değişik kirlerden müberrâ, pâk, temiz ise şayet, o zaman diyeceğiniz şeyler de karşı tarafta mâkes bulur. Yoksa zihin kirliliğiyle, insanlara aklıktan, paklıktan bahsetmeniz, karşı tarafta sadece tepkiye sebebiyet verir. Tıpkı bir kısım siyasîlerin konuşmaları gibi. Onların konuşmaları, hallerinin, kalblerinin, temel düşüncelerinin çok çok gerisindedir, kilometrelerce gerisindedir. Hedefleri, insanları duygu ve düşünce dünyaları itibarıyla avlamadır, ağ salmadır, ağa yakalatmadır, onları kendine çekmedir. Oysaki asıl mesele, insanları, Allah’a çekme, Rasûlullah’a çekme olmalıdır.

Çekmenin de ötesinde حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin, O da sizi sevsin!..” Şöyle devrik cümleler ile de diyebilirsiniz: Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah sizi!.. Size karşı İlahî sevgi tayflarının gelmesi, başınızdan aşağıya akması, sizi sarması ve kendinizi o tayflar içinde -âdetâ- bir hâle gibi görmeniz veya hâlenin içinde bir kamer gibi görmeniz, sizin O’na (celle celâluhu) karşı yürekten alâkanıza bağlıdır.

Gönülden, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyebiliyor, yatarken-kalkarken hep bunu heceleyebiliyor musunuz? Aslında bu, İslam’ın şiarıdır: Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme… Sadece, bu mevzuda dilekte bulunurken, اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ نَبِيِّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ “Allah’ım Senin sevgini, Habîb’inin muhabbetini ve Seni sevenlere karşı gönülden alaka diliyorum!..” veya وَالْعِشْقَ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve Sana kavuşmayı istiyorum!..” deme değil; belki bunu yüzlerce defa, binlerce defa tekrar etmek suretiyle, onu tabiatın çok önemli, nurânî bir derinliği haline getirme.. nöronlarını o nura boyama veya o nur ile nurlandırma.. bütün benliğini o nurun sarmasını sağlama.

Evet, dil, bu mesele ile kıpırdadığı zaman, mesele sadece “dil-dudak” zafiyetine emanet edilmemeli; mesele, tepeden tırnağa onun ihtizâzını, titremelerini yaşayabilecek şekilde ifade edilmeli; asıl odur. إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Evet, ne dediğini bilmeyen, lağv u lehv içinde söylenen duaları, Allah, kabul etmez. Ne dediğini vicdanında derinlemesine duyacaksın! Belki çok defa tepeden tırnağa o ihtizâzı yaşayacaksın. Ellerini O’na doğru titreyerek kaldırdığında, avuçlarının içine, gerçekten bir şeylerin yağdığını hissediyor gibi olacaksın. Yürekten olursa, olur. Yemin bile edebilirim, etmeyeceğim; yürekten olursa, bu dediğim şeylerin hepsi olur. Ama yemin etmeyeceğim; çünkü o yemin, bazılarınızda inkisara sebebiyet verir.

   Sürekli Hak ile irtibat içinde olarak, Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.

İslam dininin bir hususiyetidir, dedim, حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ mülahazasına bağlı hayat. Başka hiçbir dinde, hayatın اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” talebiyle örgülendiğini bilmiyorum. Şimdi, sûrî saygı olabilir Allah’a; fakat bir talep seviyesinde, Allah’tan isteme seviyesinde… “Allahım! Yaptığım amellerde sadece Senin rızan, sadece Seni hoşnut etme…” Bu duyguyla yaşama… Onun sonucunda, hatta bir zevk-i ruhânî halinde, bir kısım esintiler gelip sarabilir insanı ki, çağın bu mevzudaki hissiyatına tercüman olan sözcüsü, aslında diyor onu: “İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, -dördüncüsü- zevk-i rûhânî.”

Şu kadar var ki, ruhanî bir zevk duyma mevzuu bile bir ücret ve bedel gibi istenmemelidir. Yoksa onu çok önemli bir şeyin yerine koymuş ve orada bir yanlışlık yapmış olabiliriz. O, talepsiz terettüp ederse şayet, bir tahdîs-i nimet olarak, mukabelede bulunup “Elhamdülillah!” diyebilirsiniz. Yoksa istenmesi gerekli olan şeyler: “İman-ı billah, İslam-ı etemm, ihlas-ı etemm, marifetullah, hakka’l-yakîn, tevekkül-i tâm, teslim-i tâm, tefvîz-i tâm ve -sofilerin kullandıkları ıstılahla- sikâ-i tâmme” Bütün bütün kendinden vazgeçerek, sadece O’na (celle celâluhu) güvenme.. o güven ile oturup-kalkma.. o güven ile nefes alıp verme!..

O (celle celâluhu) var iken, başka bir destek aramaya lüzum yok! لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Arapça bilenler, “Lâ”nın ne manaya geldiğini bilirler: Cinsten, sıfatın hükmünü nefyetme harfidir, o. “Cins-i havl ve kuvvet yoktur! Hiçbir havl ve kuvvet yoktur; hepsi Allah’ın elindedir!” demektir. Ve Allah Rasûlü tarafından, onun hakkında لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” Cennetin hazinelerinden/stoklarından bir şey, o. Demek ki dünyada onu söyleme, bir yönüyle orada, sizin karşınıza bir hazine gibi çıkacak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Dünyada ve dünyevî işlerinizde de oradan size Allah’ın armağanı olarak verilmiş bir hazine. O “havl” ve “kuvvet”i bir malzeme olarak kullandığınız zaman veya nuranî bir materyal olarak kullandığınız zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle, başarıdan başarıya koşarsınız. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Her ezanda, حَيَّ عَلَى الصَّلاَةِ، حَيَّ عَلَى الْفَلاَحِ münasebetiyle de demiyor muyuz onu?!. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ “Cins-i havl ve kuvvet yoktur; bütün “havl”ler ve “kuvvet”ler Sana aittir, ey havl ve kuvvet sahibi Allah!..”

Bu da diğer dinlerde görülen şeylerden değil. Allah’ın yarattığına inanırlar fakat her şeyin O’ndan (celle celâluhu) olduğunu bilme mevzuu başkadır. وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi de, davranışlarınızı da yaratan, Allah’tır!” (Sâffât, 37/96) Fiillerinizi de yaratan, Allah’tır! Meseleye sadece cebir gayyasına yuvarlanmamak için şu zaviyeden bakılır: Orada, “irade” şart-ı âdîdir; toprağa bir tohum atma gibidir. Siz bir tek tohum atarsınız, Allah, ondan bir başak mı -bazen iki başak da gördüğüm olmuştur benim- iki başak mı çıkarır? Kur’an-ı Kerim, yedi başak çıkaracağından da bahsediyor; her başağın aynı zamanda yüz tane tohum ihtiva ettiğinden de bahsediyor. Bu açıdan da sadece bir tohum, sizin iradeniz. Siz o tohumu atarsınız bir yere. Nereye? Kuvve-i inbâtiyesinin sizi şaşırtmayacağı, Cenâb-ı Hakk’ın “emirler zemini”ne!.. Atın oraya o tohumu. Sonra o, başağa yürüyecek. Bakacaksınız, bazen bir başak, bazen iki başak, ihlasa ve ihlastaki derinliğe göre, bazen yüzlerce başak netice verecek.

   Siz neye “aşk” diyorsunuz ki; âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!.

Zira “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” diyor, Hazreti Üstad. “O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” sözü de yine o Çağın Sözcüsü’nün beyanı. Bugünkü hissiyatımıza veya yapmamız gerekli olan şeylere tercüman olması açısından çok önemli: Siz, ihlasa yönelin, konsantre olun; siz istemeseniz bile, O (celle celâluhu), halklara da kabul ettirir. Fakat ihlası bir kenara koyup “Ben, halka kabul ettireceğim!” sevdasına tutulursanız, dediğiniz ve ettiğiniz şeyler, hiç farkına varmadan, yüzünüze çarpılır.

“Hevâ-i nefsine uyma, sabrın sonu selamettir / Ne aldandın be hey gafil; bu can, sana emanettir!” İnsan, bir emanetçi olduğunu bilmeli!.. Sırtında taşıdığı her şey, emanet! Onun için, قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) diyor Kur’an, Efendimiz’e. قُلْ “Söyle!” diyor; كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” Biz, Allah’tanız.. bu sistemin, bu mahiyette donanımı Allah’tan.. maddî anatomi, Allah’tan.. manevî anatomi diyebileceğimiz “iman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah” veya vicdan sistemini harekete geçirme Allah’tan… Bir yönüyle, olması gerekli olan şeyleri tabiatınızın nurânî bir derinliği haline getirmeniz… Sizi idare eden, güden, yönlendiren, esasen o sistem olmalı; onu, o hale getirmelisiniz. Bu da işleye işleye olur, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunlar, başka din mülahazasıyla ortaya atılan sistemlerde, vâki ve vârid değildir. Allah’ı seveceksiniz, Allah’a âşık olacaksınız!.. Hatta sizin dünyanızda bile, belki “usûl” diye bazı şeyler yazan kimseler dahi “Allah’a âşık olunmaz!” derler. Yahu, en küçük insanlar bile, yer yer O’nu (celle celâluhu) andıkları zaman, burunlarının kemiği sızlıyor. Siz neye “aşk” diyorsunuz ki?!. Âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!. Gözleriniz yaşardı mı?!. Ama “Allah!” dediğiniz zaman, çok defa burnunuzun kemiği de sızlar, gözleriniz de yaşarır, vücudunuzda bir ihtizâz da duyarsınız.

Âşıklar, o duygu ile bazen o tatlı uykuyu böler; Secde Sûresi’ndeki تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar.” (Secde, 32/16) ayetine uyarak, o yumuşak döşekten, ısıtan yorganın altından, ısıtıcı daha başka faktörlerden sıyrılarak, havf ü recâ hissiyle Allah karşısında el-pençe divan dururlar. El-pençe divan dururlar ve titreye titreye bir teheccüd edâ ederler; o vakte bırakmışlar ise, bir vitr-i vâcib edâ ederler. Bu ibadetlerini, Hâcet namazı gibi kabul eder, sonra ellerini açar: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.” der, içlerini ona dökerler.

Başkalarında bu samimi ihtizazı, bu samimi duyuşu göstermek, mümkün değildir. Bu, kurallarıyla, disiplinleriyle bu dinde vardır. Din, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, bütün müspet şeyleri câmî, menfi şeylere de mâni mübarek bir sistemin unvanıdır. “Evâmiri câmi, nevâhiyi nâfiy” (bütün kaide ve emirleri mahiyetinde toplayan, yasak edilmiş şeylerin hepsini de uzaklaştırıp çerçeve dışı bırakan) mübarek bir sistemin unvanıdır, “din” dediğimiz o şey. Dinin yaşanmasına, hayata hayat kılınmasına “diyanet” denir. “Onu yaşıyorum!” diyerek -esasen- onun adına yanlış şeyler ortaya koyma ameliyesine de “dinâyet” denir; bu, “denâet”ten gelir, dolayısıyla o işi o şekilde temsil eden insanlara da “denî” denir, “aşağılık mahlûklar” denir.

Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de de ifade buyrulduğu gibi, deccallar çıkar, peşi peşine Süfyânlar çıkar; birinin bıraktığı bir şeyi, bir başkası devam ettirir ama her biri şartlar ve konjonktür, hangi argümanları kullanmayı gerektiriyorsa, onu kullanır. Biri birilerine sırtını verdiğinden dolayı -diyelim- onlar tamamen “Din yok!” falan der; o argümanı kullanır. Millet azıcık dine yöneldiğinde ise, şeytan (aleyhilla’ne) bu defa o dini argümanları kullanabilecek Süfyânlar türetir/üretir. Onlar, şeytanın türetmeleri/üretmeleridir, en azından duyguları ve düşünceleri itibarıyla… Kim bilir, belki analarının karnında da… Hadis-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Dünyaya gelen her çocuğu, şeytan, sıvazlar!” “Benden ol! Bana biat et!” falan der. Biat var ya!.. Hani, biat etmeyince, “Karşı çıkıyorlar, ezilmeliler!..” diyorlar. Evet, şeytan “Bana biat et!” falan der. Onlar da doğup geliştikleri zaman, o gün almış oldukları o aşının tesiriyle, rehberlerine muhalefet etmeden, aynısını yaparlar.

Onların rehberi olan şeytan yemin etmiş: فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “İzzetine yemin olsun ki ihlaslı kulların hariç, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım.” (Sâd, 38/82-83) Muhlas; “ihlası otağ yapmış; ihlası, tabiatının derinliği haline getirmiş” kulların hariç. Bir-iki peygamber için kullanılıyor bu tabir ama -antrparantez- her mü’min için istenen/dilenen hedef olmalı: اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ “Allah’ım! Bizi muhlis (ihlâsı kazanmış), muhlas (ihlâsa erdirilmiş) kullarından eyle. Allah’ım, bizi muhlas kulların arasına kat. İhlası, tabiatımızın en canlı, en nurânî bir derinliği haline getir!” falan demeli.

Evet, şeytan da öyle diyor: “Ben, onlar (ihlasa erdirilmiş kullar) ile başa çıkamam, onları kandıramam; iğvâ edemem onları.” Neden? Çünkü onlar oturup-kalkıp, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorlar; Rabbileri ile başbaşa kaldıkları zaman da hep O’nu diliyorlar.

   Bu müjde karşısında bütün dünya ve mâfîhâ verilse, değer!..

Her zaman Rab, onlar ile beraberdir; fakat insanî sıfatlar araya girince, insan için bir “uzaklaşma” meselesi söz konusu olur. Onun için, “Allah’a yaklaşma” derken de, bakın, yanlış anlamayın. Hâşâ, Allah (celle celâluhu) size uzakmış gibi bir yaklaşma bahis mevzuu değil; siz, kendi uzaklığınızı aşıyorsunuz. Nasıl uzaklık? Mâlâyâniyât ile iştigal ediyorsunuz. Dünyaya dalıyorsunuz. Hubb-i dünya, hubb-i civar, bir yönüyle sizin duygu ve düşüncelerinizi dağıtıyor. Dolayısıyla bu, zihin dağınıklığına, zihin kirlenmesine ve farklı şeylere konsantre olmaya bâdi oluyor. Bu itibarla da bunları aşmak suretiyle siz, açtığınız o mesafeyi, o uzaklığı kapamış oluyorsunuz. Yoksa O (celle celâluhu) buyuruyor ki: وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, size, sizin atar ve toplardamarlarınızdan daha yakınım!” Yani, sizin beyninizde düşündüğünüz şeyleri siz düşünmeden, Ben, onları biliyorum; kalbinizin atışlarından, ne olduğunu Ben biliyorum. Size, ondan yakınım Ben!.. Kendi meydana getirdiğimiz uzaklığı aşmaya, Cenâb-ı Hak muvaffak eylesin!..

Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip sevdirme konusu ile başlayıp geldik buraya. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ تَعَالَى “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, O da sizi sevsin!..” Ve bir de حَبِّبُوا الرَّسُولَ إِلَى أُمَّتِهِ يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Rasûl-i Ekrem’i ümmetine sevdirin ki, O da sizi sevsin!..”

İstemez misiniz?!. Hatta böyle bir bişâreti rüyanızda görseniz! Rüyada veya yakazaten o müjdeyi alsanız!.. Bu mazlumiyete, mağduriyete, muzdarriyete uğrayan insanların çoğu, şimdilerde o bişâreti alıyorlar. Böyle belki yüzlerce hadise anlatılıyor; yüzlerce… “Efendimiz, yakazaten temessül buyurdu; ‘Merak etmeyin, Ben, sizin ile beraberim!’ dedi.” Kime? Haksız yere zindanlara atılanlara; beyinden koparılan bayanlara; bayanından koparılan beylere; yavrusundan koparılan annelere; annelerden koparılan yavrulara… “Gamlanmayın,, kederlenmeyin! Ben, sizinle beraberim!” O zaman, yalnızlık yok! Madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim ile beraber, o beraberlik Berzah’ta da devam eder, Mahşer’de de devam eder. Cenâb-ı Hakk’a karşı şefaatçi olma adına, “Bunlar, Benden idi!” der. Bunun için canlar fedâ edilir mi, edilmez mi?!. Bütün dünya ve mâfîhâ, ayağın ucuyla itilir mi, itilmez mi?!. Bu… Rasûlullah’ı sevin ki, O da sizi sevsin! O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiklerini hiçbir zaman yüzüstü bırakmaz; günümüzde olduğu gibi, imdatlarına koşar, moralize eder onları.

O belaya ve musibete dayanmaya gelince, o da bir çeşit ibadettir. Namaz kılma nasıl insanı yükseltir; dişini sıkıp sabır ile musibetlere katlanma da öyle yükseltir. Şu kadar var ki, sabır aktif olmalı; durağan sabır değil, aktif sabır. Yapmak gerekli olan şeyleri yaparak bekleme; bağışlayın bir futbolcunun boşlukları bulup, topa tekme vurması gibi bir aktif sabır içinde bulunma. Bela ve musibetler karşısında böyle bir sabır, insana namazın kazandırdığını kazandırır.

   “Ey sabırsız nefsim, sen üç sabır ile mükellefsin!..”

Onun için Hazreti Pîr, sabrı da ifade ederken, üç kategoride mütalaa ediyor: “İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi: Taat üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten sabırdır. Diğeri: Musibete karşı sabırdır.” diyor.

Bir: İbadet ü tâate karşı sabır; ara vermeden, fâsılasız, her şeye rağmen ibadetleri eda etme. Hadis’te إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam alma.” dendiği gibi… Mesela, abdesti, soğuk günlerde, tastamam almak ve Allah karşısında, kemerbeste-i ubudiyet ile kulluğa koşmak; işte bunda sabretmek. Namazgâhtan ayrıldığı zaman, adeta kalbini orada bırakmak; duyguları ile câmide kalmak, işinin başına öyle gitmek. “Bir ezan daha okunur mu acaba; ben bir daha Rabbimin huzuruna gideyim!” demek. Buna, “ribât” diyor, Hazreti Rasûl-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem). Yani, cephede duruyorsun, düşmana karşı, bir yönüyle değişik sızmaları önlüyorsun. Kalbin -şayet- Allah ile böyle irtibatlı ise, şeytan, senin düşünce ufkuna sızamaz; çünkü sen, “ribât” içindesin.

İki: Ondan sonra, “günahlara karşı sabır”. Bu da bir yönüyle “negatif şeyler” konusunda tahammül; geçen maddede zikredilen hususlar pozitif şeylerde sabır idi, bu da negatif şeylere karşı sabır: Bohemliğe düşmeme, şehevânî hislere kapılmama, yeme-içme tutkusuna tutulmama; saraydır, villadır, filodur, istikbaldir, dünya muhabbetidir, dünya sevdasıdır; bunların hepsini elinin tersiyle itmesini bilme. Ona karşı sabır. Allah’ın verdiği şeyleri, tahdîs-i nimet nev’inden şükür ile karşılarsınız; o ayrı bir mesele. Fakat hırs ile o türlü şeylerin arkasına takılmanız, kalbî hayatınız adına “ölüm” demektir. Ve kalben ölen bir insan, müteharrik bir mezardır. Onun için onlara seslenirken Hazreti Pîr: “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin önünde durmayın, çekilin; tâ kâinat üzerinde hakâik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!”

Yeni bir nesil… إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Her çöküntüden sonra, her fay kırılmasından sonra, her deformasyondan, dejenerasyondan sonra bir nesl-i cedid ile.. yeni, taze.. gül yapraklarına konmuş jâleler gibi terütaze.. orada bülbülü coşturan, şakıtan jâleler gibi terütaze… Bayatlamış, eskimiş, partallaşmış insanları götürür Allah, “cedîd”i getirir. إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer dilerse sizi götürür ve yeni bir nesil getirir.” Sonra, hiç tereddüde kapılmayın; وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللهِ بِعَزِيزٍ “Bunu yapmak, Allah için hiç de zor değildir.” (Fâtır, 35/17) Allah’a karşı bu, çok ağır değildir. Zira Allah, Azîz’dir. Azîz’in manası da, “yegâne galip”tir; O’na kimse galebe çalamaz. O (celle celâluhu), “Ben!” dediği yerde, bütün “ben”ler, kuyruklarını kısar, inlerine girerler.

   “Mü’min erkeklere ve kadınlara gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.”

Evet, Hazreti Pîr’in zikrettiği sabır türlerinin ikincisi: Menhiyata karşı sabır; hususiyle günümüzde çok yaygın hale gelen bohemliğe karşı sabır. “Bir yetmedi, iki…”; “İki yetmedi, üç…” Göz, hep dışarıda… Oysa Allah buyuruyor: قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.” (Nûr, 24/30) Öbür taraftan, وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ “Mü’min kadınlara da de ki: Onlar da, (bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini gayrı meşrû ilişkilerden korusunlar.” (Nûr, 24/31) Kadına da, erkeğe de söyle: Gözlerini haramdan kapasınlar, ırzlarını/namuslarını muhafaza etsinler!

Hayat-ı ictimâiyenin gereği, her yerde bulunma adına Hizmet mülahazası ile bir yerde bulunurken, belki o türlü şeylere elde olmayarak, gayr-ı iradî kaymalar olabilir. Yapacağınız işteki hâlisâne niyet; bunları siler-süpürür, götürür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Evet, “Benim kulum, Manhattan’da dolaştı ama Beni soluklamak için dolaştı; ev ev dolaştı, kapı kapı zillere bastı, içeriye girmek istedi.  Bu arada bazen bu türlü şeyler bulaştı ona ama Benim için bulaştı!” der, Allah (celle celâluhu). Rahmeti, gazabına sebkat etmiş ve rahmeti her şeyden vâsi’ olan Allah (celle celâluhu), “Onlar, Benim için yaptılar; Ben, Benim için bir şey yapanları yüzüstü bırakmam!” der. Evet, çok iyi bildiğiniz sözler:

“Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ, seni sevmez mi?

Rızasına iven de, rızasını vermez mi?

Sen, Hakk’ın kapusunda, canlar feda eylesen,

Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,

Ciğergâhın dağlasan, ahvalini sormaz mı?!.”

Allah O; Erhamü’r-Râhimîn, Ekremü’l-ekremîn, A’delu’l-âdilîn, o tabir yok, Eşfakü’l-müşfikîn. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Annenin şefkati onun yanında, kuyruğunu kısar, yorganı başına çeker. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Ensene hafif tokat vururken, kulağını çekerken bile, onun altında esasen bir şefkat mülahazası vardır: “Yanlış tarafa yönelme, Bana bak, gölgene takılma; gözünü Güneş’ten ayırma, ışığa doğru yürü!” Bu, bir şefkat midir, değil midir?!. Allah’ım, böyle düşündür, bu türlü mülahazalar ile oturup-kalkmaya muvaffak eyle! Hep bu türlü mülahazaları vird-i zebân etmekle bizleri şerefyâb kıl! Gerçek şeref, O’ndandır.

Evet, ikincisi bu: Menhiyata karşı gözünü kapama, el uzatmama, adım atmama… Hadis-i şerifin mealine göre diyorum. Bütün bunlar, sizi o mevzuda realite planında o menhiyatı irtikâba taşıyan vesilelerdir. Göz, bakar; el, uzanır; ayak, adım atar.. o zaman -onu Efendimiz ifade buyurmuyor, eğer sevmeyeceğiniz bir tabir ise Kıtmîr’e ait- insan halt eder, hafizanallah.

Bütün bunlar karşısında, hatta menhiyata saik hususlar sizi sa